9 Nisan 2025
Kehf Sûresi 5-15 (293. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Kehf Sûresi 5. Ayet

مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْۜ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۜ اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِباً  ٥


Bu konuda ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ne büyük bir söz (bu) ağızlarından çıkan! Onlar ancak yalan söylüyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا yoktur
2 لَهُمْ onların
3 بِهِ bu hususta
4 مِنْ hiçbir
5 عِلْمٍ bilgisi ع ل م
6 وَلَا ve yoktur
7 لِابَائِهِمْ atalarının ا ب و
8 كَبُرَتْ ne büyük (küstahça) ك ب ر
9 كَلِمَةً söz ك ل م
10 تَخْرُجُ çıkıyor خ ر ج
11 مِنْ -ndan
12 أَفْوَاهِهِمْ ağızları- ف و ه
13 إِنْ
14 يَقُولُونَ onlar söylemiyorlar ق و ل
15 إِلَّا başka bir şey
16 كَذِبًا yalandan ك ذ ب

مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْۜ 

 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  بِه۪  car mecruru  عِلْمٍ ’in mahzuf haline mütealliktir.  مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  عِلْمٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. 

لَا  zaid harftir.  لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.  لِاٰبَٓائِهِمْ  atıf harfi  وَ ’la car mecruru لَهُمْ ’ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )


كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۜ 

 

Fiil cümlesidir.  كَبُرَتْ  zem için, fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.  كَلِمَةً  failin temyizi olup fetha ile mansubdur. تَخْرُجُ  cümlesi,  كَلِمَةً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.

تَخْرُجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.  مِنْ اَفْوَاهِهِمْ  car mecruru  تَخْرُجُ   fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِباً

 

Fiil cümlesidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  كَذِباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْۜ 

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Zaid harfler ile tekid edilmiştir. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda olan  مِنْ عِلْمٍ ’ deki  مِنْ  harfi zaiddir. Tekid ifade eder. 

بِه۪  car-mecruru, عِلْمٍ ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müsnedün ileyh olan  عِلْمٍ ‘nin nekre gelişi, nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Zaid harf, olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.

وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْ  car-mecruru, temâsül nedeniyle  لَهُمْ ’a atfedilmiştir ve onun gibi mahzuf habere mütealliktir. Bu ibaredeki  لَا , olumsuzluğu tekid eden zaid harftir.

Allah'ın evlat edindiğine dair onların hiçbir bilgisi yoktur. Bu, malumun veya imkânının tahkiki varken, onların bunun yolunu ihlal ettikleri anlamında değil, haddi zatında bunun imkânsız olduğu anlamındadır. Keza, onların taklit ettikleri atalarının da buna dair hiçbir bilgileri yoktur! Böylece hepsi cehalet ve dalalet çölünde yollarını şaşırmışlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Haber cümlesi zem manasında geldiği için mecazı mürseldir. 

 

كَبُرَتْ كَلِمَةً  cümlesi gayri talebî inşâî isnaddır. Zem anlamı taşıyan  كَبُرَتْ  fiilinin, هي  şeklinde takdir edilen mahsusunun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

كَلِمَةً , fail zamir için temyizdir.  

İbn Mâlik ve Suyûŧî فعُل  vezninde gelen medh, zem ve taaccüb fiillerini “mülhak” olarak isimlendirmişlerdir. (Yusuf Doğan, Arapçada Kelime Yapısı Açısından Tartışılan Camid Fiiller Ve Camidlik Sebepleri, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2007/2, c. 6, sayı: 12)

كَبرَ  kelimesi, asıl olarak cüssedeki büyüklüğü ifade eder. كَبُرَتْ  fiilinin  كَلِمَةً ‘ye isnadı, hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْ  cümlesi,  كَلِمَةً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْ اَفْوَاهِهِمْ , tetmim ıtnâbıdır. Çünkü kelime zaten ağızdan çıkar. 

كَبُرَتْ كَلِمَةً  ifadesinde,  كَلِمَةً ’ nin büyüklük ile nitelenmesi dolayısıyla istiare vardır. Kastedilen, o sözün manasının fena, mefhumunun büyük (yanlış) olmasıdır. Sözün açılımı  كَبُرَتْ كَلِمَةً  كَلِمَةً  şeklindedir. Burada  كَلِمَةً ’in mansub okunmasının iki tevili vardır. Birisi, (fiilin gizli faili olan) zamiri açıklayan öğe (temyiz) olarak mansub okunmasıdır. Diğer tevil de yerme fiiline aktarılmış olan  كَبُرَتْ  fiilinde temyiz işlevi görmesidir. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

Bu kelime hem temyiz olmak üzere nasb ile  كَلِمَةً  şeklinde hem de fail olmak üzere ref ile de okunmuştur. Vahidî şöyle der: “Temyiz getirmenin manası şudur: ‘yalan’ ‘cehalet’ veya ‘iftira’ bakımından müthiş bir şey olduğu sanılabilir. Fakat  كَلِمَةً  demekle diğer ihtimallerden ayırt etmiş olursun. Böylece temyiz olarak mansub olur. Nahivciler ‘Nasb daha kuvvetli ve daha beliğdir.’ demişlerdir. Ayet-i kerimenin üslubunda, taaccüp manası da vardır, buna göre sanki ‘’Bu ne acayip kelime ne çirkin söz!’’ denmek istenmiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْ  “Ağızlarından çıkan…” nitelemesi, bu sözün insanlar nezdinde, gerçekten kötü olduğuna, hoş karşılanmadığına delalet eder. Buna göre Cenab-ı Hak sanki “Onların söylemiş olduğu bu sözü, son derece fasit ve batıl olduğu için kendi akıl ve fikirleri de benimsememiştir. Binaenaleyh bu sanki onların lisanlarının taklit yoluyla söylemiş olduğu bir şeydir. Çünkü onlar, bu sözü söylemelerine rağmen akıl ve fikirleri ise bu sözü kabul etmemiş, aksine bundan nefret etmiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِباً

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Muzâri fiil, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir. 

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır, söylediklerinin yalandan başka birşey olmadığını kesin ve etkili şekilde ifade etmiştir.

يَقُولُونَ  maksûr/sıfat,  كَذِباً  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsuftur. Sıfat denilen vasfın, mevsûftan başkasında bulunmamasıdır. Yâni, fâil tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Kasr cümlesinde çoğunlukla olumlu mana açıkça ifade edilirken olumsuz mana zımnen ifade edilir. 

Mef’ûl olan  كَذِباً ’ deki nekrelik, nev, tahkir ve kesret ifade eder.

Allah Teâlâ onların Allah’ın çocuğu olduğunu söylemelerini “yalan” olmakla nitelemiştir. Böylece biz, onu söyleyen onun vakıaya mutabık olduğunu ister bilsin isterse bilmesin, haber verilen şeye uymayan her haberin yalan olduğunu anlamış oluyoruz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kehf Sûresi 6. Ayet

فَلَعَلَّكَ بَاخِـعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفاً  ٦


Demek sen, bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa, arkalarından üzülerek âdeta kendini tüketeceksin!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَعَلَّكَ herhalde sen
2 بَاخِعٌ helak edeceksin ب خ ع
3 نَفْسَكَ kendini ن ف س
4 عَلَىٰ
5 اثَارِهِمْ peşlerinde ا ث ر
6 إِنْ diye
7 لَمْ
8 يُؤْمِنُوا inanmıyorlar ا م ن
9 بِهَٰذَا bu
10 الْحَدِيثِ söze ح د ث
11 أَسَفًا üzüntüden ا س ف
Yüce Allah, müşriklerin Kur’an’a inanmamaları halinde helâk olacakları korkusuyla üzülen Hz. Peygamber’i teselli etmekte ve bu kadar üzülmesine gerek olmadığını bildirmektedir. Çünkü Peygamber’in görevi onları zorla imana getirmek değil, Kur’an’ı tebliğ edip doğru yolu göstermektir (Nahl 16/82).
 
 Allah Teâlâ, kimlerin daha iyi davranışlarda bulunacağını denemek için bunca güzel nimetleri; malı, mülkü, evlât ve serveti, dünyanın bir süsü olarak yaratıp çekici kılmıştır. Bunun yanında insanları da irade sahibi, iyi ve kötüyü birbirinden ayırt edip ve yaptıklarından sorumlu olacak özellikte yaratmıştır. Böyle olmasaydı denemenin bir anlamı kalmazdı. Fakat Allah bu nimetlerin geçici olduğunu, yeryüzündeki güzellikleri bir gün çerçöp haline getirip yok edeceğini, dünyayı insansız, hayvansız, ağaçsız, bitkisiz ve kupkuru bir çöl haline getireceğini bildirmekte ve dünya nimetlerine bağlanmanın doğru olmadığına dikkat çekerek insanları uyarmaktadır.
 
 Dünyada sürekli olan hiçbir şey yoktur; kıyamet gününde dünya da değişecektir; kalıcı olan yalnız Allah’tır. Bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Bir gün gelecek, yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek, insanlar gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah’ın huzuruna çıkacaklardır” (İbrâhim 14/48; ayrıca bk. Rahmân 55/26-27).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 536-537

فَلَعَلَّكَ بَاخِـعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ

 

İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir.  لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كَ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. بَاخِـعٌ  kelimesi,  لَعَلَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

نَفْسَكَ  ism-i fail olan  بَاخِـعٌ ’un mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ  car mecruru  بَاخِـعٌ ’a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır.  5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَاخِـعٌ  ; sülâsî mücerredi  بخع  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)    

 اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفاً

 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يُؤْمِنُوا  şart fiili olup, نْ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِهٰذَا  car mecruru  لَمْ يُؤْمِنُوا  fiiline mütealliktir.  الْحَد۪يثِ  işaret isminden bedel veya atf-ı beyân olup kesra ile mecrurdur. اَسَفاً  mef’ûlun lieclih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. 2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı

1) Harfi cersiz kullanımı: Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.

b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c) Mef’ûlün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d) Fiilin faili ile mef’ulün faili aynı olmalıdır.

e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ulün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır. Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُؤْمِنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

فَلَعَلَّكَ بَاخِـعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ

 

فَ  istînâfiyyedir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. 

Terecci harfi  لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  بَاخِـعٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsufa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Fiil gibi amel eden  بَاخِـعٌ ‘un mef’ûlü olan  نَفْسَكَ  izafetinde Hz. Peygambere aid zamire muzaf olan   نَفْسَ , şeref kazanmıştır.

عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ , car-mecruru, بَاخِـعٌ ‘a mütealliktir. 

عَلَى اٰثَارِهِمْ  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Bu harf kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

بَاخِـعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ  [Arkalarından kendini helak edeceksin] cümlesinde istiare-i temsiliyye vardır. Yüce Allah, Resulullah’ın (s.a.v) müşriklerle olan durumunu dostları kendisinden ayrılan ve dolayısıyla onlar için duyduğu üzüntü ve keder yüzünden neredeyse kendini öldürmek veya helak etmek isteyen kimsenin durumuna benzetmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

عَلٰٓى  mecazî istila manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayetteki  فَلَعَلَّكَ بَاخِـعٌ  [Belki de helak edeceksin/Helak mi edeceksin?] ifadesi istifham-ı inkârî olup nehiy anlamındadır. Yani onların imandan yüz çevirmelerine üzülerek kendini helak etme/tüketme demektir. Nitekim İbni Âşûr da şöyle demektedir.  لَعَلَّ , gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. Zira istenilmeyen bir işin vukuunun beklenilmesi için zaman söz konusu değildir. İşte burada da  لَعَلَّ  Resulullah’ı (s.a.v), kavminden iman etmeyenlerin imansızlığına kederlenip hüzünlenmekten sakındırmak için kullanılmıştır. Bu, aynı zamanda Hz. Peygambere bir teselli anlamı da taşımaktadır. (Sinan Yıldız, VehbeZuhaylî’nin Tefsiru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları; Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Onların küfür ve sapkınlıktan dönerek hidayete ermelerini sağlamak üzere gösterdiği bu yoğun çaba ve beklentisi sebebiyle muhatabın hali haberin tekid edilerek verilmesini gerektirmiştir. Allah Teâlâ da söz konusu durumdaki muhatabına, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, insanların doğru yola ancak kendi istemeleri üzerine dönecekleri haberini tekid ederek vermiştir. Muktezâ-i zâhire uygun görünmeyen haber, bu yönüyle muktezâ-i hale mutabık olmaktadır.(Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) 

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳā ʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. El-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)


اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفاً

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنْ  cezm eden şart harfi,  لَمْ  cezm ve nefy harfidir. يُؤْمِنُوا  fiilini cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir. 

Şart üslubundaki terkipte  اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفاً  cümlesi şarttır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

الْحَد۪يثِ ’nin  هٰذَا  ile işaret edilmesi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

Ayetteki,  بِهٰذَا الْحَد۪يثِ  ifadesi ile “Kur'an” kastedilmiştir.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm eden  هٰذَا  ile  الْحَد۪يثِ ‘e işaret edilmiştir. Bu ifadeyle henüz kitap halinde olmayan Kur’ân, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَمْ يُؤْمِنُوا  fiiline müteallik  بِهٰذَا الْحَد۪يثِ  car mecruru,  ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûlün lieclih olarak mansub olan  اَسَفاً ’deki tenvin kesret ifade eder. 

Sebep bildiren mef’ûl  اَسَفاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Şartın cevabının hazfi, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi) 

اَسَفاً : Zeccâc, bunun “hal” makamında olan bir masdar olarak mansub olduğunu söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetteki, “bu söze inanmazlarsa” ifadesi ile “Kur'an” kastedilmiştir. Kâdî şöyle der: “Bu ifade, Kur'an'ın hadis (mahluk) olduğunu söylemeyi gerektirir ki bu da Kur'an'ın kadim olduğunu söyleyenlerin görüşünün yanlış olduğunu gösterir.” Buna şu şekilde cevap veririz: “Bu, Kur'an'ın lafızları manasına hamledilmiştir ki zaten bu lafızlar hadistir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Kehf Sûresi 7. Ayet

اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً  ٧


İnsanların hangisinin daha güzel amel yaptığını deneyelim diye şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri ona bir zinet yaptık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّا şüphesiz biz
2 جَعَلْنَا yarattık ج ع ل
3 مَا şeyleri
4 عَلَى üzerindeki
5 الْأَرْضِ yer ا ر ض
6 زِينَةً süs olsun diye ز ي ن
7 لَهَا kendisine
8 لِنَبْلُوَهُمْ onları denemek için ب ل و
9 أَيُّهُمْ hangisinin
10 أَحْسَنُ daha güzel ح س ن
11 عَمَلًا iş yaptığını ع م ل
Riyazus Salihin, 71 Nolu Hadis
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Dünya tatlı, göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu sizin kullanmanıza verecek ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyaya aldanmaktan sakının. Kadınlara kapılmaktan korunun. Çünkü İsrailoğullarında ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır.”
(Müslim, Zikir 99. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 26; İbni Mâce,Fiten 19)

اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. جَعَلْنَا  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekkellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  عَلَى الْاَرْضِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. ز۪ينَةً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  لَهَا  car mecruru  ز۪ينَةً ’e mütealliktir.

لِ  harfi,  نَبْلُوَهُمْ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir.

نَبْلُوَهُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.   

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً

 

İsim cümlesidir. اَيُّ  istifham ismi, mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَحْسَنُ  haber olup damme ile merfûdur.  عَمَلاً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyezdir.Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحْسَنُ  ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ 

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Mütekellimin Allah Teâlâ olduğu ayet, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّٓ ‘nin haberi olan  جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

جَعَلْنَا  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur.  عَلَى الْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَهَا  car-mecruru, ikinci mef’ûl olan  ز۪ينَةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

ز۪ينَةً ‘deki nekrelik, nev, kesret ve tazim ifade eder.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِنَبْلُوَهُمْ  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جَعَلْنَا  ve  لِنَبْلُوَهُمْ  fiillerinin, azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

“Allah Teâlâ, ezelden ebede kadar olacak bütün cüziyatı (her şeyi) bilir. Binaenaleyh imtihan ve deneme Allah hakkında imkânsızdır. Bu kelimeler, ancak şu manada olmak üzere ayette yer almıştır: “Allah Teâlâ insanlara, aynı muamele başkası tarafından yapıldığında, ‘imtihan’ ve ‘deneme’ denilecek bir muamelede bulunmuştur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

  اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً

 

 

Beyânî istînâf veya imtihan için tefsiriyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi,  اَيُّهُمْ  mübtedadır. Müsned olan  اَحْسَنُ  ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Ayetin fasılası, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Cümle istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımadığı için vaz edildiği anlamın dışına çıkmıştır. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

عَمَلاً  temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV. Tekid)

Ayette zikredilen deneme (imtihan), amellerin güzel ve daha güzel olmaları itibarıyla değil, fakat güzel ve çirkin olmaları itibarıyla iki fırkaya da şamil olduğu halde, tafdil kipiyle zikredilmesi (daha güzel denilmesi), bundan asıl gayenin iyilik ehlinin iyiliğinin kemalinin ortaya çıkması olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kehf Sûresi 8. Ayet

وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يداً جُرُزاًۜ  ٨


Biz, elbette (zamanı gelince) yeryüzündeki her şeyi bir kuru toprak hâline getireceğiz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنَّا biz elbette
2 لَجَاعِلُونَ yaparız ج ع ل
3 مَا şeyleri
4 عَلَيْهَا (yerin) üzerindeki
5 صَعِيدًا bir toprak ص ع د
6 جُرُزًا kupkuru ج ر ز

وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يداً جُرُزاًۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. جَاعِلُونَ  kelimesi,  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  ism-i fail olan  جَاعِلُونَ ’nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. عَلَيْهَا car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. صَع۪يداً  ism-i fail  جَاعِلُونَ  ‘nin ikinci mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. جُرُزاً  kelimesi  صَع۪يداً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 

1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَاعِلُونَ ; sülâsî mücerredi  جعل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يداً جُرُزاًۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً  cümlesine atfedilmiştir. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ‘nin haberi olan  جَاعِلُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsufa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

جَاعِلُونَ ‘nin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur.  عَلَيْهَا , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İsm-i fail vezninde gelerek mef’ûl alması mümkün kılınan müsned  لَجَاعِلُونَ , mübalağa ifade etmiştir.  لَجَاعِلُونَ ’nin ikinci mef’ûlü olan  صَع۪يداً ‘deki nekrelik, belirsiz bir ferdi ifade eder. 

جُرُزاً  kelimesi, صَع۪يداً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

صَع۪يداً جُرُزاً  ifadesinde istiare vardır. Çünkü buradaki  جُرُزاً  ile kastedilen bitkisi olmayan kurak yerdir. Bu deyim, Arapların ناقة جروز  (obur deve) sözlerinden alınmıştır ki bu deve, çeneleri neredeyse hiç durmadan yem kıran ve ot yiyen obur bir hayvan olduğunda böyle söylenir. Toprağa  جُرُزاً  (obur) adının verilmesi ise üzerindeki bitkileri, taze ve yetişkin hiçbir şey bırakmadan yemiş olması telakkisine dayanır. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları) 

Önceki ayette fiil sıygasıyla gelen müsned bu ayette isim sıygasıyla gelmiştir. Dünyanın ziynetlerle süslenmesi, devam eden tekrarlanan bir durum olduğu için teceddüt ifade eden fiil sıygasıyla;  kupkuru olup insanların yaşayamayacağı hale gelmesi, bir kerede olup biteceğinden sübut ifade eden isim sıygasıyla gelmiştir.

Bu cümle, geçen cümledeki illeti tamamlamaktadır. Yani “Ey Peygamberim! Kendi kavminin sana indirdiğimiz kitabı yalanladıklarını görünce ona üzülme; çünkü şüphesiz biz, yeryüzündeki çeşitli varlıkları süs kıldık ki onların amellerini deneyelim ve sonunda amellerine göre onlara karşılık verelim ve biz, yakın bir gelecekte yeryüzündeki her şeyi yok edeceğiz ve yaptıklarının cezasını da vereceğiz.” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İsm-i fail kalıbında gelen  جَاعِلُونَ  kelimesi, gelecek zaman manası içermektedir. Yani yeryüzü üzerinde ne var ne yok hepsini yok edeceğiz. Öyle ki, artık onun üzerinde kuru ve çorak topraktan başka hiçbir şey kalmayacak ve yaşamak imkansız hale gelecektir. İşte bu, alemin yok olması ve son bulmasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Kehf Sûresi 9. Ayet

اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَباً  ٩


Yoksa sen, (sadece) Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakîm’i mi bizim ibret verici delillerimizden sandın?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَمْ yoksa
2 حَسِبْتَ (mi) sandın? ح س ب
3 أَنَّ sadece
4 أَصْحَابَ sahiplerinin ص ح ب
5 الْكَهْفِ Kehf ك ه ف
6 وَالرَّقِيمِ ve Rakim ر ق م
7 كَانُوا olduklarını ك و ن
8 مِنْ
9 ايَاتِنَا bizim ayetlerimizden ا ي ي
10 عَجَبًا şaşılacak ع ج ب
Yüce Allah, kıyametin kopacağını ve âhirette ölülerin diriltileceğini insanların daha kolay kavrayabilmeleri için 9-26. âyetlerde ibret verici bir olaya, “Ashâb-ı Kehf” kıssasına yer vermektedir.
 
 Kehf “dağda bulunan büyük ve geniş mağara”; Ashâb-ı Kehf ise, “mağara arkadaşları” demek olup bir mağarada yıllarca uyutulduktan sonra tekrar uyandırıldıkları haber verilen kişiler” hakkında kullanılmıştır. Rakîmin ne olduğu hakkında kaynaklarda farklı görüşler yer almaktadır: Sözlükte rakîm “yazılı belge, kitâbe” anlamına geldiği için, “Ashâb-ı Kehf’in adlarının veya maceralarının yazılıp mağaranın kapısına yerleştirilmiş bulunan bir kitâbe, taş veya madenî levhadır” diyenler olduğu gibi, Ashâb-ı Kehf’in içinde bulunduğu vadinin veya dağın ya da memleketlerinin, hatta köpeklerinin adı olduğunu ileri sürenler de vardır (krş. Taberî, XV, 197-199; A. J. Wensinck, “Ashâbü’l-Kehf”, İA, IV, 372; Ömer Faruk Harman, “Ashâb-ı Kehf”, İFAV Ans., I, 167).
 
 Bazı hadis kaynaklarında Ashâb-ı Rakîm’in, Ashâb-ı Kehf’in dışında üç kişilik bir topluluk olup yağmurlu bir günde bir mağaraya sığınan, bir kayanın yuvarlanıp mağaranın ağzını kapatması üzerine yaptıkları iyilikleri anarak Allah’a yakaran ve duaları kabul edilerek mağaradan kurtulan kişiler olduğu da nakledilmektedir (Buhârî, “Enbiyâ”, 52; Müsned, IV, 274). Ancak bu sûredeki anlatım ve olaylar dizisi böyle bir yoruma uygun düşmüyor, söz konusu hadis bir başka olayla ilgili olmalıdır.
 
 Ashâb-ı Kehf’in, Hz. Îsâ’nın dinine mensup gençler olduğuna dair çeşitli rivayetler bulunmakla birlikte (Taberî, XV, 200) Kur’ân-ı Kerîm, bu konuda açıklama yapmamış, ancak ibret alınması için bazı yönleriyle tasvir etmiştir. Olay kısaca şöyledir: Putperest bir kavmin içinde Allah’ın varlığına ve birliğine inanan birkaç genç, bu inançlarını dile getirip putperestliğe karşı çıkmış, onların zulüm ve baskılarından korunmak için bir mağaraya sığınmışlar; yanlarındaki köpekleriyle birlikte mağarada derin bir uykuya dalan bu gençler muhtemelen 309 yıl sonra uyanmışlardır. Burada bir gün veya daha kısa bir süre uyuduklarını sanan gençler, içlerinden birini yiyecek almak üzere şehre gönderdiklerinde, onların durumunu öğrenen insanlar Allah’ın vaadinin hak olduğuna ve kıyametin mutlaka geleceğine inanmışlardır. Kıssanın ana hatları bu olup ileride âyetlerin tefsirinde daha geniş olarak tekrar ele alınacaktır.
 
 Kur’ân-ı Kerîm olayın nerede ve ne zaman meydana geldiğine dair bilgi vermediği gibi, bu gençlerin sayıları hakkındaki iddiaları da, “karanlığa taş atma” yani bir bilgiye dayanmadan gelişigüzel yapılan bir tahmin olarak nitelemekte ve bunu ancak Allah’ın bilebileceğini haber vermektedir (bk. âyet 22).
 
 Ölümden sonra dirilişin bir misali olmak üzere uzun süre uyuyup da yeniden uyanma hadisesi İslâm’ın dışındaki diğer bazı dinlerde de mevcuttur. Hint kutsal kitaplarında bir tek kişinin uzun süre uykuda kalması olayına rastlandığı gibi, yahudilerin kutsal kitabı olan Talmud’da da bir şahsın yetmiş yıl, bir başkasının altmış yıl uyuduktan sonra tekrar uyandıkları anlatılmaktadır. Aynı hadise Hıristiyanlık’ta “Efes’in yedi uyurları” adıyla anılmaktadır (Ömer Faruk Harman, “Ashâb-ı Kehf”, İFAV Ans., I, 167). 
 
Medine’deki yahudi âlimlerinden Ashâb-ı Kehf hakkında bilgi alan Mekkeliler, olayı hayret verici buldular ve Hz. Peygamber’i imtihan etmek için olay hakkında ona sorular sordular. Kıssa bu sorulara cevap olarak nâzil oldu. Allah tarafından Hz. Peygamber’e yöneltilen 9. âyetteki soruya bakıldığında onun da olayı şaşırtıcı bulduğu anlaşılmaktadır. Ancak onun bu durumu olayın niteliğinden yani ilginç oluşundan kaynaklanıyordu.
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 538-539
Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:” Allah’ım! Bizim için karar verdiğin şeyin âkınetini hayreyle!”
( Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI,147; İbni Mâce, Duâ 4)

 Kehefe كَهْف :  كهف  dağda bulunan mağara demektir. Çoğulu كُهُوف şeklinde gelir.  (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece isim olarak 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Ashab-ı Kehf'dir.                (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

Raqame الرَّقْم :   رقم Kalın hat. Kalın bir şekilde iz/işaret bırakmak, çizmek veya yazmak. Bu kelimenin yazıyı noktalamak olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu sözü her iki anlama da hamledilmiştir: Mutaffifin, 83/9 كِتَابٌ مَرْقُومٌۜ  (Müfredat) 

Kelimedeki asıl anlam hangi konuda olursa olsun alamet ve izlerin mevcudiyetidir. Denilir ki: رَقَمْتُ الكِتابَ ‘Kitabı rakamladım yani onu yazdım.’ Yine رَقَمْتُ الثَّوْبَ  yani ‘Elbiseyi işledim.’ Özetle bir şeyi rakamlamak onu bir işaretle ayırdetmektir (temyiz etmek). رَقِيم Oyarak ve yontarak yazılan/rakamlanan şeydir. 
Nakış  نَقْش - Resim رَسْم  - Kitâbe كِتابَة  - Hat خَطّ  kelimeleri arasındaki farklara gelince:
خَطّ’da bizzat çizgilerin kendisi göz önüne alınır. Yani doğru ya da eğri çekilmiş, yazılmış ya da doğal bir izdir. 
كِتابة  ise, anlaşılır bir mana için lafız ve kelimeleri kayıt altına almaktır. 
رَسم  ‘e gelince bu mefhumda eser özelliğinin korunması yönü mülahaza edilir. 
نَقْش ‘da da renklendirme ve süslemeye dikkat çekilir.  (Tahqiq) 

  رَقَمَ :Yazmak, harflerin fonetik değerini işaret etmek. رَقِيم; Rakîm anlamı tartışmalı bir kelimedir. Bir rivayete göre yedi uyurların isimlerinin yazılı olduğu levhanın ismidir. مَرْقُومYazılmış.(John Penrice)
 Kuran’ı Kerim’de iki isim formunda toplam 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekillerirakam, rakım ve Erkam'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَباً

 

Fiil cümlesidir. اَمْ  munkatı’dır.  بل  ve hemze manasındadır. Yani  بل حَسِبْتَ  demektir.

حَسِبْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  حَسِبْتَ  fiilinin iki mef’ûlu yerinde olarak mahallen mansubdur. 

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اَصْحَابَ  kelimesi  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكَهْفِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الرَّق۪يمِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. كَانُوا ‘nun dahil olduğu cümle  اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. مِنْ اٰيَاتِنَا  car mecruru  عَجَباً ’in mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عَجَباً  kelimesi, كَانُوا ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, من جملة آياتنا  şeklindedir. Mastar olduğu için tekil olarak gelmiştir.

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada baz manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar. ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم  fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَباً

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. 

Ayetin ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.  Ayete dahil olan  اَمْ  edatı, بل  ve hemze manasında munkatıadır. Buradaki hemze inkârî manadadır.

Cümle, mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz ve inkâr manasında olan cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-i inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)

Masdar ve tekid harfi  أَنَّ  ve akabindeki  اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَباً  cümlesi masdar tevilinde,  حَسِبْتَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. İkinci mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin ismi olan  اَصْحَابَ الْكَهْفِ , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. وَالرَّق۪يمِ , temasül nedeniyle muzafun ileyh olan  الْكَهْفِ ‘ye atfedilmiştir.

Cümlede  اَنَّ ’nin haberi olan  كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَباً  cümlesi, nakıs fiil  كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

عَجَباً  kelimesi  كَان ’ nin haberidir. 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124) Mastar olduğu için tekil olarak gelmiştir.

Müsned olan  عَجَباً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

مِنْ اٰيَاتِنَا  izafetinde takdiri  جملة  [bütün] olan muzaf mahzuftur. Mecrur konumdaki bu terkip,  كَانَ ’ nin haberi  عَجَباً ’in mahzuf haline mütealliktir. Muzâfın ve müteallakın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَاتِنَا  izafeti, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ  için tazim ifade eder.

اَصْحَابَ الْكَهْفِ - الرَّق۪يمِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مِنْ اٰيَاتِنَا  sözündeki  مِنْ  harf-i ceri teb’iz (bir kısım) manasındadır. Yani Kehf ehlinin kıssası diğer mucizeler arasından şaşılacak tek şey değil demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu hitap, Resulullah içindir; bundan murat ise Peygamberimizin ümmetinin, bunca büyük ayetten sadece bunun ibrete şayan olduğunu sanmamalarıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

الرَّق۪يمِ, bizim kitabe dediğimiz yazılı taş veya maden veya diğer şeylerden levha demektir. Yani kıssaları anlatılacak olan Kehf ve Rakîm sahipleri garip mucizelerden midir? (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

 

Kehf Sûresi 10. Ayet

اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَداً  ١٠


Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır” demişlerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ zaman
2 أَوَى sığındıkları ا و ي
3 الْفِتْيَةُ o gençler ف ت ي
4 إِلَى
5 الْكَهْفِ mağaraya ك ه ف
6 فَقَالُوا dediler ق و ل
7 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
8 اتِنَا bize ver ا ت ي
9 مِنْ
10 لَدُنْكَ katından ل د ن
11 رَحْمَةً bir rahmet ر ح م
12 وَهَيِّئْ ve hazırla ه ي ا
13 لَنَا bize
14 مِنْ
15 أَمْرِنَا şu işimizden ا م ر
16 رَشَدًا bir çıkış yolu ر ش د

اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً 

 

اِذْ  zaman zarfı,  عَجَباً ’e müteallik veya takdiri أذكر  olan mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. اَوَى  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوَى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  الْفِتْيَةُ  fail olup damme ile merfûdur. اِلَى الْكَهْفِ  car mecruru  اَوَى  fiiline mütealliktir.  

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, nida ve cevabıdır.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً ’dır.  

اٰتِنَا  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ لَدُنْكَ  car mecruru  رَحْمَةً ’in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَحْمَةً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada ibtidaiyye manasında gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِلٰى  harf-i ceri mecruruna yönelme, intiha, tahsis, musahabe, zaman zarfı, mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada yönelme manasında gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتِنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَداً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هَيِّئْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. لَنَا  car mecruru  هَيِّئْ  fiiline mütealliktir. مِنْ اَمْرِنَا  car mecruru  هَيِّئْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَشَداً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

هَيِّئْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  هيأ ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَداً

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. 

اِذْ  zaman zarfı, takdiri  اذكر  (Hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  اِذْ ’in önceki ayetteki  عَجَباً ’e müteallık olduğu da söylenmiştir.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

الْفِتْيَةُ  çoğul kalıbı, cemi kıllet kalıbıdır.  فتيان  değil de  الْفِتْيَةُ  şeklinde gelen bu kalıptan gençlerin sayısının 9’dan fazla olmadığı anlaşılır.

Aynı üslupta gelen  قَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli nida üslubunda, talebî inşâî isnaddır. 

Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif mütekellimin Allah Teâlâ’ya yakın olma isteğini, münada olan  رَبَّنَٓا izafeti, Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini ve onun rahmetine duyduğu ihtiyacın derecesini gösterir.

Nidanın cevabı olan  اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ لَدُنْكَ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. رَحْمَةً ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَدُنْكَ  ifadesi (Bu iş onun kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

مِنْ  harf-i cerinin manası ibtidaiyedir. لَدُنْ  kelimesi ise  عِنْدَ  manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Aynı üslupta gelen  وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَداً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la nidanın cevabına  atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْ اَمْرِنَا  ve  لَنَا  car mecrurları, ihtimam için mef’ûl olan  رَشَداً ‘e takdim edilmiştir. مِنْ اَمْرِنَا  car-mecruru  رَحْمَةً ‘in mahzuf mukaddem haline, لَنَا  ise  هَيِّئْ  fiiline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Birbirine atfedilmiş iki cümle emir üslubunda gelmiş olmalarına rağmen, dua maksadıyla söylendiği için vaz edildikleri anlamın dışına çıkmışlardır. Bu nedenle her ikisi de mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

رَشَداً  ve  رَحْمَةً  kelimelerindeki nekrelik, kesret, nev ve tazim içindir. Her ikisi de, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

مِنْ اَمْرِنَا  sözündeki  مِنْ  harf-i ceri ibtidaiyye manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Veciz ifade kastına matuf  لَدُنْكَ  izafeti, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  لَدُنْ  için tazim ifade eder.

مِنْ اَمْرِنَا رَشَداً  ibaresindeki  مِنْ  harfinde tecrîd sanatı vardır. Tıpkı  رَاَيْتُ مِنْكَ اَسَدًا (Senden bir aslan gördüm) sözünde olduğu gibi. Ya da bütün işimizi doğruluk eyle manasındadır. تْهَيئ, bir şeyi hazır hale getirmektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Kehf Sûresi 11. Ayet

فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَداًۙ  ١١


Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını (dış dünyaya) kapattık (Onları uyuttuk).

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَضَرَبْنَا biz de vurduk ض ر ب
2 عَلَىٰ (ağırlık)
3 اذَانِهِمْ kulaklarına ا ذ ن
4 فِي
5 الْكَهْفِ mağarada ك ه ف
6 سِنِينَ yıllar س ن و
7 عَدَدًا nice ع د د
“Onları ... derin bir uykuya daldırdık” diye çevirdiğimiz cümlenin lafzî tercümesi “kulaklarını kapattık” şeklindedir. Bu durum, uyuyan gençlerin anılan süre içinde uyanmamaları için işitme duyularının da çalışmaz hale getirildiğini ifade eder. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 539

فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَداًۙ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ضَرَبْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ car mecruru  ضَرَبْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فِي الْكَهْفِ  car mecruru  اٰذَانِهِمْ ’deki zamirin mahzuf haline müttealliktir. سِن۪ينَ  zaman zarfı  ضَرَبْنَا  fiiline müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ي ’dir.  عَدَداً  kelimesi  سِن۪ينَ ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَداًۙ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki … فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً  cümlesine atfedilmiştir.

Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Resulullah (s.a.v)’dir.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

ضَرَبْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

سِن۪ينَ  için sıfat olan  عَدَداً , ism-i mef’ûl  معدودة  anlamında olduğu için masdara isnad alakasıyla aklî mecazdır.

عَدَداً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Ma‘lûm olduğu üzere masdarla vasıflanmak mübâlağa ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 4, s. 112)

Biz de kulaklarının üzerine vurduk ifadesi; duymalarını engelleyecek bir perde çektik demektir. Mana da “Onları seslerin uyandıramayacağı şekilde uyuttuk.’’ şeklindedir. Mef'ûl olan  حجابا , hazf edilmiştir.  فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَداًۙ  [Mağarada, nice yıllar] kelimeleri  ضَرَب  fiilinin iki zarfıdır. عَدَداًۙ  kelimesi,  ذوات عدد (sayılı yıllar) demektir. Yılların bununla nitelenmesi teksire de (çokluğa da), taklile de (azlığa da) muhtemeldir. Çünkü Allah Teâlâ'nın yanında onların kalış süreleri yarım gün gibidir.

فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ  ifadesi temsilî istiaredir. Onların üzerine ağır bir uyku bıraktık manasındadır. Bu derin uyku sebebiyle gözleri ve kulakları hislerini kaybettiler demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

Bu ifade, temsili olarak onları uyutmak anlamındadır. Uyku halinde bütün duyuların şuur ve idraki perdelendiği halde yalnız kulakların zikre tahsis edilmesi, adete göre perdelenmeye muhtaç olan, onlar olduğu içindir. Zira normal olarak uyuyan kişinin, halktan uzak tek başına bulunduğu zaman, uyanma yolu kulaklarıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Diğer bir görüşe göre ise ayetin ifadesi, kinaye yoluyla ağır uyku demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Kehf Sûresi 12. Ayet

ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَداً۟  ١٢


Sonra onları uyandırdık ki, iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 بَعَثْنَاهُمْ onları uyandırdık ب ع ث
3 لِنَعْلَمَ bilmek için ع ل م
4 أَيُّ hangisinin
5 الْحِزْبَيْنِ iki zümreden ح ز ب
6 أَحْصَىٰ daha iyi hesabedeceğini ح ص ي
7 لِمَا
8 لَبِثُوا (onların) kaldıkları ل ب ث
9 أَمَدًا süreyi ا م د
Yüce Allah’ın görmesinden veya bilmesinden maksat, insanların anlamaları ve bilmeleri için olayı ortaya koymasıdır. Yoksa Allah bütün zamanlarda kâinatta olmuş ve olacak şeyleri ezelî ilmiyle bilir. Nitekim “bilinsin diye” anlamına gelen “li yu‘leme” kıraati bu mânayı destekler. Bu kıraate göre mâna şöyledir: “Sonra da kaldıkları süreyi iki gruptan hangisinin daha iyi hesap edeceği bilinsin diye onları uyandırdık.”
 
Bu iki grubun kimler olduğu hakkında farklı görüşler vardır: a) Bunlar, Ashâb-ı Kehf’in kavminden müminlerle kâfirlerdir. b) Ashâb-ı Kehf ile hasımlarıdır. c) Ashâb-ı Kehf’in kendileridir. Zira bunlar uyandıklarında uykuda kaldıkları süre hakkında ihtilâf etmişler, bir kısmı bir gün veya daha az bir zaman kaldıklarını söylerken, bir kısmı da “Kaldığınız müddeti rabbiniz daha iyi bilir” demişti. “Böylece biz, onları uyandırdık da birbirlerine sormaya başladılar” meâlindeki 19. âyet de buna işaret eder. 
 
Önceki âyetlerde özet olarak anlatılmış olan “Ashâb-ı Kehf” konusu, aşağıdaki âyetlerde daha ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 539-540

   Hasaye إحْصَاء :  حصي  sayarak bir sonuç ortaya çıkarmaktır. İf'al formundaki أحْصا fiili saymak manasında kullanılır. Bu kelimenin temel anlamı ufak taşların/çakıl taşlarının adı olan حَصًى dan gelir. Bunun nedeni ise bizim saymak için parmaklarımızı kullanığımız gibi Arapların da taşları kullanmasıdır. (Müfredat)

  Bu maddedeki asli anlam, ilmen zabıt altına alıp kavramaktır. Bu kelimenin söylendiği muhtelif kullanım yerlerinin hepsi de içinde bu manayı taşır.  الحَصاة  kelimesi; bir mahalde yığılıp zabtedilen şeyler için; miskteki sert bir parça için; yine zeka ve akıl için kullanılır. Kelimede hayırlı ve doğru şeyleri muhafaza altına alıp zaptetme itibarıyla olması kastedilir. İlim ve sayma’nın zaptetme ile olan münasebetine gelince; sayma, zapdetmenin mukaddimesi (başlangıcı), ilim ise zabıttaki neticeleri kavrayıp kuşatmaktır. Sözcüğün yasaklama (منع ) ve hakkını verme anlamları da vardır ve bunlar da zabtın levazımındandır. Nitekim zabtedilenin gayrısını men etmek gerekir. (Tahqiq)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)  Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَداً۟

 

Fiil cümlesidir.  ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. بَعَثْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

لِ  harfi,  نَعْلَمَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  بَعَثْنَاهُمْ  fiiline mütealliktir.

نَعْلَمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى  cümlesi  نَعْلَمَ  fiilinin iki mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اَيُّ  istifham ismi, mübteda olarak damme ile merfûdur. الْحِزْبَيْنِ  muzâfun ileyh olup, müsenna olduğu için cer alameti  يْ ‘dir. اَحْصٰى  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَحْصٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَٓا  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  اَمَداً ’ in mahzuf haline mütealliktir.

لَبِثُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَمَداً kelimesi  اَحْصٰى  fiilinin mef’ûlun bihi olarak fetha ile mansubdur.

ثُمَّ  ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحْصٰى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حصي ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَداً۟

 

Ayet, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile önceki ayetteki …فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mütekellim Allah Teâlâ, muhatab Resulullah (s.a.v)’dir.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَداً۟  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle  بَعَثْنَاهُمْ  fiiline mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بَعَثْنَا  ve  لِنَعْلَمَ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى  cümlesi,  نَعْلَمَ  fiilinin iki mef’ûlu konumdadır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi,  اَيُّ الْحِزْبَيْنِ  mübtedadır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru kastı taşımadığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Müsned olan  اَحْصٰى , fiilinin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. 

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki  لَبِثُٓوا  cümlesi, masdar teviliyle  اَمَداً ’in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Temyiz konumundaki  اَمَداً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

اَحْصٰى - اَمَداً۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Burada bilmek, uyandırmaya gaye ve amaç kılınmıştır. Ancak bunun izahı, bilmeyi mecazi olarak izhar (ortaya çıkarmak) ve temyiz anlamına hamletmek, yahut buradaki bilmeyi, uyandırmaya gaye olabilen ve hadis olan, cezanın taalluk ettiği hali (o hale mahsus) bilgiye hamletmek şeklinde değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

11. ayetteki  فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ  [Kulaklarına perde koyduk] ile  ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ  [Sonra onları dirilttik] arasında manevi tıbâk vardır. Çünkü birincisinin manası onları uyuttuk ikincisinin manası ise onları uyandırdık şeklindedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Kehf Sûresi 13. Ayet

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ  ١٣


Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz: Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 نَحْنُ biz
2 نَقُصُّ anlatıyoruz ق ص ص
3 عَلَيْكَ sana
4 نَبَأَهُمْ onların haberlerini ن ب ا
5 بِالْحَقِّ gerçek olarak ح ق ق
6 إِنَّهُمْ muhakkak onlar
7 فِتْيَةٌ gençlerdi ف ت ي
8 امَنُوا inanmış ا م ن
9 بِرَبِّهِمْ Rablerine ر ب ب
10 وَزِدْنَاهُمْ biz de onların artırmıştık ز ي د
11 هُدًى hidayetlerini ه د ي
Din ve vicdan hürriyeti bulunmayan bir toplumda yaşayan bu gençler, putperest kavimlerine karşı çıkıp göklerin ve yerin rabbinden başkasına ibadet etmeyeceklerini açıkladılar. Ancak gelişmeler karşısında kavimleri arasında Allah’a olan imanlarını serbestçe ifade etme ve inançlarının gereğini yerine getirme imkânı bulamayacaklarını, hatta onların arasında hayat hakkına dahi sahip olamayacaklarını anlayınca, köpeklerini de yanlarına alarak mağaraya sığındılar. Baskı ve zulümden kaçan gençler, Allah’ın yardımını ve bir kurtuluş yolu göstereceğini ümit ederek, “Rabbimiz! Bize rahmet et ve bize bir çıkış yolu hazırla!” diye dua ettiler. Allah onların dualarını kabul etti ve kendilerini orada uzun müddet derin bir uykuya daldırdı. 
Kuran Yolu Tefsiri

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ 

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  نَقُصُّ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.  

نَقُصُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. عَلَيْكَ  car mecruru  نَقُصُّ  fiiline mütealliktir. نَبَاَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْحَقّ  car mecruru mef’ûl veya failin mahzuf haline mütealliktir.     

 

 اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

هُمْ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  فِتْيَةٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  اٰمَنُوا  cümlesi,  فِتْيَةٌ  sıfatı olarak mahallen merfûdur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِرَبِّهِمْ  car mecruru  اٰمَنُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

زِدْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. هُدًى  ikinci mef’ûlun bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Resulullah (s.a.v)’dir. 

Müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde olayın zihinde daha kolay canlandırılmasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Fail olan  نَحْنُ , kasr ifadesi için amili olan fiile takdim edilmiştir.

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ  cümlesinde müsnedün ileyh ihtisas için müsnede takdim edilmiştir. Yani ‘’bizden başka hiç kimse onların hikayelerini gerçek olarak anlatmıyor’’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Cümledeki iki tekit hükmündeki kasr faille fiil arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.

نَحْنُ , mevsûf/maksûrun aleyh, نَقُصُّ  sıfat/maksûr olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

نَقُصُّ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

قَصَّ  haberlerin peşpeşe eklenmesi demek olup, arapça kök manası itibari ile “uymak, tâbi olmak” demektir. Hikâyelere “kıssa” adı verilmiştir: Çünkü onu anlatan kıssa, onları, birbiri ardınca peşpeşe anlatır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْكَ  car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan  نَبَاَهُمْ ’a takdim edilmiştir.

بِالْحَقِّۜ car-mecruru, نَقُصُّ ‘daki failin veya mef’ûlün mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

نَبَاَ ; büyük fayda sağlanan, kendisiyle zann-ı galib oluşan haberdir. Allah Teâlâ’nın burada  خبر  değil de  نَبَاَ  fiilini tercih etmesi mana-lafız uyumunun yani muraatü’n nazîr sanatının güzel bir örneğidir. 

الْحَقِّۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

الحَقُّ  yani gerçeklik kelimesi burada,  الصِّدْقُ  yani doğruluk manasında kullanılmıştır. Zaten doğruluk, çoğu zaman ya gerçekten bir parçadır veyahut onun bir türüdür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

بِ  harf-i ceri mülâbese içindir. Yani ayetlerle birlikte anlatılagelen kıssalar, uydurma ve asılsız haberler vermek için değil, yalnızca doğruyu ve hakikati ifade etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bu ayetten itibaren “Hani o genç yiğitler mağaraya sığınmışlardı…” ayetinde mücmel olarak geçen kıssanın tafsilatı anlatılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  


اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

إنَّهم فِتْيَةٌ  cümlesi, zikredilen kıssa ve içerisinde bildirilen haberin beyanı yani açıklaması içindir. Cümlenin tekid harfiyle başlaması ise inkârı red için değil, yalnızca konunun dikkat ve önem arz etmesi sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ  cümlesi,  فِتْيَةٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz anlatım kastıyla gelen, بِرَبِّهِمْ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  هِمْ  zamiri dolayısıyla ashab-ı kehf, şan ve şeref kazanmıştır. 

Emin oldu anlamındaki  أمن  fiili,  بِ  harfiyle kullanıldığında inandı manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Aynı üslupta gelen  وَزِدْنَاهُمْ هُدًى  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la  اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

زِدْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

Bu fiilin ikinci mef’ûlü olan  هُدًىۗ ’deki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder.

هُدًى , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

بِرَبِّهِمْ  sözünden sonra  زِدْنَاهُمْ  ifadesinde azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır. 

اٰمَنُوا - هُدًى  ve  نَبَاَهُمْ - نَقُصُّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayet-i kerimede  اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا  ifadesi muhatap tarafından sorulan mukadder suale mebni olarak gelen bir istinaf cümlesi olup burada mütekellim sıygasından gaib sıygasına geçiş şeklinde iltifat yapılmıştır. Yani onlar Rablerinin birliğine iman etmiş, Ondan başka ilâh olmadığına şahitlik etmiş gençlerdi. Biz de bu akideleri üzerinde sebat etme, Allah’a yönelme ve salih amelleri tercih etmek suretiyle hidayete ulaşmaları için muvaffakiyetlerini artırmıştık. Bu ifadede, yoldan çıkan ve batıl dinin derinliklerine batan yaşlılara göre gençlerin hakka daha çok yönelme ve hidayete daha büyük oranda kavuşma kabiliyet ve eğiliminde olduklarına işaret vardır. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsiru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

فِتْيَةٌ , genç delikanlı, yiğit demek olan  فتى ’nın ondan daha az sayıya delalet eden çoğuludur. Demek ki kıssanın ibret teşkil eden hakikatinde bunların isimleri ve sayıları ve memleketlerinin bellenmesi lazım değildir. Hüviyetleri olmak üzere ehemmiyete değer olan birinci nokta şu vasıflarıdır: Birkaç genç yiğitten oluşan az bir topluluk ki kendilerinin Rabbine iman ettiler ve biz de kendilerine hidayetlerini artırdık. Onların kalplerini metin kıldık. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Kehf Sûresi 14. Ayet

وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهاً لَقَدْ قُلْـنَٓا اِذاً شَطَطاً  ١٤


14-15. Ayetler Meal  :   
Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başkasına asla ilâh demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَرَبَطْنَا ve metanet bağlamıştık ر ب ط
2 عَلَىٰ üstüne
3 قُلُوبِهِمْ kalblerinin ق ل ب
4 إِذْ
5 قَامُوا kalktılar ق و م
6 فَقَالُوا ve dediler ki ق و ل
7 رَبُّنَا Rabbimiz ر ب ب
8 رَبُّ Rabbidir ر ب ب
9 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
10 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
11 لَنْ
12 نَدْعُوَ biz asla demeyiz د ع و
13 مِنْ
14 دُونِهِ O’ndan başkasına د و ن
15 إِلَٰهًا ilah ا ل ه
16 لَقَدْ yoksa
17 قُلْنَا konuşmuş oluruz ق و ل
18 إِذًا o zaman
19 شَطَطًا saçma sapan ش ط ط

وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَبَطْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى قُلُوبِهِمْ car mecruru  رَبَطْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِذْ  zaman zarfı  رَبَطْنَا  fiiline mütealliktir. قَامُوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَامُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ’dir.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

رَبُّنَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَبُّ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهاً لَقَدْ قُلْـنَٓا اِذاً شَطَطاً

 

Fiil cümlesidir.  لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

نَدْعُوَ۬ا  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. مِنْ دُونِه۪ٓ  car mecruru  اِلٰهاً ’in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪ٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰهاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  

قُلْـنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اِذاً  cevap harfidir.  شَطَطاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ  cümlesine atfedilmiştir. Ayet öncesine, hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Resulullah (s.a.v)’dir.

Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

رَبَطْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ  ifadesinde istiâre vardır. Çünkü  رَبط , bağlamaktır. Bununla  شددنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ (Onların kalpleri üzerine düğüm attık) anlamı kastedilmiştir. Tıpkı kapların ağız bağları ile bağlanarak içindekileri muhafaza etmesi, böylece içine konan şeylerin dökülmesinden emin olunması gibi. Buna göre mana “Sabır düğümlerinin çözülmemesi, tahammül kararlılıklarının uçup gitmemesi için onların kalplerine düğüm attık.” demektir. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

Bir görüşe göre ise onların durmalarından murad, cebbar hükümdarın putlara tapmayı reddetmelerinden dolayı onları kınaması karşısında dimdik durup ona aldırış etmemeleridir. Bu görüşe göre bundan sonraki ayet, makabline bağlı olmayıp hükümdarın huzurundan çıktıktan sonra söyledikleri sözlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Bağlamak manasındaki  رَبَطْ  fiili, kalplere nisbet edilerek, kalpler düğümlenebilecek bir şeye benzetilmiştir. Bu ifadedeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde de istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Onların imandaki sebatlarının derecesi, mübalağalı bir şekilde ifade edilmiştir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.

رَبَطْنا  fiili, vurguya güçlülük ve mübalağa kazandıran istila harfi  على  harf-i ceriyle geçişli kılınmıştır. İsti’la harfi fiildeki sağlamlık ve sabitlik manasında müstear olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَامُوا  cümlesi , رَبَطْنَا  fiiline müteallik zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

Aynı üslupta gelen  فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  قَامُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Rab isminin müsnedün ileyh olması ve tekrarlanması, mütekellimin Allah Teâlâ’nın rububiyet vasfını öne çıkarma ve ona sığınma isteklerine, Rablerine olan inançlarının kuvvetine ve ona verdikleri öneme işaret eder. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبُّنَا  izafeti, muzâfun ileyh olan mütekellim zamirinin aid olduğu kişilere şeref kazandırmıştır.

السَّمٰوَات ‘den sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında, Allah’ın kudretini bildirmede tekid amacına matuf ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

Müsned olan  رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir. Bu izafette Rab ismine muzaf olmasıyla  السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , tazim edilmiştir.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

قَامُوا - قَالُوا  kelimeleri arasında cinâs-ı nâkıs sanatı vardır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)


لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهاً 

 

Önceki cümlenin açıklayıcısı hükmünde, beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi  لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  اِلٰهاً ‘in mahzuf haline müteallik  مِنْ دُونِه۪ٓ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  دُونِه۪  izafetinde  دُونِ ‘nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olması, hem muzâfın hem de gayrının tahkiri içindir.

Mef’ûl olan  اِلٰهاً ’deki nekrelik, nev ifade eder. Menfi siyakta nekre, selbin umum ve şumulüne işarettir.

مِنْ دُونِه۪  tabirinin iki manası vardır: Allah'tan gayrı, Allah'la beraber. (Medine Balcı,c. 8, s. 723)


لَقَدْ قُلْـنَٓا اِذاً شَطَطاً

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  قُلْـنَٓا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Kasem üslubundaki terkip,  اِذاً ’den anlaşıldığı üzere, mukadder şart için cevaptır. Yani  إن دعوناه فو الله لقد قلنا شططا  (Ona dua edersek Allah’a muhakkak yemin ederiz ki saçmalamış oluruz.) demektir.

Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اِذاً  cevap harfi,  شَطَطاً  ise  قُلْـنَٓا  fiilinin mef’ûlüdür. Kelimedeki nekrelik nev ve kesret ifade eder.

Mef’ûl olan  شَطَطاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

قَالُوا - قُلْـنَٓا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ashab-ı Kehf sözlerinin sonunda Allah’tan başkasına dua ettiklerinde, gerçeğe aykırı bir söz söylemiş olacaklarını yeminle ifade etmişlerdir.

Ayetteki “Aksi takdirde and olsun ki hakikatten uzaklaşmış oluruz.” ifadesine gelince bundaki  شَطَطاً  kelimesi, Arapçada haddi aşmak anlamındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Kehf Sûresi 15. Ayet

هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۜ  ١٥


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هَٰؤُلَاءِ şunlar
2 قَوْمُنَا şu kavmimiz ق و م
3 اتَّخَذُوا edindiler ا خ ذ
4 مِنْ
5 دُونِهِ O’ndan başka د و ن
6 الِهَةً ilahlar ا ل ه
7 لَوْلَا gerekmez mi?
8 يَأْتُونَ getirmeleri ا ت ي
9 عَلَيْهِمْ onların
10 بِسُلْطَانٍ bir delil س ل ط
11 بَيِّنٍ açık ب ي ن
12 فَمَنْ kim olabilir?
13 أَظْلَمُ daha zalim ظ ل م
14 مِمَّنِ
15 افْتَرَىٰ uydurandan ف ر ي
16 عَلَى karşı
17 اللَّهِ Allah’a
18 كَذِبًا yalan ك ذ ب

هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  mübteda olarak mahallen merfûdur. قَوْمُنَا  işaret isminden bedel veya atf-ı beyân olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اتَّخَذُوا  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  اتَّخَذُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِه۪ٓ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪ٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اٰلِهَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.    

   لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ 

 

 

لَوْلَٓا  cezm etmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “Değil mi?” manasındadır. 

Fiil cümlesidir. يَأْتُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  سُلْطَانٍ ’ nin mahzuf haline mütealliktir.  بِسُلْطَانٍ  car mecruru  يَأْتُونَ  fiiline mütealliktir. بَيِّنٍ  kelimesi  سُلْطَانٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘’olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

  فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۜ

 

İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَظْلَمُ  haber olup damme ile haberdir. 

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اَظْلَمُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

افْتَرٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  افْتَرٰى  fiiline mütealliktir.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

افْتَرٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  فري ’dır.

İftial babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İftiale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اَظْلَمُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mütekellim Ashab-ı Kehf’tir.

Müsnedün ileyhin işaret ismi olarak gelmesi kavmi tahkir içindir.  قَوْمُنَا , işaret isminden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübtedanın haberi olan  اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

مِنْ دُونِه۪ٓ , car-mecruru  اتَّخَذُوا  fiilinin mahzuf olan ikinci mef’ûlüne mütealliktir. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Birinci mef’ûl olan  اِلٰهاً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Menfi siyakta nekre, selbin umum ve şumulüne işarettir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  دُونِه۪  izafetinde  دُونِ ‘nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, hem muzâfın hem de gayrının tahkiri içindir.

مِنْ دُونِه۪  tabirinin iki manası vardır: Allah'tan gayrı, Allah'la beraber. (Medine Balcı,c. 8, s. 723)

Ayetteki  اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً  cümlesiyle önceki ayetteki  لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهاً  cümlesi arasında mukabele vardır. Ayrıca bu iki ibare arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Ayetteki,  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ [Şunlar, şu bizim kavmimiz, O'ndan başka tanrılar edindiler.] ifadesi de Ashab-ı Kehf'in sözlerindendir. Bununla Dikyanus zamanında putlara tapan kimseleri kastetmişlerdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً [Şu bizim kavmimiz, Allah'tan başka ilahlar edindiler.] sözü Beyzâvî’ye göre inkâr ve tehekküm anlamı içeren bir haber cümlesidir. 

Bu haber cümlesini dillendiren gençlerin maksatları ne bu cümlenin içerdiği hükmü bildirmek (faide-i haber) ne de onların kavimlerinin birtakım ilahlar edindiğini bildiklerini muhataba ifade etmektir (lâzım-ı faide). Bilakis maksatları soydaşlarını kınamak ve bulaştıkları şirk inancını reddettiklerini bildirmektir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)


 لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Gençlerin sözlerine dahil olan cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَوْلَا  cezm etmeyen şart edatıdır. Bu ayette  لَوْلَٓا  şart değil, tahdid ( تحضيض ) için  هلّا  yani “değil mi?” manasındadır.

Bu tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.

Geldi anlamındaki  اتى  fiili,  بِ  harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.

بِسُلْطَانٍ ’deki nekrelik, herhangi bir tür ifade eder.

بِسُلْطَانٍ  için sıfat olan  بَيِّنٍ , mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَوْلَا  tahdid (teşvik ve sevk) harfidir. Burada  هلّا  manasında kullanılmıştır. 

1. َCezm etmeyen şart edatıdır. Kendisinden  sonra şart cevap fiilleri bulunur. Şart  cümlesi, isim cümlesi olur. Genellikle haberi  موجود  şeklinde gelir. 

2. Arz ve tahdid edatıdır. Arz bir şeyin yapılmasını başkasından kibarca istemektir. Tahdid manası burada azarlama manasındadır. 

3. Mazi üzerine gelişinde kınama edatı olur. Kendisinden sonra mübteda olarak merfû isim gelmesi gerekirken zamir geldiği de olur. ( Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Maide/63)

لَوْلاَ  ‘meli/malı, değil mi, ...olsaydı ya’  manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak ‘teşvik’ anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.’ Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوْلَٓا , burada ‘’değil miydi?” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Ama bunun peşinden isim geldiğinde bu manaya gelmez. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Daha sonra Cenab-ı Hak, “Allah'a karşı yalan yere iftira edenlerden daha zalim kimdir?” buyurmuştur. Bu, “Kendisine delalet edecek bir delil olmadığı halde bir şeyin mevcut olduğuna hükmetmek bir zulüm, Allah'a karşı bir iftira ve bir yalandır.” demektir. Bu, taklide tutunmak gerektiğini savunan görüşün yanlışlığını gösteren en büyük delillerden biridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطانٍ بَيِّنٍ  cümlesi, inkâr manasında gelmesi itibarıyla kendinden önceki cümleyi tekid eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Ayette geçen  سُلْطَان  kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür

a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.

b) Arapçada  سُلْطَانًا  kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.

c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre  سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.

d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime  الْلِّسَانُ السِّلِيطُ  ‘keskin dil, tenkit edici dil’ ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ  kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


  فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۜ

 

فَ  istînâfiyyedir. Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İstifham ismi  مَنْ , mübteda konumunda, inkârî manadadır.

Mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl  مِمَّنِ , harf-i cerle  اَظْلَمُ ‘ya mütealliktir. Sılası olan  افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  كَذِباً ‘deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder.

Müsned olan  اَظْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Ayetteki istifham, Allah’a yalan iftira etmekle zulmeden bu kişilerin başına gelecek felaketi haber veren büyük bir tehdit, tevbih ve inkâri anlamda mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

افْتَرٰى - كَذِباًۜ  ve  اٰلِهَةًۜ - اللّٰهِ  kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı, ism-i mevsûl olan  مَنْ  ile istifham harfi olan  مَنْ  arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.  

 

Günün Mesajı
10. ayeti kerimede geçen kelime fetâdır. Fetâ (genç) ve fütüvvet'in (gençlik) İslâm'da önemli bir yeri vardır. O, yaşça gençlik ifade etmesinin yanısıra ve bundan daha çok, bir gençte bulunması gereken enerji, hareketlilik, dönüştürücülük, kahramanlık, cömertlik, haya, doğruluk, sadakat, merhamet, ilim, tevazu ve takva gibi sıfatların tamamını kapsar. O, ayrıca başkaları içir yaşamanın da adıdır. Dolayısıyla fütüvvet, zulme, şirke, haksızlıklara karşı çıkmanın, ayrıca nefis, şeytan ve dünya sevgisi, mal Sevgisi, şehvet, gereksiz ve yanlış yerde kullanılan öfke, bencillik gibi nefsaniliklere hakimiyetin, kısaca, Allah'a kullukla gerçek hürriyeti elde etmenin de unvanı olmuştur.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Bazen bir halin içine düşer insan. Hiçbir tarafta çıkış tabelası göremez. Her şeyin biteceğini bildiği alemde, sanki zaman durur iç dünyasında. Duygu ve düşünceleri de ağırlaşır, ihtiyacı olanlar hatırına gelmez olur.

Bazen bir karanlık çöker insanın yüreğine. Daraldıkça daralır, aklına geleni bile söylemeye üşenir. Çekildikçe çekilir, kalabalıklar içinde yalnızlaşır. Olumsuza dair her şey kendisiyle eğlenir, olumlular ise sanki uykudadır.

Allah’a olan teslimiyetiyle tutunmaya çalışır, kelamına koşar ve sıkıca sarılır. Allah’ın rahmetini içine çeker, Kur’an-ı Kerim ne güzel hatırlatıcıdır. Olumsuzluklar zincirini dualarıyla kırar, olumluların dirilişine şahit olur. 

Kendisine belirsiz görünen her şeyin, Rahman’ın katında belirsiz olmayışına tebessüm eder. Nefsi ne kadar yalnızım dese de, halini bilen Rabbinin yanında oluşuna sığınır. Kalbine kulak verir, davetine icabet eder.

Her derdin ve sıkıntının, bir gün biteceği üzerine düşünür. Kimi yaşadıklarını seçemeyen insan, eninde sonunda bitecek olan zamanını, değerlendirmenin elinde oluşunu idrak eder. Ashab-ı Kehf misali, harekete geçmeye karar verir. 

Benliğini, çekiştirerek mücadeleye çağırır. Mağaraya saklanan Ashab-ı Kehf misali, uzatılan yardım ellerini tutar. Hatırına duaları gelir: Rabbim! Bize katından rahmet gönder ve bize bu durumumuzdan bir çıkış yolu göster. 

Sahibi olan Allah’ın rahmeti ve yardımıyla, karanlıklar yerini aydınlıklara bırakır. Karşısındaki ferahlığa doya doya bakarken, çıkış tabelasını görür. Şüphesiz; önceden görmeyip de, şimdi görmesindeki hayra tüm kalbiyle iman eder.

Ey dertlinin dermanını veren ve darda olanı kurtaran Allahım! Dünyalık vesveselere kapılan nefsimin sesini, hakikate çağıran kalbimin sesiyle bastır. İmanımın cesareti karşısında, dünyalık korkuların hepsini sustur. Ahiret için çabalamak dururken, dünyaya kapılan benliğimi sakinleştir. Beni bir an olsun nefsimle yalnız bırakma; nefsine teslim olanlardan değil, mücadele edenlerden eyle. Beni; Sana yaklaştıracak ve katında derecemi yükseltecek amellerle meşgul ettir. Her çabamın karşılığını merhametin ile ver ve beni iki cihanda da gönüllerini sevindirdiğin, gözlerini de aydınlattığın kullarından eyle.

Amin.

***

Akıl ya da nefis; geleceğe dair hayallere kapıldığı zaman genellikle hoş olmayan duyguları çağırır. Üzüntülerin, endişelerin yani genel anlamda sıkıntı veren hallerin kaynağı çoğunlukla geleceğe dair olasılıklar zinciridir. Kişiyi bulunduğu andan uzaklaştırıyorsa ya da daha iyi bir insan ve kul olmaya teşvik etmiyorsa, zararı olmadığı zamanlarda bile faydasızdır ve yorucudur. 

Ashab-ı Kehf, yaşadıkları zamanın fitnelerinden korunmak için Allah’a dua etmiş ve bir çıkış kapısı dilemişlerdir. Allah Teâlâ dualarını kabul buyurmuş ve onları yıllar boyu süren derin bir uykuya daldırmıştır. Çözümlerinin dünyadaki şekli belki de tedirgin edicidir ve birçok soruya kapı açıcıdır. Ne kadar süre uyku, açlık ve sağlık durumları, tanıdıkların ölmesi gibi birçok ihtimal akla gelebilir.

Olasılıklara kafa yorulduğu zaman bulunulan anın tadı kaçar ve o anı doğru şekilde değerlendirme fırsatı gider. Geçmişteki üzüntüleri ve gelecekteki olasılıkları Allah’a arzedip yola devam etmelidir. Bunu uygulamak, bilmek kadar kolay değildir ama bilmenin bile tek başına verdiği bir huzur vardır. Kişi vesveselere kapıldığını hissettiği anda: Peki şu an ben Allah rızası için ne yapabilirim? diye harekete geçmelidir. 

Her zaman için nefsin kurguladığı olasılıklar, yaşananlara kıyasla daha korkunçtur ve aslında gerçek değildir. Ashab-ı Kehf uyanınca ne kadar uyuduklarından habersiz olarak kalkıp yemek ihtiyaçlarını düşünürler ve bedenleri de rahatlıkla hareket edecek kadar sağlamdır. Demekki koruyan ve kollayan Allah’tır. Ömrümüzü ve rızkımızı bilen O’dur. Kula düşen, vesveselerden Allah’a kaçarak, bugünkü çabasına dönmektir. Böylece Allah’ın yardımıyla nefsi terbiye olacaktır.

Ey Allahım! Geçmişin üzüntülerini, pişmanlıklarını ve geleceğin hırslarını, endişelerini Sana arzederiz. Vesveselere dalan akıllarımızı ve kalplerimizi uyandır. Nefsimizin bitmek bilmeyen sorularının ve iştahının zararından muhafaza buyur. Bize iki cihanda da afiyet ve iyilik ver. Kalplerimizi, akıllarımızı ve bedenlerimizi afiyet ile Seninle ve bize Senin rızanı kazandıracak salih amellerle meşgul eyle. Bizi Sana hakiki manada güvenen ve teslim olan kullarından eyle. Amellerimizi kolaylaştır ve bizi rahmetin ile kuşattığın Sana kavuşan salih kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji