بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِۜ فَاِنْ جَٓاؤُ۫كَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْـٔاًۜ وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ ٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | سَمَّاعُونَ | kulak verirler |
|
| 2 | لِلْكَذِبِ | yalana |
|
| 3 | أَكَّالُونَ | yerler |
|
| 4 | لِلسُّحْتِ | haram |
|
| 5 | فَإِنْ | eğer |
|
| 6 | جَاءُوكَ | sana gelirlerse |
|
| 7 | فَاحْكُمْ | hüküm ver |
|
| 8 | بَيْنَهُمْ | aralarında |
|
| 9 | أَوْ | yada |
|
| 10 | أَعْرِضْ | yüz çevir |
|
| 11 | عَنْهُمْ | onlardan |
|
| 12 | وَإِنْ | eğer |
|
| 13 | تُعْرِضْ | yüz çevirirsen |
|
| 14 | عَنْهُمْ | onlardan |
|
| 15 | فَلَنْ | asla |
|
| 16 | يَضُرُّوكَ | sana zarar veremezler |
|
| 17 | شَيْئًا | hiçbir |
|
| 18 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 19 | حَكَمْتَ | hüküm verirsen |
|
| 20 | فَاحْكُمْ | hüküm ver |
|
| 21 | بَيْنَهُمْ | aralarında |
|
| 22 | بِالْقِسْطِ | adaletle |
|
| 23 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 24 | اللَّهَ | Allah |
|
| 25 | يُحِبُّ | sever |
|
| 26 | الْمُقْسِطِينَ | adalet yapanları |
|
“Haram” diye tercüme edilen suht kelimesi sözlükte “bir şeyin kökünü kazımak” anlamına gelen sahttan türemiş olup her türlü haram malı ifade eder. Haram malın bereketi olmadığı ve evi barkı yıktığı için ona suht adı verilmiştir. Bununla birlikte suht kelimesi çoğunlukla rüşvet, fahişelik ücreti, şarap parası, murdar hayvan etinin satışından alınan para, kâhine verilen ücret, günah işlemek için verilen ücret gibi alanı ve vereni küçük düşüren bayağı maddî menfaatleri ifade etmek için kullanılır.
Yahudi ve münafıkların yalan dinlemeye çok meraklı oldukları burada tekrar edildikten sonra haram yemeye de alışık oldukları vurgulanmakta, özellikle kendilerinden rüşvet aldıkları kişiler lehine yalancı şahitliği kabul edip haksız karar veren yahudi hâkim ve hakemlere işaret edilmektedir.
Ehl-i kitap, Hz. Peygamber’i hâkim ve hakem olarak seçip seçmemekte serbest oldukları gibi, Hz. Peygamber de bunu kabul edip etmemekte serbest bırakılmıştır. Nitekim âyetin “Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir” meâlindeki bölümü bunu ifade eder. “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma” meâlindeki 49. âyetin bu âyeti neshettiği ileri sürülmüşse de neshe gitmeden âyetlerin uzlaştırılması mümkündür ve muhayyerlik devam etmektedir. Zira Hz. Peygamber Ehl-i kitap arasında hüküm vermeyi tercih ederse şu yollardan biri ile de Allah’ın indirdiğine göre hüküm vermiş olur: a) Kur’an’la, b) Tevrat’ta bulunan ve neshedilmemiş olan âyetlerle, c) evrensel adalet ilkeleriyle, d) yahudilerin inancına göre Allah’ın indirmiş olduğu Tevrat’la.
Bir müslümanla zimmî olan bir kimse, aralarındaki davayı müslüman hâkime götürürlerse hâkimin davaya bakmak mecburiyetinde olduğuna dair icmâ vardır (Şevkânî, II, 50). Ehl-i kitabın kendi aralarındaki davalar hakkında ise fakihler arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bazıları müslüman hâkimin gayri müslimlerin davasına bakıp bakmamakta serbest olduğunu, bazıları da müslüman hâkimin bu davalara bakmak mecburiyetinde olduğunu savunmuşlardır (bk. Elmalılı, III, 1688). Şâfiî’ye göre müslümanların hâkimiyetleri altında yaşayan Ehl-i kitap, davalarını müslüman hâkime getirirlerse bu davaya bakmak müslüman hâkimin üzerine farzdır. Ancak müslümanlarla antlaşmalı olan Ehl-i kitabın davalarına bakmakta müslüman hâkim serbesttir (Râzî, XI, 235; geniş bilgi için bk. İbn Âşûr, VI, 202-206).
İslâm, din ve vicdan özgürlüğüne önem verdiği için hiç kimseyi hak dini kabul etmeye zorlamadığı gibi gayri müslim tebaayı da İslâm hükümlerini uygulamaya mecbur etmemiştir. Onların kendilerine ait özel mahkemeler kurarak davalarını kendi dinlerinin hükümlerine göre çözmelerine müsaade etmiştir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 276-277
سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِۜ
İsim cümlesidir. سَمَّاعُونَ mahzuf mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Takdiri; هم şeklindedir.
لِ harf-i ceri zaiddir. الْكَذِبِ lafzen mecrur, mübalağalı ism-i fail سَمَّاعُونَ ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَكَّالُونَ mahzuf mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Takdiri هم şeklindedir.
لِ harf-i ceri zaiddir. السُّحْتِ lafzen mecrur, اَكَّالُونَ ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Mübalağalı ismi fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ismi failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. Mübalağalı ismi failin Kur’an-ı Kerim’de en çok kullanılan kalıbı فَعَّالٌ veznidir. Bu kalıbın haricinde semai olarak kullanılan başka kalıplar da vardır.Mübalağalı ismi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:
1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır.
5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır.
6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.
سَمَّاعُونَ - اَكَّالُونَ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنْ جَٓاؤُ۫كَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ
فَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَٓاؤُ۫كَ şart fiili olup, damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
احْكُمْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بَيْنَ mekân zarfı احْكُمْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اَعْرِضْ fiili atıf harfi اَوْ ile احْكُمْ fiiline matuftur.
اَعْرِضْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَنْهُمْ car mecruru اَعْرِضْ fiiline müteallıktır.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْرِضْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عرض ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْـٔاًۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُعْرِضْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَنْهُمْ car mecruru تُعْرِضْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يَضُرُّوكَ fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. شَيْـًٔا masdardan naib mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri; شيئا من الضرر şeklindedir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُعْرِضْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عرض ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِۜ
وَ atıf harfidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَكَمْتَ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
احْكُمْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بَيْنَ mekân zarfı احْكُمْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْقِسْطِ car mecruru احْكُمْ fiiline mütealliktir.
اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُحِبُّ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْمُقْسِط۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
İf’âl babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُقْسِط۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. سَمَّـٰعُونَ , takdiri همْ olan mahzuf mübtedanın haberidir. لِلۡكَذِبِ , mübalağa sıygasında ism-i fail olan سَمَّـٰعُونَ ‘ ye mütealliktir.
İsm-i fail, fiil gibi amel etmiştir. لِلْكَذِبِ ‘ye dahil olan lam, tekit ifade eden zaid harftir.
Aynı üsluptaki أَكَّـٰلُونَ لِلسُّحۡتِ cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Veya öncesindeki istînâftan bedeldir.
41. ayette de geçen سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ cümlesi bu ayette tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سَمَّاعُونَ - اَكَّالُونَ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr vardır ve her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
اَكَّالُونَ rüşvet ve haram yemekten kinayedir. Çünkü para en çok yenerek harcanır. Cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürseldir. İstiare-i vefakiye olduğu da söylenebilir. Hem gerçek yemeğe düşkünlük, oburluk hem de açgözlülük anlamındadır.
اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ ifadesinde istiare vardır. سُّحْتِ ’ün lügat manaları: Kökünü kazıdı, yok etti, helak etti. Utanılan ve haya duyulan bir haram, şiddetli açlık, açgözlülük, hırs, her türlü haram kazançtır. Bu anlamlara göre şu istiareler yapılabilir:
1-Teşbih: Müşebbeh; kökünü kazıdı, yok etti, helak etti.Müşebbehün bih; rüşvet ve haram kazançlar. Câmi’; haramın helali de alıp götürmesi, hem malın hem sahibinin yok olması.
2-Teşbih: Müşebbeh; utanılacak haram. Müşebbehün bih; rüşvet, zinakar kadına verilen para, damızlık erkek hayvanların tohumlarını satmak, içkiden kazanılan para, leşin satılması, hacamat parası, kâhinlere, büyücülere verilen paralar.Câmi’; bu kazanç sahibini küçük düşürür. İnsanın şahsiyet ve faziletlerini yok eder, bereketi yok eder , belaları celbeder.
3-Teşbih: Müşebbeh; açlık, açgözlülük, hırs. Müşebbehün bih; hırsla gözleri kararmış kimselerin gerçeği görmemesi, helaka sürüklenmesi. Câmi’; kötü isteklerin artışı, günahta ısrar, doyumsuzluk, inat ve helak.
Teşbihten garaz; müşebbehin halini muhatabın zihninde çirkin göstermek, durumunu bildirmektir.
سُّحْتِ, her türlü haramı içine alır. Bununla beraber çoğunlukla sahibinin gizlemek zorunluluğunu duyduğu bir ayıp, bir ar olan, basit ve alçak menfaatlerde kullanılır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Yahudilerin aldıkları rüşvetler, سُّحْتِ kelimesi ile ifade edilmiştir. Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah, onları bundan (yani rüşvet almalarından) dolayı azap ile helak edip köklerini kazıyacaktır. Yahut da aldıkları o şeylerin bereketi yok olup gidecektir. Nitekim Hakk Teâlâ da: “Allah ribânın (faizin) bereketini tamamen giderir.” (Bakara Suresi, 276) buyurmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Onların durmadan yalan dinledikleri bundan önceki ayette geçtiği halde burada tekrar edilmesi makablini tekid ve maba’dine hazırlık içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنْ جَٓاؤُ۫كَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkip şart üslubundadır. Şart cümlesi olan جَٓاؤُ۫كَ , müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart harfinin muzari fiil yerine mazi fiile gelişi, hasıl olmayan şeyi hasıl olmuş yerine izhar etmek içindir. Bu da bu cümledeki gibi sebepler kuvvetli olduğu zaman yapılır.
فَ karinesiyle gelen فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ şeklindeki cevap cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ cümlesi muhayyerlik ifade eden اَوْ atıf harfi ile şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede bedî’ ilminden taksim sanatı vardır. Gelenlere karşı yapılması istenenler hüküm vermek ve yüz çevirmek olarak belirtilmiştir.
اِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْـٔاًۜ
Şart üslubundaki terkip, وَ ’la istînâf olan şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart cümlesi olan تُعْرِضْ عَنْهُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْـًٔا , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
شَيْـًٔا , benzeri yerlerde olduğu gibi tahkir ifade eder. Mef’ûlu mutlak olarak mansubdur. Çünkü bir mastara izafe edilme kastı vardır. Yani شَيْئًا مِنَ الضُّرِّ demektir. Dolayısıyla bir masdardan naib olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Masdarın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
شَيْـًٔا ’deki tenvin; olumsuz siyakta geldiği için umum ifade eder.
اَعْرِضْ - تُعْرِضْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Fiillerin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) Önce yüz çevirme seçeneğinin zikredilmesi, zararlı olabileceği düşünülen bir halin zararlı olmadığını beyanda acele edildiği içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِۜ
وَ , atıf harfidir. İstînaf olan şart cümlesine atfedilen terkibin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart cümlesi olan حَكَمْتَ, müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
حَكَمْتَ - فَاحْكُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
حَكَمْتَ - بِالْقِسْطِۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Ayetin sonunda müştakının zikredildiği بِالْقِسْطِۜ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
عَنْهُمْۚ - فَاحْكُمْ - بَيْنَهُمْ kelimelerinin tekrarında ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بِالْقِسْطِۜ - لِلسُّحْتِۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-ı celâl müsnedün ileyh, يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ cümlesi müsneddir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Ayetin bu son cümlesi, Mümtehine/8 ve Hucurât/9 ayetlerinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 7, Ahkaf Suresi, 29)
الْقِسْطِۜ - الْمُقْسِط۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ ف۪يهَا حُكْمُ اللّٰهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ۟ ٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَكَيْفَ | ve nasıl |
|
| 2 | يُحَكِّمُونَكَ | seni hakem yapıyorlar |
|
| 3 | وَعِنْدَهُمُ | yanlarında dururken |
|
| 4 | التَّوْرَاةُ | Tevrat |
|
| 5 | فِيهَا | içinde bulunan |
|
| 6 | حُكْمُ | hükmü |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 8 | ثُمَّ | sonra |
|
| 9 | يَتَوَلَّوْنَ | dönüyorlar |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | بَعْدِ | sonra da |
|
| 12 | ذَٰلِكَ | ondan |
|
| 13 | وَمَا | değillerdir |
|
| 14 | أُولَٰئِكَ | onlar |
|
| 15 | بِالْمُؤْمِنِينَ | inanıyor |
|
Yahudilerin dava hakkında hüküm vermesi için Hz. Peygamber’e başvurmalarının adaletin tecellisi amacıyla değil, sırf kendi arzularına göre bir hüküm bulmak için olduğu anlaşılmaktadır. Âyet onların samimiyetsizliğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Zira onların davalarını, içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat’ı bırakıp peygamber olduğuna inanmadıkları Hz. Muhammed’e getirmeleri kitaba olan imanlarının ne derece asılsız olduğunu, sonra Hz. Peygamber’in verdiği hükme razı olmayıp ondan da yüz çevirmeleri kendi isteklerinden başka hiçbir şeye samimi olarak inanmadıklarını göstermektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 277
وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ ف۪يهَا حُكْمُ اللّٰهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ
وَ istînâfiyyedir. كَيْف istifham harfi olup, hal olarak mahallen mansubdur.
يُحَكِّمُونَكَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. عِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ cümlesi, يُحَكِّمُونَكَ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Mekân zarfı عِنْدَهُمُ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. التَّوْرٰيةُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
ف۪يهَا حُكْمُ اللّٰهِ cümlesi, التَّوْرٰيةُ ‘un hali olarak mahallen mansubdur.
ف۪يهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. حُكْمُ اللّٰهِ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَتَوَلَّوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِ car mecruru يَتَوَلَّوْنَ fiiline mütealliktir.
ذا işaret ismi olup sükun üzere mebni mahallen mecrur, muzâfun ileyhtir. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحَكِّمُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حكم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَتَوَلَّوْنَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ۟
Cümle, يَتَوَلَّوْنَ ‘deki failinin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. مَٓا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.
اُو۬لٰٓئِكَ işaret ismi مَٓا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. الْمُؤْمِن۪ينَ۟ lafzen mecrur, مَا ’nın haberi olarak mahallen mansub olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمُؤْمِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ ف۪يهَا حُكْمُ اللّٰهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham ismi كَيْفَ , muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eden يُحَكِّمُونَكَ fiilinin failinden mukaddem haldir. Hal, ıtnâb babındandır.
Cümle her ne kadar istifham üslubunda gelmişse de anlam itibariyle, taaccüb, uyarı ve inkar manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle, istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Allah Teâlâ’nın soru sorup cevap beklemesi muhaldir.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.
كَيْفَ ile hal sorulur. Burada hem اَنّى , hem مِنْ اَيْنَ , hem de مَتى manasına gelebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal وَ ‘ıyla gelen وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عِنْدَهُمُ mekan zarfı mahzuf mukaddem habere mütealliktir. التَّوْرٰيةُ , muahhar mübtedadır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ [Tevrat yanlarındayken] cümlesi, tahkimde bulunan o Yahudilerin halini belirler.
