مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَثَلُهُمْ | Onların durumu |
|
| 2 | كَمَثَلِ | durumu gibidir |
|
| 3 | الَّذِي | kişinin |
|
| 4 | اسْتَوْقَدَ | yakan |
|
| 5 | نَارًا | ateş |
|
| 6 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 7 | أَضَاءَتْ | aydınlatır |
|
| 8 | مَا |
|
|
| 9 | حَوْلَهُ | çevresini |
|
| 10 | ذَهَبَ | giderdi |
|
| 11 | اللَّهُ | Allah |
|
| 12 | بِنُورِهِمْ | onların nurunu |
|
| 13 | وَتَرَكَهُمْ | ve onları bıraktı |
|
| 14 | فِي | içinde |
|
| 15 | ظُلُمَاتٍ | karanlıklar |
|
| 16 | لَا | değildir |
|
| 17 | يُبْصِرُونَ | görenlerden |
|
Aydınlanmak için meşaleyi tutuşturan kişi yaratılışı gereği ışığı arayan insandır. استوقد fiili talep veya mübalağa bildirir. Aydınlanmayı talep ettiklerini, belki şiddetle istediklerini ifade eder. Medine’deki Yahudi kökenli münafıklar mesela. Allah Rasûl’ü gelmeden önce düşmanlarını hep yeni gelecek peygamberle korkutuyorlardı. ”O bir gelsin, ondan sonra görün siz” diyorlardı. İstedikleri ışık ellerine veriliyor. O da nesi? Bu kez gözlerini kapıyorlar. Özçocuklarını bildikleri gibi bildikleri peygamberi inkar ediyorlar. Göremiyorlar değil, görmek istemiyorlar. Onlar bunca istedikleri ışığa, gözlerini ısrarla kapatınca Allah da onların bu tercihlerini karşılık gönül gözlerinin nurunu alıyor, ondan sonra isteseler de artık iş işten geçmiş oluyor. Sözün özü: Allah onları kendi tercihlerine mahkûm ediyor.
Münafıklar ilahi ışık olan nurun değil, beşeri ışık olan narın peşine düşmüşlerdir. Nur ile nar arasında fark vardır:
Nur yakmadan aydınlatır, nar yakarak ve yanarak, tüketerek ve tükenerek aydınlatır.
Nur cevheri-özü, nar maddeyi aydınlatır.
Nur içten, nar dıştan aydınlatır. O yüzden münafık; içi aydınlatmayan narın ışığına taliptir.
Nur tükenmeyen, nar tükenen bir ışık kaynağıdır.
Nur manevi ve latif olanı temsil eder, nar maddi ve kesif olanı.
Nurdan geriye nur kalır.
Nardan geriye kül kalır...
Üzerinde yaşadığımız şu dünyadaki her şeyin aslı akkor bir nar olan mağmadan geriye kalmış bir küldür. Onun için geçicidir. İnsan geçici olanı değil, kalıcı olan nuru hedeflemelidir. ذَهَبَ اللّهُ بِنورِهِم ile أذْهَبَ اللٌهُ نُورَهُمْ ifadeleri arasında fark vardır. Burada geçişliliğin بِ ile yapılması bu nurun onlara bir daha dönmeyecek oluşuna delalet eder.
مَثَلُهُمۡ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ
İsim cümlesidir. مَثَلُهُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَ teşbih harfi, مِثْلِ manasındadır. كَمَثَلِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.
Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذِي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اسْتَوْقَدَ ' dır. Îrabdan mahalli yoktur.
اسْتَوْقَدَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. نَارًا mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اسْتَوْقَد fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi وَقَدَ ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. لَمَّا zaman zarfı cevabı ذَهَبَ ‘ye mütealliktir. اَضَٓاءَتْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَضَٓاءَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Mekân zarfı حَوْلَهُ , mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ karînesi olmadan gelen ذَهَبَ اللّٰهُ cümlesi şartın cevabıdır.
ذَهَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ fail olup damme ile merfûdur. بِنُورِهِمْ car mecruru ذَهَبَ fiiline mütealliktir.
Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَرَكَهُمْ cümlesi atıf harfi وَ ' la şartın cevabına matuftur.
تَرَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ' dir. Muttasıl zamiri هُمْ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي ظُلُمَاتٍ car mecruru تَرَكَ fiilinin mahzuf ikinci mef‘ûlune mütealliktir. Takdiri, ضائعين أو تائهين şeklindedir. لأ يُبْصِرُونَ cümlesi تَرَكَهُمْ ‘ deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُبْصِرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُبْصِرُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi, بَصَرَ ’dır.
اَضَٓاءَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi, ضوأ ‘dir.
İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَثَلُهُمۡ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayet, kendisinden önceki münafıkların vasıflarını özetleyen ayeti zihinde yerleştirmek için gelmiştir. Bu sebeple atıf yapılmayarak fasıl yapılmıştır. Çünkü fasıl bazen kendinden önceki ayeti pekiştirmek ve sağlamlaştırmak için gelir. Bu da kemâl-i ittisâl olarak isimlendirilir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan مَثَلُهُمۡ ’nun haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu car mecrur كَمَثَلِ bu mahzuf habere mütealliktir.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. Müşebbeh مَثَلُهُمۡ , müşebbehe bih مَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا ‘dir
Bu tür teşbihlerde tek başına basit bir hüküm değil, mürekkep bir durum vardır. Araplar görünür bir etken olmadan ortaya çıkan fiilleri hep Allah’a isnad ederler (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr). Mesela, ateş yanarken söndü, ama etrafta rüzgâr yoksa Allah söndürdü diyerek Allah’a isnad ederler.
Muzâfun ileyh konumundaki ism-i mevsûl اَلَّذ۪ي ‘nin sılası olan اسْتَوْقَدَ نَارًا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
نارا kelimesindeki nekrelik el yordamıyla aradıkları, sayesinde yollarını görecekleri ufacık bir aydınlanmaya bile duydukları şiddetli arzuya işaret eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 141)
مَثَل kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
نارا (ateş) kelimesinin nekre olarak zikredilmiş olması tazim içindir. (Nesefî / Medâriku’t -Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
Beyzâvî, bu hareketli tabloları tasvire başlamadan önce temsili anlatımla ilgili şu çarpıcı bilgileri verir: “Allah Teâlâ önceki ayetlerde münafıkların gerçek hallerini anlatınca, hemen arkasından da meseleyi daha iyi açıklamak ve zihinlere daha iyi yerleştirmek için bir misal getirmiştir. Çünkü bu şekildeki bir anlatım tarzı kalbe daha çok tesir eder ve yaman hasmı daha çok susturur. Zira temsili anlatım kişiye hayali gerçek, soyutu da somut gibi gösterir. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ indirdiği kitaplarda çok misal getirmiş, peygamberler ve hekimlerin sözlerinde de bu anlatım yöntemi yaygın bir şekilde kullanılmıştır.”
Ardından ayetteki temsili teşbihi şu ifadelerle açıklamaya çalışır: “Ayet, Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği hidayeti zayi eden, onunla ebedi nimeti elde edemeyip şaşkın ve üzgün bir halde ortalıkta donakalan kimse için bir temsildir. Bu temsille ilk ayetin içeriği iyice açıklanmak ve zihinlere nakşedilmek istenmiştir. Zira orada bahsi geçen kâfirlerin arasına bu münafıklar da dahildir. Çünkü onlar hakkı dilleriyle söyledikleri halde kalpleriyle inkar etmişlerdir. Bunu yaparken de küfürlerini gizlemiş, şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise onu açığa vurmuşlardır. Ayet, sapkınlığı fıtratında saklı bulunan hidayete tercih eden veya iman ettikten sonra dininden dönen, yahut sağlam irade halleri olduğu halde (tasavvufi manada) kuru bir sevgi iddia eden kimseler için de bir temsildir. Ya da ayet; münafıklara can, mal ve evlat güvenliği verecek ve onları ganimetlerde ve şeriat hükümlerinde Müslümanlara ortak kılacak imanlarını, aydınlanmak için yakılan ateşe, Allah’ın da onu söndürüp nurunu gidererek onları helak etmesine ve durumlarını açığa çıkarmasına bir temsildir.
Bilindiği gibi münafıklar, kâfirler gibi daha baştan hidayete yüz çevirmiş, kulaklarını işitmekten, gözlerini görmekten ve kalplerini algılamaktan alıkoymuş değillerdir. Fakat onlar işin iç yüzünü açık-seçik biçimde anladıktan sonra körlüğü hidayete tercih etmişlerdir. Yani ateş yakmak istemişler ve yakmışlar, yaktıkları ateş çevrelerini aydınlatmaya başlayınca kendi istekleri ile yaktıkları bu ateşten yararlanmamışlardır. Bunun üzerine Yüce Allah önce isteyip sonra yararlanmaktan vazgeçtikleri aydınlıklarını gidererek, kendilerini hiçbir şey göremeyecekleri koyu bir karanlıkta bırakmıştır. Bunu da aydınlıktan yüz çevirmiş olmalarının cezası olarak yapmıştır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
Ayette geçen ٱسۡتَوۡقَدَ aslında yakıt ve benzeri şey istemek, bunu elde etmek için gayret göstermektir. Bu da, ateşin alevler halinde yükselip aydınlık yapmasıdır. Yani onların durumu karanlık bir çölde, buradaki yırtıcı hayvanlardan korunmak için bir ateş yakmak isteyen kimsenin durumu gibidir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
ٱلَّذِی ism-i mevsûlü ٱلَّذِین manasınadır. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) İnanmayanlara aittir.
فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
اَضَٓاءَتْ fiilinin mef’ûlu konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’ nın sıla cümlesi mahzuftur. حَوْلَهُ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Aynı üslupta gelen وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ cümlesi şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
لَا يُبْصِرُونَ cümlesi تَرَكَهُمْ ‘ deki mef’ûlun halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Kur'an-ı Kerim'in şart fiillerini kullanımı çoğunlukla şöyledir: tekrarlanan olaylarda muzari fiil, tekrarlanmayan durumlarda ise mazi fiil gelir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s.409)
مَا - ٱلَّذِی ve نَارࣰا - أَضَاۤءَتۡ - بِنُورِهِمۡ - ٱسۡتَوۡقَدَ - ظُلُمَـٰتࣲ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ظُلُمَـٰت ’ın nekre gelişi nev ve kesret ifade eder.
ظُلُمَاتٍ ve نَارًا kelimeleri arasında îhâm-ı tıbak, بِنُورِهِمْ ve ظُلُمَاتٍ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Allah bu ayetinde, “etrafını aydınlatınca” buyurduktan sonra “Allah onların ışığını giderdi, yok etti" dememiş, bunun yerine, “Allah, onların nurunu yok etti." buyurmuştur. Çünkü, نور kelimesinin zikri daha mübalağalı bir ifadedir. Zira, ضوء kelimesinde fazlaca ışık vermek, aydınlık yapmak anlamı vardır. Eğer ayette bu kelime geçseydi, ışığın azalması manası ile aydınlığın bütünüyle yok olmadığı manası anlaşılabilirdi. İşte bu nedenle ayette نور kelimesinin zikredilmesi yani nurun giderilmesinin, yok edilmesinin ifade edilmesi aydınlığın ve nurun tamamen yok olması ve eserinin kalmaması demektir. Şayet: ذَهَبَ ٱللَّهُ بِضوءهِمۡ denseydi bundan, ışığın gücü azaldı, fazla aydınlatmadı anlamı çıkabilirdi. Geriye az da bir aydınlık kalabilmiştir, diye bir düşünce ortaya çıkabilirdi. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl - Sâbûni, Safvetü’t Tefasir)
Ayeti kerimedeki تركهم terk etmek lafzı ihmal (mühlet verme, oyalama) ve aşağılamaya işaret eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâğati'l Kur'âni'l Kerîm, Ruveyn,Soru;147)
Hal cümlesi menfi muzari veya mazi fiil olduğu zaman و ' ın zikri de hazfı da caizdir.
Allah niçin ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ buyurarak نور kelimesini müfred zikretti de, وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ [onları karanlıklarda bıraktı] buyurmak suretiyle, ظلمات kelimesini çoğul olarak kullandı? Çünkü hak yol tektir. O da Allah'ın doğru yoludur. Ondan başka Allah'a ulaştıran hiçbir yol yoktur. Bunun tersine birçok batıl yol vardır ve çeşitli dallara ayrılmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah birçok ayeti kerimede "hak" kelimesini müfred, "batıl" kelimesini çoğul zikretmiştir.(Sâbûnî , Safvetü't Tefâsir)
أذهب ,ذَهَبَ بِ fiiliyle aynı anlamdadır. Giderdi demektir.
بِ , ذَهَبَ بِ edatından dolayı daha beliğdir, daha mübalağalıdır. بِ ; mülâbese / yapışma anlamındadır.
ذَهَبَ بِ ; alıp götürdü, birlikte gitti anlamına gelmektedir. ذَهَبَ بِ ile Kur’an’da hep olumlu mef‘ûller gelmiştir. Nur, semi’, basar, vahiy, rasûl gibi. أذهب fiiliyle olumsuz manada şeyler kullanılmış. Hüzün, rics (murdarlık), gayz (kin), gibi. Dolayısıyla Allah güzel olanları alıp giderken yani onlarla birlikte giderken, diğerlerini yok eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ateş çıkarmak, yangın çıkarmak gibi suikastla da olabileceğinden fitne ve fesat çıkarmak manasına da gelir. Bundan başka davet, hayra da olur, şerre de. Şu halde yangın çıkarmak ve kötülüğe davet etmek manalarına alındığı zaman, nurun alınması, ateşin söndürülmesi demek olacağı açıktır. Ve bu şekilde ateş yakan karanlıkta kalanlardan olur ki, bu ateşi yakan münafıkların başıdır. اًلَّذِي tekildir veya çoğuldur ve çoğul manasınadır. Ve birçokları böyle tefsir etmişlerdir. Fakat ateş yakmak, aydınlatmak ve hayra davet etmek manası düşünüldüğü zaman; gerek ateş yakıcı ve gerek مَنْ حَوْلَهُ olan akıl sahibinin nuru sönmemiş olduğu halde مَا حَوْلَهُ kavramında dahil olan hayvanlar takımının nurları sönmüş ve o ışıktan ancak bunlar mahrum kalmış olurlar. Bu takdirde ancak هُم zamiri, مَا حَوْلَهُ ‘daki مَا içinde bulunan hayvan gibi insanlara ait olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili )
İmanın Nura, İnkârın Karanlığa Benzetilmesi
İmanın nura, küfrün ise zulmete benzetilmesi hususu, Allah'ın kitabında çokça yer almaktadır. Buradaki vech-i şebeh nurdur. Nur, delillere ulaştırmada, faydalı yolları elde etmede ve şaşkınlığı yok etme konusunda en etkili olan şeydir. Bu ise, din hususunda imanın halidir. Böylece din konusunda şaşkınlıkları gidermede ve menfaatleri temin etmede en mükemmel olan şey, dünyada en güzel olan şeye yani nura benzetilmiştir. Küfrün zulmete benzetilmesi hususundaki hüküm de aynıdır. Çünkü, girilmesi gereken yoldan sapmış olan kimse için zulmetten daha büyük bir mahrumiyet ve şaşkınlık olamaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)