9 Ocak 2025
Hûd Sûresi 72-81 (229. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Hûd Sûresi 72. Ayet

قَالَتْ يَا وَيْلَتٰٓى ءَاَلِدُ وَاَنَا۬ عَجُوزٌ وَهٰذَا بَعْل۪ي شَيْخاًۜ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عَج۪يبٌ  ٧٢


Karısı, “Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı ve bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Gerçekten bu, çok şaşılacak bir şey!” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَتْ dedi ki ق و ل
2 يَا وَيْلَتَىٰ vay halime و ى ل
3 أَأَلِدُ ben doğuracak mıyım? و ل د
4 وَأَنَا ben böyle
5 عَجُوزٌ kocamış bir kadın iken ع ج ز
6 وَهَٰذَا ve şu
7 بَعْلِي kocam da ب ع ل
8 شَيْخًا bir ihtiyar iken ش ي خ
9 إِنَّ gerçekten
10 هَٰذَا bu
11 لَشَيْءٌ bir şeydir ش ي ا
12 عَجِيبٌ şaşırtıcı ع ج ب
شيخ Şeyeha : Yaşlanmış/yaşı ilerlemiş kişiye şeyh شَيْخ denir. Çok ilme sahip olan kişi de şeyh olarak tabir edilir. Zira yaşlı da çok fazla deneyim ve bilgi sahibidir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri şeyh ve meşâyihtir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

قَالَتْ يَا وَيْلَتٰٓى ءَاَلِدُ وَاَنَا۬ عَجُوزٌ وَهٰذَا بَعْل۪ي شَيْخاًۜ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Fail müstetir olup takdiri  هى ’dir. Mekulü’l-kavli,  يَا وَيْلَتٰٓى ’dır. قَالَتْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir. Münada olan  وَيْلَتٰٓى  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  ى ‘sı elife kalb edilip, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı   ءَاَلِدُ ’dir. 

Hemze istifham harfidir.  اَلِدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. وَاَنَا۬ عَجُوزٌ  cümlesi,  اَلِدُ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنَا۬  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عَجُوزٌ  haber olup damme ile merfûdur. هٰذَا بَعْل۪ي شَيْخاً  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile hal cümlesine matuf olup, mahallen mansubdur. 

İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. بَعْل۪ي  haber olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شَيْخاً  kelimesi  بَعْل۪ي ’nin hali olup fetha ile mansubdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki isim cümlesi, ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

شَيْخاًۜ - عَجُوزٌ  kelimeleri sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عَج۪يبٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هٰذَا  işaret ismi,  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi,  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  شَيْءٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَج۪يبٌ  kelimesi  شَيْءٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri ) 

عَج۪يبٌ  ,sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَتْ يَا وَيْلَتٰٓى ءَاَلِدُ وَاَنَا۬ عَجُوزٌ وَهٰذَا بَعْل۪ي شَيْخاًۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالَتْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا وَيْلَتٰٓى  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevap cümlesi olan  ءَاَلِدُ  , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. İstifham harfi hemze, taaccüb manasındadır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr, taaccüp ve tevbih kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَاَنَا۬ عَجُوزٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Hal cümlesine atıf harfi  وَ ’la atfedilen  وَهٰذَا بَعْل۪ي شَيْخاً  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hz. İbrahim’in karısının, kocasını  هٰذَا  işaret ismiyle işaret etmesi tahkir ifade eder.

Müsnedin, izafetle gelmesi veciz ifade içindir.

شَيْخاً  kelimesi  بَعْل۪ي ’den haldir.Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

شَيْخاً - عَجُوزٌ  kelimeleri, sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

شَيْخاً - عَجُوزٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ءَاَلِدُ وَاَنَا۬ عَجُوزٌ وَهٰذَا بَعْل۪ي شَيْخاًۜ [Ben bir acuzeyken ve bu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım?] sorusu, hayret ifade etmek üzere hakiki anlamından çıkarak belâğî manalarından biri olan taaccüp anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

بَعْل۪ ; hem put adı, hem de eş-koca demektir.  بَعْل۪  kelimesi diğer eş manasındaki kelimelere nispetle cinsel birlikteliğin gerçekleştiğini vurgular. Yani evlilik fiilen gerçekleştiği halde çocuk sahibi olmadıkları anlaşılıyor. Bu kelime bu anlamda Kuran’da sadece iki yerde geçmiştir. Biri bu ayet, diğeri Nisa Suresi 128 ayetidir.

Hz. İbrahim’in karısının bu durumu hayret verici görmesi, Allah’ın kudreti yönünden değil âdeti yönündendi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ferrâ şöyle demiştir: ويل ’in aslı  وىْ  olup bu da  خزى (rüsvalık) manasınadır. Nitekim Arapçada, “rüsvalık falancaya olsun” manasında  وَىْ لِفُلَانٍ  denir.  

ويلك  sözü, “Yazık, rüsvalık olsun sana!” demektir. Sîbeveyhi şöyle demiştir: “وَيْحٌ  ölümle yüzyüze olan kimseyi uyarmak için  وَيْلٌ  ölüme düşen kimse için kullanılır.’’ (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)

İbrahim'in karısının hali kendi halinden önce zikredilmiştir. Çünkü onun hali, çocuk yapmak imkânından daha çok uzaktır. Zira bazen yaşlı bir erkeğin genç bir kadından çocuğu olabilmektedir. Bir de müjde, sarih olarak İbrahim'in (a.s.) karısına yönelikti. Allah'ın kulları için koyduğu sünnete göre bu şaşılacak bir şey idi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عَج۪يبٌ

 

İstînâfiyye olarak gelmiştir.  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır.

Bu şaşılacak bir şey derken duruma işaret eden  هٰذَا ‘da istiare sanatı vardır. Gözle görünmeyen hissi durum, maddi bir şeye benzetilmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

عَج۪يبٌ  kelimesi,  شَيْءٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

هٰذَا ’nın tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr,  عَجُوزٌ - عَج۪يبٌ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Hûd Sûresi 73. Ayet

قَالُٓوا اَتَعْجَب۪ينَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ رَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ الْبَيْتِۜ اِنَّهُ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ  ٧٣


Melekler, “Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketi size olsun ey (peygamber ocağının) ev halkı! Şüphesiz O, övülmeye lâyıktır, şanı yücedir.” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ق و ل
2 أَتَعْجَبِينَ şaşıyor musun? ع ج ب
3 مِنْ
4 أَمْرِ işine ا م ر
5 اللَّهِ Allah’ın
6 رَحْمَتُ rahmeti ر ح م
7 اللَّهِ Allah’ın
8 وَبَرَكَاتُهُ ve bereketleri ب ر ك
9 عَلَيْكُمْ sizin üzerinizedir
10 أَهْلَ (ey) halkı ا ه ل
11 الْبَيْتِ ev ب ي ت
12 إِنَّهُ şüphesiz O
13 حَمِيدٌ övgüye layıktır ح م د
14 مَجِيدٌ lütfu bol olandır م ج د

قَالُٓوا اَتَعْجَب۪ينَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ رَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ الْبَيْتِۜ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, اَتَعْجَب۪ينَ ’dır.  قَالُوا  fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir. تَعْجَب۪ينَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Muhataba  ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ اَمْرِ  car mecruru  تَعْجَب۪ينَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

رَحْمَتُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بَرَكَاتُهُ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  عَلَيْكُمْ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  اَهْلَ  muzâf olup, fetha ile mansubdur. الْبَيْتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّهُ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. حَم۪يدٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مَج۪يدٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

حَم۪يدٌ  - مَج۪يدٌ  kelimeleri sıfat-ı müşebbehedir. Benzeyen sıfat demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُٓوا اَتَعْجَب۪ينَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ رَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ الْبَيْتِۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَتَعْجَب۪ينَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. İstifham harfi hemze, taaccüb manasındadır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay, taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  اَمْرِ اللّٰهِ  izafetinde, lafz-ı celâle muzâf olan اَمْرِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

İtiraziyye olarak fasılla gelen  رَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ الْبَيْتِۜ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı babındandır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  عَلَيْكُمْ  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.

Müsnedün ileyh olan  رَحْمَتُ اللّٰهِ , izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade etmiş, lafz-ı celâle muzâf olan  رَحْمَتُ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Müsnedün ileyhe tezayüf nedeniyle atfedilen  بَرَكَاتُهُ  izafetinde, Allah Teâlâya aid zamire muzâf olan  بَرَكَاتُ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

رَحْمَتُ  ve  اَمْرِ  kelimelerinin Allah lafzına izafesi, onların şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir. 