ف۪يهَا حُكْمُ اللّٰهِ cümlesi التَّوْرٰيةُ ’den haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪يهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. حُكْمُ اللّٰهِ , muahhar mübtedadır.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle tüm kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
حُكْمُ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan حُكْمُ şan ve şeref kazanmıştır.
حُكْمُ - يُحَكِّمُونَكَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ف۪يهَا حُكْمُ اللّٰهِ ibaresi kevn-i sâbık alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Çünkü Tevrat tahrif edilmeden önce Allah’ın hükümlerini bildiriyordu. Sonra onu bozdular.
ف۪يهَا istiare-i tebeiyyedir.
Tevrat’a aid zamire dahil olan ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. Kitap lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Tevrat, içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Kitap ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
“Allah’ın hükmü” ile Yahudilerin itiraz ettiği zina cezası, recm kastedilmiştir. Umum söylenip husus kastedilmiştir.
Bu kelam, onların gerçekte iman etmediklerini, kendilerine inen kitaba da inanmadıklarını ve buna rağmen tahkim için Peygambere (s.a.v) başvurmalarındaki tutarsızlığa taaccübü ifade eder. Bu kelam, dikkatleri şu gerçeğe çeker:
Onların bu tahkimden amaçları, hakkı öğrenmek ve şer’i hükmü uygulamak değil fakat Allah Teâlâ’nın hükmü olmasa da daha ehven bir hüküm bulmaktı.
وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ۟
Tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ ile stînâfa atfedilen cümle, istifhama dahildir.
Müspet muzari fiil sıygasında gelen cümle, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بَعْدِ ‘ nin muzâfun ileyhi olan ذٰلِكَ , konunun önemini vurgulamak içindir. İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir. İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ [Sonra bundan yüz çeviriyorlar] cümlesi de yadırgama ve taaccübü pekiştirmek ve bunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَتَوَلَّوْنَ fiilinin failinden hal olarak وَ ’la gelen وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ۟ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir.
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için gelmiş zâid harftir. Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve ما 'nın haberinin başında gelen بِ harfi tekit bildirir.
Kur'ân-ı Kerim'de بِ harfi 22 yerde لَيْسَ ’nin, 19 yerde de ما ’nın haberinin başında zâid olarak gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’ân-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
مَا ‘nın haberi olan بِالْمُؤْمِن۪ينَ۟ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ifadesinin yanında kibir ve gururda ne kadar ileri gittiklerini işaret eder.
Bu ifade, onların ömür boyu Tevrat’a iman etmeyeceklerini haber vermektir. Buna göre bu haber verme işi, geçmişe ait değil geleceğe ait olmuş olur. Onlar, her ne kadar senden bu hususta bir hüküm talebinde bulunsalar bile ne sana iman ederler ne de senin vermiş olduğun hükmün doğruluğuna inanırlar. İşte bu da onların hiçbir şeye iman etmediklerine ve onların bütün gaye ve maksatlarının sadece dünyevî maksatları elde etmek olduğuna delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümle, makablinin sonucunu açıklayan bir zeyl mahiyetindedir. Burada ism-i işaretin kullanılması, onların tavsif edildikleri çirkinliklerle canlandırılmaları içindir. Bundan amaç, hükmün illetine işaret etmenin yanı sıra şu noktayı da belirtmektir: Onlar o çirkin vasıfları ile başkalarından o kadar ayrılmışlardır ki müşahede edilen şeyler sınıfına dahil olmuşlardır. Bu işaretteki uzaklık manası da, onların azgınlık ve kibirdeki derecelerinin pek uzak olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırması için gelen ıtnâb sanatıdır.
اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌۚ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا لِلَّذ۪ينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ ٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّا | gerçekten |
|
| 2 | أَنْزَلْنَا | biz indirdik |
|
| 3 | التَّوْرَاةَ | Tevrat’ı |
|
| 4 | فِيهَا | onda vardır |
|
| 5 | هُدًى | yol gösterme |
|
| 6 | وَنُورٌ | ve nur |
|
| 7 | يَحْكُمُ | hüküm verirlerdi |
|
| 8 | بِهَا | onunla |
|
| 9 | النَّبِيُّونَ | peygamberler |
|
| 10 | الَّذِينَ | öyle ki |
|
| 11 | أَسْلَمُوا | İslam olmuş |
|
| 12 | لِلَّذِينَ | kimselere |
|
| 13 | هَادُوا | yahudi(lere) |
|
| 14 | وَالرَّبَّانِيُّونَ | ve Rabbanilere |
|
| 15 | وَالْأَحْبَارُ | ve alimlere |
|
| 16 | بِمَا | dolayı |
|
| 17 | اسْتُحْفِظُوا | korumakla görevlendirildiklerinden |
|
| 18 | مِنْ |
|
|
| 19 | كِتَابِ | Kitabını |
|
| 20 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 21 | وَكَانُوا | idiler |
|
| 22 | عَلَيْهِ | onun üzerine |
|
| 23 | شُهَدَاءَ | şahitler |
|
| 24 | فَلَا |
|
|
| 25 | تَخْشَوُا | korkmayın |
|
| 26 | النَّاسَ | insanlardan |
|
| 27 | وَاخْشَوْنِ | benden korkun |
|
| 28 | وَلَا |
|
|
| 29 | تَشْتَرُوا | ve satmayın |
|
| 30 | بِايَاتِي | benim ayetlerimi |
|
| 31 | ثَمَنًا | bir paraya |
|
| 32 | قَلِيلًا | azıcık |
|
| 33 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 34 | لَمْ |
|
|
| 35 | يَحْكُمْ | hükmetmezse |
|
| 36 | بِمَا | ile |
|
| 37 | أَنْزَلَ | indirdiği |
|
| 38 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 39 | فَأُولَٰئِكَ | işte |
|
| 40 | هُمُ | onlar |
|
| 41 | الْكَافِرُونَ | kafirlerdir |
|
“Rablerine teslim olmuş zâhidler” diye tercüme edilen rabbâniyyûn kelimesi, rabbânînin çoğulu olup “dinî ilimlerle, özellikle Tevrat’la meşgul olan ve halka doğru inanç öğreten yahudi din âlimleri” demektir (bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/79, 146). “Bilginler” diye tercüme ettiğimiz ahbâr ise yahudi din bilgini anlamına gelen hibr veya habr kelimesinin çoğulu olup Arapça’da “yazılı veya şifahî güzel eserler veren, güzel üslûp sahibi bilginler” anlamında kullanılmaktadır. İbrânîce’si ise haber (çoğulu haberîm) olup “arkadaş, meslektaş” anlamına gelmektedir. Aynı zamanda Ferîsî mezhebi mensuplarını ifade eden bu kelime Talmud döneminde Beytülmidrâs denilen yerlerde yahudi şeriatını ve dinî ilimleri öğreten, dinin hükümlerini bilen ve yahudi halkı arasında ortaya çıkan meseleleri halleden kişileri ifade ediyordu. Ahbâr, Kur’ân-ı Kerîm’de iki defa rabbâniyyûn kelimesiyle (Mâide 5/44, 63), iki defa da ruhbân kelimesiyle (Tevbe 9/31, 34) birlikte olmak üzere dört defa geçmekte ve yahudi bilgin ve fakihlerini ifade etmektedir (bilgi için bk. Ömer Faruk Harman, “Ahbâr”, İFAV Ans., I, 55).
Kur’an’ın açıklamalarından, Tevrat’ın Allah tarafından insanlar için gönderilmiş bir ışık ve bir kılavuz olduğu, Hz. Mûsâ’dan itibaren Hz. Peygamber’in zamanına kadar gelmiş geçmiş peygamberlerin yahudilerin davaları hakkında onunla hüküm verdiği ve onun şeriatıyla amel ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca Kur’an’da İslâm kelimesinin bütün ilâhî dinleri kapsadığı ve peygamberlerin hepsinin müslüman olduğu bildirilmiş (krş. Bakara 2/136; Âl-i İmrân 3/19; Yûsuf 12/101); peygamberlerden hangisi olursa olsun yahudiler hakkında hüküm verecekse –onlar yahudi olarak kaldıkları müddetçe– kendi dinleri ve şeriatlarıyla hükmedeceği ifade edilmiştir. Bununla birlikte “Kendilerini Allah’a vermiş olan peygamberlerden maksat sadece Hz. Muhammed’dir, onu yüceltmek için çoğul kalıbı kullanılmıştır” diyenler de vardır (İbn Âşûr, VI, 208). Bu yoruma göre yahudiler hakkında Tevrat’la hüküm verecek olan, Hz. Muhammed’dir.
Tevrat’la hükmedenler sadece peygamberler değildir; onların vârisleri olan takvâ sahibi rabbânîler ve ahbâr (din bilginleri, fakihler) dahi onunla hükmederler. Çünkü bu peygamberler ve din âlimleri Allah’ın kitabını değiştirilmek ve tahrif edilmekten korumakla görevlendirilmiş ve buna şahit yani gözetleyici olmuşlardır. Allah’ın kitabını korumak ise onun bozulmasını, değiştirilmesini, yanlış anlaşılmasını, kuralsız te’vil edilmesini önlemekle, metnini yazmak, ezberlemek, anlamını ve hükmünü öğrenmek, gereği ile amel etmek ve onu başkalarına öğretmekle olur. Bunu yapmak bazı sıkıntılarla karşı karşıya kalmayı gerektirdiği için Allah “İnsanlardan korkmayın, benden korkun” buyurarak kendi emirlerini uygulamaya kullarını teşvik etmiş, menfaat karşılığında Allah’ın âyetlerinin tahrif edilmemesini istemiş; bunu dikkate almayan ve O’nun âyetleriyle hükmetmeyenlerin kâfir olduklarını, dolayısıyla bunlar için elem verici bir azabın hazırlanmış olduğunu haber vermiştir.
Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyerek ilâhî emir ve yasakları çiğneyenlerin durumu bu bağlamda üç açıdan değerlendirilmiş olup işledikleri kusur ve günahın cinsine göre nitelendirilmişlerdir:
Birincisi (44. âyet), Allah’ın indirdiğini inkâr ettikleri veya hafife aldıkları için onunla hükmetmeyenler olup bunlar kâfirlerdir.
İkincisi (45. âyet), Allah’ın indirdiğine inandığı halde onunla hükmetmeyenlerdir. Allah’ın hükmü adaleti, onun zıddı zulmü temsil ettiğinden onunla hükmetmeyenler zalimlerdir.
Üçüncüsü (47. âyet), Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek, O’nun emrinden çıkmak mânasına geldiği için onunla hükmetmeyenler fâsıklardır.
Bazı müfessirler bu âyetleri şöyle yorumlamışlardır: “Eğer bir kişi ilâhî hükmü yanlış, kendisinin veya başkasının hükmünü doğru kabul ederek, buna göre hüküm verirse bu kişi kâfir, zalim ve fâsıktır. Eğer bir kişi ilâhî hükmün doğruluğunu kabul eder ve buna aykırı bir hüküm verirse İslâm’ın dışına çıkmış olmazsa da imanına zulüm ve fıskı karıştırmış olur. Eğer bir kişi hayatın her alanında Allah’ın hükmünü inkâr ve reddederse her bakımdan kâfir, zalim ve fâsık sayılacaktır. İlâhî hükmü bazı noktalarda kabul eder, bazılarında reddederse iman ve İslâm’ını küfür, zulüm ve fıskla karıştırmış olur” (Elmalılı, III, 1696; Mevdûdî, I, 429). 44 ve 45. âyetler yahudiler, 47. âyet ise hıristiyanlar hakkında inmiş olmakla birlikte bu hükümler bütün insanlar için geçerli genel kurallar niteliğindedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 278-279
اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْزَلْنَٓا cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَنْزَلْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. التَّوْرٰيةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
ف۪يهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. هُدًى muahhar mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. نُورٌ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. هُدًى maksur isimdir.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلْنَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا لِلَّذ۪ينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ
Cümle, ف۪يهَا ‘daki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يَحْكُمُ damme ile merfû muzari fiildir. بِهَا car mecruru يَحْكُمُ fiiline mütealliktir. النَّبِيُّونَ fail olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl النَّبِيُّونَ ’nin sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اَسْلَمُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَسْلَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle يَحْكُمُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası هَادُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
هَادُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الرَّبَّانِيُّونَ atıf harfi وَ ’la النَّبِيُّونَ ’ye matuf olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. الْاَحْبَارُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle يَحْكُمُ ’ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اسْتُحْفِظُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اسْتُحْفِظُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ كِتَابِ car mecruru, mahzuf aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. للّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عَلَيْهِ car mecruru شُهَدَٓاءَ ’ye mütealliktir. شُهَدَٓاءَ kelimesi كَانُوا ’nun haberi olup fetha ile mansubdur.
شُهَدَٓاءَ kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتُحْفِظُوا fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi, خفظ ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۜ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن أحرجتم في موقف فلا تخشوا الناس (Sıkıntıya düşerseniz insanlardan korkmayın) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخْشَوُا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّاسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. اخْشَوْنِ fiili ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mütekellim zamirinden ivazdır. Hazfedilen يَ ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Takdiri; اخشوني şeklindedir.
Burada bir ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَشْتَرُوا fiili ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. بِاٰيَات۪ي car mecruru تَشْتَرُوا fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ثَمَنًا mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قَل۪يلًا kelimesi ثَمَنًا ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَشْتَرُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ
وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَحْكُمْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle يَحْكُمْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَنْزَلَ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْكَافِرُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْكَافِرُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. هُمُ الْكَافِرُونَ cümlesi اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْكَافِرُونَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌۚ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا لِلَّذ۪ينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّٓ ’nin haberi olan اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَنْزَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)
Kevn-i sâbık alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Tevrat’ın indirilişindeki safiyeti bildirerek sonraki Yahudilere tarizle dürüst olmalarına teşvik gayesi taşır.
ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌۚ cümlesi التَّوْرٰيةَ ’nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪يهَا, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. هُدًى , muahhar mübtedadır.
نُورٌ muahhar mübteda olan هُدًى ‘e matuftur. Atıf sebebi tezâyüftür.
هُدًى - نُورٌۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. ف۪يهَا car-mecrurundaki Tevrat’a aid zamire dahil olan ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. Kitap lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Tevrat, içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Kitap ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌ ibaresinde istiare vardır. “İçinde nur ve hidayet olan” ifadesi, istiare-i tebeiyyedir. Allah’ın kitabı, içinden hidayet ve nur fışkıran bir mekâna benzetilmiş. هُدًى de masdar olarak mahalli südur (çıkış mahalli) ifadesiyle bu manayı teyid eder. Bir menzile varmak için bir rehberin olması gerekir. O hidayet Allah kitabıdır. Yolun karanlık olmaması icab eder. O da nurdur.
Burada geçen نُورٌۚ kelimesi, beyan ve hak manasında istiaredir. Bunun için hidayete atfedilmiştir. Bundan maksat apaçık hidayettir. Zarfiyye hakiki manadadır.
O halde nûr; iman ve hikmet manasında müsteardır. يُخْرِجُهم مِنَ الظُّلُماتِ إلى النُّورِ (Bakara/257) de böyledir. Aralarında umum-husus farkı vardır. Nûr; daha umumidir. Aralarındaki bu fark sebebiyle birbirine atfedilmişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا لِلَّذ۪ينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ cümlesi, ف۪يهَا ‘deki zamirin halidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِهَا , ihtimam için, faile takdim edilmiştir
Fail konumundaki النَّبِيُّونَ ‘nin sıfatı olan ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi اَسْلَمُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.
يَحْكُمُ fiiline müteallik olan, mecrur mahaldeki ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan هَادُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الرَّبَّانِيُّونَ ve الْاَحْبَارُ kelimeleri temâsül sebebiyle النَّبِيُّونَ ’ye atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında murâât-i nazîr sanatı vardır.
يَحْكُمُ fiiline müteallik olan mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اسْتُحْفِظُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
اسْتُحْفِظُوا fiiline müteallik car mecrur مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ izafetinde اللّٰهِ lafzına muzâf olması كِتَابِ ’ye, şan ve şeref kazandırmıştır.
بِما اسْتُحْفِظُوا ifadesindeki بِ harfi mülâbese içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Rivayete göre İbni Abbas (r.a.) şöyle demiştir: الرَّبَّانِيُّونَ, insanları ilimle yönetenler ve büyüklerden önce küçükleri terbiye edenlerdir. الْاَحْبَارُ da حِبْر,حَبْر’in çoğulu olup fıkıh alimleri demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ cümlesi atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesi اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir. Nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلَيْهِ car-mecruru amili olan شُهَدَٓاءَ ’e konudaki önemine binaen takdim edilmiştir.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وكانُوا ’daki zamir nebiler, rabbaniler ve ahbar içindir. Yani bu zikredilenler Allah’ın kitabının şahitleridir. Değiştirilmesine karşı korunmasından sorumludur. Buradaki عَلى temekkün manasındadır. Yoksa شَهِدَ fiiliyle birlikte kullanılmak üzere gelmemiştir. Bu fiil şahit olunan şeyler kastedildiği zaman ل harfiyle de gelir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
هُدًى - هَادُوا kelimeleri arasında cinâs-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanarları vardır.
بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ ile كِتَابِ اللّٰهِ arasında mürâât-ı nazîr vardır.
Ayetteki iki hal cümlesi de müekked hal olarak ıtnâbtır.
Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına و gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
Atıf, mâtûf ile matufun aleyh arasında bir başkalığın bulunmasını gerektirir. Binaenaleyh هُدًى kelimesiyle نُورٌۚ kelimesi arasında, mutlaka bir farklılığın bulunması gerekir. Buna göre هُدًى kelimesi, hükümlerin, kanunların ve tekliflerin izah edilmesi, açıklanması manasına; نُورٌۚ kelimesi de tevhidin, nübüvvetin ve meâd âleminin izah edilmesi manasına hamledilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu beyandan amaç, tahrifçilerin hakikatte Tevrat’a inanmadıklarını, küfür ve zulüm içinde bocaladıklarını ortaya koymaktır. Tevrat’ın hidayet ve nûr içermesine gelince: O, içindeki şeriat ve hükümlerin insanları kaçınılmaz hakka irşad etmesi hasebiyle hidayettir; Müphem olan hükümleri açıklığa kavuşturması ve cehaletin zulmet perdelerini açması hasebiyle de nurdur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Her nebinin mutlaka Müslüman olduğu, kendisini Allah’a teslim etmiş olduğu belli iken Allah’ın [Kendisini (Allah’a) teslim etmiş olan (İsrail) peygamberleri....] demesinin faydası nedir?” İbnu’l Enbârî şöyle demektedir: “Bu ifade, Yahudi ve Hristiyanlara karşı bir reddiyedir. Çünkü onların bir kısmı peygamberlerin tamamının Yahudi veya Hristiyan olduğunu iddia ediyorlardı. İşte bunun üzerine Yüce Allah, [Kendisini Allah’a teslim etmiş olan (İsrail) peygamberleri... hükmedenler.] buyurdu. Yani “Peygamberler Yahudilikle mevsuf değiller” aksine onlar Allah’a teslim olmuş ve O’nun emirlerine boyun eğmişlerdir.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لِلَّذٖينَ هَادُوا buyruğu, mananın ifadede bir takdim ve tehirin yapılmasına göre olması caizdir. Buna göre kelamın takdiri, اِنَّا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰیةَ فٖيهَا هُدًى وَنُورٌ لِلَّذٖينَ هَادُوا يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذٖينَ اَسْلَمُوا [Biz, kendisinde Yahudiler için hidayet ve nûr bulunan Tevrat’ı indirdik. O Tevrat ile kendilerini Allah’a teslim etmiş olan peygamberler hükmederler.] şeklinde olur. Ayet; nebiler, rabbaniyyûn ve ahbârın, Tevrat ile hükmettiklerine delalet etmektedir. Bu da “rabbanî”lerin derecesinin, “ahbâr”dan daha yüksek olmasını gerektirir. Böylece “rabbaniyyûn”un, müctehid imamlar gibi “ahbar”ın da diğer ulema gibi oldukları sabit olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte فَ , mukadder şartın cevabına gelen harftir. Takdiri إن أحرجتم في موقف (Sıkıntıya düşerseniz) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ya da cümlenin başındaki ف harfi, tertib manasınadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cevap cümlesi olan فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şartla birlikte cümle şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Tezat nedeniyle cevap cümlesine atfedilen اخْشَوْنِ cümlesi ise emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nehiy üslubundan emir üslubunda iltifat sanatı vardır.
Cümlede mef’ûl konumundaki mütekellim zamiri mahzuftur. Nûn-u vikayedeki kesra, zamirden ivazdır.
Ayetin başındaki azamet zamirinden اخْشَوْنِ ‘de mütekellim zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
لَا تَخْشَوُا النَّاسَ cümlesi ile وَاخْشَوْنِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
وَاخْشَوْنِ [Benden korkun.] ifadesi, “Azabımdan korkun.” anlamında lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
فَلَا تَخْشَوُا - اخْشَوْنِ kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatlarıı vardır.
Bu hitap iltifat yoluyla Yahudi reisleri ve alimleri içindir. Bu nehyin, Müslüman yöneticilere ve alimlere şamil olması ise ibare yolu ile değil delalet yoluyladır.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًا cümlesi, atıf harfi وَ ’la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Veciz ifade kastına matuf بِاٰيَات۪ي izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması اٰيَات۪ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِاٰيَات۪ي , ihtimam için, mef’ûl olan ثَمَنًا ‘e takdim edilmiştir.
ثَمَنًا ’ deki nekrelik kıllet ve tahkir ifade eder. “Hiçbir” manasındadır. Menfi siyakta nekre umum ifade eder.
قَل۪يلًا kelimesi ثَمَنًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
İnsanlardan korkmak insanı köle yapar. Ona göre davranır. Allah’tan korkmak ise insanı özgürleştirir. Hiç kimseden korkmaz hale gelir.
وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۜ [Ayetlerimi az bir pahaya satmayın.] cümlesi hem hakikat hem de mecaz mana ifade eden istiare-i vefakiyedir. Hakikat manası; Yahudilerin sahtekâr adamları Tevrat’ı değiştirerek para kazanıyorlardı. Mecazî mana; dünyayı ahirete tercih etmek, kârsız hatta zararlı bir satış muamelesine benzetilmiştir. قَل۪يلًا [az paraya] derken, bunun mefhumu muhalifi alınmaz. Yani çok paraya da satılmaz. Ayrıca dünya metaı çok olsa da ahiret nimetlerine nispetle çok az olduğuna işarettir.
Allah Teâlâ, onların peygamberlerinin, âlimlerinin ve fakihlerinin hiçbir şeye aldırmadan, Tevrat’ın hükümlerini yürütmek için seferber olduklarını haber verince Hz. Peygamberin (s.a.v) zamanındaki Yahudilere hitap ederek Tevrat’ı tahrif ve tağyir etmemelerini söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Onların Tevrat’ı tahrif ve tağyire yönelmeleri, her iki sebepten ötürü olabilir. Yani başkanlarından korkmaları ve halktan rüşvet almaları sebebi ile olabilir. Allah Teâlâ, onları her ikisinden de men edip her birinde mevcut olan alçaklık ve adiliğe dikkat çekince bu onları Tevrat’ı tahrif ve tağyirden alıkoyma hususunda çok kuvvetli bir delil olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
اشترى hem satmak hem almak yani alışveriş demektir. باع fiili ise sadece satmak demektir. Burada bu fiil değiştirmek manasında kullanıldığı için istiare vardır.
Nebi veya peygamberlerin İslam sıfatı ile vasıflandırılmaları, tahsis ve tavzih için değil, medih içindir. Ancak nübüvvet vasfı, İslâm vasfından kesin olarak daha büyüktür. Bu itibarla onların nübüvvetten sonra İslamiyet’le vasıflandırılmaları, yüksekten aşağıya bir yönelmedir. Fakat bu vasıflandırmadan maksat, bu sıfatın şanını yüceltmektir. Zira büyük zatların medhi makamında bir vasfı ibraz etmek, şüphesiz o vasfın yüce kadrini bildirmektir. Nitekim peygamberlerin salâh ile ve meleklerin iman ile vasıflandırılmaları da bu kabildendir. Burada “İslam üzere olmak” ifadesi, Müslümanların şanını yüceltmek ve Yahudilerin İslâm’dan ve peygamberlere uymaktan uzak olduklarına tariz yoluyla belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ
وَ , istînâfiyyedir.İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ şart cümlesi şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.
Şart ismi مَنْ mübtedadır. Haber olan لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin menfî muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl مَٓا , başındaki بِ harf-i ceriyle يَحْكُمْ fiiline mütealliktir. Sılası olan اَنْزَلَ اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için Allah isminin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ , mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, هُمُ fasıl zamiri, الْكَافِرُونَ, haberdir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelerek onlara tekrar dikkat çekilmesi işaret edilenleri tahkir ve korkutmak ve söz konusu kişilerin kötü durumlarının mertebesinin çok derin olduğunu zımnen bildirmek içindir.
Allah Teâlânın hükmünü yerine getirmeyenlerin zamir makamında zahir isim الْكَافِرُونَ şeklinde ifade edilmesi, onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek için yapılmış ıtnâb sanatıdır.
Fasıl zamiri, müsnedin الْ takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. Haberin الْ takısıyla marife olması, kasr ifadesinin (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir.
Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هم zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.
Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan هم ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Hüsran onlara kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru: 352)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haber olan الْكَافِرُونَ ‘nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun sübut ve devamlılığına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَمْ يَحْكُمْ - يَحْكُمُ kelimeleri arasında tıbâkı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا cümlesiyle مَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Dinleyenin vicdanına korku salmak ve ikazı artırmak için lafz-ı celalin zahir olarak zikredildiği son cümle, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
اَنْزَلْنَا ile başlayıp اَنْزَلَ اللّٰهُ şeklinde bitmesi dolayısıyla iltifat ve teşâbüh-i etrâf vardır. Bu fiiller arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümle, makablinin anlamını en mükemmel şekilde açıklayan bir zeyl mahiyetinde olup o mefhumu ihlâlden de şiddetle sakındırır. Nitekim burada küfür, mücerred olarak Allah Teâlâ’nın hükmünü terk şartına bağlanmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ ف۪يهَٓا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِۙ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّۙ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌۜ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِه۪ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ٤٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَكَتَبْنَا | ve yazdık |
|
| 2 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 3 | فِيهَا | onda |
|
| 4 | أَنَّ | mukakkak |
|
| 5 | النَّفْسَ | cana |
|
| 6 | بِالنَّفْسِ | can |
|
| 7 | وَالْعَيْنَ | ve göze |
|
| 8 | بِالْعَيْنِ | göz |
|
| 9 | وَالْأَنْفَ | ve buruna |
|
| 10 | بِالْأَنْفِ | burun |
|
| 11 | وَالْأُذُنَ | ve kulağa |
|
| 12 | بِالْأُذُنِ | kulak |
|
| 13 | وَالسِّنَّ | ve dişe |
|
| 14 | بِالسِّنِّ | diş |
|
| 15 | وَالْجُرُوحَ | ve yaralara |
|
| 16 | قِصَاصٌ | kısas |
|
| 17 | فَمَنْ | kim |
|
| 18 | تَصَدَّقَ | bağışlarsa |
|
| 19 | بِهِ | bunu |
|
| 20 | فَهُوَ | o |
|
| 21 | كَفَّارَةٌ | keffaret olur |
|
| 22 | لَهُ | kendisi için |
|
| 23 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 24 | لَمْ |
|
|
| 25 | يَحْكُمْ | hükmetmezse |
|
| 26 | بِمَا | ile |
|
| 27 | أَنْزَلَ | indirdiği |
|
| 28 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 29 | فَأُولَٰئِكَ | işte |
|
| 30 | هُمُ | onlar |
|
| 31 | الظَّالِمُونَ | zalimlerdir |
|
Önceki peygamberler vasıtasıyla bildirilen hükümler Hz. Muhammed’in ümmetine nisbetle iki kısma ayrılır: 1. Kur’ân-ı Kerîm’de veya Hz. Peygamber’in sünnetinde yer almayanlar. Bunların müslümanlar için bağlayıcı olmadığı hususunda bütün bilginler fikir birliği içindedir. 2. Kur’ân-ı Kerîm’de veya Hz. Peygamber’in sünnetinde zikri geçen hükümler. Bunları üçe ayırmak gerekir: a) Müslümanlar açısından yürürlükten kaldırılmış olduğuna dair delil bulunan hükümler. Bunların müslümanlar için geçerli olmadığı hususunda bilginler fikir birliği etmişlerdir.
Meselâ En‘âm sûresinin 145-146. âyetlerinde söz konusu edilen tırnaklı hayvanların yahudilere haram kılınmasına dair hüküm böyledir. b) Müslümanlar hakkında da geçerli olduğuna dair delil bulunan hükümler. Bunlar müslümanlar için de bağlayıcıdır. Bakara sûresinin 183. âyetinde anılan oruç hükmü bu türe örnek teşkil eder. c) Kur’ân-ı Kerîm’de veya Hz. Peygamber’in ifedelerinde kabul veya red işareti olmaksızın zikri geçen ve müslümanlar bakımından yürürlükten kaldırıldığına dair bir delil bulunmayan hükümler.
Bunların müslümanlar bakımından bağlayıcı olup olmadığı İslâm âlimlerince tartışılmıştır; fakat çoğunluk bağlayıcı olduğu kanaatindedir. Açıklamakta olduğumuz âyet de bu son çeşit kapsamındadır (bu konuda bilgi için bk. Zekiyyüddin Şa‘bân, s. 208-212). Yaşama hakkına kasten tecavüz edilip haksız yere öldürülen insanın canının bedeli, katilin canıdır, yani kısas yapılarak katilin de öldürülmesidir. Bir can yerine birden fazla can almak veya noksan vermek haksızlıktır.
Ancak hak sahibi (maktulün velisi) noksanı kabul ederse bu câiz olur. Âyette sayılan organlar da böyledir: Göz gözün, kulak kulağın, burun burnun, diş dişin dengidir; yaralamalar da dengi ile kısas yapılır. Âyette zikredilmeyen fakat dengiyle kısas yapılabilen diğer organlar da böyledir. Telef edilen bir hak ancak misliyle ödenir. Kısas, “kasten ve haksız yere birini öldüren kimsenin ceza olarak öldürülmesi” veya “birini yaralayan kimsenin misilleme yoluyla yaralanarak cezalandırılması” anlamına geldiği için dengi bulunmayan veya dengini koruyamama ihtimali bulunan yaralamalarda kısas yapılmaz.
Bu tür suçları işleyenler tazminat öderler; ayrıca gerekirse ta‘zir yoluyla cezalandırılırlar. İslâm, kısası insanları öldürmek veya organlarını telef etmek maksadıyla değil, insan hayatını korumak maksadıyla meşrû kılmıştır. Bu sebeple kim kısas hakkından vazgeçip câniyi bağışlarsa onun bu asil davranışının günahlarının affedilmesine vesile olacağı haber verilmiştir. Çünkü bu davranış bir insana hayat kazandırmaktadır.
Yüce Allah bir insana hayat kazandırana bütün insanlara hayat kazandırmış gibi sevap vereceğini vaad etmiştir (bk. Mâide 5/32). Meâlinde “Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefâret olur” diye tercüme edilen cümle iki şekilde yorumlanabilir:
Birincisine göre öldürülenin velisinin veya yaralının öldüreni veya yaralayanı affetmesi kendi günahları için kefâret olur. Genellikle müfessirler âyeti bu anlamda yorumlamışlardır. Nitekim Bakara sûresinin 178. âyeti ile Hz. Peygamber’in hadisi de bu anlamı destekler mahiyettedir: “Kim bedeninden bir şeyi tasadduk ederse (kendisini yaralayanı bağışlarsa) bağışladığı şeyin mânevî değeri kadar günahı affedilir” (Müsned, V, 316, 330).
İkincisine göre yaralanan kimse veya öldürülenin velisi yaralayanı veya öldüreni affederse bu, suçlu için kefâret olur. Allah o kimseyi cezalandırmaz, affedenin sevabını da verir. Sonuç olarak denilebilir ki, Tevrat’a göre adam öldürmenin ve yaralamanın cezası kısastır (bk. Levililer, 24/17-21; Sayılar, 35/16-21). Matta İncili’ne göre kısasın yanında bağışlama seçeneği de getirilmiştir (5/38-39). İslâm’da ise kısas istemek maktûlün yakınlarıyla yaralanan mağdurun hakkıdır. Ancak bunların kısası bağışlama ve diyete çevirme hakları da vardır. Bunların dışındaki herhangi bir kişi ve kurumun bunların rızâsı hilâfına suçluyu affetme yetkisi yoktur. Yüce Allah gerek kısası emretmek gerekse câninin affına izin vermekle insan hayatının korunmasını ve dokunulmazlığını esas almıştır (kısas hakkında bilgi için bk. Bakara 2/178-179).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 279-282
Resul-i Ekrem: “ Bir kimse kendisini yaralayana misilleme yapmaktan vazgeçerse , bağışladığı ölçüde Allah da onu bağışlar “ buyurmuştur.
(Ahmed b. Hanbel, Musned ,V ,316,329; Elbani, Silsiletu’l-ehadisi’s-sahiha, V,343-344,nr. 2273). (Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİPROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
أنْفٌ sözcüğü bildiğimiz burun organının adıdır. Bu temel anlamdan sonra bir şeyin uç, kenar bölümü, en yukarısı veya uzantılı ve çıkıntılı kısmı için de kullanılmaktadır. . (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri enfiye ve istinaftır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
سنّ Bu kelime bildiğimiz diş demektir. مِسَنٌّ kendisiyle biletilip şekil verilen alettir (bileği taşı). سِنَان sözcüğü özellikle mızrağın başına takılan uçtur. سُنَن الطَّرِيق yolun ana kısmı, ortası demektir. سُنَّةُ الْوَجْهِ yüzdeki çizgi veya kırışıklıktır. سُنَّةُ اللّهِ Yüce Allah’ın hikmet ve taat yolunu ifade etmek için kullanılır. سُنَّةُ النَّبِيِّ Hz. Peygamber’in yaşadığı, takip ettiği yol/hayat biçimidir. Yine Kuran-ı Kerim’de üç defa ve hepsi de aynı surede geçmiş olan (Hicr) مَسْنُون kelimesinin ‘değişmiş, şekil verilmiş’ anlamında olduğu söylenmiştir. (Müfredat)
Ebu Hilâl El- Askerî Furuq fi-lluğa isimli eserinde bu maddeyle ilgili özet olarak ‘…Sünnet ile Âdet arasındaki fark ise; âdetin insanın kendisinden önceki bir uygulamayı sürdürmesi, sünnetin ise daha önce geçmiş olan bir örneğe göre hareket etmesi olduğunu söyleyebiliriz. Sünnet köken itibarıyla sûret (şekil) anlamına gelir.’ demiştir. Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 21 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sünnet ve sünnidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ ف۪يهَٓا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِۙ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّۙ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَتَبْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru كَتَبْنَا fiiline mütealliktir. ف۪يهَٓا car mecruru كَتَبْنَا fiiline mütealliktir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, amili كَتَبْنَا ‘nın mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
النَّفْسَ kelimesi اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. بِالنَّفْسِ car mecruru اَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri; أنّ النفس مأخوذة بالنفس (Muhakkak ki nefse karşılık alınmış bir nefstir.) şeklindedir.
الْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّۙ وَالْجُرُوحَ kelimeleri atıf harfi وَ ’la اَنَّ ’nin ismi النَّفْسَ ‘ye matuftur. قِصَاصٌ mahzuf habere matuftur.
فَمَنْ تَصَدَّقَ بِه۪ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُۜ
فَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَصَدَّقَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِه۪ car mecruru تَصَدَّقَ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. كَفَّارَةٌ haber olup damme ile merfûdur. لَهُ car mecruru كَفَّارَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.
تَصَدَّقَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi صدق ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَحْكُمْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle يَحْكُمْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَنْزَلَ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الظَّالِمُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الظَّالِمُونَ haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
هُمُ الظَّالِمُونَ cümlesi ism-i işaret اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Zamiru’l Fasl (ضَمِيرُ الفَصْلِ Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِمُونَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ ف۪يهَٓا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِۙ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّۙ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌۜ
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
كَتَبْنَا fiilinde istiare vardır. Yazma ile kastedilen, hüküm vermek, yargıda bulunmaktır. Mübalağa için yazmak, hüküm vermek yerinde kullanılmıştır. Camî her ikisindeki sabitliktir. Bunun manası “Allah, bu hükmü sabitleyip çivilemiş, yerleştirip kalıcı yazı ve sabit kitap yazısı haline getirmiştir” demektir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهِمْ ve ف۪يهَٓا car-mecrurları, ihtimam için, mef’ûl olan masdar-ı müevvele takdim edilmiştir.
Masdar ve tekid harfi أَنَّ ve akabindeki اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ cümlesi masdar teviliyle كَتَبْنَا fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. النَّفْسَ kelimesi اَنَّ ‘nin ismidir. بِالنَّفْسِ car mecruru اَنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri; أنّ النفس مأخوذة بالنفس (Muhakkak ki nefse karşılık alınmış bir nefstir.) şeklindedir.
ف۪يهَٓا car-mecrurundaki Tevrat’a aid zamire dahil olan ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. Kitap lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Tevrat, içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Kitap ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
Aynı üslupta gerlerek birbirine atfedilmiş وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ - وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ - وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ - وَالسِّنَّ بِالسِّنِّۙ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌۜ cümleleri, tezâyüf sebebiyle masdar-ı müevvele atfedilmiştir.
النَّفْسَ - الْعَيْنَ - الْاَنْفَ - الْاُذُنَ - السِّنَّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve bu kelimelerin tekrarlanmasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi olan وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌۜ , masdar-ı müevvele matuftur.
قِصَاصٌۜ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Kısas gerekenlerin sayılması taksim sanatıdır.
والجُرُوحَ قِصاصٌ ifadesinin aslı ذاتُ قِصاصٍ şeklindedir. Muzâf hazfedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kısas hükmü ıtnâbtan tefri’ suretiyle önemine binaen tek tek sayılmıştır. Ayrıca yanlış anlamayı önlemek için tetmim ve ihtiras ıtnâbıdır. Bu hüküm Tevrat’ta da vardı. Uygulamada yanlış yola sapıldığı için hüküm pekiştirilerek anlatılmıştır.
Ayet-i kerime tazammuni olarak; bir yandan rahmet-i ilâhiyi, diğer yandan adalet-i ilâhiyi ifade eder. Azaları yaralanan kimse için merhameti, yaralayan kimsenin çekeceği cezayı bildirmekle de adaletin tecellisini bildirir.
Ayet-i kerimede cem’ ma’at-taksim ( كَتَبْنَ fiilinde cem, yazılanların sayılmasında taksim) ve teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.
فَمَنْ تَصَدَّقَ بِه۪ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُۜ
فَ istînâfiyyedir.
Şart üslubunda gelen terkipte فَمَنْ تَصَدَّقَ بِه۪ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki تَصَدَّقَ بِه۪ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ şeklindeki cevap cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
“Affedin” yerine, “sadaka olarak verin” ibaresinin gelmesi istiaredir. Affetme işinin kolay olmadığını, zorlanıldığını belirtmek için tefa’ul babından gelmiştir.
لَهُ ibaresindeki zamir hem sadakayı yapana hem de diğerine ait olabilir. Tevcih düşünebiliriz.
Sadaka vermek burada kısas olayını affetmek manasındadır.
Tasadduk kelimesinin kullanılması, ziyadesiyle teşvik içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بِه۪ ifadesindeki zamirin, hem affedene hem de affolunana râci olması muhtemeldir. Affedene râci olması halinde ifadenin manası, “Yaralanan kimse veya maktulün velisi, affettiklerinde bu, affedenler için bir kefaret olur.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ şart cümlesi şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.
Şart ismi مَنْ mübtedadır. Haber olan لَمْ يَحْكُمْ cümlesi menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin menfî muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl مَٓا , başındaki بِ harf-i ceriyle birlikte يَحْكُمْ fiiline mütealliktir. Sılası olan اَنْزَلَ اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ , mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, هُمُ fasıl zamiri, الظَّالِمُونَ haberdir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelerek onlara tekrar dikkat çekilmesi işaret edilenleri tahkir ve korkutmak ve söz konusu kişilerin kötü durumlarının mertebesinin çok derin olduğunu zımnen bildirmek içindir.
Allah Teâlânın hükmünü yerine getirmeyenlerin zahir isim الظَّالِمُونَ şeklinde ifade edilmesi, onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu, kafirlerin zalim olduğunu ifade etmek için yapılmış ıtnâb sanatıdır.
Fasıl zamiri, müsnedin الْ takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. Haberin الْ takısıyla marife olması, kasr ifadesinin (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir.
Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هم zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.
Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan هم ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Hüsran onlara kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru: 352)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haber olan الظَّالِمُونَ ‘nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi bu özelliğin mevsuftaki sübut ve devamlılığına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Dinleyenin vicdanına korku salmak ve ikazı artırmak için lafz-ı celalin zahir olarak zikredildiği son cümle, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Önceki ayetin fasılasıyla bu cümle hemen hemen aynı gelmiştir. Orada geçen الْكَافِرُونَ kelimesi yerine burada الظَّالِمُونَ gelmiştir.
Ayette كَتَبْنَا ’daki azamet zamirinden, son cümlede اللّٰهُ lafzıyla gaib zamire iltifat edilmiştir.
Yahudiler kendi kabilelerinde kısas uygular, diğer kabileler için uygulamazlarmış. Nadir ve Kurayza kabileleri. Bu ayet onlar hakkında nazil olmuştur.
Bu sayfada حكم fiili 8 kere geçmiştir.
Bu ifadeyle ilgili şöyle bir soru bulunmaktadır. Allah Teâlâ, ilk önce [Onlar, kâfirlerin ta kendileridir] (Maide/44) buyurmuş, burada da [Onlar, zalimlerin ta kendileridir] buyurmuştur. Halbuki küfür, zulümden daha büyüktür. Binaenaleyh tehditlerin en büyüğünü önce zikredince bundan sonra bundan daha hafifini zikretmedeki fayda nedir? Cevap: Küfür, Mevla’nın nimetlerini inkâr ve o nimetlerin O’ndan olduğunu kabul etmemek olması bakımından, küfürdür. Ama nefsin, devamlı ve şiddetli bir azap bırakılmasını gerektirmiş olması bakımından da nefse karşı işlenmiş bir zulümdür. Binaenaleyh önceki ayette Cenab-ı Hakk, kişinin Allah Teâlâ hakkındaki kusuru hususunda ilgili olanları; bu ayette de, kişinin kendisi hakkındaki kusurlarıyla ilgili olanları zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
42 - 45. ayetlerin tamamında son kelimeler olan الظَّالِمُونَ - الْكَافِرُونَ - بِالْمُؤْمِن۪ينَ۟ -الْمُقْسِط۪ينَ sözcüklerinin hepsi ism-i fail veznindedir. Fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Zamanında, Tevrat’ı bilenlerin düştüğü halleri düşündüğümde, bugün farklı bir yazı paylaşmak istedim. Kur’an-ı Kerim’in kıymetini bilenlerden ve Allah’ın hükümlerini uygulayanlardan olmak duasıyla:
Hafızlık yemeğimdeki konuşmamdan bir bölüm; “Allah, hafızlığı, üniversiteden mezun olduğum yaz, Ramazan ayında, Medine topraklarında gönlüme düşürdü. Gönlüme düşürdü diyorum çünkü ondan öncesinde hafızlık aklımda yoktu. Medine’de iftar vaktinden önce, Kuran-ı Kerim okurken, Fatma hocamın “Hafızlık yapmayı düşünür müydün?” diye sormasıyla Allah gönlümde ve zihnimde yepyeni bir kapı açtı. Medine’de niyetimi aldım, Mekke’de pekiştirdim ve tamamına erdirmesi için Allah’tan yardımını diledim.
Hafızlık boyunca çok farklı hallerden geçtim. Farklı zorluklar atlattım. Bazen günlerce ilerleyemediğimi hissettim. Maddi manevi geliştim. Kendimi daha net tanıdım. Hafızlığımı mealiyle yaptığım için Kuran-ı Kerim’in eşsizliğine defalarca şahit oldum. Dinimizi, Peygamber Efendimizi, Peygamberleri daha çok sevdim. Hafızlığı nasıl özetlersin diye sorsanız. Hafızlığa başladığım günden beri; hafızlığı, hep evlat sahibi olmaya benzettim. Sorumluluk, disiplin, fedakarlık isteyen ama hepsinin toplamından öte güzelliğe sahip bir nimet.
Bugün burada, Rabbim hepimizin gönlüne hakkımızda hayırlı olacak duaları düşürsün. Rabbim, bende dahil hafız olanların icazetlerini ve taçlarını cennet topraklarında da almayı nasip etsin. Bizi razı olduğu hafızlar zümresine yazsın. Allah hafızlık yolunda ilerlemeye çalışanların yar ve yardımcısı olsun. Kuran-ı Kerim’in muhabbetini gönüllerimizden eksik etmesin. Sahip olduğumuz her ezberi en güzel şekilde muhafaza etmemizde, kıymet bilmemizde bize yardım etsin. Bizi Kuran’ın ve onun hayata yansıması olan sünnetin yolundan ayırmasın. İnşaallah burada bulunanlardan ve nesillerinden Allah’ın razı olduğu nice hafızlar ve Kur’an yolcuları yetişsin. Ve inşaallah cennet sofralarında Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in sohbeti eşliğinde bir araya gelmek nasip olsun. Bugün burada bir araya gelmemiz nice hayırlara vesile olsun. Geldiğiniz için hepinize çok teşekkür ederim.”
Zeynep Poyraz @zeynokoloji