Âl-i İmrân Sûresi 7. Ayet

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ  ٧

O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُوَ O
2 الَّذِي
3 أَنْزَلَ indirdi ن ز ل
4 عَلَيْكَ sana
5 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
6 مِنْهُ Onun
7 ايَاتٌ (bazı) ayetleri ا ي ي
8 مُحْكَمَاتٌ muhkemdir (ki) ح ك م
9 هُنَّ onlar
10 أُمُّ anasıdır ا م م
11 الْكِتَابِ Kitabın ك ت ب
12 وَأُخَرُ ve diğerleri de ا خ ر
13 مُتَشَابِهَاتٌ müteşabihdir ش ب ه
14 فَأَمَّا olanlar
15 الَّذِينَ
16 فِي
17 قُلُوبِهِمْ kalblerinde ق ل ب
18 زَيْغٌ eğrilik ز ي غ
19 فَيَتَّبِعُونَ ardına düşerler ت ب ع
20 مَا olanlarının
21 تَشَابَهَ müteşabih ش ب ه
22 مِنْهُ onun
23 ابْتِغَاءَ çıkarmak için ب غ ي
24 الْفِتْنَةِ fitne ف ت ن
25 وَابْتِغَاءَ ve bulmak için ب غ ي
26 تَأْوِيلِهِ onun te’vilini ا و ل
27 وَمَا oysa
28 يَعْلَمُ bilmez ع ل م
29 تَأْوِيلَهُ onun te’vilini ا و ل
30 إِلَّا başka kimse
31 اللَّهُ Allah’tan
32 وَالرَّاسِخُونَ ileri gidenler ر س خ
33 فِي
34 الْعِلْمِ ilimde ع ل م
35 يَقُولُونَ derler ق و ل
36 امَنَّا inandık ا م ن
37 بِهِ Ona
38 كُلٌّ hepsi ك ل ل
39 مِنْ
40 عِنْدِ katındandır ع ن د
41 رَبِّنَا Rabbimiz ر ب ب
42 وَمَا
43 يَذَّكَّرُ düşünüp öğüt almaz ذ ك ر
44 إِلَّا başkası
45 أُولُو sahiplerinden ا و ل
46 الْأَلْبَابِ sağduyu ل ب ب
 

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu mealdeki âyeti okudu: "(Habibim) Sana Kitab'ı indiren O'dur. Ondan bir kısım âyetler muhkemdir ki bunlar Kitab'ın anası (temeli)dir. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak (ötekini berikini saptırmak) ve (kendi arzularına göre) onun te'viline yeltenmek için onun müteşâbih olanına tâbi olurlar. Halbuki onun te'vilini Allah'tan başkası bilmez, ilimde yüksek gayeye erenler ise; "Biz ona inandık, hepsi Rabbimiz katındadır" derler. (Bunları) salim akıllılardan başkası iyice düşünmez."

Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayetin okunmasını tamamlayınca bana şunu söyledi: "Kur’ân'ın müteşâbih ayetlerine tâbi olanları gördüğünüz vakit bilin ki onlar Allah'ın ayette haber verdiği kimselerdir, onlardan sakının."

Buhârî, Tefsir, Âl-i İmrân 1; Müslim, İlim 1, (2665); Tirmizî, Tefsir, Âl-i İmrân (2996); Ebu Davud, Sünne 2, (4598).

 

 

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي , haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. عَلَيْكَ car mecruru  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْهُ اٰيَاتٌ  cümlesi, الْكِتَابَ ’ ın hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. مِنْهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اٰيَاتٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  مُحْكَمَاتٌ  kelimesi  اٰيَاتٌ ’ nün sıfatı olup damme ile merfûdur.

هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ  cümlesi,  اٰيَاتٌ  kelimesinin hali olarak mahallen mansubdur. Veya sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir  هُنَّ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اُمُّ الْكِتَابِ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

 اُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ  atıf harfi  وَ ’ la  اٰيَاتٌ ’ e matuftur. مُتَشَابِهَاتٌ  kelimesi  اُخَرُ ’ nın sıfatı olup damme ile merfûdur. اُخَرُ  gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

  

 فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ 


İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. اَمَّا  şart veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

İsim cümlesidir. ف۪ي قُلُوبِهِمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  زَيْغٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.    

فَ   harfi  اَمَّا ’ nın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

يَتَّبِعُونَ  cümlesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَتَّبِعُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَشَابَهَ مِنْهُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

تَشَابَهَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. مِنْهُ  car mecruru  تَشَابَهَ  ‘ deki failin mahzuf haline mütealliktir. ابْتِغَٓاءَ  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْفِتْنَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la makabline matuftur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  فَ  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  فَ  harfi varsa, o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Zemahşeri, El-mufassal fi ilmi'l arabiyye) 

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَّبِعُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’ dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

تَشَابَهَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır. Sülâsîsi  شبه ’ dir. 

Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ

 

 

مَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. وَ  haliyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. تَأْو۪يلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلَّا  hasr edatıdır. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الرَّاسِخُونَ  atıf harfi  وَ ’ la  اللّٰهُ  lafza-i celâle matuf olup, ref alameti وَ ’ dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.  فِي الْعِلْمِ  car mecruru  الرَّاسِخُونَ ’ ye mütealliktir.  يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪  cümlesi,  الرَّاسِخُونَ ’ nin hali olarak mahallen mansubdur.  

يَقُولُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl  اٰمَنَّا بِه۪ۙ ’ dir. يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  بِه۪  car mecruru  اٰمَنَّا  fiiline mütealliktir.  

İsim cümlesidir. كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri  كلّهم  şeklindedir.  مِنْ عِنْدِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. رَبِّ  muzâfın ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اٰمَنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.

الرَّاسِخُونَ , sülâsi mücerredi  رسخ  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَذَّكَّرُ  damme ile merfû muzari fiildir. إِلَّاۤ  hasr edatıdır.  أُو۟لُوا۟  fail olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için ref alameti و ’ dır. Aynı zamanda muzâftır. ٱلۡأَلۡبَـٰبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

یَذَّكَّرُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir. Aslı  يَتَذَكَّرُونَ  şeklindedir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir.  

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

 

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ

 

 Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  هُوَ  mübteda,  الَّذ۪ٓي  haberdir.

İsim cümlesinin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  هُوَ , maksûr/ mevsûf, الَّذ۪ٓي , maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Haber olarak gelen müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ٓي ’ nin sılası olan ….. اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَاب  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَيْكَ , ihtimam için, mef’ûl olan الْكِتَابَ ’ ye takdim edilmiştir.

عَلَيْكَ ibaresinde istiare vardır. “Sen adeta kitapla iç içesin, tamamen kitaba bürünmüşsün” manası ifade edilmiştir.

الْكِتَابَ ’ den müekked hal olan  مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مِنْهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اٰيَاتٌ muahhar mübtedadır.  

اٰيَاتٌ  için sıfat olan  مُحْكَمَاتٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اٰيَاتٌ ’ deki nekrelik tazim ve nev ifade eder.

هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ  cümlesi,  اٰيَاتٌ ’ ün hali veya sıfatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin izafetle gelmesi, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

Gramer gereği  اٰيَاتٌ [ayetler] kelimesinden  هي  ile bahsedilmeliyken ayetlerin görkemini büyüterek  هُنَّ kullanılmıştır.

وَاُخَرُ , temasül nedeniyle  اٰيَاتٌ ’ e atfedilmiştir. 

اُخَرُ  için sıfat olan  مُتَشَابِهَاتٌۜ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُحْكَمَاتٌ -  مُتَشَابِهَاتٌۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

‘’Kitabı indirdik’’ lafzından sonra ondaki ayetlerin muhkem ve müteşabih olduklarının belirtilmesi cem’ maa’t-taksim sanatıdır.

Kur'an için marife olarak  الْكِتَابَ  kelimesinin kullanılmasında, kitap ismini almaya layık olanın sadece Kur'an olduğu gibi bir mana vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayette cem’maa’t-tefrîḳ ve’t-taḳsîm sanatı vardır. Zira önce Kur’an ayetleri  الْكِتَابَ  kelimesinde cem edilmiş sonra  اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ ve َوَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ  kısmında tefrîḳ yapılmış ardında da ayetlere karşı insanların tutumu  فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ  ve  الرَّاسِخُونَ ifadeleriyle taḳsîm edilmiştir. (Hasan Uçar,Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî ’ Sanatları)

مُحْكَمَاتٌ , sağlam olanlar anlamına gelir.  اُمُّ الْكِتَابِ , kitabın aslı ve problemleri çözmede kendisine müracaat edilen kısmı demektir. اُخَرُ  kelimesi  اُخْرَى  kelimesinin çoğuludur.  مُتَشَابِهَاتٌۜ , birbiriyle benzeşen ve karıştırılan şeyler anlamına gelir. Bu konu hakkında pek çok görüş vardır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) 

Şerîf er-Radî şöyle der:  اُمُّ الْكِتَابِ  ifadesi istiaredir. Bundan maksat, bu ayetlerin kitabın aslı olduğunu ve ondaki bütün özetlerin manasını cem etmiş bulunduğunu bildirmektedir. Bu ayetler, kitabın anası durumdadır. Sanki Kur'an'ın diğer ayetleri bunlara tâbi veya bunlarla alakalıdır. Bu durum, çocuğun annesi ile olan ilgisine ve önemli işlerinde ona sığınmasına benzer ki sanki Kur'an'ın diğer ayetleri de o (muhkem) lere tâbi olur, onların peşine takılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Hristiyanlar “İsa üçün üçüncüsüdür.” şeklindeki iddialarını ispat etmek için Allah’ın “Biz yaptık.”, “Biz hükmettik.” gibi sözlerini kullanmak istediklerinde bu ayet nazil olmuştur. Allah’ın birliğine ve O’ndan gayrısından ilahlık vasfının nefyedilmesine dair ayetler de dahil olmak üzere muhkem ayetler, yoruma kapalı olan apaçık ayetlerdir. “Biz yaptık.” gibi ifadeler içeren ayetler ise Arapların konuşma tarzlarını bilmeyen kimselerin anlamını kavrayamayabilecekleri müteşabih ayetler kapsamına girer. Bu ayet-i kerimede muhkem ayetlerin temel olduğu ve müteşabihlerin onlara dayanılarak yorumlanacağı ifade edilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Eğer Kur’an’ın tümü muhkem kılınsaydı, insanlar onu kolayca anlar; deney gözlem, inceleme, araştırma ve düşünüp delil çıkartma gerektiren şeylerden yüz çevirirlerdi. Böyle yaptıklarında da Allah’ın varlığına ve birliğine, yani marifetullah ve tevhide dair bilginin elde edileceği yegâne yolu bırakmış olurlardı.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

مُحْكَمَاتٌ  kelimesi; lügatte bozulmaktan uzak, gerçek ve sağlam demektir ki hikmet kelimesi de bununla ilgilidir. İki şeyin birbirine karşılıklı olarak ve eşit olarak benzemelerine de teşabüh, benzeyenlerden her birine de müteşabih denilir ki birbirinden seçilemez, insan zihni onları birbirinden ayırt etmekten aciz kalır. Teşbih ve müşabehet, (yani benzetme ve benzeme) tabirlerinde bir taraf eksik ve ikinci derecede, diğer taraf tam ve esas olur. Teşabühte ise her iki taraf aynı kuvvette ve eşit benzerlikte olur, benzer yönleri ayrıntıları ortadan kaldırır da birbirinden seçilemez olurlar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Lafız iki manaya ihtimalli olur; onun, bu manalardan birisine nisbetle ihtimali râcih, diğerine nisbetle de ihtimali mercûh olur ve biz de lafzın manasını râcih olana hamleder de mercûh olana hamletmezsek, işte bu “muhkem”; eğer lafzı, mercûh olan manaya hamleder de râcih manaya hamletmezsek, işte bu da “müteşabih” olur. Buna göre biz deriz ki lafzı râcih olan manasından alıp mercûh olan manaya hamletmemiz için, mutlaka bu konuda ayrı bir delilin bulunması gerekir. Bu ayrı delil de ya lafzî ya da aklî bir delil olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Muhkem ayetler, mana ve murada delaletleri kesin; ibareleri sağlam, ihtimal ve iştibahtan masun ve mahfuz olan ayetlerdir. İşte bunlar Kitabın asıl, anasıdır; diğer ayetler için de başvurulan ilkelerdir.

Müteşabih ayetler, benzer manalara gelen; hangi manada alınmasının daha uygun olacağı konusunda zahirde kesin bir ayrım yapılamayan fakat ancak iyi bir inceleme ve derin bir tefekkür sonunda açıklığa kavuşturulan ve asıl muradı anlaşılan ayetlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ 


فَ , istînâfiyyedir. 

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s. 421)

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Şart üslubundaki terkipte  الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ  cümlesi şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan  ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ  cümlesinde, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ي قُلُوبِهِمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  زَيْغٌ  muahhar mübtedadır.

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve tahkir içindir.

زَيْغٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

فَ  karinesiyle gelen  فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ  cümlesi  اَمَّا ’ nın cevabı, aynı zamanda mübteda olan  الَّذ۪ينَ ’ nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari sıygada fiil olarak gelmesi, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları yanında cümlenin hükmünü takviye etmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

يَتَّبِعُونَ  fiilinin mef’ûlü olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’ nın sılası olan  تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  مِنْهُ , ihtimam için, mef’ûl olan  ابْتِغَٓاءَ ’ye takdim edilmiştir

ابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ  izafeti, mef’ûlün lieclih olan  ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ ’ ye matuftur. Cihet-i camiâ tezayüftür. Mef’ûller izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

الْكِتَابَ - ابْتِغَٓاءَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مُتَشَابِهَاتٌۜ - تَشَابَهَ  ve  الَّذ۪ينَ - الَّذ۪ٓي  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

زَيْغٌ - الْفِتْنَةِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ف۪ي قُلُوبِهِمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kimselerin fikirlerindeki yanlışlığı etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Müteşabih ayetlerin peşine koşanlar hakkındaki bu ayet-i kerimede  زَيْغٌ  kelimesinde istiare yapılmıştır.  زَيْغٌ ; yoldan çıkmak, sapmak demektir, kalpteki yanlış düşünceler için müstear olmuştur. Aralarındaki benzerlik her iki durumun da zararlı olmasıdır. Ayette hakiki manadan mecazî manaya geçişin sebebi; fitne çıkarmanın da yoldan sapmak gibi yanlış olduğunu etkili bir şekilde ifade etmektir. 

ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ [Kalplerinde eğrilik bulunanlar] yani bidat ehli; “fitne çıkarmak” insanları dinlerinden fitne yoluyla saptırmak ve onları yoldan çıkarmak amacıyla “ve müteşabihlerin peşine düşmek” yani onları arzularına göre tevil etmek amacıyla ‘’onun müteşabih kısmına uyarlar”, yani müteşabihlerin peşine düşerler ki bu müteşabihler bidatçinin muhkem ayetlere uymayan görüşlerine hamledilebileceği gibi ehl-i hakkın görüşlerine de hamledilebilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Burada  يَتَّبِعُونَ  ile boyun eğmek değil, bir şeyin arkasından gitmek kastedilmiştir. Bu kullanım, “Şeytanın okuduklarına tâbi olurlar.” [el-Bakara 2/102] ayetindeki anlama benzemektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bu ifade, batıla sarılan ve kendi batılı için müteşabihle ihticâc eden herkese şamildir. Çünkü lafız ’”âmm” (umumi) bir lafızdır. Sebebin hususi olması, lafzın umumiliğine mani değildir. Bu tabire, kendisinde bir karışıklık ve iltibas bulunan her husus dahildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ

 

Hal وَ ’ ı ile gelen cümle, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir.

Nefiy harfi  مَا  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan kasr, fiille fail arasındadır. يَعْلَمُ  maksûr/sıfat,  اللّٰهُۢ  maksûrun aleyh/mevsûftur. Kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. 

الرَّاسِخُونَ  kelimesi  اللّٰهُۢ  lafzına matuftur.

الرَّاسِخُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.  فِي الْعِلْمِ  car-mecruruna müteallak olabilmesi bu vezin sayesindedir. 

فِي الْعِلْمِ  ibaresinde, فِی  harfindeki zarfiyyet manasının delaletiyle istiare vardır. Bu cümlede harfin dahil olduğu kelime yani  الْعِلْمِ  zarfa benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinde de mevcut olan mutlak irtibat ve alakadır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, tüm kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlin zikri, haşyet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir. Ayrıca  لِلَّهِ  isminde tecrîd sanatı vardır.

الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ  tabirinde de istiare vardır. İlimde derinleşmiş kimseler, ağır bir şeyin çukur bir yere yerleşmesine benzetilmiştir.

Kalplerinde eğrilik olanlar ile ilimde derinleşenler arasında mukabele vardır. 

Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade eden  تَأْو۪يلَهُٓ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَعْلَمُ - الْعِلْمِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müteşabih ayetleri anlayabilenlerin Allah ve ilim sahibi olanlar şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.

Arapçada “rusûh”, bir şeyin iyice içinde olmak demektir. Bil ki ilimde râsih olan, yakînî ve kat’î deliller ile Allah’ın zat ve sıfatlarını; Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu bilen kimsedir. Böyle birisi, Kur’an’ın bir müteşabih ayetini görüp, kat’î delil de Allah’ın muradının o ayetin zahiri manası olmadığına delalet edince, Allah’ın muradının ayetin zahiri manasından başka olduğunu ve o muradın hak olduğunu, ayetin zahiri manasının bırakılmasının, Kur’an’ın sıhhatini tenkit etmede bir şüphe teşkil etmeyeceğini kesinkes anlamış olur.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’ l -Gayb)


يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ

 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle,  الرَّاسِخُونَ ’ den müekked hal olarak ıtnâb sanatıdır. 

Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına vav gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan,  اٰمَنَّا بِه۪ۙ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen  كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ  cümlesi  اٰمَنَّا بِه۪ۙ  cümlesinden bedeldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  كُلٌّ ’ün muzâfun ileyhi mahzuftur. Kelimedeki tenvin bu haziften ivazdır.

مِنْ عِنْدِ  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدِ رَبِّنَاۚ  izafetinde Rab ismine muzâf olan  عِنْدِ  ve muzâfun ileyh olan  نَاۚ  mütekellim zamiri dolayısıyla iman edenler şeref kazanmıştır.

وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ  [Onun te’vilini ancak Allah ve ilimde derinlik sahibi olanlar bilirler.] Bazı kıraat alimleri Allah lafzında dururlar. Bu durumda ayet [Müteşâbihi, Allah’tan başkası bilmez.] manasına gelir. Abdullah b. Mes‘ûd mushafında [Onun te’vilini yalnız Allah bilir. İlimde derinlik sahibi olanlar ona iman ettik derler.] şeklindedir.

يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ [Derler ki: Biz iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır.] Yani muhkem ve müteşabih bütün ayetler Allah katındandır. Bu görüşe göre  وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ  ifadesi mübtedadır. Haberi [Onlar ‘Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır.’ derler.] ifadesidir. Diğer görüşe göre bu ifade hal konumunda bulunur. [Ona iman ettik, diyerek] şeklinde takdir edilir.  Burada atıf harfine gerek duyulmamıştır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

عِنْدِ  lafzının getirilmesindeki fayda: Müteşabih ayetlere iman hususunda, daha güçlü ifadeye ihtiyaç duyulur. İşte bundan dolayı, ifade daha tekitli olsun diye  عند getirilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye  وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

 Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّٓا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr fiille fail arasındadır.  يَذَّكَّرُ , maksur/sıfat,  اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani fiil, bu faile hasredilmiştir. 

Müsnedün ileyh az sözle çok anlam ifade etme yollarından biri olan izafetle gelmiştir.

Ayetin son cümlesi mesel tarikinde olmayan tezyil cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Bu cümle, makabli için bir zeyl olup ilimde râsih olanları keskin zeka ve güzel nazar ile methetmek üzere doğrudan doğruya Allah (c.c) tarafından zikredilmiştir. Yine bu cümle, ilimde râsih olanların müteşabih ayetlerin teviline ehil olmak için nasıl hazırlandıklarına da işaret eder ki o da aklın önündeki hissiyat perdelerini sıyırıp atmaktır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)