رَحْمَتُ - بَرَكَاتُهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اللّٰهِ  lafzı ayette iki kez geçmiştir. Reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi)

Rahmetin sunumu için istînâfiyye olarak fasılla gelen  اَهْلَ الْبَيْتِۜ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin hazfi, mütekellimin muhataba yakın olma isteğine ve ihtimama işarettir.

رَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ الْبَيْتِ  ifadesinden maksat, böyle bir şaşkınlığı giderecek olan şeyleri söylemek, dile getirmektir. 

Ayetteki  اَهْلَ الْبَيْتِ  [ey ev ahalisi...] sözü onları methetmedir. İhtisas ya da nida dolayısıyla mansubdur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

  اِنَّهُ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ

 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Allah’ın   حَم۪يدٌ ve  مَج۪يدٌ  sıfatlarının nekre gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

حَم۪يدٌ ve  مَج۪يدٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. 

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. Medih makamında istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Esma-i hüsnadan  الحَمِيدِ  isminin tercih edilmesi Allah’ın İbrahim’den (a.s) razı olduğundan kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)   

Hûd Sûresi 74. Ayet

فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ اِبْرٰه۪يمَ الرَّوْعُ وَجَٓاءَتْهُ الْبُشْرٰى يُجَادِلُنَا ف۪ي قَوْمِ لُوطٍۜ  ٧٤


İbrahim’in korkusu gidip, kendisine müjde gelince Lût kavmi hakkında bizim (elçilerimiz)le tartışmaya başladı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَمَّا ne zaman ki
2 ذَهَبَ gidince ذ ه ب
3 عَنْ -den
4 إِبْرَاهِيمَ İbrahim-
5 الرَّوْعُ korku ر و ع
6 وَجَاءَتْهُ ve kendisine gelince ج ي ا
7 الْبُشْرَىٰ müjde ب ش ر
8 يُجَادِلُنَا bizimle tartışmaya girişti ج د ل
9 فِي hakkında
10 قَوْمِ kavmi ق و م
11 لُوطٍ Lut

Hz. İbrâhim’in Allah ile tartışması mecazi anlamda olup ya Allah’a yalvarmasını veya Allah’ın gönderdiği elçilerle sebep göstererek azabın kaldırılması için konuştuğunu ifade eder. Lût’un yaşadığı şehirde ailesinden müminler bulunduğu için Hz. İbrâhim suçlularla birlikte onların da helâk olmasından korkuyor, bu sebeple azabın kaldırılması için meleklere hatırlatma yapıyor ve bu arada Allah’a yalvarıyordu. Ancak Lût kavmi helâk olmayı hak etmişti, artık geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azabın gelmekte olduğunu haber verdiler ve İbrâhim’den onların helâkini önleme gayretinden vazgeçmesini istediler.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 187

روع Rave’a : رُوعٌ kalp ya da akıl demektir. رَوْعٌ ise kalbe gelen korku anlamında kullanılmıştır. أرْوَع güzelliğiyle ürküten, hayranlık uyandıran manasındadır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Erva’dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ اِبْرٰه۪يمَ الرَّوْعُ وَجَٓاءَتْهُ الْبُشْرٰى يُجَادِلُنَا ف۪ي قَوْمِ لُوطٍۜ

 

فَ  istînâfiyyedir.  لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur.  ذَهَبَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ذَهَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  عَنْ اِبْرٰه۪يمَ  car mecruru  ذَهَبَ  fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.  الرَّوْعُ  fail olup damme ile merfûdur.   

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri,  اجترأ على خطابهم أو فطن إلى مجادلتهم (Onlarla tartışmak için konuşmaya ya da akıllıca davranmaya cesaret etti.) şeklindedir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَٓاءَتْهُ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْبُشْرٰى  fail olup mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.

يُجَادِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  ف۪ي قَوْمِ  car mecruru  يُجَادِلُ  fiiline mütealliktir. Muzaf mahzuftur. Takdiri, شأن قوم لوط  şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. لُوطٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُجَادِلُ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. babındadır. Sülâsîsi  جدل ’dir.   

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ اِبْرٰه۪يمَ الرَّوْعُ وَجَٓاءَتْهُ الْبُشْرٰى

فَ , istînâfiyyedir. 

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek, hudus, temekkün ve istikrar ifade eden  ذَهَبَ عَنْ اِبْرٰه۪يمَ الرَّوْعُ  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَنْ اِبْرٰه۪يمَ  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak ve ihtimam için faile takdim edilmiştir.

الرَّوْعُ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

الرَّوْعُ  kelimesi, korku anlamındadır. Bu ise onun, misafirlerini tanıyamayıp yadırgadığı zaman, kalbinde gizlice duymuş olduğu korkudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَجَٓاءَتْهُ الْبُشْرٰى  cümlesi, şart cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ذَهَبَ عَنْ اِبْرٰه۪يمَ الرَّوْعُ  ve  وَجَٓاءَتْهُ الْبُشْرٰى  cümlelerinde istiare sanatı vardır. الرَّوْعُ  kelimesi  ذَهَبَ  fiilinin, الْبُشْرٰى  da  جَٓاءَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan canlılara benzetilmiştir. Korkunun ve müjdenin bir şahıs gibi gidecek ve gelecek olması onların  azametine işarettir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Şartın takdiri,  اجترأ على خطابهم أو فطن إلى مجادلتهم (Onlarla tartışmak için konuşmaya ya da akıllıca davranmaya cesaret etti.) olan cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)  

يُجَادِلُنَا ف۪ي قَوْمِ لُوطٍۜ

 

 

Şartın cevabı için tefsiriye hükmünde, fasılla gelmiş müstenefedir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cümlede car-mecrurun, takdiri  عِقابِ (Cezası) olan muzafının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

ذَهَبَ عَنْ اِبْرٰه۪يمَ الرَّوْعُ  cümlesiyle  وَجَٓاءَتْهُ الْبُشْرٰى  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

ذَهَبَ - وَجَٓاءَتْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  الْبُشْرٰى - الرَّوْعُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

ذَهَبَ - جَٓاءَتْهُ  ve يُجَادِلُنَا  fiilleri arasında maziden muzariye geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

يُجادِلُنا  cevabı bu acayip durumu canlandırmak için muzari olarak gelmiştir.  فِي قَوْمِ لُوطٍ  tabirinde muzâf hazfedilmiştir. Takdiri,  في عِقابِ قَوْمِ لُوطٍ (Lut kavminin cezası hakkında) şeklindedir. Bu kullanım, bir hükmü zat ismiyle ilişkilendirmek babındandır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Hûd Sûresi 75. Ayet

اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَحَل۪يمٌ اَوَّاهٌ مُن۪يبٌ  ٧٥


Çünkü İbrahim çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ doğrusu
2 إِبْرَاهِيمَ İbrahim
3 لَحَلِيمٌ çok yumuşak huylu idi ح ل م
4 أَوَّاهٌ çok içli idi ا و ه
5 مُنِيبٌ gönülden (Allaha) yönelen biriydi ن و ب

اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَحَل۪يمٌ اَوَّاهٌ مُن۪يبٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اِبْرٰه۪يمَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  حَل۪يمٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. اَوَّاهٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.  مُن۪يبٌ  üçüncü haberi olup damme ile merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

مُن۪يبٌ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَوَّاهٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَحَل۪يمٌ اَوَّاهٌ مُن۪يبٌ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsned olan  حَل۪يمٌ  ve  اَوَّاهٌ ‘un sıfatı olan  مُن۪يبٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İkinci haber olan  اَوَّاهٌ ‘un, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan  فعّال  vezninde gelmesi mübalağa ifade etmiştir.

Hz. İbrahim’in  حَل۪يمٌ  ve  اَوَّاهٌ  sıfatlarının nekre gelişi, bu sıfatların Hz. İbrahim’deki varlık derecesinde mübalağaya işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması, onda bu sıfatların ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.

حَل۪يمٌ - اَوَّاهٌ - مُن۪يبٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Hz. İbrahim’in vasıflarının  حَل۪يمٌ  ,اَوَّاهٌ  ,مُن۪يبٌ  şeklinde sayılması, taksim sanatıdır.

İbrahim’in (a.s) mezkur güzel vasıflarının sayılmasından maksat, kendisini bu tartışmaya sevk eden şeylerin beyan edilmesidir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

اَوَّاهٌ ; mübalağa sıygasıyla ‘çok ah eden’ demektir. Bilindiği üzere, ah ve of bir acıya ve hüzne işaret için kullanılır. İnsanoğlu şiddetli bir acı duyduğu zaman adeta yüreği yanar ve nefesi daralır, boğulacak gibi olur, yanan nefesini çıkarırken zaruri olarak bir ah çeker. Bunun için çok ah çekmenin, çok acı çekmeye, bağrı yanıklığa, aşka ve Allah korkusuna delaleti vardır. Burada  اَوَّاهٌ  işte böyle bir mana ilişkisinden dolayı kinaye olarak kullanılmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili , Tevbe Suresi/114)

Ayette geçen  حَل۪يمٌ  kelimesi, “başkasına yetişebilmek için acele etmeyip teenni ile hareket ederek, yavaş davranan, genişten alan kimse” anlamına gelir. Durumu böyle olan kimse başkasının da böyle olmasını ister. Bu da onun meleklerle olan mücadelesinin, hilme ve azabın ertelenmesine taalluk eder.  Daha sonra Allah Teâlâ onun hilmiyle alakalı olan hususu da buna ilave etmiştir ki; bu da, “Yüreği yanık, kendisini tamamen Allah’a vermiş birisi idi.” sıfatlarıdır. Çünkü hilm sahibi olan kimsenin, başkasına sıkıntılar ve belalar ulaştığını müşahede ettiğinde, yüreği yanar tutuşur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hûd Sûresi 76. Ayet

يَٓا اِبْرٰه۪يمُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَاۚ اِنَّهُ قَدْ جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۚ وَاِنَّهُمْ اٰت۪يهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ  ٧٦


Elçilerimiz, “Ey İbrahim bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri kesin olarak gelmiştir. Şüphesiz onlara geri döndürülemeyecek bir azap gelecektir” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا إِبْرَاهِيمُ İbrahim
2 أَعْرِضْ vazgeç ع ر ض
3 عَنْ
4 هَٰذَا bundan
5 إِنَّهُ doğrusu o
6 قَدْ elbette
7 جَاءَ gelmiştir ج ي ا
8 أَمْرُ emri ا م ر
9 رَبِّكَ Rabbinin ر ب ب
10 وَإِنَّهُمْ ve onlara
11 اتِيهِمْ gelmektedir ا ت ي
12 عَذَابٌ bir azap ع ذ ب
13 غَيْرُ غ ي ر
14 مَرْدُودٍ geri çevrilmeyecek ر د د

يَٓا اِبْرٰه۪يمُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَاۚ 

 

يَا  nida harfidir.  اِبْرٰه۪يمُ  münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  Nidanın cevabı  اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا ’dır.

اَعْرِضْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. عَنْ هٰذَا  car mecruru  اَعْرِضْ  fiiline mütealliktir.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَعْرِضْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عرض ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

 اِنَّهُ قَدْ جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۚ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُ  şan zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَدْ جَٓاءَ اَمْرُ  cümlesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

قَدْ  tahkik harfidir.  جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اَمْرُ  fail olup damme ile merfûdur. رَبِّكَ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.

Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)

Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır:

-  Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır.

-  Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır.

- Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri)  كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاِنَّهُمْ اٰت۪يهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اٰت۪يهِمْ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup  ى  üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عَذَابٌ  ism-i fail  اٰت۪يهِمْ ’in faili olup, damme ile merfûdur. غَيْرُ  kelimesi  عَذَابٌ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْدُودٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

غَيْرُ  edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır.  5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya mef’ul bazen ismi failin muzâfun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰت۪ي  , sülâsi mücerredi  أتي  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَرْدُودٍ  ; sülâsî mücerredi  ردد  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

يَٓا اِبْرٰه۪يمُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَاۚ 

 

Ayet istînâfiyye olarak gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Fasılla gelen nidanın cevap cümlesi  اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mecrur mahaldeki, cem ve tecessüm ifade eden işaret ismi başındaki harfi cerle birlikte  اَعْرِضْ  fiiline mütealliktir. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. 

Duruma işaret eden  هٰذَا ‘da istiare sanatı vardır. Gözle görünmeyen hissi durum, maddi bir şeye benzetilmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)


 اِنَّهُ قَدْ جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۚ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekit edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  قَدْ جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَ  cümlesi, tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

Cümlede istiare sanatı vardır. اَمْرُ  kelimesi  جَٓاءَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Emrin, bir şahıs gibi gelecek olması tahakkukunu tekit edip, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

اَمْرُ رَبِّكَ  izafetinde Rab ismine muzâf olması  اَمْرُ ’ya, Hz. İbrahim’e aid olan  كَۚ  zamirinin Rab ismine muzâfun ileyh olması Hz.İbrahim’e şan ve şeref kazandırmıştır.

Mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isnadın tekrarı, قَدْ  ve isim cümlesi olmak üzere birden çok tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَ  [Rabbinin emri geldi] ibaresi, Allah’ın onlara (Lût Kavmine) verdiği azaptan kinayedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi - Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۚ  deyip bu lafızda da bu emrin ne ile geldiğine dair bir delalet bulunmayınca şüphesiz ki Cenab-ı Hak, onlara, reddolunmayacak yani defedilmesi ve savuşturulması mümkün olmayacak bir azabın geleceğini beyan buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَاِنَّهُمْ اٰت۪يهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la ta’liliyye cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ile tekid edilen sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ‘nin haberi olan  اٰت۪يهِمْ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına  işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

عَذَابٌ , ism-i fail kalıbında olan  اٰت۪يهِمْ ‘in failidir. Kelimenin tenvinli gelişi onun tarif edilemez niteliğine ve kesrete işarettir. İsm-i fail kalıbında gelmesi fail almasını mümkün kılmıştır.

غَيْرُ مَرْدُودٍ  izafeti,  عَذَابٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan ıtnâb sanatıdır.

اٰت۪يهِمْ - جَٓاءَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Muzafun ileyh olan ve ism-i mef’ûl vezninde gelen  مَرْدُودٍ ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre, selbin umum ve şümulüne işarettir. 

Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Hûd Sûresi 77. Ayet

وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالَ هٰذَا يَوْمٌ عَص۪يبٌ  ٧٧


Elçilerimiz Lût’a gelince onların yüzünden üzüldü, göğsü daraldı ve “Bu çok zor bir gün” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَمَّا ve ne zaman ki
2 جَاءَتْ gelince ج ي ا
3 رُسُلُنَا Elçilerimiz ر س ل
4 لُوطًا Lut’a
5 سِيءَ kaygılandı س و ا
6 بِهِمْ onlardan
7 وَضَاقَ ve göğsüne bastı ض ي ق
8 بِهِمْ onlardan
9 ذَرْعًا bir sıkıntı ذ ر ع
10 وَقَالَ ve dedi ki ق و ل
11 هَٰذَا bu
12 يَوْمٌ bir gündür ي و م
13 عَصِيبٌ çetin ع ص ب

Elçiler Hz. İbrâhim’den ayrılıp Sodom’a gelerek Lût’a misafir oldular. Hz. Lût, onların melek olduğunu bilmediği için kavminin onlara sarkıntılık edebileceğini düşünerek kaygılandı. Şehir halkı hemen Lût’un evine doğru akın etmeye başladılar. Peygamber, kavminin babası hükmünde olduğu için onların kızlarını kendi kızları yerinde kabul edip kavminin onlarla evlenmelerini teklif ederek misafirlerini korumaya çalıştı. Bununla birlikte kendi kızlarıyla evlenmelerini teklif ettiği kanaatinde olanlar da vardır. Kitâb-ı Mukaddes’te bildirildiği üzere (Tekvîn 19/8) Lût’un kendi kızlarını teklif edip onlardan yararlanmalarına müsaade ettiği görüşünde olanlar da vardır; ancak bu tür çirkinlikleri ortadan kaldırmak için gönderilmiş olan bir peygamberin böyle bir davranışta bulunması mümkün değildir (bilgi için ayrıca bk. Hicr 15/51-74).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 187-188

عصب Asabe : عَصَبٌ eklem bağları/kirişleri demektir. لَحْمٌ عَصِبٌ ise çok sinirli olan ete denir. عُصْبَةٌ birbirerine yardım eden, destek veren topluluktur. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleriasabiyet, asabi, âsâp, taassup ve müteassıptır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالَ هٰذَا يَوْمٌ عَص۪يبٌ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَتْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَٓاءَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. رُسُلُنَا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لُوطاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı  س۪ٓيءَ بِهِمْ ’dır. 

س۪ٓيءَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri, هو ’dir. بِهِمْ  car mecruru  س۪ٓيءَ  fiiline mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ضَاقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِهِمْ  car mecruru  ضَاقَ  fiiline mütealliktir. ذَرْعاً  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

و  atıf harfidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, هٰذَا يَوْمٌ ’dur. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَوْمٌ  haber olup damme ile merfûdur. عَص۪يبٌ  kelimesi  يَوْمٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

عَص۪يبٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالَ هٰذَا يَوْمٌ عَص۪يبٌ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek, hudus, temekkün ve istikrar ifade eden  جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطاً  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Veciz ifade kastına matuf  رُسُلُنَا  izafetinde, azamet zamirine muzâf olan  رُسُلُ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Faili  رُسُلُنَا  kelimesi olan  جَٓاءَتْ  fiili, müennes sıyga ile gelmiştir. Fail, âkil cemi müzekkeri gayri salim veya cemi müennes gayri salim ise fiil müzekker veya müennes gelebilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve Müenneslik Uyumu)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  س۪ٓيءَ بِهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

س۪ٓيءَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

س۪ٓيءَ بِهِمْ ; ifadesinin manası hakkında iki görüş vardır: Birincisi: Onların adına kavmi için kötü düşündü, demektir. Bunu İbni Abbas demiştir. İkincisi: Elçilerin gelmesi onu üzdü, demektir. Çünkü onları tanımadı ve onlar için kavminden korktu. Bunu da İbni Cerir demiştir. Zeccâc şöyle demiştir:  س۪ٓيءَ بِهِمْ  aslında:  سوئ بِهِمْ  idi ki  سُوء  kökünden gelir. Ancak  و  sakin kılınmış, kesresi de  س ’e nakledilmiştir. (Zâdu’l-Mesîr Tefsiri)

وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعاً  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la şartın cevabına atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ذَرْعاً  kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnab sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

ذَرْعاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

ضَاقَ بِهِمْ ذَرْعاً  tabiri, onların gelişi sebebiyle demektir. İsnad değiştirilmiş ve muzâfun ileyhe yapılmış, müsned temyiz olmuştur.  الضِّيقِ  fiilinin kabiliyet manasındaki  الذَّرْعِ’nin sahibine isnad edilmesi mecazi mana açısından daha münasiptir. Temsîli mücerred istiaredir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Aynı üslupta gelen  وَقَالَ هٰذَا يَوْمٌ عَص۪يبٌ  cümlesi de şartın cevabına atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هٰذَا يَوْمٌ عَص۪يبٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi işaret edilene dikkat çekmek ve önemini vurgulamak içindir. Ayrıca tazim ve tecessüm ifade eder.

Zamana işaret edilen  هٰذَا ‘da istiare sanatı vardır. Zaman gözle görünür maddi bir şeye benzetilmiştir.  

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

عَص۪يبٌ  kelimesi,  يَوْمٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

عَص۪يبٌ; kritik bir gün demektir.

Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette geçen  ذَرْعاً  kelimesi, güç ve kuvvet anlamına da gelmektedir. وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعاً [onlardan göğsü daraldı] ifadesi de tahammül edememek, dayanamamak anlamında kullanılmaktadır. Aslında, deveye taşıyamayacağı kadar ağır yük yüklendiğinde tahammül edememesini ifade etmede kullanılmaktaydı. Daha sonra bu ifade, kişinin kötülüğe engel olmaktan aciz kalması sebebiyle şiddetli bir sıkıntı halinden kinaye olarak kullanılmıştır. Beyzâvî, konuyla ilgili olarak ayetin tefsîrinde şunları kaydeder: “Meleklerin Lut’a gelişi onu üzdü, çünkü onlar genç delikanlı şeklinde gelmişlerdi. O da onları insan zannetmişti. Dolayısıyla kavminin onlara saldıracağından, kendisinin de onları savunmaktan aciz kalacağından korktu ‘ve içi daraldı’ yani onların namına göğsü sıkıştı. Bu da  وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعاً  ifadesi bir kötülüğü savamadığı ve ona çare bulamadığı zaman kişinin şiddetli bir şekilde içinin daralmasından kinayedir.”  (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

Aynı ibareyi Zemahşerî şöyle açıklamıştır: (Kavminin) durumu ve işleri idare yöntemleri, onun  ذَرْع ’ini / gücünü daralttı/ zayıflattı, yok etti. Araplar  ذَرْع  ’ın daralmasını, gücün/ kuvvetin yitirilmesi olarak anlayagelmişlerdir. Keza onlar  رهب الذراع  ifadesini ise (birinin), bir şeye güç yetirmesi durumunda söylemişlerdir. Deyimin arka planı şu şekildedir:  ذَرْع ’ı /kolu uzun olan bir adamın eli, kolu kısa olan adamın elinin ulaşamayacağı yere ulaşır. Dolayısıyla  ذَرْع  kelimesi, yerine göre acz/güçsüzlük, yerine göre de güç/ kuvvet belirtecek şekilde deyimleştirilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

ضَاقَ بِهِمْ ذَرْعاً  tabiri, güç ve takatin azalmasını ifade etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hûd Sûresi 78. Ayet

وَجَٓاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ اِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۜ قَالَ يَا قَوْمِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ي هُنَّ اَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ ف۪ي ضَيْف۪يۜ اَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَش۪يدٌ  ٧٨


Kavmi, (konuklarıyla çirkin ilişkide bulunmak üzere) ona doğru koşa koşa geldiler. Zaten onlar önceden de bu tür çirkin işleri yapıyorlardı. Lût, dedi ki: “Ey Kavmim! İşte kızlarım. Onlar(la nikâhlanmanız) sizin için daha temizdir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve konuklarıma karşı beni rezil etmeyin. İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَجَاءَهُ ve geldi ج ي ا
2 قَوْمُهُ kavmi ق و م
3 يُهْرَعُونَ koşarak ه ر ع
4 إِلَيْهِ ona
5 وَمِنْ
6 قَبْلُ ve daha önce ق ب ل
7 كَانُوا ك و ن
8 يَعْمَلُونَ işliyorlardı ع م ل
9 السَّيِّئَاتِ kötü işler س و ا
10 قَالَ dedi ki ق و ل
11 يَا قَوْمِ kavmim ق و م
12 هَٰؤُلَاءِ şunlar
13 بَنَاتِي kızlarımdır ب ن ي
14 هُنَّ onlar
15 أَطْهَرُ daha temizdir ط ه ر
16 لَكُمْ sizin için
17 فَاتَّقُوا korkun و ق ي
18 اللَّهَ Allah’tan
19 وَلَا ve
20 تُخْزُونِ beni rezil etmeyin خ ز ي
21 فِي arasında
22 ضَيْفِي konuklarım ض ي ف
23 أَلَيْسَ yok mudur? ل ي س
24 مِنْكُمْ içinizde
25 رَجُلٌ bir adam ر ج ل
26 رَشِيدٌ aklı başında ر ش د

وَجَٓاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ اِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَوْمُهُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُهْرَعُونَ اِلَيْهِ  cümlesi,  قَوْمُهُ  ‘nün hali olarak mahallen mansubdur. 

يُهْرَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِ  car mecruru  يُهْرَعُونَ  fiiline mütealliktir.

وَ  haliyyedir.  مِنْ قَبْلُ  car mecruru  يَعْمَلُونَ  fiiline mütealliktir. قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.  وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۜ  cümlesi,  قَوْمُهُ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَعْمَلُونَ  fiili  ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. السَّيِّـَٔاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  kelimeler; muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir.  قَبْلَ  zarfı, hem cümleye  hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil, ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


قَالَ يَا قَوْمِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ي هُنَّ اَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ ف۪ي ضَيْف۪يۜ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli  يَا قَوْمِ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir. Münada olan  قَوْمِ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ي ’dur. İşaret ismi  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  mübteda olarak mahallen merfûdur. بَنَات۪ي  haber olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  ى  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Munfasıl zamir  هُنَّ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَطْهَرُ  haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru  اَطْهَرُ  ‘e mütealliktir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن كنتم راشدين فاتّقوا الله (Doğru yolu bulduysanız Allah'a karşı takvalı olun) şeklindedir.

اتَّقُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَا تُخْزُونِ  cümlesi, atıf harfi وَ  ile  اتَّقُوا اللّٰهَ ‘a matuftur.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُخْزُونِ  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir.  Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir. 

ف۪ي ضَيْف۪ي  car mecruru  تُخْزُونِ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, في شأن ضيفي (Misafirlerime karşı) şeklindedir.  

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

تُخْزُونِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  خزي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اَطْهَرُ  kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 

 

اَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَش۪يدٌ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

مِنْكُم  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. رَجُلٌ  kelimesi  لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. رَش۪يدٌ  kelimesi  رَجُلٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَش۪يدٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. Benzeyen sıfat demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَجَٓاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ اِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayette atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

وَجَٓاءَهُ قَوْمُهُ  cümlesinde  قَوْمُ , cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

يُهْرَعُونَ اِلَيْهِ  cümlesi, قَوْمُ  'nun halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yine  قَوْمُ  için hal konumundaki  وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۜ  cümlesi, nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  مِنْ قَبْلُ  car mecruru, konudaki önemine binaen, amili olan يَعْمَلُونَ  fiiline takdim edilmiştir.

قَبْلُ  cer mahallinde muzaftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

كان ’nin haberi olan  يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103) 


قَالَ يَا قَوْمِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ي هُنَّ اَطْهَرُ لَكُمْ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا قَوْمِ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Münada olan  قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi, nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Kelimedeki kesra, muzâfun ileyhten ivazdır.

Nidanın cevabı olan  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ي , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi işaret edilene dikkat çekmek içindir.

هُنَّ اَطْهَرُ لَكُمْ  cümlesi,  بَنَات۪ي ’den haldir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَطْهَرُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ ف۪ي ضَيْف۪يۜ 

 

Fasılla gelen terkip şart üslubunda istînâfiyyedir. Hz. Lût’un sözlerine dahil olan cümlede  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَاتَّقُوا اللّٰهَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri, إن كنتم راشدين (Doğru yolu bulduysanız) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan  لَا تُخْزُونِ ف۪ي ضَيْف۪ي  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

تُخْزُونِ  fiilinin mef’ûlü olan mütekellim  ي ’sı mahzuftur. Esre bu mahzuftan ivazdır.

ضَيْف۪ي , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Veciz ifade kastına matuf  ضَيْف۪ي  izafeti, Hz. Lût’a  ve ona ait zamire muzâf olan  ضَيْف۪ ‘a tazim ifade eder.

ف۪ي ضَيْف۪ي  ibaresindeki  فٖي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. فٖي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla misafirler, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  فٖي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü misafirler hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak durumun vehametini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

İbni Kuteybe de şöyle demiştir: Burada  ضَيْف۪  misafirler manasınadır, tekil çoğula delalet eder,  هَؤُلَاء رسولي ووكيلي (bunlar benim elçim ve vekilimdir) dediğin gibi. (Zâdu’l-Mesîr Tefsiri)

 

اَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَش۪يدٌ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle tefsiriyye hükmündedir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

İstifham üslubunda, talebî inşâî isnaddır. Hemze inkarî istifham harfidir. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle vaz edildiği soru anlamından çıkarak tahkir ve tevbih anlamı kazandığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

Nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مِنْكُمْ  car-mecruru, لَيْسَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. رَجُلٌ , muahhar ismidir.

Müsnedün ileyhin nekreliği muayyen olmayan cins içindir. 

اَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَش۪يدٌ [Sizden, aklı başında bir adam yok mu?] sorusunda, muhatap durumunda olan Lut kavmi bizzat musibet ve bela kaynağı olduğu için  مِنْكُمْ  takdim edilerek inkâr ve tevbih kastedilmiştir.

رَش۪يدٌ  kelimesi  رَجُلٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

بَنَات۪ي - رَجُلٌ  arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

اَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَش۪يدٌ  [Sizden, aklı başında bir adam yok mu?] sorusu, hayret ve kınama ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) Mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

اَلَيْسَ  üslubunda Hud/78 hariç  tüm ayetlerde (11 ayette) takrir anlamı mevcuttur. (Suyûtî, Muştereku’l-Aķrân, II, 187; el-Lebedî, Hemzetu’l-İstifhâm fi’l-Kur’ani’l-Kerim, s. 219-220) 

İbn Abbâs der ki: Burada  رَش۪يدٌ ‘den kasıt mümin manasıdır. Ebû Malik ise münkerden alıkoyan kimse diye açıklamıştır. رَش۪يدٌ ’in  رَشَد  anlamında olduğu da söylenmiştir. رَشَد  ve  رَشَاد  hidayet ve istikamet demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Hûd Sûresi 79. Ayet

قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ وَاِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُر۪يدُ  ٧٩


Onlar, “İyi biliyorsun ki kızlarında bizim gözümüz yok. Sen bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorsun” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ki ق و ل
2 لَقَدْ muhakkak
3 عَلِمْتَ sen bilirsin ki ع ل م
4 مَا yoktur
5 لَنَا bizim
6 فِي
7 بَنَاتِكَ senin kızlarında ب ن ي
8 مِنْ hiç bir
9 حَقٍّ hakkımız ح ق ق
10 وَإِنَّكَ ve sen
11 لَتَعْلَمُ iyi bilirsin ع ل م
12 مَا şeyi
13 نُرِيدُ bizim istediğimiz ر و د

Hz. Lût’un bu teklifi ve direnmesi karşısında kavmi alay ederek onu şehirden çıkarmak istedi (bk. A‘râf 7/82). Hz. Lût zayıf bir ümitle de olsa tebliğ görevini sonuna kadar sürdürdü ve onları bu çirkin davranıştan vazgeçirmeye çalıştı, misafirlerine tâcizde bulunup da kendisini rezil etmemelerini rica etti ve bu hususta Allah’tan korkmalarını öğütledi; sözden anlayıp bu taşkınlıkları önleyecek birini aradı. Fakat içlerinde böyle biri yoktu. Hepsi birbirinden edepsiz, şehvetlerinin kölesi olmuş kimselerdi. Bu sebeple peygamberin nasihatlerini reddettiler. Lût, burada yalnız ve garipti, peygamber olarak görevlendirildiği için aralarında bulunuyordu; ailesi dışında dayanacak bir desteği yoktu, onları da sürgün edip çıkarmak istiyorlardı (Neml 27/56).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 188

قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

عَلِمْتَ  sükûn üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur.  مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ  cümlesi, عَلِمْتَ  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَنَا  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  ف۪ي بَنَاتِكَ   car mecruru  حَقّ  ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  Muttasıl zamir  كَ  muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مِنْ  harf-i ceri zaiddir. حَقّ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. 

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiye, baz, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Ayette zaid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُر۪يدُ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كَ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. تَعْلَمُ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

تَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  نُر۪يدُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur.

نُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. 

نُر۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l kavli olan  لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır.

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  عَلِمْتَ مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.

عَلِمْتَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki  مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَنَا  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda  مِنْ حَقٍّۚ ’a dahil olan  مِنْ, tekid ifade eden zaid harftir.

ف۪ي بَنَاتِكَ  , car-mecruru, لَنَا ‘nın mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

ف۪ي بَنَاتِكَ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla   بَنَاتِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kızlar, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ “Bizim, senin kızlarına hiçbir ihtiyacımız yok; onlara bir şehvet de duymuyoruz…” demektir. Bunun manası şudur: “Bir şeye muhtaç olan kimse için sanki o şeyde kendisi için bir tür hak meydana gelmiş olur. İşte bundan dolayı, bir hakkın olmadığını söylemek ihtiyacın bulunmadığından bir kinayedir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

وَاِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُر۪يدُ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَتَعْلَمُ مَا نُر۪يدُ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder.

لَتَعْلَمُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-imevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  نُر۪يدُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تَعْلَمُ - عَلِمْتَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, farklı görevdeki  مَا ’lar arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûlün sılası olan  نُر۪يدُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

Hûd Sûresi 80. Ayet

قَالَ لَوْ اَنَّ ل۪ي بِكُمْ قُوَّةً اَوْ اٰو۪ٓي اِلٰى رُكْنٍ شَد۪يدٍ  ٨٠


(Lût da:) “Keşke size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı, ya da sağlam bir desteğe dayanabilseydim” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ق و ل
2 لَوْ keşke
3 أَنَّ
4 لِي benim olsaydı
5 بِكُمْ sizi (savacak)
6 قُوَّةً bir gücüm ق و ي
7 أَوْ yahut
8 اوِي sığınabilseydim ا و ي
9 إِلَىٰ
10 رُكْنٍ bir yere ر ك ن
11 شَدِيدٍ sağlam ش د د

قَالَ لَوْ اَنَّ ل۪ي بِكُمْ قُوَّةً اَوْ اٰو۪ٓي اِلٰى رُكْنٍ شَد۪يدٍ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli لَوْ اَنَّ ل۪ي ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَوْ  gayri cazim şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri,  ثبت وجود قوّة لي  (benim kuvvetim var olsa) şeklindedir. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, لبطشت بكم (Sizi yakaladım) şeklindedir.

اِنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

ل۪ي  car mecruru  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. بِكُمْ  car mecruru  قُوَّةً ’in mahzuf haline mütealliktir. قُوَّةً  kelimesi  اَنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اٰو۪ٓي  fiili  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  اَنا ‘dir. اِلٰى رُكْنٍ  car mecruru  اٰو۪ٓي  fiiline mütealliktir.  شَد۪يدٍ  kelimesi  رُكْنٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

اَوْ ;Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

شَد۪يدٍ  ;sıfat-ı müşebbehedir. Benzeyen sıfat demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ لَوْ اَنَّ ل۪ي بِكُمْ قُوَّةً اَوْ اٰو۪ٓي اِلٰى رُكْنٍ شَد۪يدٍ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli şart üslubunda gelmiştir. لَوْ , gayrı cazim şart edatıdır. 

Şart üslubundaki terkipte şart olan  اَنَّ ل۪ي بِكُمْ قُوَّةً  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  ل۪ي بِكُمْ قُوَّةً  şeklindeki isim cümlesi masdar tevilinde, takdiri  ثبت  (Sabit oldu) olan fiilin failidir.

Bu takdire göre şart cümlesi müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Masdar-ı müevvel ise sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ل۪ي  car mecruru اَنَّ ‘ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  قُوَّةً , muahhar ismidir.

بِكُمْ  car-mecruru, قُوَّةً ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

قُوَّةً ’ deki nekrelik kesret ve nev ifade eder.

لَوْ أنَّ لِي بِكم قُوَّةً  cümlesinde  لَوْ  temenni manasında gelmiştir. Bu, münkiri değiştirmek için yapılabilecek son şey budur, demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Ayetin başındaki mukadder  ثبت  fiiline, اَوْ  atıf harfiyle atfedilen  اَوْ اٰو۪ٓي اِلٰى رُكْنٍ شَد۪يدٍ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi sıygadan muzari sıygaya iltifat sanatı vardır.

رُكْنٍ ‘in sıfatı  شَد۪يدٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun bir özelliğini bildirmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Bu ayette temsîli istiarenin güzel bir örneği vardır.  رُكْنٍ ; kuvvetli köşe demektir. Kuvvetli köşeden murad Lut’un (a.s) kavmi ve aşiretidir. İnsan sağlam binanın köşesine sığındığı gibi kavmine iltica eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Ayetteki  رُكْنٍ شَد۪يدٍ  tabirinden maksat sağlam ve koruyucu yerdir. Bu, dağdaki sağlam bir sığınağa benzetilmiştir.

قُوَّةً - رُكْنٍ - شَد۪يدٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve  لَوْ - اَوْ - اٰو۪ٓي  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l acüz ale’s sadr sanatları  vardır.

Şartın takdiri  لبطشت بكم  (Sizin hakkınızdan gelmem için…) olan cevap cümlesi mahzuftur. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî  kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

لَوْ  şart edatının cevabı hazfedilmiştir, takdiri şöyledir:  لبطشت بكم  [Sizin hakkınızdan gelmem için…] Ebu Ubeyde de şöyle demiştir:  اٰو۪ٓي  fiili;  أويت إليك  ve  فأنا آوي أوِيّا ’den gelir ki birine katılmaktır. Burada  رُكْنٍ  kelimesi mecaz yolu ile güçlü, kalabalık ve yanına yaklaşılmayan oymak manasınadır. (Zâdü’l-Mesîr Tefsiri)

Ayetteki  لَوْ  edatının cevabı mahzuf olup takdiri şöyledir: Ben bu imkâna sahip olsaydım, yöneldiğiniz bozgunculuğa, istediğiniz fuhuş irtikâbına engel olurdum. Burada cevabın söylenmemesi daha edebidir. Çünkü bu hazif, tehdit edilen kişiye, cezanın büyüklüğünü ve azabın ağırlığını hayal ettirir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayetteki لَوْ (eğer) edatının cevabı, sözün gelişinden anlaşıldığı için mahzuftur. Takdiri ise, “Size mani olurdum ve sizi defetme hususunda elimden geleni yapardım...” şeklindedir. Vahidî şöyle demiştir: “Cevap burada hazf edilmiştir, çünkü bu durumda insanın aklına, pek çok mani olma ve def etme çeşidi gelmektedir.”

Allah Teâlâ, Lut’un (a.s), “Size yetecek bir kuvvetim olsaydı (keşke)... Yahut sarp bir kaleye sığınabilseydim.” dediğini haber verişi, Hz. Lut'un bu sefil kimselerin, misafirleri hususunda utanç veren, rezil rüsvalığa sebep olan böyle bir işe cüret etmeleri sebebiyle son derece sıkıntı ve hüzün içinde olduğuna delalet etmektedir. İşte melekler onun bu durumunu görünce, ona birçok müjdeler verdiler: Onlar Allah'ın elçileri idiler. Kâfirler, düşündükleri şeyi yapamayacaklardı. Allah Teâlâ o kâfirleri helak edecekti. Allah Teâlâ, Lut'u, ailesiyle birlikte bu azaptan kurtaracaktı. Onun sağlam sığınağı ve yegâne yardımcısı Hakk Teâlâ idi. İşte ona verilen bu müjdeler tahakkuk etmişti. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

79. ayetteki  لَقَدْ عَلِمْتَ  cümlesi tekidli olarak gelmiş, Lut’un (a.s) bilgisi tekid edilmiştir. Bu kişilerin onun bildiğini inkâr eden menziline konulmaları da tekid edilmiştir. Çünkü kızlarını onlara arz etmesi hali, onları yaratanı bilmeyen kişinin haline benzetilmiştir. Aynı ayetteki  وإنَّكَ لَتَعْلَمُ ما نُرِيدُ  cümlesindeki tekid de bunun içindir. Her iki haber de lâzım-ı faide-i haber olarak gelmiştir. Yani muhakkak ki sen de kızlarına isteğimiz olmadığını ve asıl muradımızı bilirsin demektir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Hûd Sûresi 81. Ayet

قَالُوا يَا لُوطُ اِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُٓوا اِلَيْكَ فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ اِلَّا امْرَاَتَكَۜ اِنَّهُ مُص۪يبُهَا مَٓا اَصَابَهُمْۜ اِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُۜ اَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَر۪يبٍ  ٨١


Konukları şöyle dedi: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ulaşamayacaklar. Geceleyin bir vakitte aileni al götür. İçinizden kimse ardına bakmasın. Ancak karın müstesna. (Onu bırak.) Çünkü onların (kavminin) başına gelecek olan azap, onun başına da gelecektir. Onların azabla buluşma zamanı sabahtır. Sabah yakın değil midir?!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ki ق و ل
2 يَا لُوطُ Lut
3 إِنَّا şüphesiz biz
4 رُسُلُ elçileriyiz ر س ل
5 رَبِّكَ Rabbinin ر ب ب
6 لَنْ
7 يَصِلُوا ilişemeyecekler و ص ل
8 إِلَيْكَ sana
9 فَأَسْرِ yürü س ر ي
10 بِأَهْلِكَ ailenle birlikte ا ه ل
11 بِقِطْعٍ bir vaktinde ق ط ع
12 مِنَ
13 اللَّيْلِ gecenin ل ي ل
14 وَلَا ve
15 يَلْتَفِتْ geriye dönüp bakmasın ل ف ت
16 مِنْكُمْ sizden
17 أَحَدٌ hiç kimse ا ح د
18 إِلَّا ancak hariç
19 امْرَأَتَكَ hanımın م ر ا
20 إِنَّهُ şüphesiz
21 مُصِيبُهَا onun başına gelecektir ص و ب
22 مَا şeyler
23 أَصَابَهُمْ onların başına gelen ص و ب
24 إِنَّ şüphesiz
25 مَوْعِدَهُمُ onlara vaadedilen vakit و ع د
26 الصُّبْحُ sabahtır ص ب ح
27 أَلَيْسَ değil mi? ل ي س
28 الصُّبْحُ sabah ص ب ح
29 بِقَرِيبٍ yakın ق ر ب

Elçiler Hz. Lût’un iyice bunaldığını görünce kimliklerini açığa vurarak ona kavmini helâk etmek için geldiklerini bildirdiler. Bu arada bir mûcize olarak yüce Allah elçilere sarkıntılık etmek isteyenlerin gözlerini kör etti (Kamer 54/37); artık Lût’u da yanındakileri de göremez oldular. Lût’un aile fertleri dışında ona inanan kimse bulunmadığı için (Zâriyât 51/36) melekler Hz. Lût’un, karısı dışındaki aile fertlerini alıp gecenin bir vaktinde şehri terketmesini istediler. Karısı iman etmediğinden o da kâfirlerle birlikte yok olacaktı. Lût ilâhî emir uyarınca geceleyin ailesini alıp şehirden çıktı; tan yerinin ağarması azabın gelmekte olduğunu haber veriyordu. Nitekim güneş doğarken onları korkunç bir gürültü yakalamış, ardından şiddetli bir depremle şehir alt üst olmuş, üzerlerine taş yağmış, yok olup gitmişlerdir (Hicr 15/73-74). 

Lût kavminin başına gelen bu felâketin biçimi ve zamanı farklı âyetlerde bazı nüanslarla verilmiştir. Meselâ olay burada, sabahleyin tan yeri ağarırken ülkenin altının üstüne çevrilerek üzerlerine taş yağdırılması şeklinde anlatılmıştır; Hicr sûresinde ise (73-74) ortalık aydınlanırken onları korkunç bir sesin yakaladığı, ardından da ülkenin altının üstüne çevrilerek üzerlerine taş yağdırıldığı bildirilmiştir. Bu âyetleri dikkate alan bazı müfessirler olayın tan yeri ağarırken başlayıp güneş doğarken sona erdiğini söylemişlerdir (bk. Reşîd Rızâ, XII, 136). 

 

Böylece Lût kavmi inançsızlık ve ahlâksızlığının cezasını çekerek tarih sahnesinden silinip gitmiştir. 83. âyetin son cümlesi Lût kavminin yaşadığı inançsızlık ve ahlâksızlığı yaşayan kimselerin başına bu tür felâketlerin gelebileceğine işaret etmektedir. 

Kaynak :Kuran Yolu Tefsiri

لفت Lefete : لَفَتَ fiili bir kişiyi bir işten alıkoyarak döndürmek demektir. Aynı kökten gelen إلْتَفَتَ fiili de yöneldiği hedeften saptı manasında kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri iltifat ve mültefittir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

قَالُوا يَا لُوطُ اِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُٓوا اِلَيْكَ فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ 

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  يَا لُوطُ ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir.  لُوطُ  münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı  اِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ ’dır.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. رُسُلُ  kelimesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّكَ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

يَصِلُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ  car mecruru  يَصِلُٓوا  fiiline mütealliktir. 

فَ  harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. اَسْرِ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. بِاَهْلِكَ  car mecruru اَسْرِ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِقِطْعٍ  car mecruru اَسْرِ  fiiline mütealliktir. مِنَ الَّيْلِ  car mecruru  بِقِطْعٍ  mahzuf sıfatına mütealliktir. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَسْرِ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İf’al babındandır.  Sülâsîsi  سرى ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ اِلَّا امْرَاَتَكَۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  يَلْتَفِتْ   sükun ile meczum muzari fiilidir. مِنْكُمْ  car mecruru  يَلْتَفِتْ  fiiline mütealliktir.  اَحَدٌ  fail olup damme ile merfûdur.

اِلَّا  istisna edatıdır. امْرَاَتَكَ  müstesna olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَلْتَفِتْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  لفت ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّهُ مُص۪يبُهَا مَٓا اَصَابَهُمْۜ اِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُۜ اَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَر۪يبٍ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُ  şan zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُص۪يبُهَا مَٓا اَصَابَهُمْ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

مُص۪يبُ  mukaddem haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsul  مَٓا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَصَابَهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَصَابَهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

مَوْعِدَهُمُ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الصُّبْحُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

Hemze istifham harfidir.  لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

الصُّبْحُ  kelimesi  لَيْسَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. بِ  harf-i ceri zaiddir.  قَر۪يبٍ  lafzen mecrur,  لَيْسَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.

Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)

Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır: Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri)  كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَصَابَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

مُص۪يبُهَا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَر۪يبٍ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا يَا لُوطُ اِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُٓوا اِلَيْكَ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا لُوطُ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim, Hz. Lut’a gelen meleklerdir.

Nidanın cevabı olan  اِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ‘nin haberi olan  رُسُلُ رَبِّكَ , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

Bu izafette Rab ismine muzâf olan  رُسُلُ  ve muzâfun ileyh olan  كَ  zamirinin aid olduğu Hz. Lut  şan ve şeref kazanmıştır.

İstînâfiyye olarak fasılla gelen  لَنْ يَصِلُٓوا اِلَيْكَ  cümlesinin fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir.

Nidanın cevabı için tefsiriyye olan cümle, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi  لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.


  فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ اِلَّا امْرَاَتَكَۜ 

 

Cümle, takdiri  تنبّه  (Dikkat et!)  olan mukadder istinafa  فَ  ile atfedilmiştir.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

بِاَهْلِكَ  ve  بِقِطْعٍ  car-mecrurları  اَسْرِ  fiiline, مِنَ الَّيْلِ  car-mecruru ise  بِقِطْعٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِقِطْعٍ ‘deki nekrelik, muayyen olmayan nev ifade eder.

بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ  (Gecenin bir parçası) ibaresinde istiare sanatı vardır. Gece, bölünebilir maddi bir şeye benzetilmiştir.

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ اِلَّا امْرَاَتَكَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

اِلَّا , istisna edatı, امْرَاَتَكَ , müstesnadır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْكُمْ  car mecruru,  ihtimam için faile takdim edilmiştir.

Cümlede istisna ile ‘medhe benzeyen şeyle zemmi tekit’ sanatı oluşmuştur. 

لَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ  buyurulması, Lut (a.s) ile birlikte olanları geriye dönmekten nehyetmek içindir. التفات, insanın arkasına dönüp bakmasıdır. Görünen odur ki bundan maksat şudur: Onların, memleketlerinde malları, mülkleri, kumaşları ve dostları vardı. İşte bundan dolayı melekler onlara, vakti gelince çıkmalarını, bütün bu şeyleri terk edip kesinlikle onlara dönüp bakmamalarını emretmişlerdir. Bundan maksat ise onların kalplerinin o şeylerle olan ilgisini kesmek idi. Bu kelime ile “yüz çevirip gitme” manası da kastedilmiş olabilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اِنَّهُ مُص۪يبُهَا مَٓا اَصَابَهُمْۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

İstisnanın sebebinin açıklandığı cümle  اِنَّ  ile tekid edilen sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

اِنَّ ‘ye bitişen zamir şan zamiridir. Olayın önemine işaret etmiştir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin haberi olan  مُص۪يبُهَا مَٓا اَصَابَهُمْ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مُص۪يبُهَا, mukaddem haber, müşterek ism-i mevsûl  مَٓا , muahhar mübtedadır. 

Muahhar mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  olan مَٓا ‘ nın sılası olan اَصَابَهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin izafetle gelmesi veciz ifade kastına matuftur.

مُص۪يبُهَا - اَصَابَهُمْ  arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede istiare sanatı vardır. İsabet etme manasındaki  اَصَابَ  fiilinin isnad edildiği başlarına gelecek felaket, hedefine ulaşan bir oka benzetilmiştir. Bu mübalağalı üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Hz. Lut’un karısına  امْرَاَتَ  denmesinin sebebi kocasıyla inanç birliği içinde olmamasıdır.

Ayette Hz. Lut’un karısından  امْرَاَتَ  şeklinde bahsedilmesinin sebebi kocasıyla inanç birliği içinde olmamasıdır.

İlgili ayetler incelendiğinde Kur’an’da zevc kelimesinin şu durumlarda kullanıldığı görülür: Sadakat, Allah’ın dinine inanmada birlik, Üreme imkânı bulunmak, Nikâhlı olmak.   

امْرَاَ  kelimesi  زوج  için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır: İhanet (aldatma), Allah’ın dînine fiilî olarak aleyhtarlık,  Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi), Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluktur. (İsmail Sökmen, Kur’an’da geçen zevc ve imrae kelimeleri üzerine)  


اِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّ ’nin ismi veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.  اِنَّ ’ nin haberi olan  الصُّبْحُ ‘nun marife gelmesi, biliniyor olmasına işarettir.

الصُّبْحُۜ - الَّيْلِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اَصَابَ - الصُّبْحُ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُۜ “tehdit edildikleri şey sabahtır.” ifadesi ile sabah vuku bulacak olay kastedilmektedir. Sabah ve tehdit arasında zamaniyye alakasına dayalı mecaz-ı mürsel bulunmaktadır. Çünkü tehdit edilen azabın meydana gelme zamanı sabahtır. Burada zaman zikredilmiş ve azap kastedilmiştir.

Müsned, iki durumda marife olur. 1. Muhatap, müsned ve müsnedün ileyhden birini biliyor, diğerini bilmiyordur. Bildiği müsnedün ileyh, bilmediği müsned olur. 2. Muhatap ikisini de biliyordur ama siyâk, birinin takdimini gerektiriyordur. Mütekellim muhatabın bildiği şeyi ya da siyâkın gerektirdiği şeyi takdim ederek müsnedün ileyh yapar. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


اَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَر۪يبٍ

 

Ayetin son cümlesi, istînâfiyye veya itiraziyyedir. İstifham üslubunda, talebî inşâî isnaddır. Hemze takrîri istifham harfidir. 

Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle vaz edildiği soru anlamından çıkarak takrir ve tehdit anlamı kazandığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde,  الصُّبْحُ  nakıs fiil  لَيْسَ ‘nin ismidir. لَيْسَ ’ nin haberine dahil olan  بِ , tekit ifade eden zaid harftir.

Son cümlede zamir makamında sabahın zahir olarak zikredilmesi, başlarına gelecek azabın o vakitte olacağına dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve itnâb sanatıdır.  الصُّبْحُ  tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

بِقَر۪يبٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

 الصُّبْحُۜ - اَلَيْسَ الصُّبْحُ  kelimeleri arasında ise tıbâk- ı selb sanatı vardır.

اَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَر۪يبٍ  cümlesi, mezkur illetin tekidi mahiyetindedir. Zira sabahın pek yakın olması, azap yerinden uzaklaşmak için geceleyin süratli yürümeyi gerektirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  ي - بٍ ve  ي - دٍ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202) 

Günün Mesajı
Hz. Nuh'un as inanmayan oğlu ve Hz Lût'un as inanmayan eşi, bizim için en büyük ders yüklü iki örnektir. Kurtulabilmek için daima Allah'a sığınmak ve kalblerimizi kaymaktan, her türlü dalâletten, sapıp gitmekten koruması için O'na sürekli dua etmeli, münacatta bulunmalıyız.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Şahit oldukları karşısında üzülüyordu. Üzülmenin tek başına bir işe yaramadığını bildiği bir yaştaydı. Kendisine madde madde bir not listesi yazdı:

Bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünüyorsan, ilk kendinden başla.

Kapat gözlerini dünyadaki pisliklere. Tıka kulaklarını yalan sözlere. Zihnin kirlenmesin, gördüklerin ve duydukların yüzünden. Kirlenen zihnin, kalbi de kararmaya başlar bir süre sonra. Önce kalbini korumaya al, sonra ne yapabilirim diye düşün.

Kaç içi boş insanlardan. Söylediklerin anca yankı yapar içlerinde kaybolup gidene dek. Aynı soruları ve cümleleri tekrarlar dururlar, takılıp kalmış plak gibi. Amacı doğruyu anlamaya çalışmak yerine, aklınca seni bulandırmaktır. Doğru insanlara yardımcı olmaya çalış ki, hedefin şaşmasın. Doğru insanları yoldaşın seç ki, yolundan saptırılıp hakikatten alıkoyulmayasın.

Ahlaksızlıklarını, halleriyle övünerek, alenen gösterenlere arkanı dön. Bir nebze olsun bile edebi ve saygısı kalmamışa ne zamanın değer, ne de uzattığın elin. Ne gözlerin günaha girsin, ne de yüreğine sıkıntı düşsün.

 

Sakın taviz verme. Kelime oyunlarına kanma. Uyanık ol. Allah yolunda, sağlam bassın ayakların. Allah’ın yasakladıklarını yapanlara ‘saygı duy’ tuzağına düşme. İslam’ı en doğru şekilde öğrenmek için çabala. Kendinden emin konuş. İki cihanın için de çalış. Seyredenlerden değil, harekete geçenlerden; kıyamet anında elindeki fidanı dikenlerden ol.

Güzel insanlarla donat etrafını. Güzel sözler söylesinler. Hayrı hatırlatsınlar. Yalanlardan ve pisliklerden uzak tutsunlar.

Kendini iyi tanı ve Allah’ın yardımıyla doğru yönlerini geliştir. Faydalı ilimlerle doldur. Rabbine yaklaş. Gözlerini kapat ve O’na doğru adım at.

Pisliklerle karşılaştığında, elinden gelen bir şey yoksa gözlerini çevir ve dua et: Allahım beni ve sevdiklerimi koru. Yolunda ayağımızı sabit kıl. Geçici menfaatler uğruna sınırlarından taviz vermemize izin verme. Ahmaklıklarında ısrar edenlere ve etrafındakileri de yozlaştıranlara ise akıl fikir ver. Senin yoluna dönmeyeceklerse, kendi özgürlüklerinin içinde boğ onları.

Allahım! Beni, kendisini geliştiren, İslam’ı en doğru şekilde öğrenip, en güzel şekilde yaşayanlardan,
Ahlaksızlıklarla haksızlıklardan uzak duranlardan ve onlara karşı koyacak gücü ve o gücü kullanmak için de gereken incelikleri verdiklerinden eyle.

Amin.

***

Yürütülen olası mantıklı açıklamaların ardından, bulunduğu mekandan koptu ve düşüncelere daldı:

Mantık denilen şeyin yüzünün büyük bir kısmı dünyalıklara dönüktü. Belki de tamamı öyleydi. Sanırım insan, olanları dünyevi sebeplerle açıklamaya düşkündü. Her şeyi anlama hevesindeydi. Aklının aldığını görmek heyecan vericiydi ama bu çoğunlukla yorucu bir süreçti. 

Yeryüzünde sahip olmayı istediklerimiz ve kurtulmayı dilediğimiz sıkıntılarımız vardı. Dualarla Allah’a sığınıp, O’na yalvardık. Kur’an ve sünnetin öğrettiklerine uygun davranmaya çalıştık. Kimi dualarımıza kavuştuk, kimilerinin ise olmamasında bir hikmet olduğuna iman ettik.

Yine de bir tarafımız her zamanki gibi aynı çabaya girdi. Dualarımız kabul olunduğunda ya da olunmadığında; sebeplerini dünya gözüyle irdeledik. Çeşitli olasılıkları öne sürdük, tarttık ve etrafımızdakilerle değerlendirdik. Beğendiklerimizi ise cebe attık. 

Bu işle meşgul olurken asıl yapması gerekeni unutan ya da erteleyen kalplerden bazısına ilham geldi. Olduran ve oldurmayan Allah’a etmesi gerektiği teşekkürü neredeydi? Hüzün çöktü, cahilliğine şaşırdı ve Allah’a istiğfar ile beraber hamd etti.

Belki içlerinden bazısı gerçekten akıllandı. Korkularından emin kılındığında, zamanla yaraları iyileştiğinde, hayal kırıklığına uğradığında, umduklarına ve hatta ummayı akıl edemediklerine kavuştuğunda; dünyaya ait mantıklı açıklamaları bırakıp ilk Rabbini hatırladı ve hamd ile O’nun huzuruna koştu. 

Ey her başlangıçta, yolda ve sonda bizimle olan Allahım! Olanda ve olmayanda bir hikmet olduğuna iman ettik. Belki bir söz, ilaç, yiyecek veya yeni bir bilgi sayesinde istediğimize kavuştuk veya kavuşamadık. Şüphesiz ki buradaki asıl önemli olan gerçek; vesile kılınan değildi, vesile kılandı. Ey dertleri ve çareleri yaratan Allahım! Bizi dualarının kabul olduğunu anladığı ya da istediğini elde edemediği için hüzünlendiği anda Sana koşanlardan eyle. Bizi affettiklerinden ve takva sahibi şükür ehlinden eyle.

Allah yolunda akıllananlardan olmak duasıyla.

Amin. 

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji