بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَلَئِنْ اَرْسَلْنَا ر۪يحاً فَرَاَوْهُ مُصْفَراًّ لَظَلُّوا مِنْ بَعْدِه۪ يَكْفُرُونَ ٥١
Safera صفر :
صُفْرَةٌ sarı renktir. Bazen siyah için de kullanılmaktadır. Bu renkten hareketle bakıra صُفْرٌ ve otun kurusuna da صُفارٌ denmektedir. Kimi zaman işitilen şeylerin bir yansıması olarak dudakla çalınan ıslık sesine de safir صَفِيرٌ denir. Buradan hareketle boş olması sebebiyle kaptan ıslık sesi işitildiğinde safir sesi duyuldu anlamında صَفِرَ الإناء denmiştir.
Safer ayının böyle adlandırılması bu ayda Arapların evinde erzak bulunmayıp evlerinin boş olmasıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de üç farklı isim formunda 5 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri safra, sıfır ve şifredir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَئِنْ اَرْسَلْنَا ر۪يحاً فَرَاَوْهُ مُصْفَراًّ لَظَلُّوا مِنْ بَعْدِه۪ يَكْفُرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْسَلْنَا şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. ر۪يحاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَاَوْا mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مُصْفَراًّ hal olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
ظَلٌَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
ظَلُّوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. ظَلُّوا ‘nun ismi cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِه۪ car mecruru يَكْفُرُونَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَكْفُرُونَ cümlesi, ظَلُّوا ‘nun haberi olarak mahallen mansubdur.
Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
يَكْفُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْسَلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), ta’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
مُصْفَراًّ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan إفعَلَّ babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَئِنْ اَرْسَلْنَا ر۪يحاً فَرَاَوْهُ مُصْفَراًّ لَظَلُّوا مِنْ بَعْدِه۪ يَكْفُرُونَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie, إنْ şart harfidir. Mahzufla birlikte ayet, kasem üslubunda gayrı talebî inşâ cümlesidir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.
Kasemle tekid edilmiş şart üslubundaki terkipte şart cümlesi وَلَئِنْ اَرْسَلْنَا ر۪يحاً müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
إنْ şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَرْسَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Mef’ûl olan ر۪يحاً ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
Müteakip فَرَاَوْهُ مُصْفَراًّ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle şart cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
مُصْفَراًّ , fiildeki mef’ûlün halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Kasemin cevap cümlesinin delaletiyle şartın cevabının hazfi, icâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mukadder kasemin cevabı olan لَظَلُّوا مِنْ بَعْدِه۪ يَكْفُرُونَ cümlesindeki لَ kasemin delilidir.
Kasem ile tekid edilmiş, nakıs fiil ظَلّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْ بَعْدِه۪ , konudaki önemine binaen amili olan يَكْفُرُونَ ’ye takdim edilmiştir.
ظَلّ ’nin haberi olan يَكْفُرُونَ cümlesi, müspet muzari sıygada faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )
Kasem cümlesinin hazf edilip cevap cümlesinin zikredildiği durumda, vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form da Kur’an'da sıkça kullanılmıştır.(Nihat Tarı Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Ayetteki birinci lam muvattie, ikincisi de muvattie olduğuna delalet eder. (Muhiddin Derviş, İrabi’l Kur’an )
Cenab-ı Hak, önceki ayette, göndermeyi bildirir bir üslupla, Rüzgârları gönderir buyurmuş, burada ise o üslûbun dışına çıkarak, Biz, bir rüzgâr gönderirsek… buyurmuştur! Çünkü, ر۪يحاً (rüzgârlar), O'nun rahmetinden olup, kesintisiz devam ederler. ريح (rüzgâr) ise, O'nun azabındandır. Halbuki Allah Teâlâ, kullarına son derece merhametlidir; bu sebeple, ريح ’i (her zaman) salıvermeyip tutar. İşte bu sebeple, faydalı rüzgârların, gece-gündüz çöllerde, sahralarda, ovalarda ve tepelerde estiğini; yakıp kavuran rüzgârın ise ancak bazı zamanlar ve bazı yerlerde estiğini görmekteyiz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
‘’Yemin olsun, eğer bir rüzgâr göndersek de onu sararmış görseler’’ ibaresinde bahsedilen şey o eser veya ekindir, yukarıda geçenden anlaşılmaktadır. Bulutu da denilmiştir, çünkü o sararırsa yağmur yağdırmaz. وَلَئِنْ 'deki لَ kaseme hazırlık içindir, şart edatının başına gelmiştir, mutlaka ondan sonra nankörlük etmeye devam ederler ifadesi de cezanın yerine geçen bir cevaptır, bunun içindir ki, إِنْ edatı da istikbal ile tefsir edilmiştir. Bu ayet kâfirleri sebatlarının azlığı, düşüncelerinin kıtlığı ve çabuk sarsılmaları ile teşhir etmektedir. Çünkü doğru bir görüş, yağmur geciktiği zaman Allah'a tevekkül etmelerini ve istiğfar ederek ona sığınmalarını ve rahmetinden ümit kesmemelerini; rahmet de yağdığı zaman hemen şükredip devamlı itaati, sevinmede aşırıya kaçmamayı gerektirir. Ekinleri sarardığı zaman da sabretmeyi; nimetine nankörlük etmemeyi lazım kılar. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Daha önce bu kâfirlerin durumu tespit edildikten sonra burada onlar açıkça zemmedilmekte ve ifrat ile tefrit arasında süratle değiştikleri bildirilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette 3 fiil de mazi sıygada gelmiştir. Bunların şart siyakında gelmesi istikbal manası kazandırmıştır. Mazi sıyganın tercih edilmesi mütekellim için daha hafiftir. Mütekellim şart siyakında istediği sıygayı seçmekte serbesttir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ ٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَإِنَّكَ | şüphesiz sen |
|
| 2 | لَا | asla |
|
| 3 | تُسْمِعُ | söz dinletemezsin |
|
| 4 | الْمَوْتَىٰ | ölülere |
|
| 5 | وَلَا | ve asla |
|
| 6 | تُسْمِعُ | işittiremezsin |
|
| 7 | الصُّمَّ | sağırlara |
|
| 8 | الدُّعَاءَ | çağrıyı |
|
| 9 | إِذَا |
|
|
| 10 | وَلَّوْا | giderlerken |
|
| 11 | مُدْبِرِينَ | arkalarını dönüp |
|
فَاِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ
İsim cümlesidir. فَ mukadder söz için ta’liliyyedir. Takdiri لا تحزن عليهم فإنّهم صمّ كالموتى (Onlar için üzülme. Çünkü onlar ölüler gibi sağırdırlar.) şeklindedir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُسْمِعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri اَنْتَ ‘ dir. الْمَوْتٰى mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. تُسْمِعُ الصُّمَّ atıf harfi و ‘la makabline matuftur.
تُسْمِعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri اَنْتَ ‘dir. الصُّمَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الدُّعَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. وَلَّوْا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَلَّوْا iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مُدْبِر۪ينَ hal olup, nasb alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُسْمِعُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi سمع ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), ta’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُدْبِر۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ
Ayete dahil olan فَ , ta’liliyedir. Cümle, takdiri لا تحزن عليهم (Onlar için üzülme..) olan mukadder cümle için ta’lil hükmündedir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ‘nin haberi olan لَا تُسْمِــعُ الْمَوْتٰى cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَا تُسْمِــعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ cümlesi, aynı üslupla gelerek makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Nefy harfinin tekrarlanması olumsuzluğu tekid içindir.
لَا تُسْمِــعُ ’nun tekrarı önemine binaendir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَا تُسْمِــعُ الْمَوْتٰى - لَا تُسْمِــعُ الصُّمَّ cümleleri arasında mukabele sanatı oluşmuştur.
تُسْمِــعُ - صُّمَّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَاِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى [Sen ölülere işittiremezsin] cümlesinde istiâre-i tasrîhiyye vardır.Kâfirler, hissetmemeleri, öğüt ve delilleri dinlememeleri hususunda istiâre-i tasrîhiyye yoluyla ölü ve sağırlara benzetilmiştir. (Sâbûnî,Safvetü’t Tefâsir)
Anlamayan kişilere yapılan hitabı içeren temsîli bir istiaredir. Kendisine söylenen şeyleri anlamayan insanlara hitap eden kişinin hali; ölü ya da sağır bir kavme hitap eden ve onlara duyurmaya, onları etkilemeye çalışan kişinin haline benzetilmiştir. Câmi’; boş bir iş olması, abesliktir. Bunun sebebi de öğüt ve ibret almak için gerekli olan hâsselerin yokluğudur. Kelamın bu şekilde gelmesi açıktır ki, hakîkî kelâmdan çok daha etkilidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Peygamber Efendimizin (s.a.v) müşriklerin hidayeti konusundaki hırsı ve onlara vahyi işittirebilme çabası sebebiyle kelam tekitli olarak gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cenab-ı Hak, sağır hakkında “Sen o daveti (tebliği) sağırlara işittiremezsin...” demiş, fakat ölüler hakkında davet kelimesini zikretmemiştir. Çünkü sağır bazan çok kuvvetli sesleri ve çok gürültülü şeyleri duyabilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte, اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Şartın cevap cümlesine mütealliktir.
وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ , şart manalı zaman zarfı اِذَٓا ’nın muzâfun ileyhi, aynı zamanda şart cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)
Öncesinin delaletiyle cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Şartın, takdiri لا تسمعهم (Sen onlara işittiremezsin) olan cevabının öncesinin delaletiyle hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlesinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubâlağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
مُدْبِر۪ينَ kelimesi haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
وَلَّوْا - مُدْبِر۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin sonundaki اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ bölümü mübâlağayı arttırmak içindir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayetin bütününde verilen anlama uyumlu olarak getirilen ayetin sonundaki اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ kısmı olmadan ayet, yine doğru anlaşılmakta ve çıkarıldığı zaman cümle yine tamamlanmış gözükmektedir. Fakat ayetin fasıla kısmı sözü edilen sağırın işaretle bir şeyleri anlayacak biri olması veya sırtını dönmeksizin kulak tıkamış olması veya sadece yüz yüze olmaması ihtimallerini de ortadan kaldıracak bir nükteye sahiptir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Burada dönüp gitmek manasındaki وَلَّوْا fiiliyle anlam tamamlanmıştır. Eğer sağır olan kimse sesin geldiği yöne dönük ise jest ve mimiklerden yola çıkarak seslenen kişinin farkına varır. Ancak eğer sırtı dönük ve uzakta ise ne bir ses işitir, ne de onu gösterecek bir hareketin farkına varır. Burada bahsedilen sağırlık onların küfür ve inanmayışlarını gösteren manevi bir sağırlıktır. Bu kişiler yüz yüze olduklarında bile etkilenmeksizin söylenenlerin bir kısmını ancak işitirler. Eğer arkaya dönüp giderlerse hiçbir şeyi duymayacakları aşikardır. Ancak hemen ardından gelen مُدْبِر۪ينَ (arkaya dönerek) lafzı dönüp gitmenin arkaya doğru olduğu, başka bir yöne doğru olmadığını da ifade etmektedir. “Geriye dönüp gitme” ifadesi daveti duymayacak kimselerin durumunu en güzel biçimde ortaya koymaktadır. Bu ifadeyle mana pekiştirilmiştir. (Ömer Özbek, Arap Dili Ve Belâgatı’nda Itnâb Üslûbu)
Hükmü arka dönmeye bağlaması imkansızlığı daha da pekiştirmek içindir. Çünkü sese doğru gelen sağır her ne kadar kelamı duymazsa da hareketler aracılığı ile biraz anlar. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Ayette ses duyuramama hükmünün "Arkalarını dönüp giderlerken" kaydına bağlanması, o kâfirlerin hallerinin son derece kötü olduğunu beyan etmek ve onların iki kötü hasleti kendi nefislerinde topladıklarına dikkat çekmek içindir: onlar kulaklarını hakka kapatmışlar ve hakka kulak vermekten de yüz çevirmişlerdir. Eğer onlarda bu ikisinden biri bile olsa onlara yeterdi. Şu halde, iki hasleti de kendi nefislerinde topladıkları zaman durumları nasıl olur? Zira konuşana bakan sağır, onun sözlerinden hiçbir şey anlamıyorsa da onun vaziyetlerine ve hareketlerine bakarak sözlerinden bir şeyler anlayabilir. Ama konuşana arkasını döndüğü zaman, ondan hiçbir şeyi anlayacak değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَٓا اَنْـتَ بِهَادِ الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ اِنْ تُسْمِعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ۟ ٥٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve değilsin |
|
| 2 | أَنْتَ | sen |
|
| 3 | بِهَادِ | yola getirecek |
|
| 4 | الْعُمْيِ | körleri |
|
| 5 | عَنْ | -ndan |
|
| 6 | ضَلَالَتِهِمْ | sapıklıkları- |
|
| 7 | إِنْ |
|
|
| 8 | تُسْمِعُ | sen işittiremezsin |
|
| 9 | إِلَّا | başkasına |
|
| 10 | مَنْ | kimseler(den) |
|
| 11 | يُؤْمِنُ | inanan(lar) |
|
| 12 | بِايَاتِنَا | ayetlerimize |
|
| 13 | فَهُمْ | ve onlar |
|
| 14 | مُسْلِمُونَ | müslüman olurlar |
|
وَمَٓا اَنْـتَ بِهَادِ الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَٓا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
اَنْتَ munfasıl zamir مَٓا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِهَادِي lafzen mecrur, مَٓا ‘nın haberi olarak mahallen mansubdur. Mankus isimdir. Aynı zamanda muzâftır. الْعُمْيِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَنْ ضَلَالَتِ car mecruru هَادِي ‘ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir:
a) Merfû halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi),
b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا – اَلرَّاعِيَ gibi),
c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi) îrab edilir. Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri îrab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak îrab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هَادِي ; sülâsi mücerredi هدي olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ تُسْمِعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ۟
Fiil cümlesidir. اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُسْمِــعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. اِلَّا hasr edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُؤْمِنُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يُؤْمِنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِاٰيَاتِنَا car mecruru يُؤْمِنُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. فَ ta’liliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُسْلِمُونَ mübtedanın haberi olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
تُسْمِــعُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سمع ’dir.
يُؤْمِنُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), ta’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُسْلِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
وَمَٓا اَنْـتَ بِهَادِ الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ
Ayet, atıf وَ ’la önceki ayetteki …اِنَّكَ لَا تُسْمِــعُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Allah Teâlâ, Hz.Peygamber’e hitap etmektedir.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَٓا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. ليس ‘nin haberi olan بِهَادِي ’ye dahil olan بِ , tekid ifade eden zaid harftir.
Müsned olan بِهَادِي , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)
هَادِي - ضَلَالَتِهِمْۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Ayette müslüman olup da dalaletten ayrılmamış kişi, kör bir insana benzetilerek istiare yapılmıştır. الْعُمْيِ kelimesi, kâfir için müstear olmuştur. Çünkü kâfir eşyanın hakikatini görmez. Âmâ gibidir.
ضَلَالَتِهِمْ kelimesinde manevî irsâd sanatı vardır.
اِنْ تُسْمِعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ۟
Cümle, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. Iki tekit hükmündeki kasr, fiil ve mef’ûlü arasındadır. تُسْمِعُ , maksur/sıfat, مَنْ يُؤْمِنُ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur.
Fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Ama kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani, bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُسْمِــعُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf اٰيَاتِنَا izafetinde, azamet zamirine muzâf olan ayetlere, tazim ve teşrif ifadesi vardır.
Ayetin sonunda müradifi zikredilen يُؤْمِنُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Emin oldu anlamındaki أمن fiili, بِ harfiyle kullanıldığında inandı manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
فَهُمْ مُسْلِمُونَ۟ cümlesi, يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا cümlesine atıf harfi فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan مُسْلِمُونَ۟ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
يُؤْمِنُ - مُسْلِمُونَ۟ - هَادِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ضَلَالَتِهِمْۜ - مُسْلِمُونَ۟ kelimeleri arasında tıbak-ı hafiy sanatı vardır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)
Neml 81. ayetle, birebir aynı olan bu ayet arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Onların körler olarak vasıflandırılmaları, görmenin gerçek amacını yitirdikleri yahut kalpleri kör olduğu içindir. Zira kendilerine emrettiğin hakka boyun eğenlerin imanı, kendilerini ayetleri tefekkür etmeye ve kabul ile karşılamaya davet etmektedir. Yahut ayetlere iman edenlerden murad, onlara iman etmeye yakın olan ve onlara gereğince yönelen kimseler demektir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةًۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۚ وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْقَد۪يرُ ٥٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | اللَّهُ | Allah |
|
| 2 | الَّذِي | ki |
|
| 3 | خَلَقَكُمْ | sizi yarattı |
|
| 4 | مِنْ | -tan |
|
| 5 | ضَعْفٍ | zayıflık- |
|
| 6 | ثُمَّ | sonra |
|
| 7 | جَعَلَ | verdi |
|
| 8 | مِنْ |
|
|
| 9 | بَعْدِ | ardından |
|
| 10 | ضَعْفٍ | zayıflığın |
|
| 11 | قُوَّةً | bir kuvvet |
|
| 12 | ثُمَّ | sonra |
|
| 13 | جَعَلَ | verdi |
|
| 14 | مِنْ |
|
|
| 15 | بَعْدِ | (-ten) sonra |
|
| 16 | قُوَّةٍ | kuvvet- |
|
| 17 | ضَعْفًا | zayıflık |
|
| 18 | وَشَيْبَةً | ve ihtiyarlık |
|
| 19 | يَخْلُقُ | yaratır |
|
| 20 | مَا |
|
|
| 21 | يَشَاءُ | dilediğini |
|
| 22 | وَهُوَ | ve O |
|
| 23 | الْعَلِيمُ | bilendir |
|
| 24 | الْقَدِيرُ | gücü yetendir |
|
Önceki âyetlerde ilâhî kudretin dış âlemde gözlemlenebilen kanıtlarına değinildikten sonra burada insanın özbenliğinde tesbit edebileceği delillere dikkat çekilmektedir (Râzî, XXV, 136). Bunların özeti, kişinin kendi hayatının akışında geçirdiği evreleri iyi bir incelemeye tâbi tutmasından ibarettir. İnsan, başlangıçta aşılanmış bir yumurta (zigot) olduğunu, birçok aşamadan geçtikten sonra güçlü dönemine eriştiğini, ama hiç kimsenin –kendisine uzun ömür verilmişse– gençlik dönemindeki bu gücünü aynen koruyamadığını, hele hiç kimsenin dünya hayatında ebedî kalamadığını düşünürse, bütün bunların varlıklar âlemine egemen olan üstün ve karşı konulamaz bir iradeden kaynaklandığını anlar. Bu sürecin bir benzerinin, içinde yaşadığı evren bakımından da kaçınılmazlığını ve onun da bir sonu olduğunu kabullenmekte güçlük çekmez (insanın yaratılış aşamaları ve hayat evreleri hakkında bk. Hac 22/5; Mü’minûn 23/12-15).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 327-328
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةًۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۚ
İsim cümlesidir. اَللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَكُمْ ‘dür. Îrabdan mahalli yoktur.
خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ ضَعْفٍ car mecruru خَلَقَ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنْ بَعْدِ car mecruru جَعَلَ ‘nin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. ضَعْفٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قُوَّةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنْ بَعْدِ car mecruru جَعَلَ ‘nin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. قُوَّةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ضَعْفاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَيْبَةً atıf harfi و 'la makabline matuftur.
يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ mübteda اَللّٰهُ lafza-i celâlin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
يَخْلُقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْقَد۪يرُ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfi veya haliyye olmasıda caizidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَل۪يمُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْقَد۪يرُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
الْقَد۪يرُ - الْعَل۪يمُ sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةًۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde الله isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Önceki ayetteki azamet zamirden bu ayette Allah’ın uluhiyetine dikkat çekmek, zihinlere yerleştirmek için Allah ismine geçişte, iltifat sanatı vardır.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması tazim kastının yanında, sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Haber konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Aynı üsluptaki ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ve ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةً cümleleri, sıla cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle ile atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlelere dahil olan atıf harfi ثُمَّ , zamanda terahi ve tertip ifade eder.
Cümlelerde takdim-tehir sanatı vardır. Birinci cümlede جَعَلَ fiiline müteallik مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ car mecruru, mef’ûl olan قُوَّةً ‘e, ikinci cümlede جَعَلَ fiiline müteallik olan مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ car mecruru, mef’ûl olan ضَعْفاً ‘e konudaki önemine binaen takdim edilmiştir.
وَشَيْبَةً mef’ûl olan ضَعْفاً ‘e tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.
Cümleler arasında mukabele sanatı vardır.
Mef’ûl konumundaki قُوَّةً , ضَعْفاً ve شَيْبَةً kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ cümlesi mübtedanın ikinci haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müfretten cümleye geçişte iltifat sanatı vardır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يَخْلُقُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قُوَّةً , ضَعْفاً ve شَيْبَةً kelimelerindeki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
ثُمَّ - خَلَقَ - ضَعْفٍ - جَعَلَ - بَعْدِ - قُوَّةً - مِنْ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
خَلَقَكُمْ - يَخْلُقُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا - الَّذ۪ي ve ثُمَّ - بَعْدِ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ضَعْفٍ - قُوَّةً kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb sanatı vardır.
بَعْدِ - ثُمَّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Ayette bütün bu yaratma sürecinin sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cenab-ı Hak, afakî delillere dair geçmiş olan delilleri tekrar edip, -ki tekrarlanan bu delil, [Allah, rüzgârları salıverendir. Ki böylece de rüzgârlar bulutu sürüverir..] (Rum, 48) ayetidir- rüzgârların hallerini başından sonuna kadar belirtince, enfüsî delillere dair bir delili de tekrar getirerek, ki bu da, insanoğlunun yaratılışı ve çeşitli devrelerinden bahsedilmesidir- “Allah, sizi güçsüz yaratandır...” buyurmuştur. Daha sonra Cenab-ı Hak "Sonra bu güçsüzlüğün ardından kuvvet verdi..." buyurmuştur. O halde bu ikinci ifadedeki ضَعْفٍ kelimesi çocuğun, bir cenin, yeni doğmuş bir çocuk ve sütten kesilmiş bebeklik haline bir işarettir ki bütün bu haller çocuğun zayıf ve aciz olduğu hallerdir. Cenab-ı Hakk'ın, "Sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet verdi" ifadesi yine, çocuğun buluğ çağına ermesine, oradan geçişine, gençliğine ve olgunluğuna bir işarettir.
Cenab-ı Hakk'ın "Sonra kuvvetin ardından da zayıflığa ve ihtiyarlığa getirendir. O ne dilerse yaratır. O, hakkıyla bilendir, kemâliyle kādirdir" ayeti de, olgunluk yaşından sonra gelen geriye dönüş ve ihtiyarlama haline bir işarettir ki, ihtiyarlık zayıflığın ta kendisidir. Cenab-ı Hak, "O ne dilerse yaratır" cümlesiyle, bütün bu işlerin kendiliğinden değil tam aksine Allah'ın meşîeti ile olduğunu beyan etmiştir. Nitekim Allah, âfâkî delillerde de, [Derken (Allah) bunu gökte nasıl dilerse öylece serer...] (Rum, 48) buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kıyamete saat denir, çünkü kıyamet, dünyanın son saatinde kopacaktır. Yahut kıyamet, aniden kopacağı için ona saat denilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مِن ibtidâiyyedir. Yani yaratmaya zayıf halden başlamıştır ki bu cenin halidir. Sonraki hal, sabî yani çocukluk halidir ki kuvvetli çağ olan buluğ çağına kadar devam eder. Buna beyaz saçın atfedilmesi de bu zayıflığa ve bundan sonra bir kuvvet kalmadığına ima içindir. Beyaz saçın ölümün habercisi olması dolayısıyla arkasından yokluk geleceği manası yaygındır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْقَد۪يرُ
Ayetin son cümlesi olan يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۚ cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidâi kelamdır.
Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi, bu vasıfların ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir.
الْعَل۪يمُ - الْقَد۪يرُ sıfatlarının ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Rıfat Resul Sevinç , Arapçada Cümle Yapısı 2010, S. 190-191)
Ayetin bu son cümlesi, Kur'an’da altı ayette aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Allah Rum, 27’de kudretini ilminden önce; burada ise, ilmini, kudretinden önce zikretmiştir. Niçin?
Cevap: Biz diyoruz ki, yeniden diriltme işi orada, "Ona göre bu pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur... "(Rum, 27) ifadesiyle anlatılmıştır. Çünkü ayette يُعٖيدُهُ ifadesiyle kastedilen yeniden diriltmedir ki كُن lafzıyla olur ve kendisine "ol" denilen şey de hemen oluverir. Binaenaleyh, buradaki (Rum, 27) ilahi kudret, son derece aşikârdır. Burada bahsedilen şey ise, yaratılışın başlangıcı olup, bu da bir takım devre ve hallerden İbarettir. Buradaki bütün hal ve durumların bilgisi ise, mevcuttur. Binaenaleyh burada da, "bilme" işi çok açık ve nettir. Hem, ayetteki, "O, hakkıyla bilendir, kemâliyle kādirdir" cümlesi, hem bir müjdelemeyi hem de bir inzârı kapsamaktadır. Çünkü O, mahlukatın işlerini ve amellerini bilince, mahlukatın hallerini bilmiş olur. Mahlukatın hallerini bilme işi, kudretle yapılan mükâfat verme ve cezalandırma işinden önce olunca, ilim sözü önce zikredilmiştir. Ama ahirette ise o halleri bilmek ikâb/azap ile anlaşılacaktır. İşte bu sebeple orada, (O, yegâne galip, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.) (Rum, 27) buyurmuştur. Ki buna da, insanın yaratılması ile ilgili ifadelerin peşinden, (Suret yapanların en güzeli olan Allah'ın şAnı ne yücedir!)(Müminun, 14) buyurmuştur. Şimdi biz diyoruz ki buradaki ahsen kelimesi, Cenab-ı Hakk'ın ilmine bir işarettir. Çünkü güzel yaratma işi ancak ilimle olur. el-Hâlikın işinden anlaşılan yaratma işi de, O'nun kudretine bir işarettir. Cenab-ı Hak, ilk yaratmadan bahsedip, ikinci kez yaratma da tıpkı ilk yaratma gibi olunca, işte bu hususu, o yeniden yaratmanın hallerini ve vakitlerini ele alarak belirtmiş ve şöyle buyurmuştur:
Kıyametin kopacağı gün günahkârlar, bir saatten başka kalmadıklarına yemin ederler, işte onlar, (dünyada da haktan) böyle döndürülüyorlardı". (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada ilim ve kudret vasıfları zikredilmiştir. Çünkü gelişmek için hikmet gereklidir. Hikmet de ilim dairesindendir. Açığa çıkması da kudretin etkisini gösteren en etkili şeydir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَۙ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍۜ كَذٰلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ ٥٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَوْمَ | ve gün |
|
| 2 | تَقُومُ | başladığı |
|
| 3 | السَّاعَةُ | sa’at |
|
| 4 | يُقْسِمُ | yemin ederler |
|
| 5 | الْمُجْرِمُونَ | suçlular |
|
| 6 | مَا |
|
|
| 7 | لَبِثُوا | kalmadıklarına |
|
| 8 | غَيْرَ | -ten başka |
|
| 9 | سَاعَةٍ | bir sa’at- |
|
| 10 | كَذَٰلِكَ | işte |
|
| 11 | كَانُوا | onlar |
|
| 12 | يُؤْفَكُونَ | (böyle) çevriliyorlardı |
|
Kıyamet koptuğunda günaha saplanmış olanların ancak kısa bir süre kaldıklarını söyleyeceklerinin belirtildiği 55. âyette nerede kaldıklarıyla ilgili bir açıklama bulunmadığı için, burada, dünyada veya kabirlerde geçirdikleri ya da dünyanın sona ermesiyle haşir günü (öldükten sonra dirilme vakti) arasında geçen sürenin kastedilmiş olabileceği (Zemahşerî, III, 208) yorumları yapılmıştır. 56. âyetin “fakat siz onu tanımıyordunuz” şeklinde çevrilen son cümlesi lafza uygun olarak “fakat siz bilmiyordunuz, anlamıyordunuz” şeklinde de tercüme edilebilir; meâlde “siz onu onaylamıyordunuz” tarzındaki izahlar esas alınmıştır (meselâ bk. Fîrûzâbâdî, V, 54). “Siz onu yalanladığınız ve alaya aldığınız için çabucak gelmesini istiyordunuz” tarzındaki yorum da (Şevkânî, IV, 266) bu mânayı desteklemektedir. 58. âyette Kur’an’da insanlar için her türlü örneğin verilmiş olduğu ifade edilirken, Allah’ın varlığı, birliği, Kur’an’ın Allah katından geldiği, insanların öldükten sonra diriltilerek hesaba çekilecekleri hususunda inkârcılara hiçbir mazeret bırakmayacak açıklıkta kanıtlar getirildiği ve uyarılara yer verildiği, bundan sonra inkârcılıkta direnmenin katı bir inattan başka bir şey olmadığı ve Hz. Peygamber’e hiçbir kusur izâfe edilemeyeceği anlatılmış olmaktadır (Râzî, XXV, 137-138).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 328
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَۙ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَوْمَ zaman zarfı يُقْسِمُ fiiline mütealliktir. تَقُومُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَقُومُ damme ile merfû muzari fiildir. السَّاعَةُ fail olup damme ile merfûdur.
يُقْسِمُ damme ile merfû muzari fiildir. الْمُجْرِمُونَ fail olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. مَا لَبِثُوا mukadder kasemin cevabıdır.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَبِثُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. غَيْرَ zaman zarfı لَبِثُوا fiiline mütealliktir. سَاعَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يُقْسِمُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi قسم ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), ta’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
الْمُجْرِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذٰلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ
İsim cümlesidir. كَ harf-i cerdir. Bu ibare amili يُؤْفَكُونَ ‘nin mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يُؤْفَكُونَ cümlesi, كَانُوا ‘nun haberi olarak mahallen merfûdur.
يُؤْفَكُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i faili olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَۙ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
İlk cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ , ihtimam için müteallakı olan يُقْسِمُ fiiline takdim edilmiştir.
Muzâfun ileyh konumundaki تَقُومُ السَّاعَة cümlesi, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَقُومُ السَّاعَةُ ifadesinde istiare sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan تَقُومُ fiili , السَّاعَةُ ‘ya isnad edilerek, zaman bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Cümlede müsnedün ileyh olan الْمُجْرِمُونَۙ , ism-i fail kalıbıyla gelerek bu özelliğin hudus ve yenilenmesine işaret etmiştir.
يُقْسِمُ - تَقُومُ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تَقُومُ السَّاعَةُ ifadesinde istiare vardır. Saatin gelmesi ile kastedilen, vaktinin, onun için belirlenen zaman diliminin gelmesidir. Arapların قد قامت السوق (Pazar geldi/başladı) sözleri de bu manada olup, pazar esnafının hareketlenip alışveriş yapacakları vakit başladı demektir. Kıyamete, القيامة adının verilmesi de bu manaya göredir. Yine o vakitte insanların ayakları üzerine dikilmelerinden dolayı onun bu şekilde isimlendirilmiş olması da mümkündür. Çünkü kıyametin asıl anlamı ‘ayağa kalkma’dır. Nitekim Yüce Allah bu manada يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمٖينَ [O gün insanlar alemlerin Rabbi huzurunda ayağa kalkacaklardır] (Mutaffifin/6) buyurmuştur. Yine Allah’ın bu suredeki وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ۜ [Göğün ve yerin, onun buyruğu ile ayakta durması da O’nun delillerindendir] sözüne gelince, bunun manası, göğün ve yerin Allah’ın iradesiyle uzay boşluğundaki tutunma yerlerine sarılmaları, durmalarıdır. Söz sahibinin إنَّما يقوم الأمر فلان بكذا (Falanca bu işi ancak şununla ayakta tutar) anlamındaki sözü de bunun gibidir ki, o işin ancak o şeye yapışarak ayağa kaldırılacağını ifade etmek istemektedir. Halbuki burada, gerçek anlamda, kendisine işaret edilen ayakta durma (kıyam) diye bir şey mevcut değildir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)
مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍۜ
İstînâfiye olarak fasılla gelen cümle mahzuf kasemin cevabıdır. Kasem fiilinin öncesinin delaletiyle hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasemle tekit edilen cevap cümlesi menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
سَاعَةٍۜ ‘deki nekrelik, kıllet içindir.
غَيْرَ سَاعَةٍۜ ibaresi, az bir zamandan kinayedir.
Ayetteki iki farklı manadaki السَّاعَة kelimeleri arasında tam cinas ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
غَيْرَ سَاعَةٍۜ - سَاعَةٍۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
سَاعَةٍۜ kelimelerinde lâfzî güzelliklerden tam cinas vardır. Bu kelimelerin harflerinin nev’i, adedi, tertibi ve heyeti aynıdır. Ancak ilk geçen kelime kıyamet manasında, ikinci geçen kelime ise bilinen zaman dilimi anlamındadır. Lafzî olmasının alameti de birinci kelimeyi müradifi olan bir kelimeyle değiştirip; وَيَوْمَ تَقُومُ القيامة يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَۙ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍۜ şeklinde söylenmesiyle, ya da ikinci kelimenin değiştirilerek; وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَۙ مَا لَبِثُوا الا وقة قصيرا şeklinde söylenmesiyle bu güzelliğin kaybolmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
السَّاعَةُ kelimesinde, “İki manası bulunan bir kelimenin bir manasını kendisiyle, diğer manasını da ona âid bir zamirle ifade etmek ya da her iki manaya âid birer zamirle bu iki manayı ifade etmektir” şeklinde tarif edilen istihdam sanatı vardır. Bu sanat şöyle de tarif edilmiştir: İki anlamı olan bir kelimeyi söz içinde iki anlama da gelecek şekilde kullanmaktır. (İbn Munḳıẕ)
Farklı alimler sanatları bazen farklı şekillerde tarif etmiştir.
كَذٰلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. كَذٰلِكَ , amili يُؤْفَكُونَ olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir.
Bu takdire göre nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Teşbih harfi كَ ‘nin dahil olduğu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ önceki konuya işaret edilmiştir. Mücrimlerin durumu, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
ذٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâği Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
كان ’nin haberi olan يُؤْفَكُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinin müsnedinin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir.
Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak.Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
يُؤْفَكُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Bu ifadenin, مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍۜ [Onlar dünyada bir saatin dışında kalmadılar]; "Kabirlerde... kalmadılar" ve "Onlar, dünyanın yok olduğu vakitten yeniden diriltilme vaktine kadar, bir saatten başka kalmadılar" anlamlarında olduğu ileri sürülmüştür, işte böylece onlar, haktan, batıla; doğrudan da yalana döndürülüyorlardı demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَالْا۪يمَانَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ اِلٰى يَوْمِ الْبَعْثِۘ فَهٰذَا يَوْمُ الْبَعْثِ وَلٰكِنَّكُمْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ٥٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالَ | ve dedi(ler) ki |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | أُوتُوا | verilen(ler) |
|
| 4 | الْعِلْمَ | bilgi |
|
| 5 | وَالْإِيمَانَ | ve iman |
|
| 6 | لَقَدْ | andolsun |
|
| 7 | لَبِثْتُمْ | siz kaldınız |
|
| 8 | فِي |
|
|
| 9 | كِتَابِ | yazgısınca |
|
| 10 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 11 | إِلَىٰ | kadar |
|
| 12 | يَوْمِ | gününe |
|
| 13 | الْبَعْثِ | yeniden dirilme |
|
| 14 | فَهَٰذَا | işte bu |
|
| 15 | يَوْمُ | günüdür |
|
| 16 | الْبَعْثِ | dirilme |
|
| 17 | وَلَٰكِنَّكُمْ | fakat siz |
|
| 18 | كُنْتُمْ | idiniz |
|
| 19 | لَا |
|
|
| 20 | تَعْلَمُونَ | bilmiyor(lar) |
|
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَالْا۪يمَانَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ اِلٰى يَوْمِ الْبَعْثِۘ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْعِلْمَ 'dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْعِلْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْا۪يمَانَ atıf harfi و ‘la makabline matuftur.
Mekulü’l-kavli لَقَدْ لَبِثْتُمْ ‘dur. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattie harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
لَبِثْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي كِتَابِ car mecruru لَبِثْتُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِلٰى يَوْمِ car mecruru لَبِثْتُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْبَعْثِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَهٰذَا يَوْمُ الْبَعْثِ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. يَوْمُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْبَعْثِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَلٰكِنَّكُمْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لٰكِنَّ istidrak harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre لٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
كُمْ muttasıl zamir لٰكِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. لَا تَعْلَمُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُونَ fiili نَ ’nun sübutuyla merfû muzari
fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَالْا۪يمَانَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ اِلٰى يَوْمِ الْبَعْثِۘ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Önceki ayetle bu ayet arasında mukabele oluşmuştur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Muzari sıygadan mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَالْا۪يمَانَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, sonraki habere dikkat çekmek kastı yanında, bahsi geçenleri tazim amacına matuftur.
اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَالْا۪يمَانَ ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede iman ve ilim alınıp verilebilen bir maddeye benzetilmiştir. Çünkü vermek, gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, Allah'ın, o kişiyi ilim ve iman sıfatıyla muttasıf kıldığını bildirmektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
اُو۫تُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَقَدْ لَبِثْتُمْ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ اِلٰى يَوْمِ الْبَعْثِۘ cümlesinde لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen كِتَابِ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan كِتَابِ tazim edilmiştir.
ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ ibaresindeki فٖي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. فٖي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla كِتَابِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada فٖي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü كِتَابِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak durumdaki bağlılığı, etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
İmanın ilme atfı ihtimam içindir. Çünkü imansız ilim ahiret hayatının kurtarıcısı olan hak olan itikada yönlendirmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَبِثْتُمْ fiili hakiki manada kullanılmıştır. Kabirlerde kaldınız demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
في harfi ta’lil içindir. Bugüne kadar kaldınız demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَهٰذَا يَوْمُ الْبَعْثِ
Mekulü’l-kavle matuf olan cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidâî kelamdır. هٰذَا mübteda, يَوْمُ الْبَعْثِ haberdir.
Müsnedün ileyh, işaret edilene dikkatleri çekerek önemini vurgulamak için işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
İşaret isminde istiare sanatı vardır. هٰذَا ile zamana işaret edilmiştir. Böylece zaman, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan يَوْمُ الْبَعْثِ , veciz anlatım kastıyla izafet formunda gelmiştir. Önemine binaen yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Muzafun ileyh olan الْبَعْثِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
يَوْمُ الْبَعْثِ [yeniden diriliş günü] ayette tekrarlanarak muhatabın zihninde yer etmesi ve öneminin anlaşılması murad edilmiştir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَهٰذَا ’daki فَ edatı, mahzûf şartın cevabıdır, takdiri şöyledir: Eğer yeniden dirilmeyi inkâr ediyor idiyseniz, işte bu o gündür. Yani inkârınızın batıl olduğu meydana çıkmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَلٰكِنَّكُمْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Ayetin son cümlesi de mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
İstidrak manasındaki لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
لٰكِنَّ ’nin haberi olan كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan لَا تَعْلَمُونَ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar , tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. (Arap Dilinde كَان Ve Kur’an’da Kullanımı M. Vecih Uzunoğlu)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103)
لٰكِنَّٓا - كُنَّا kelimeleri arasında muharref seci vardır.
الْعِلْمَ - لَا تَعْلَمُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَبِثْتُمْ - الْبَعْثِۘ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَيَوْمَئِذٍ لَا يَنْفَعُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ ٥٧
فَيَوْمَئِذٍ لَا يَنْفَعُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَوْمَ zaman zarfı, إذ için muzâf olup يَنْفَعُ fiiline mütealliktir. إذ mahzuf cümleye muzâftır. Kelimenin sonundaki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْفَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mukaddem mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası ظَلَمُوا 'dur. Îrabdan mahalli yoktur.
ظَلَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَعْذِرَتُهُمْ kelimesi يَنْفَعُ fiilinin faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُسْتَعْتَبُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُسْتَعْتَبُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُسْتَعْتَبُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi عتب ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
فَيَوْمَئِذٍ لَا يَنْفَعُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ
Ayet, atıf harfi فَ ile 55. ayetteki يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَئِذٍ önemine binaen amili olan لَا يَنْفَعُ fiiline takdim edilmiştir.
يَوْمَئِذٍ ‘nin sonundaki tenvin takdir edilen muzâfun ileyh cümlesinden ivazdır. Cümlenin takdiri … يوم إذ تقوم الساعة لا ينفع (Kıyamet koptuğu gün fayda vermez.) şeklindedir. Muzâfun ileyh cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
يَنْفَعُ fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan ظَلَمُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
مَعْذِرَتُهُمْ izafeti, لَا يَنْفَعُ fiilinin muahhar failidir.
Mef’ûl olan مَعْذِرَتُهُمْ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Zamir makamında bahsi geçenlerin ism-imevsûlle ve zalimler olarak zahiren zikredilmesi, tahkir ifadesinin yanında yaptıklarının zulüm olduğunu vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.
وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ
Hükümde ortaklık sebebiyle atıf harfi وَ ’la لَا يَنْفَعُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُسْتَعْتَبُونَ cümlesi, haberdir.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, tecessüm,teceddüt ve zem makamı olması sebebiyle de istimrar ifade eder. Muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde olay muhatabın muhayyilesinde canlanır. Bu da konunun daha iyi kavranmasına yardımcı olur.
يُسْتَعْتَبُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi, belli bir zamanda hudûsu ifade eder. Ayrıca muzari fiil cümlesi, hem hudûs hem de gelecek zaman ifadesi sebebiyle teceddüt (fiilde yenilenme / tekrarlanma) ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sülâsisi عْتَبُ olan يُسْتَعْتَبُونَ fiili, استفعال babındadır. Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
Yani, Onlardan, العيتاب (vazgeçme) istenmeyecektir demektir. İtâb, kınama ve azarın giderilmesi demektir. Yani, "suçlarını silecek olan tövbe, onlardan istenmeyecek; zira artık o tövbe onlardan kabul edilmeyecektir" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۜ وَلَئِنْ جِئْتَهُمْ بِاٰيَةٍ لَيَقُولَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُبْطِلُونَ ٥٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | ve andolsun |
|
| 2 | ضَرَبْنَا | biz anlattık |
|
| 3 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | هَٰذَا | bu |
|
| 6 | الْقُرْانِ | Kur’an’da |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | كُلِّ | her çeşit |
|
| 9 | مَثَلٍ | misali ile |
|
| 10 | وَلَئِنْ | ve eğer |
|
| 11 | جِئْتَهُمْ | onlara getirsen |
|
| 12 | بِايَةٍ | bir ayet |
|
| 13 | لَيَقُولَنَّ | derler |
|
| 14 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 15 | كَفَرُوا | inkar edenler |
|
| 16 | إِنْ | değil(siniz) |
|
| 17 | أَنْتُمْ | siz |
|
| 18 | إِلَّا | başka |
|
| 19 | مُبْطِلُونَ | iptal edenler(den) |
|
وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَ mukadder kasemin cevabına gelen muvattie harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
ضَرَبْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَٓا fail olarak mahallen merfûdur. لِلنَّاسِ car mecruru ضَرَبْنَا fiiline mütealliktir. ف۪ي هٰذَا car mecruru ضَرَبْنَا fiiline mütealliktir. الْقُرْاٰنِ işaret isminden bedel olup kesra ile mecrurdur. مِنْ كُلِّ car mecruru ضَرَبْنَا fiiline mütealliktir. مَثَلٍ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَئِنْ جِئْتَهُمْ بِاٰيَةٍ لَيَقُولَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُبْطِلُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جِئْتَ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَةٍ car mecruru جِئْتَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يَقُولَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذٖينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası كَفَرُٓوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَفَرُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُبْطِلُونَ ‘dur. يَقُولَنَّ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. مُبْطِلُونَ haber olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُبْطِلُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan i’fal babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
قَدْ ve mahzuf kasemle tekid edilmiş cevap cümlesi olan وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
ضَرَبْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
الْقُرْاٰنِ , işaret isminden bedel veya atf-ı beyan olarak ıtnâb sanatıdır.
Kur’an’a هٰذَا ile işaret edilmesi önemine dikkat çekmek ve tazim içindir. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet eder.
ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الْقُرْاٰنِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْقُرْاٰنِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
مَثَلٍ ‘deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
Cenab-ı Hakk’ın bu ifadesi, mazeretlerin kabul edilmeyeceğine, gerekli miktarın çok çok üstünde olan inzârın yapıldığına, peygamberde herhangi bir kusur bulunmadığına bir işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَئِنْ جِئْتَهُمْ بِاٰيَةٍ لَيَقُولَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُبْطِلُونَ
Ayetin atıfla gelen ikinci cümlesi, önceki kasem cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında lafzen ve manen ittifak vardır.
لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie, إنْ şart harfidir. Mahzufla birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâ cümlesidir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.
Kasemle tekid edilmiş şart üslubundaki terkipte şart cümlesi وَلَئِنْ جِئْتَهُمْ بِاٰيَةٍ, müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
إنْ şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.)
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
بِاٰيَةٍ ‘deki nekrelik herhangi bir manasında adet ifade eder.
Şart cümlesinin cevabı arkasından gelen kasemin cevabının delaletiyle hazf edilmiştir. Cevabın hazfi, îcaz-ı hazif sanatıdır.
Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Geldi anlamındaki جَٓاءَ fiili, بِ harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
لَيَقُولَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُبْطِلُونَ cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
لَيَقُولَنَّ kelimesinin sonundaki nûn-u sakile ve baştaki لَ harfi; kâfirlerin böyle söyleyeceklerinin kesin olduğunu belirtmektedir.
Fail konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan كَفَرُٓوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, sonradan gelecek habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir içindir.
يَقُولُنَّ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُبْطِلُونَ cümlesi, kasrla tekit edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfi اِنْ ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنْتُمْ mevsûf/maksûr, مُبْطِلُونَ sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
كَفَرُٓوا - مُبْطِلُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.
مُبْطِلُونَ , mezid افعال ifal babının mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.
İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
وَلَئِنْ جِئْتَهُمْ ifadesinde, zamirin müfred getirilmesinde, اِنْ اَنْتُمْ ifadesinde de çoğul getirilişinde şöyle bir incelik bulunmaktadır: Cenab-ı Hak sanki, “Ey habibim, Sen, bütün peygamberlerin getirdiği her türlü mucizeyi ve getirilmesi mümkün olan şeyi getirsen, onlar yine de, “Ey risalet iddiasında bulunanlar, sizin hepiniz yalancı ve müzevirsiniz...” diyeceklerdir” demek istemiştir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ ٥٩
İfade akışı incelendiğinde 59. âyette “ilimden nasibi olmayanlar” diye sözü edilenlerden maksadın zihniyet açısından câhil, gözünün önündeki gerçekleri ve delilleri görmezden gelme inadını sürdüren kimseler olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumdaki kimselerin kalpleri mühürlenmiştir; yani hakikatlere kulak vermemekte direnmeleri ve iradelerini kötü yolda kullanmaları sebebiyle ilâhî yardımdan mahrum edilmişler, kendi bağnazlıklarıyla başbaşa bırakılmışlardır (Zemahşerî, III, 209).
Sûre, sabrı ve inkârcılara karşı Allah’a güvenmeyi telkin eden vurgulu bir ifadeyle son bulmaktadır. 60. âyette Resûl-i Ekrem’e ve onun şahsında müminlere teselli ve moral verilmekte, aynı zamanda şartlardan etkilenmeksizin kendi çizgilerinde yürümeleri istenmektedir. Âyetin son cümlesi “İmana çağrı görevini aynı titizlikle sürdür, seni etkilemelerine fırsat verme, zihnine şüphe sokmalarına veya seni küçümsemelerine izin verme; onların tavırları seni üzüntüye, tedirginlik veya telâşa düşürmesin” gibi mânalarla açıklanmıştır. Bu âyetlerin Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret için fikrî hazırlık yaptığı sıralarda indiği dikkate alınarak, burada, şartlar yeterince olgunlaşmadan hareket edilmemesi yönünde bir uyarının bulunduğu da düşünülebilir (Derveze, VI, 308).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 328-329كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
Fiil cümlesidir. كَ harf-i cerdir. Bu ibare, amili يَطْبَعُ olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri; طبعًا مثلَ ذلك الطبع يطبع اللهُ على قلوب الذين لا يعلمون (Allah bu mühürlemeye benzer şekilde akletmeyenlerin kalplerini mühürler.) şeklindedir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni, mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir.
يَطْبَعُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلٰى قُلُوبِ car mecruru يَطْبَعُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَعْلَمُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَذٰلِكَ , amili يَطْبَعُ olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri; طبعًا مثلَ ‘dir.
Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Teşbih harfi كَ ‘nin dahil olduğu işaret isminde istiare sanatı vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ önceki hükümlere işaret edilmiştir. Uzak için kullanılan işaret ismi ذٰلِكَ ile Allah'ın takdiri, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
كَذٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذٰ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi, s. 101)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Burada işaret edilenlerin durumunun ne derece kötü olduğunu ifade eder.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ [Allah, kalplerini mühürledi.] ifadesinde istiare sanatı vardır. Çünkü kalplere gerçek anlamıyla mühürleme olmaz. Allah onların kalplerini, onlara gelen resullere tabi olmadıkları, hak söze kulak vermedikleri için, kendisine yararı olan herhangi bir şeyin içeri girmesine engel olacak şekilde kapatılmış ve üzeri mühürlenmiş bir kaba benzetmiştir. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. Kalplerin mühürlenmesi ifadesinde istiare vardır. Kâfirlerin büyüklenme ve inanmama konusundaki inatlarının ulaştığı şiddeti ifade etmek için bu istiare yapılmıştır.
طْبَعُ , mühürledi demektir. Matbaa, tabiat kelimeleri buradan gelir. Hamdi Yazır, küfrü onların tabiatı kılmak şeklinde açıklamıştır. Aynı kökten olduğu için bu manayı da verebiliriz. Kalplerini mühürleriz, küfür onların tabiatı haline gelir.
قُلُوبِ için muzâfun ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûlün sılası لَا يَعْلَمُونَ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَطْبَعُ اللّٰهُ , kalpte bulunup onu ferahlatan ve doğruyu kabul etmesine vesile olan inceliklerin yok edilmesi anlamına gelmektedir. Bu inceliklerin yok edilmesinin sebebi; kalbi mühürlenenlere fayda vermeyeceğinin ve kalplerinde olumlu bir etki bırakmayacağının bilinmesidir. Anlatacaklarının boşa gideceğini bilen vaizin, etkilenmeyen ve faydalanma isteği olmayan birine anlatmaktan vazgeçmesi gibi. يَطْبَعُ اللّٰهُ ifadesi, kalplerinin katı olması, hırs ve pas bürümesi sebebiyle bu durumlarına kinaye yapılmıştır. İşte bu şekilde cahillerin kalpleri katılaşır ve paslanır. Öyle ki iyi/haklı insanlara, kötü/haksız damgasını vururlar. Böyle yapanlar Allah’ın yarattıkları arasında kötülüğün dibini bulanlardır. (Abdülcelil Bilgin, Kur’an’daki Deyimler ve Zemahşerî’nin Keşşâf’ı, 320)
والطَّبْعُ عَلى القَلْبِ ifadesi ‘mühürlemek’ demektir, bu durumda kalplerin dini konuları anlamaya kabiliyeti olmaz. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلَا يَسْتَخِفَّنَّكَ الَّذ۪ينَ لَا يُوقِنُونَ ٦٠
فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ
Fiil cümlesidir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن قال الكافرون ذلك (Kâfirler böyle söylerse) şeklindedir.
اصْبِرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
وَعْدَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. حَقٌّ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
وَلَا يَسْتَخِفَّنَّكَ الَّذ۪ينَ لَا يُوقِنُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَخِفَّنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Fiilinin sonundaki nun, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يُوقِنُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُوقِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur.
Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
يَسْتَخِفَّنَّ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi خفف ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
يُوقِنُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi يقن ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte takdiri, إن قال الكافرون ذلك (Kâfirler böyle söylerse) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Cevap cümlesi olan فَاصْبِرْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ta’liliyye olarak fasılla gelen اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyh وَعْدَ اللّٰهِ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Allah ismine muzaf olan وَعْدَ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Müsned olan حَقٌّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَعْدَ kelimesinin Allah lafzına izafeti, vaade dikkat çekip önemini vurgulamak ve tazim içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
[Sen şimdi sabret. Şüphe yok ki Allah'ın vaadi haktır], yani "Senin doğruluğun ortaya çıkacaktır" beyanı ile Hazret-i Peygamber 'in kalbini takviye ve teselli etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
وَلَا يَسْتَخِفَّنَّكَ الَّذ۪ينَ لَا يُوقِنُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la فَاصْبِرْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Nun-i sakile ile tekit edilmiş, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَسْتَخِفَّنَّكَ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan لَا يُوقِنُونَ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması o kimselerin bilinen kimseler olduğunu belirtmenin yanında, tahkir ifade eder.
يَسْتَخِفَّنَّكَ fiilinin sonundaki نّ , tekid ifade eden nunu sakiledir. Sülâsîsi خفف olan يَسْتَخِفَّنَّكَ fiili, استفعال babındadır. Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Kur’an’daki bütün surelerde olduğu gibi bu surenin de son ayeti, hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğidir.
Bu sanatta mütekellim sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlar. Kur’ân’daki sûrelerin sonu bu sanatın en güzel örnekleridir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Kati iman beslememekte olanlar, sakın seni (sabırsızlıkla) hafifliğe götürmesinler” (Rum/60) ifadesi, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, insanları imana davet etmesinin gerekli ve şart olduğuna bir işarettir. Çünkü, eğer o susmuş olsaydı, o zaman kâfirler, “O, fikri tutarsız ve sebatı olmayan bir kimsedir” diyeceklerdi. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır, dönüş O’nadır, hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a; salâtü selâm da, peygamberlerin seyyidine, âline, ashabına ve hepsine olsun. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelam-ı kerîm, zahiri itibarıyla her ne kadar kâfirleri Peygamberimizi gevşekliğe sevk etmekten men etmek anlamını ifade ediyorsa da kinaye yoluyla Peygamberimizin, onların bu hareketlerinden etkilenmemesini ve onların fitnesine düşmemesini emir buyurmaktadır. Nitekim (Bir kavme olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin.) (Maide/8) ayeti de bu kabildendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sadece bu sayfada değil, surenin bütün ayetlerinin fasılalarındaki و - نَ , يْ - نَ harfleriyle oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek, dikkatinden kaçmayacak son derece latif, bedî’ sanattır. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
İnsan doğar. Güçsüzdür ve çaresizdir. Allah’ın rahmetiyle büyüdükçe kuvvetlenir. Önce sadece yatar, sonra ayaklanır. Kendi kendine hareket etmeyi ve kendini ifade etmeyi öğrenir. Belli bir yaştan sonra ömrü uzadıkça güçten düşmeye başlar ve kabiliyetlerinin birçoğunu zamanla kaybeder. Bir gün eceli gelir ve ölür.
İnsanın sahip olduğu zamanı değerlidir. Zira; ne zaman son bulacağı meçhuldur. Fakat, günümüzün yaygın bakış açıları, yanlış eğitim, hatalı öncelik seçimleri ve geç kazanılan değerler sonucu; insanın güçlendiği zamanı ile hakiki manada olgunlaştığı zamanı örtüşmemektedir. Hakikat yolunda harcanması gereken zamanların büyük bir kısmı, dünya hevesleri için heba edilir.
İnsan doğar, büyür ve ölür. Büyüdükten sonra hakikat ile tanışır. Gözleri, kulakları ve kalbi açılmamış ise; ya kiminle tanıştığını anlamaz ya da kiminle tanıştığını önemsemeden yoluna devam eder. Yaşanacak bir bugünü kalmadığında ve haberi gelen gün gelip de, dünyadaki zamanını hayal meyal hatırladığında kalakalır.
Ey Allahım! Bizi; zihnen ve kalben geç olgunlaşanlar gibi olmaktan koru. Sana kulluk etmek ve günahlarından tevbe etmek için ulaşıp ulaşmayacağını bilmediği yaşlılığını bekleyenlere benzemekten koru. Kalplerimizi, kulaklarımızı ve gözlerimizi; iman nurun, ilmin ve muhabbetin ile aydınlat. Karşımıza çıkan hakikati tanıyanlardan ve peşinden gidenlerden eyle. Sahip olduğu gücünü, zamanını ve kabiliyetlerini Senin rızan için kullananlardan eyle.
Hakikati görenlerden, işitenlerden, anlayanlardan ve sevenlerden olmak duasıyla.
Amin.
***
Kendisine gönderdiği mektuplardan birinde şu ifadeler yer alıyordu:
İbn Sina’nın bir sözü vardır:
“Hiç kimse, görmek istemeyen biri kadar kör olamaz.”
Bazen nefsini susturup durmalıdır. İstediklerinden, kendisi için iyi olacağını sandıklarından ve istemediklerinden uzaklaşmalıdır. Kaybettiğini ya da umduğunu arayan bir insan gibi geriye doğru adım atıp ‘acaba bakmadığım bir köşe ya da kaçırdığım bir nokta var mı’ düşüncesiyle gözlerini açmalıdır ve detayların hepsini yakalamaya çalışmalıdır.
Yaşanmışları yaşanmamışlara çevirmeye çalışmaktan, mutsuzluğunun suçunu bir başkasına yüklemekten ve değiştiremeyeceği gerçeklere kafa yormaktan vazgeçmelidir.
Bazen kalbini, ibadetlerini ve dualarını gözden geçirmelidir. Eksikliklerini tamamlamaya çabaladıktan sonra kendisine: ‘acaba bir şeyi yanlış mı istiyorum yoksa acele mi istiyorum’ sorusunu sormalıdır. Nefsinin çıkardığı gürültüye rağmen: ‘Allahım ben Sana güveniyorum, bana kolaylaştır, hakkımda hayırlı olanı gönlüme sevdir’ diye yüksek sesle tekrarlamalıdır.
Her anında Allah’ı anarak, O’na tevbe ve şükür ifadeleriyle yaklaşmalıdır. Sık sık Kur’an-ı Kerim’i hayatına işlemelidir ve Rasulullah (sa)’in hayatını okumalıdır. Bunlarla kendisine bir zırh örmelidir.
Bazen bir şeyleri beklemeyi bırakmalıdır. Mutluluğun sunulmasını, cevapların verilmesini, etrafındakilerin düzelmesini, sorunların çözülmesini ve geleceğin aydınlanmasını bekleme saplantısından kurtulmalıdır. Bu belki de daha çok ışık göreceğim diye doğrudan güneşe bakmaya benzer. Gözler bununla başa çıkamaz ve ısrar edilirse zarar görür.
Güneşe değil, aydınlattıklarına yani hayaline değil, eline bakmalıdır; şikayet değil, şükür defterini açmalıdır; nefsini değil, kalbini dinlemelidir; dünyayı değil, ahireti istemelidir; hevesini değil, Allah’ı anmalıdır.
Ey Allahım! Bizi görenlerden ve işitenlerden eyle. Her şeyi Senden isteyenlerden eyle. Hastalandığında şifayı, korktuğunda rahatlığı, daraldığında huzuru, zorlandığında kolaylığı, sıkıştığında ferahlığı ve ihtiyacını doğru istemeyi Senden isteyenlerden eyle. Dünyaya dair bir şeyleri beklerken Sana daha iyi bir kul olmanın fırsatlarını yitirmekten ve ömürlerimizi değerlendirememekten muhafaza buyur. Baktığımız her noktada, işittiğimiz her seste; Senin muhabbetine, rahmetine ve nuruna kavuşanlardan eyle. Senin rızanın olmadığı her mekandan, insandan ve işten uzaklaştır. İki cihanda da bizi rahmetinle, muhabbetinle ve nurunla sevindir.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji