بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
كَذٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ مَا قَدْ سَبَقَۚ وَقَدْ اٰتَيْنَاكَ مِنْ لَدُنَّا ذِكْراًۚ ٩٩
كَذٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ مَا قَدْ سَبَقَۚ
Fiil cümlesidir. كَ harf-i cerdir. Bu ibare, amili نَقُصُّ olan mahzuf mef’ûlun mutlaka mütealliktir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك ise muhatap zamiridir.
نَقُصُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. عَلَيْكَ car mecruru نَقُصُّ fiiline mütealliktir. مِنْ ba’ziyyedir. مِنْ اَنْـبَٓاءِ car mecruru نَقُصُّ fiiline müteallikir. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası قَدْ سَبَقَ ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. سَبَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
وَقَدْ اٰتَيْنَاكَ مِنْ لَدُنَّا ذِكْراًۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ لَدُنَّا car mecruru ذِكْراً ’nın mahzuf haline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَّا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ذِكْراً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتى ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَذٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ مَا قَدْ سَبَقَۚ
Fasılla gelmiş istînâf cümlesidir. Muhatap Hz. Peygamberdir.
كَذٰلِكَ , amili نَقُصُّ fiili olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi bu faaliyetin bir defalık olmadığını ve zaman içerisinde tekrarlandığını göstermektedir.
كَذٰلِكَ ’deki كَ teşbih harfidir. ذٰلِكَ müşebbehün bihtir. Müşebbehin konumu öyle yüce bir yerdedir ki ona benzeyecek bir şey yoktur manasındadır. Bu ifadede mübalağa sanatı vardır.
كَذٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ [İşte böylece sana anlatıyoruz] cümlesinde mürsel-mücmel teşbih vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali (kullanımı), işaret edilen nimetin fazilet mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
نَقُصُّ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Önceki ayetteki Allah isminden bu ayette azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
Bu kıssalardaki güzel halleri gözönünde canlandırmak için نَقُصُّ fiili muzari olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنْ ba’z manasında gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
نَقُصُّ fiiline müteallik مِنْ اَنْـبَٓاءِ car-mecruru için muzâfun ileyh konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi olan قَدْ سَبَقَ , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
نَبَاَ ; büyük fayda sağlanan, kendisiyle zann-ı galib oluşan haberdir. Allah Teâlâ’nın burada haber değil de نَبَاَ ’yi tercih etmesi mana-lafız uyumunun yani teşâbüh-i etrâf sanatının, güzel bir örneğidir.
نَقُصُّ - اَنْـبَٓاءِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cümle istînâfiyye ve tezyîl cümlesi olarak gelip Musa’nın (a.s) risalet kıssasına ve onu takiben İsrailoğullarıyla arasında geçen hadiselere atıfta bulunmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَقَدْ اٰتَيْنَاكَ مِنْ لَدُنَّا ذِكْراًۚ
وَ , atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
اٰتَيْنَاكَ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan ذِكْراًۚ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik مِنْ لَدُنَّا car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لَدُنَّا izafetinde لَدُنَّ ’un azamet zamirine muzâf olması, ona tazim ifade eder.
لَدُنَّا ifadesi (Bu iş bizim kudretimizde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında لَدُنْ , yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, En’âm/57)
لَدُنَّ , aynı anlama gelen عِنْدَ kelimesinden farklıdır. Çünkü لَدُنْ , en yakın için, عِنْدَ ise hem yakın, hem uzak için kullanılır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min,Ruhul Beyan, Hud/1)
İkinci mef’ûl olan ذِكْراً ’nin nekre oluşu, tazim ve tekrim içindir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sana tarafımızdan zikri yani “Kur'an'ı verdik” buyurmuştur. Bu tıpkı [Bu, (Kur'an) indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. (Enbiya Suresi, 50)] , [Hiç şüphesiz o Kur'an senin için bir zikir hatırlatma, bir vaz-u nasihattir. (Zuhruf Suresi, 44)] ve [Zikirli Kur'an’a yemin olsun. (Sad Suresi, 1)], [Onlara ne zaman bir zikir gelse… (Enbiya Suresi, 2)] ayetlerinde olduğu gibidir. Kur'an'da Cenab-ı Hakk'ın, [Şüphesiz o Kur'an senin ve kavmin için bir zikirdir. (Zuhruf Suresi, 44)] ayetinde de beyan edildiği gibi Hz. Muhammed ve ümmeti için bir zikir bir şan şeref vardır. Bil ki Allah Teâlâ, bütün kitaplarını zikir diye adlandırmış ve [Zikir ehli olanlara sorun… (Nahl Suresi, 43)] buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مَنْ اَعْرَضَ عَنْهُ فَاِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وِزْراًۙ ١٠٠
مَنْ اَعْرَضَ عَنْهُ فَاِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وِزْراًۙ
İsim cümlesidir. Cümle, önceki ayetteki ذِكْراً ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَعْرَضَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنْهُ car mecruru اَعْرَضَ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَحْمِلُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَحْمِلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. يَوْم zaman zarfı يَحْمِلُ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وِزْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْرَضَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عرض ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَنْ اَعْرَضَ عَنْهُ فَاِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وِزْراًۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasl sebebi kemâl-i ittisâldir. Önceki ayetteki ذِكْراًۚ kelimesinin sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ اَعْرَضَ عَنْهُ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki اَعْرَضَ cümlesi mübtedanın haberidir.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karînesiyle gelen فَاِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وِزْراًۙ şeklindeki cevap cümlesi, إِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اِنَّ ‘nin haberi olan يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وِزْراً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَحْمِلُ fiiline müteallik olan يَوْمَ الْقِيٰمَةِ zaman zarfı, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan وِزْراًۙ ’daki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
يَحْمِلُ - وِزْراً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وِزْراًۙ ibaresinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede وِزْراًۙ , günah için müstear olmuştur. Günah, yüklenebilecek bir maddeye benzetilmiştir. Çünkü yüklenme işlemi, ağırlığı olan şeyler için söz konusudur. Kastedilen günahın fazlalığı ve önemidir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ, isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadir Suresi 1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
خَالِد۪ينَ ف۪يهِۜ وَسَٓاءَ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ حِمْلاًۙ ١٠١
خَالِد۪ينَ ف۪يهِۜ وَسَٓاءَ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ حِمْلاًۙ
خَالِد۪ينَ kelimesi, يَحْمِلُ ’deki failin hali olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır. ف۪يهِ car mecruru خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَٓاءَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. سَٓاءَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, وزرهم (Onların yükü) şeklindedir. لَهُمْ car mecruru حِمْلاً ’nin mahzuf haline mütealliktir.
يَوْمَ zaman zarfı mahzuf hale mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. حِمْلاً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması 3. سَاءَ Fiilinin مَا Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur.Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez.Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِد۪ينَ, sülasi mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِد۪ينَ ف۪يهِۜ وَسَٓاءَ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ حِمْلاًۙ
خَالِد۪ينَ önceki ayetteki يَحْمِلُ ’deki failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
ف۪يهِ car-mecruru, خَالِد۪ينَ ‘ye mütealliktir.
ف۪يه car-mecrurundaki عذاب الوزر ’ye ait olan zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen ağırlık, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Günahlar, bir kabın içinde muhafaza edilen bir şeye benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Bu ifade sebebiyet alakası ile mecaz-ı mürseldir. Kıyamet gününde insanda yük yoktur, fakat yüklendiklerinin sebep olduğu azap vardır.
İsm-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden خَالِد۪ينَ , car mecrur ف۪يهِۜ ‘ye müteallak olmuştur. خلد aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı ’anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
Hal konumundaki وَسَٓاءَ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ حِمْلاً cümlesi gayr-ı talebî inşâî isnaddır. سَٓاءَ , zem anlamı taşıyan camid fiildir. Tekid ifade eder.
Zem fiili سَٓاءَ ’ nin faili, temyiz olan حِمْلاً ile açıklanmıştır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zem fiilinin takdiri وزرهم (Onların yükü) olan mahsusunun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَسَٓاءَ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ حِمْلاًۙ [Kıyamet gününde günah, onlar için ne kötü bir yüktür] cümlesinde istiare vardır. Burada günah, istiâre-i tasrîhiyye yoluyla ağır yüke benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Kıyamet gününün ve taşıdıkları şeyin, zamir yerine zahir isim olarak gelişi, dikkat çekerek korkutma amaçlı iltifat ve ıtnâb sanatıdır.
حِمْلاً ve وِزْراً kelimeleri arasında muvazene ve seci sanatları vardır.
يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِم۪ينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقاًۚ ١٠٢
Zeraqa زرق : زُرْقَة beyazla siyah arasındaki renklerden biri olan mavidir. Ayeti kerimede bu kelime ile anlatılan ise 'gözlerinde nur olmayan' manasıdır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de isim olarak sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri mızrak ve zerk etmektir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِم۪ينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقاًۚ
يَوْمَ zaman zarfı önceki ayetteki يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ’den bedel olarak mahallen mansubdur. يُنْفَخُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُنْفَخُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. فِي الصُّورِ car mecruru naib-i faildir. نَحْشُرُ fiili atıf harfi وَ ’la يُنْفَخُ ’ya matuftur.
نَحْشُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْمُجْرِم۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
يَوْمَئِذٍ zaman zarfı, إذ için muzâf olup نَحْشُرُ fiiline mütealliktir. إذ mahzuf cümleye muzâftır. Kelimenin sonundaki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. زُرْقاً kelimesi الْمُجْرِم۪ينَ ’nin hali olarak fetha ile mansubdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “...rek, ...rak, ...dığı halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelun minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُجْرِم۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if‘al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
زُرْقاً kelimesi فُعْل vezninde sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِم۪ينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقاًۚ
Zaman zarfı يَوْمَ , önceki ayetteki يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ’den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır. يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhi olan يُنْفَخُ فِي الصُّورِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) يُنْفَخُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef‘ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef‘ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmûlat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
وَنَحْشُرُ الْمُجْرِم۪ينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقاً cümlesi, atıf harfi وَ ‘la يُنْفَخُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır. نَحْشُرُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. نَحْشُرُ fiiline müteallik zaman zarfı يَوْمَئِذٍ ‘nin sonundaki tenvin, takdir edilen muzâfun ileyh cümlesinden ivazdır. Muzâfun ileyh cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. يَوْمَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمُجْرِم۪ينَ ‘den hal olan زُرْقاً, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Kinaye ve tevriye kastıyla gelen زُرْقاً kelimesinde tıbâk-ı tedbîc sanatı vardır. زُرْقاً gök gözlü demektir. Çünkü gök, Araplara göre göz için en kötü ve istenmeyen renktir. Zira Rumlar onların en azılı düşmanları idiler, onlar da gök gözlü idiler. Bunun içindir ki düşmanı nitelerken; ciğeri kara, bıyığı kırmızı, gözü mavi denilir. Ya da kör olarak toplayacağız demektir, çünkü körün göz bebeği mavileşir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Câmi‘; her ikisinin de yani körlüğün de simgesi mavi gözlü olmak olan düşmanlığın da sevilmemesidir. Ebüssûud ve Fahreddin er-Râzî tefsirinde de aynı ifadeler yazılıdır. Mücrimleri o gün kör olarak haşrederiz ifadesinde istiare vardır. زُرْقاً kelimesi, mavileşti anlamında sıfat-ı müşebbehedir. Ayette kör manasında kullanılmıştır. Ebu Müslim şöyle demiştir: “Ayette bahsedilen mavilikten murad, onların gözlerinin belermesidir. Mavi gözler belerir. Çünkü böyle insanların gözlerinin görme gücü zayıf olduğu için, baktığı şeyi iyice görebilmek maksadı ile ona gözünü iyice dikip bakar. Böyle bir durum ise, başına hoşlanmadığı bir şeyin gelmesinden korkan kimsenin halidir. Bu tıpkı [O (Allah) bunları, gözlerinin belerip kalacağı bir gün için geciktirmektedir. (İbrahim Suresi, 42)] ayetinde olduğu gibidir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Fahreddin Râzî tefsirinde geçen bu bilgiyi günümüzdeki bilim insanları da destekler nitelikte şu açıklamayı yapmışlardır: Açık renkli gözlere sahip kişilerin güneş ışınlarından daha fazla etkileneceğini anlatan Op. Dr. Akçay, şunları söyledi: “Açık renkli gözlerde melanin pigmenti azdır. Melanin pigmenti vücudumuzu ultraviyoleye karşı koruyan bir yapı taşıdır. Bu nedenle açık tenli, açık renk gözlere sahip kişilerde koruma mekânizması zayıftır. Güneş ve güneş ışınlarına karşı çok daha fazla hassastırlar. Açık gri ve mavi gözler güneşin zararlı ışınlarından en çok etkilenen gözlerdir.” (https://www.dunyagoz.com/tr/kurumsal/haberler/gunes-isinlari-mavi-gozluler-icin-daha-zararli)
Fahreddin er-Râzî gibi tefsir alimlerimizin feraseti günümüzde ortaya çıkan bilimsel veriler ile bir kez daha ortaya çıkmıştır.
يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا عَشْراً ١٠٣
يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا عَشْراً
Fiil cümlesidir. يَتَخَافَتُونَ cümlesi, önceki cümledeki مُجْرِم۪ينَ ‘nin ikinci hali olarak mahallen mansubdur.
يَتَخَافَتُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَهُمْ mekân zarfı يَتَخَافَتُونَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَبِثْتُمْ takdiri, قائلين إن لبثتم (Sadece birgün kaldınız diyerek) olan mahzuf sözün mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur.
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَبِثْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. عَشْراً zaman zarfı لَبِثْتُمْ fiiline mütealliktir. Takdiri, عشر ليال (on gece) şeklindedir.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَخَافَتُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi خفت ’dir.
Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezahür (görünmek ve zorlanmak), tedrîc (bir işin aşamalı olarak aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat fâale (mufaale babına ait bir fıilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerret mana (türemiş olduğu mücerred fiille aynı anlamda kullanılması) anlamları katar. Müşareket (İşteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا عَشْراً
Fasılla gelen ayet mücrimlerin halidir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَخَافَتُ gizlice, yavaşça konuşmak, sır vermek manasınadır. Bu, Hak Teâlâ’nın, [Artık orada bir fısıltıdan başka bir şey işitmezsin. (Ta-Ha Suresi, 108)] ayetinin bir benzeridir.
اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا عَشْراً cümlesi takdiri قائلين (diyerek) olan, failin mahzuf halinin mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümle, mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, fiille müteallıkı olan zaman zarfı arasındadır. لَبِثْتُمْ maksûr/sıfat, عَشْراً maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l- mevsûftur.
عَشْراً zaman zarfı olarak mansubdur. عشر ليال “on gece” demektir.
يَتَخَافَتُونَ fiilindeki gaib zamirle لَبِثْتُمْ fiilindeki muhatap zamiri arasında iltifat sanatı vardır.
Ayette “fısıldaşırlar’’ ifadesinden sonra müphem olan bu ifade açıklanarak ıtnâb yapılmıştır.
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ اِذْ يَقُولُ اَمْثَلُهُمْ طَر۪يقَةً اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا يَوْماً۟ ١٠٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | نَحْنُ | biz |
|
| 2 | أَعْلَمُ | daha iyi biliriz |
|
| 3 | بِمَا | şeyleri |
|
| 4 | يَقُولُونَ | onların dedikleri |
|
| 5 | إِذْ | o zaman |
|
| 6 | يَقُولُ | der ki |
|
| 7 | أَمْثَلُهُمْ | onların seçkinleri |
|
| 8 | طَرِيقَةً | yol (hayat tarzı) bakımından |
|
| 9 | إِنْ |
|
|
| 10 | لَبِثْتُمْ | siz kalmadınız |
|
| 11 | إِلَّا | başkaca |
|
| 12 | يَوْمًا | bir gün(den) |
|
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ اِذْ يَقُولُ اَمْثَلُهُمْ طَر۪يقَةً اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا يَوْماً۟
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَعْلَمُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle اَعْلَمُ ’ya mütealliktir.
يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِذْ zaman zarfı olup اَعْلَمُ ’ya mütealliktir. يَقُولُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. اَمْثَلُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, ... اِنْ لَبِثْتُمْ ’dir. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. طَر۪يقَةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَبِثْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. يَوْماً۟ zaman zarfı لَبِثْتُمْ fiiline mütealliktir.
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur.Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْلَمُ - اَمْثَلُ ; ism-i tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh” denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ اِذْ يَقُولُ اَمْثَلُهُمْ طَر۪يقَةً اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا يَوْماً۟
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Azamet zamirine isnad, tazim ifade etmiştir.
Âşûr ise bu cümlenin itiraziyye olduğu görüşündedir.
Cümlenin müsnedi olan اَعْلَمُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ’nın sılası olan يَقُولُونَ اِذْ يَقُولُ اَمْثَلُهُمْ طَر۪يقَةً اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا يَوْماً۟ cümlesi, masdar teviliyle اَعْلَمُ ‘ye mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. مَا ’nın ism-i mevsûl olduğu da söylenmiştir.
يَقُولُونَ fiiline müteallik olan zaman zarfı اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan يَقُولُ اَمْثَلُهُمْ طَر۪يقَةً اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا يَوْماً۟ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan اَمْثَلُ kelimesi, ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
طَر۪يقَةً temyizdir.
Ayetin sonundaki اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا يَوْماً۟ cümlesi, يَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavlidir. Cümle, mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, fiille müteallıkı olan zaman zarfı arasındadır. لَبِثْتُمْ maksûr/sıfat, يَوْماً۟ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
يَوْماً۟ ’deki tenkir azlık ifade eder.
Mücrimlerin sözlerini kasırla tekid etmeleri birbirlerini inandırma çabasında olduklarını gösterir.
Konuştukları söylendikten sonra neler konuştuklarının açıklanması konuyu açıklayıp pekiştirmek kastıyla yapılan ıtnâbdır.
يَقُولُونَ - يَقُولُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Arapçada bir kelime veya cümle ifade edilişi itibariyle ek bir açıklamaya ihtiyaç duyabilir. Açıklanmaya ihtiyaç duyan müphem isim veya cümleye yapılan ek izahat, o müphem kelime veya cümlenin açıklayıcısı manasında temyizi, başka bir deyişle mümeyyizi olur. (Halil İbrahim Karaöz, Arap Dili Gramerinde Temyiz)
Onlar, dünyada ne kadar yaşadıklarını biliyorlardı.Fakat dünyadaki ömürlerini, ahiret ömrü ile karşılaştırınca bazıları “dünyada on gün kadar yaşamışız” derken en akıllıları “Hayır, tek bir gün yaşamışız” yani “Dünya hayatımız, ahirette kalışımızın miktarına kıyasla tıpkı on gün veya bir tek gün hatta hiç yok hükmündedir.” demiştir. Ayette on gün ve bir gün ifadeleri zikredilmiştir. Çünkü bu gibi yerlerde azlık, on veya bir ile ifade edilir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bir önceki ayetteki اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا عَشْراً cümlesi, عَشْراً yerinde يَوْماً۟ olmak üzere tekrarlanmıştır. Konunun önemine dikkat çekmek için yapılan tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Önceki ayetteki اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا عَشْراً cümlesi ile اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا يَوْماً۟ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in diğer surelerinde de tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
“Onların aralarında konuştukları konuyu biz en iyi bileniz. Onların en olgun olanı o zaman ‘Bir günden fazla kalmadınız.’ diyecektir.”
Bu sözün onların en olgun olanına isnad edilmesi, Allah'ın, bunu tercih buyurduğu anlamına gelmektedir. Fakat bu tercih, onun doğruya daha yakın olduğu için değil fakat durumun korkunçluğunu daha iyi bildirdiği içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبّ۪ي نَسْفاًۙ ١٠٥
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبّ۪ي نَسْفاًۙ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَسْـَٔلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنِ الْجِبَالِ car mecruru يَسْـَٔلُونَ fiiline mütealliktir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أجبت فقل (Cevap vermek istersen de ki...) şeklindedir.
قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l kavli, يَنْسِفُهَا رَبّ۪ي ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَنْسِفُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَبّ۪ي fail olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. نَسْفاًۙ mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبّ۪ي نَسْفاًۙ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatab Hz. Peygamberdir.
Ayetin ilk cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
سأل fiili, istedi demektir. عَنِ harf-i ceriyle kullanıldığında “sordu” anlamına gelir. Fiillerin harf-i cerle manalarının değişmesi, tazmin sanatıdır.
فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبّ۪ي نَسْفاًۙ
İstînafiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.
فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Cümle, takdiri إن أجبت (cevap verirsen..) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبّ۪ي نَسْفاً , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَنْسِفُهَا رَبّ۪ي نَسْفاً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf رَبّ۪ي izafetinde Rab isminin Hz.Peygambere aid zamire muzaf olmasıyla Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. Bu izafet Allah’ın ona lütuf ve ihsanla muamele ettiğine işarettir.
نَسْفاًۙ mef’ûlu mutlaktır, tekid ifade eder.
يَنْسِفُهَا - نَسْفاًۙ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَنْسِفُها نَسْفًا ifadesindeki mef’ûlu mutlak, bu ifadenin istiare olmadığını, ifadenin hakikat olduğunu ispatlamak için tekid olarak geldiğine işaret içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَنْسِفُهَا ifadesindeki هَا zamiri, dağlara racidir. نَسْف savurmak demektir. Yani o dağlar tıpkı saçılmış, savrulmuş, darmadağın edilmiş toz zerrecikleri gibi olurlar demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Takibiyye فَ ' si ile فَقُلْ buyurulmuştur. Çünkü onların bu soru ile maksatları, haşr ve neşr meselesini tenkit etmektir. İşte bundan dolayı hiç şüphesiz Cenab-ı Hakk, buna cevap teşkil eden emrini takibiyye فَ ’si ile getirmiştir. Çünkü bu gibi akaidle ilgili meselelerde açıklamayı tehir etmek caiz değildir. Ama fer'i meselelerde ise bu فَ ’siz getirilebilir. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk fer'i meselelerde kul kelimesini, takibiyye فَ’si olmaksızın zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَيَذَرُهَا قَاعاً صَفْصَفاًۙ ١٠٦
فَيَذَرُهَا قَاعاً صَفْصَفاًۙ
Fiil cümlesidir. فَ matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَذَرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَاعاً kelimesi يَذَرُهَا ’daki gaib zamirin hali olup fetha ile mansubdur. صَفْصَفاً ikinci hali olup fetha ile mansubdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette ikiside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَيَذَرُهَا قَاعاً صَفْصَفاًۙ
Bu ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki mekulü’l kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَيَذَرُهَا ’daki هَا zamiri, önceki ayetteki الْجِبَالِ ’ye aittir.
قَاعاً mef’ûlun bih veya يَذَرُهَا fiilindeki gaib zamirden haldir. صَفْصَفاًۙ ise hal veya قَاعاً ’dan bedeldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Ayette eş anlamlı olan قَاعاً ve صَفْصَفاً kelimelerinin ikisini birden zikrederek anlamın kuvvetlenmesi için ıtnâb yapılmıştır. Bu iki kelime arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
قَاعاً boş, صَفْصَفاًۙ da dümdüz, bir sıra gibi demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Ebu Müslim hem قَاعاً hem de صَفْصَفاًۙ kelimelerinin, dümdüz ve pürüzsüz yer anlamına geldiğini söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَا تَرٰى ف۪يهَا عِوَجاً وَلَٓا اَمْتاً ١٠٧
لَا تَرٰى ف۪يهَا عِوَجاً وَلَٓا اَمْتاً
Ayet يَذَرُهَا ’daki gaib zamirin üçüncü hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَرٰى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. ف۪يهَا car mecruru تَرٰى fiiline mütealliktir. عِوَجاً mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. اَمْتاً atıf harfi وَ ’la عِوَجاً ’e matuftur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا تَرٰى ف۪يهَا عِوَجاً وَلَٓا اَمْتاً
Önceki ayetteki يَذَرُهَا fiilindeki gaib zamirin üçüncü hali olan bu ayet fasılla gelmiştir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
وَ ’la gelmeyen bu hal cümlesi tekid ifade ettiği için fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tekid edici halin başına وَ gelmez.
Cümledeki ikinci لَا zaiddir. Tekid ifade eder. Cümle, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا تَرٰى fiiline müteallik ف۪يهَا car mecruru, ihtimam için mef’ûllere takdim edilmiştir.
Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen mef’ûl konumundaki عِوَجاً ve اَمْتاً ‘daki nekrelik kıllet ve umum içindir. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalet eder.
Dağların durumunu bildiren قَاعاً - صَفْصَفاًۙ - عِوَجاً - اَمْتاً kelimelerin sıralanması taksim sanatıdır.
Ayette eş anlamlı عِوَج ve اَمْت kelimelerinin birbirine atfedilmesi, manayı zihinde yerleştirmek için yapılmış ıtnâb sanatıdır.
عِوَجاً - اَمْتاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, لَا ’nın tekrarında ise ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette, görülebilen cisimler için kullanılan عَوَجَ kelimesi yerine anlamlar için kullanılan عِوَج kelimesi tercih edilmiştir. Diğer taraftan kıyamet günü her yerin boş ve dümdüz olacağına ait nitelemeler de dört farklı kelime (قَاعاً - صَفْصَفاًۙ - عِوَجاً - اَمْتاً) ile ifade edilmiştir. Zemahşerî, söz konusu kelimeyle ilgili tercihin beklenenin aksi yönde olmasını ince bir düşünceyle izah eder. Müfessir eğrilik ve çukurların bazen çıplak gözle fark edilemeyeceğini, bir çiftçi gözüyle görülemeyen eğriliğin mühendis tetkikiyle fark edilebileceğini, dolayısıyla kök anlam olarak gözle görülemeyenler için kullanılan عِوَج kalıbının konu bağlamındaki en uygun kalıp olduğunu belirtir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu kelimelerinin tercih edilmesi, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Cenab-ı Hakk'ın, “(O zaman) onlardan ne bir iniş ne de bir yokuş görürsün.” cümlesinin ifade ettiği husus Keşşaf sahibi şöyle der: “Araplar, عِوَج ile عَوَجَ kelimelerinin farklı farklı şeyler olduğunu belirterek şöyle derler: عَ ’ın kesresiyle عِوَج olanı manalarda; fethasıyla عَوَجَ olanı da zatlarda, cevherlerde kullanılır…” Buna göre şayet “Yeryüzü, ayın (cevher)dir, öyleyse nasıl olur da onun hakkında عَ ’ın kesresiyle عِوَج kelimesi kullanılmıştır?” denilirse deriz ki: Bu lafzın seçilmesinde, yeryüzünün dümdüz olma ve eğri büyrülüğün bulunmaması ile tavsif etmede çok eşsiz ve orijinal bir durum vardır. Bu böyledir, zira sen, yeryüzünün herhangi bir parçasını yönetip onu düzlemeye çalışarak, onu dümdüz etmek istediğinde ve bunu da geometrik ölçülerle yapmaya çalıştığında, onda gözle görülmesi mümkün olmayan eğrilikler olduğunu görürsün (anlarsın). İşte bu kadarcık eğrilik cidden, çok ince ve çok belirsiz olduğu için, müşahhas durum manevi (mücerret) duruma ilhak edilmiş ve manevi durumlarda olduğu üzere kesre ile عِوَج kelimesi kullanılmıştır. Bil ki bu ayet, yerin o günde, gerçek anlamda küre bacağına delalet eder. Zira kenarlı (köşeli) olan cismin, bazı satıhları bazıları ile mutlaka bitişir ve fakat bu bitişme düz olarak değil de eğri olarak gerçekleşir. Bu ise ayetin zahirinin hilafınadır, eğrilik olmayacağına göre küre durumu vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُۚ وَخَشَعَتِ الْاَصْوَاتُ لِلرَّحْمٰنِ فَلَا تَسْمَعُ اِلَّا هَمْساً ١٠٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَوْمَئِذٍ | o gün |
|
| 2 | يَتَّبِعُونَ | uyarlar |
|
| 3 | الدَّاعِيَ | çağrıcıya |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | عِوَجَ | hiç pürüzü olmayan |
|
| 6 | لَهُ | onun |
|
| 7 | وَخَشَعَتِ | ve kısılır |
|
| 8 | الْأَصْوَاتُ | sesler |
|
| 9 | لِلرَّحْمَٰنِ | Rahman’ın huzurunda |
|
| 10 | فَلَا |
|
|
| 11 | تَسْمَعُ | işitemezsin |
|
| 12 | إِلَّا | başka bir şey |
|
| 13 | هَمْسًا | fısıltıdan |
|
يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُۚ
يَوْمَئِذٍ zaman zarfı, إذ için muzâf olup يَتَّبِعُونَ fiiline mütealliktir. إذ mahzuf cümleye muzâftır. Kelimenin sonundaki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.
Fiil cümlesidir. يَتَّبِعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الدَّاعِيَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Mankus isimdir. لَا عِوَجَ لَهُۚ cümlesi, الدَّاعِيَ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.
لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
عِوَجَ kelimesi, لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَهُ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir:
a) Merfû halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi),
b) Mansub halinde lafzî olarak yani fetha ile (رَاعِيًا – اَلرَّاعِيَ gibi),
c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi) îrab edilir.
Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri irab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak irab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür.
Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. Îrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّبِعُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
الدَّاعِيَ ; sülasi mücerredi دعو olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَخَشَعَتِ الْاَصْوَاتُ لِلرَّحْمٰنِ فَلَا تَسْمَعُ اِلَّا هَمْساً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَشَعَتِ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. الْاَصْوَاتُ fail olup damme ile merfûdur. لِلرَّحْمٰنِ car mecruru خَشَعَتِ fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَسْمَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى’dir. اِلَّا hasr edatıdır. هَمْساً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. هَمْساً kelimesi mahzuf olan mevsufun sıfatıdır. Takdiri, كلاما همسا (Fısıltı şeklindeki kelam) şeklindedir.
يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُۚ وَخَشَعَتِ الْاَصْوَاتُ لِلرَّحْمٰنِ فَلَا تَسْمَعُ اِلَّا هَمْساً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَئِذٍ önemine binaen amili olan يَتَّبِعُونَ fiiline takdim edilmiştir.
يَوْمَئِذٍ izafetinde, muzâfun ileyh olan cümlenin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Tenvin, cer mahallindeki muzâfun ileyhten ivazdır.
Mef'ûl olan الدَّاعِيَ ‘in hali olan لَا عِوَجَ لَهُ cümlesi, cinsini nefyeden لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عِوَجَ kelimesi لَا ’nın ismidir. لَا ’nın haberi mahzuftur. لَهُ car-mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.
وَخَشَعَتِ الْاَصْوَاتُ لِلرَّحْمٰنِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la …يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ cümlesine atfedilmiştir. Aynı üsluptaki cümlelerin birbirine atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rahman isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
الدَّاعِيَ , ism-i fail kalıbındadır. İsm-i fail, malûm fiilden türeyip fiilde işi yapanı gösteren, genellikle sürekli olmayan (hudûs ve teceddüt) sıfat özelliğine sahip kelimelere denilmektedir. (İbnu’l Hâcib, el-Kâfiye fi’n-Nahv)
خَشَعَتِ الْاَصْوَاتُ ifadesinde mecazî isnad vardır. خَشَعَ fiili seslere isnad edilmiştir. Haşyet duyan sesler değil, seslerin sahipleridir. Âşûr da aynı görüştedir.
Veya sesin alçaklığı ve gizliliği için istiaredir. Bu huşu; makamın dehşetindendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الدَّاعِيَ sûra üfleme işidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَا تَسْمَعُ اِلَّا هَمْساً cümlesi, atıf harfi فَ ile خَشَعَتِ cümlesine atfedilmiştir.
Kasrla tekid edilmiş muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Menfî sıygada gelen cümle, kasr üslubu nedeniyle müspet mana kazanmıştır.
Ayetteki nefiy harfi لَا ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlu arasındadır. تَسْمَعُ , maksur/ sıfat, هَمْساً , maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l- mevsûftur.
Mef’ûl olan هَمْساً ‘deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir.
تَسْمَعُ - هَمْساً - اَصْوَاتُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Muzari fiiller, hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İbni Abbas (r.a), Hasan el-Basri, İkrime ve İbn Zeyd: “هَمْس , ayakların basması, yeri çiğnemesi demektir.” demişlerdir. Buna göre mana, “Sen, ayakların çıkardığı gizli seslerden ve mahşere gelişlerinden başka bir şey duymazsın.” şeklinde olur. هَمْس kelimesi, en gizli olan ses demektir. Çok sessiz olduğu için, neredeyse sadece dudakların hareketinden anlaşılan bir sözdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Yani o gün Allah'ın heybetinden bütün sesler kısılacaktır. Artık yalnız gizli sesleri duyabilirsin. Yahut o gün artık yalnız, onlar mahşere doğru yürürken ayak seslerini duyabilirsin. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً ١٠٩
يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً
يَوْمَئِذٍ zaman zarfı, إذ için muzâf olup تَنْفَعُ fiiline mütealliktir. إذ mahzuf cümleye muzâftır. Kelimenin sonundaki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَنْفَعُ damme ile merfû muzari fiildir. الشَّفَاعَةُ fail olup damme ile merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَذِنَ لَهُ ’dür. Îrabdan mahalli yoktur.
اَذِنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُ car mecruru اَذِنَ fiiline mütealliktir. الرَّحْمٰنُ fail olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَضِيَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُ car mecruru رَضِيَ fiiline mütealliktir. قَوْلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً
Ayet beyanî istinaf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَئِذٍ amili olan لَا تَنْفَعُ fiiline önemine binaen takdim edilmiştir. Âşûr da aynı görüştedir.
يَوْمَئِذٍ izafetinde, muzâfun ileyh olan cümlenin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Tenvin, cer mahallindeki muzâfun ileyhten ivazdır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Kasrla tekid edilmiş muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Menfî sıygada gelen cümle, kasr üslubu nedeniyle müspet mana kazanmıştır.
Nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşmuş kasır üslubu, şefaatin sadece Rahman’ın izin verdiği kimselere fayda edeceğini kesin bir dille bildirmiştir. Bu ifade gerçeğe mutabıktır. Mevsûfa hasredilen sıfat, başkasında hakiki manada bulunmadığı ve söylenen, vakıaya uygun olduğu için, hakiki tahkiki kasrdır.
Kasr, fiille mef’ûlu arasındadır. لَا تَنْفَعُ maksûr/sıfat, mef’ûl olan مَنْ maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Şefaat edebilecek kişinin ism-i mevsûlle ifade edilmesi tazim içindir.
Muzari fiil istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَا تَنْفَعُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası olan اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَذِنَ fiilline müteallik لَهُ car mecruru, ihtimam için faile takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde الرَّحْمٰنُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Aynı üslupta gelen وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. رَضِيَ fiilline müteallik لَهُ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan قَوْلاً ’deki nekrelik, tazim ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
Şefaat edenin derecesinin, yüksek bir derece olduğu, zorunlu olarak bilinen bir husustur. Dolayısıyla şefaat işi ancak, Allah'ın bu hususta kendilerine müsaade ettiği ve Allah katında hoşnut olunmuş kimseler için söz konusu olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Şu halde Allah'ın izin vermediği kimseden şefaat asla sadır olmayacaktır. [Ondan hiçbir şefaat kabul olunmaz.] ayetinin manası ise şefaat izni verilmeyecektir, demektir. Yoksa şefaat vaki olduktan sonra kabul olunmayacaktır, demek değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُح۪يطُونَ بِه۪ عِلْماً ١١٠
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُح۪يطُونَ بِه۪ عِلْماً
Fiil cümlesidir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Mekân zarfı بَيْنَ mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi وَ ’la makablindeki مَا ’ya matuftur. Mekân zarfı خَلْفَهُمْ mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَا يُح۪يطُونَ بِه۪ عِلْماً cümlesi اَيْد۪يهِمْ ’deki zamirden hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُح۪يطُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru يُح۪يطُونَ fiiline mütealliktir. عِلْماً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şekindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُح۪يطُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حوط ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُح۪يطُونَ بِه۪ عِلْماً
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَعْلَمُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası mahzuftur. Mekan zarfı بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Tezat nedeniyle birinciye atfedilmiş, ikinci ism-i mevsûl مَا ‘nın da sılası mahzuftur. Mekan zarfı خَلْفَهُمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَلَا يُح۪يطُونَ بِه۪ عِلْماً cümlesi اَيْد۪يهِمْ ’deki zamirin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عِلْماً , temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ - خَلْفَهُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Bu kelimeler açık ve gizli olan manasında kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَعْلَمُ - عِلْماً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, مَا ’ların tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Arapçada bir kelime veya cümle ifade edilişi itibariyle ek bir açıklamaya ihtiyaç duyabilir. Açıklanmaya ihtiyaç duyan müphem isim veya cümleye yapılan ek izahat, o müphem kelime veya cümlenin açıklayıcısı manasında temyizi, başka bir deyişle mümeyyizi olur. (Halil İbrahim Karaöz Arap Dili Gramerinde Temyiz)
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ [Allah, insanların geçmişlerini de geleceklerini de bilir.] cümlesinde geçmiş ve gelecek ifadeleri dünya ve ahiret işlerinden kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“İnsanların bilgisi ise O'nun bildiklerini kavrayamaz.” İnsanların bilgisi, kemâl sıfatlarına ve ezcümle her şeye şâmil olan ilme sahip olması cihetiyle O'nun zatını kavrayamaz. Bir diğer görüşe göre ise yani insanların bilgisi, geçmiş ve gelecek hallerini kavrayamaz, demektir. Zira insanlar, bunların hepsini bilmiyorlar ve bildiklerinin de tafsilatını bilmiyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)
لا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا [Onlar O'nun ilmini kavrayamazlar] ifadesi, Ayet-el Kürsi'de olduğu gibi Allah'ın ilminin büyüklüğü ve insanın ilminin küçüklüğünün (azlığının) öğretisi için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِۜ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْماً ١١١
وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. عَنَتِ iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. الْوُجُوهُ fail olup damme ile merfûdur. لِلْحَيِّ car mecruru عَنَتِ fiiline mütealliktir. الْقَيُّومِۜ kelimesi حَيِّ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْماً
خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْماً cümlesi, وُجُوهُ ’ün hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. خَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası حَمَلَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
حَمَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ظُلْماً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِۜ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْماً
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına gelen عنا fiili, yüzlere isnad edilmiştir. Bu mecazî bir isnaddır. Ya da cüz kül alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır, diyebiliriz. Boyun eğen yüzler değil, yüzlerin sahipleridir. Âşûr da aynı görüştedir.
عُنُوُّ الوجه ifadesinde istiare vardır. Bununla kastedilen, Kıyamet gününde yüzlerde görülen sararıp solma alametleri, telaş, hüzün ve umutsuzluk belirtileridir. Bu tabir, Arapların esire العاني (boyun büken) adını vermelerinden alınmıştır. Bir sözde geçen ألنِساءِ عَواَنيِ عِنْدَ أزْواجِهِنَّ ifadesi de bu mana ile ilgilidir ki “Kadınlar kocasının karşısında boyun büker (hizmete) konumdadırlar.” anlamına gelir. Yine هَذِهِ ألْمَرْءَةُ فييِ جِبالُ فلانً (Şu kadın falancanın ipinde bağlıdır) sözü de bu anlamdadır. Buna göre nasıl ki zavallı esir güçlü efendisinin elinde ona boyun eğerse aynı şekilde yüzler de Allah Teâlâ’nın korkusundan dolayı bükmüşlerdir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
الوُجُوهِ kelimesindeki tarifin umum için olması caizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْقَيُّومِ kelimesi حَيِّ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اَلْحَيُّ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
الْقَيُّومُۜ , mübalağa vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
ٱلۡقَیُّومُ kelimesi قَیٱم masdarından gelmiştir. Sürekli ve devamlı olan anlamındadır. Bir görüşe göre başkası ile değil, zatıyla kaim olan demektir. Bir görüşe göre bütün mahlukatının işlerini gören anlamındadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
ٱلۡقَیُّومُ : İnsanların işlerini idare eden, onları gözetip durandır. القَيِّمِ kelimesinin mübalağalı halidir. Yani işlerden hiç bir iş; onun idare, yönetim ve gözetiminin dışında değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْماً cümlesi , عَنَتِ fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Cümlenin istînâfiyye olması da caizdir.
Cümle قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
خَابَ fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’nin sıla cümlesi حَمَلَ ظُلْماً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl olan ظُلْماً kelimesindeki nekrelik, tahkir, teksir ve kıllet içindir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
حَمَلَ ظُلْماً cümlesinde istiare sanatı vardır. Zulüm, taşımak manasındaki حَمَلَ fiiline isnad edilerek, yüklenip taşınabilir, maddi bir varlığa benzetilmiştir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْماً وَلَا هَضْماً ١١٢
Hedame هضم : هَضْم gevşekilk, yumuşaklık ya da kırılganlığa sahip olan bir şeyi kırmak, ezmek veya eritmektir. هَضْم sözcüğü müstear olarak zulûm ve haksızlık manasında da kullanılmıştır. Son olarak هاضُوم kelimesi yemeği hazmettiren her türlü ilaçtır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim türeviyle birlikte 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli hazımdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْماً وَلَا هَضْماً
وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَعْمَلْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. مِنَ teb’ıziyyedir. مِنَ الصَّالِحَاتِ car mecruru mahzuf sıfata mütealliktir. Takdiri, شيئا من الصالحات (salihattan bir şey) şeklindedir. هُوَ مُؤْمِنٌ cümlesi, يَعْمَلْ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِنٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا يَخَافُ ظُلْماً وَلَا هَضْماً cümlesi, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, هو şeklindedir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَخَافُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ظُلْماً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. هَضْما atıf harfi وَ ’la ظُلْماً ’e matuftur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الصَّالِحَاتِ ; sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
مُؤْمِنٌ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْماً وَلَا هَضْماً
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ cümlesi, şarttır.
مَنْ şart ismi mübteda, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ cümlesi haberidir.
Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)
مِنَ الصَّالِحَاتِ ibaresindeki مِنَ , teb’iziyyedir.
مِنَ الصَّالِحَاتِ car mecruru, mukadder bir mevsûfun sıfatına mütealliktir. Yani شيئا من الصالحات (salihattan bir şey) demektir.
Veya يَعْمَلْ مِنَ الأعمال الصالحات şeklinde, mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır.
هُوَ مُؤْمِنٌ cümlesi, يَعْمَلْ fiilinin failinin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan مُؤْمِنٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan لَا يَخَافُ ظُلْماً وَلَا هَضْماً ‘de îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri هُوَ olan müsnedün ileyh mahzuftur. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam olan لَا يَخَافُ ظُلْماً وَلَا هَضْماً cümlesi, haber konumundadır. Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يَخَافُ fiilinin mef’ûlü olan ظُلْماً ve ona matuf olan هَضْماً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Nefy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Her ikisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
هَضْماً ’e dahil olan لَا , tekid ifade eden zaid harftir.
Atıftan sonra nefi harfi tekrar edilmeseydi, sadece ikisinin birlikte olumsuzlandığı anlamını taşırdı. Bu şekilde gelerek hem bunların yalnız başına olduğu durum hem de ikisinin birlikte olduğu durum olumsuzlanmıştır.
مَنْ ve مِنَ kelimeleri arasında cinas-ı muzari, لَا ’nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ظُلْماً , haksız yere ceza vermek veya taatının mükâfatını vermemektir. هَضْماً ise mükâfatının eksiltilmesi demektir. ألهاضمة eksiltilmiş anlamındadır. Cenab-ı Hakk'ın [Tomurcukları üst üste binmiş, birbirine yapışmış. (Şuara Suresi, 148)] ayeti böyledir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
110, 111 ve 112. ayetlerin sonundaki عِلْماً - ظُلْماً - هَضْماً kelimelerinde akıcı, güzel bir seci vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ وَصَرَّفْنَا ف۪يهِ مِنَ الْوَع۪يدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ اَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْراً ١١٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَكَذَٰلِكَ | ve böyle |
|
| 2 | أَنْزَلْنَاهُ | sana onu indirdik |
|
| 3 | قُرْانًا | bir Kur’an olarak |
|
| 4 | عَرَبِيًّا | Arapça |
|
| 5 | وَصَرَّفْنَا | ve türlü biçimlere açıkladık |
|
| 6 | فِيهِ | onda |
|
| 7 | مِنَ |
|
|
| 8 | الْوَعِيدِ | tehditleri |
|
| 9 | لَعَلَّهُمْ | umulur ki |
|
| 10 | يَتَّقُونَ | korunurlar |
|
| 11 | أَوْ | yahut |
|
| 12 | يُحْدِثُ | (Kur’an) yaptırır |
|
| 13 | لَهُمْ | onlara |
|
| 14 | ذِكْرًا | bir hatırlama |
|
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ وَصَرَّفْنَا ف۪يهِ مِنَ الْوَع۪يدِ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَ harf-i cer olup, مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili اَنْزَلْنَا olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir.
اَنْزَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قُرْاٰناً hal olup fetha ile mansubdur. عَرَبِياًّ kelimesi قُرْاٰناً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صَرَّفْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ car mecruru صَرَّفْنَا fiiline mütealliktir. مِنَ الْوَع۪يدِ car mecruru mahzuf mef’ûlün bihe mütealliktir. Takdiri, صرفنا وعيدا من الوعيد (Bir tehdit yaptık) şeklindedir.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صَرَّفْنَا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi صرف ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَنْزَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ اَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْراً
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
هُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَتَّقُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَتَّقُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. يُحْدِثُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهُمْ car mecruru يُحْدِثُ fiiline mütealliktir. ذِكْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحْدِثُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حدث ’dir.
يَتَّقُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ وَصَرَّفْنَا ف۪يهِ مِنَ الْوَع۪يدِ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَذٰلِكَ , amili اَنْزَلْنَاهُ olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
كَذٰلِكَ ’de كَ teşbih harfidir. ذٰلِكَ müşebbehün bihdir. Müşebbehin konumu öyle yüce bir yerdedir ki ona benzeyecek bir şey yoktur manasındadır. Bu ifadede mübalağa sanatı vardır.
كَذٰلِكَ uzağı gösteren işaret sıfatıdır. İşaret edilenin konumunun derecesini ve mertebesinin yüksekliğini bildirir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
عَرَبِياًّ ile sıfatlanan قُرْاٰناً haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Kelimedeki nekrelik tefhim ve tazim içindir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
قُرْاٰناً kelimesi أنْزَلْناهُ fiilindeki mansub zamirden haldir. قُرْآن masdar şeklinde gelmiş bir isimdir.
Okunması kolay olacak bir üslupla tertip edildiği için Kur'an denilmiştir. قُرْآنًا kelimesindeki tenkir, kemâl manasındadır. Yani okunan şeylerin en kemâlidir. عَرَبِيًّا kelimesi قُرْآنًا lafzının sıfatıdır. Bu vasıf, övgü ifade eder. Çünkü Arapça, dillerin en beliği, fesahat ve ahenk bakımından en güzelidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayetin başındaki كذلك sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s.101)
Ayetteki كَذٰلِكَ kelimesi, Ta-Ha Suresi 99’daki كَذٰلِكَ ifadesine matuftur. Yani “Aynen o inzal gibi ve o tarzda Kur'an’ı da indirdik.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki kullanımı, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ifadelerde tariz yoluyla Araplar için bir minnet, müşrikler için de bir ahmaklık, akılsızlık vurgusu yapılmıştır. Çünkü Araplardan müşrik olanlar, Kur’an’dan yüz çevirmiş ve yalanlamışlardır. O halde şirkten vazgeçip iman edenler, yaradanlarına karşı bir şükran borcu içinde olmalılar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَصَرَّفْنَا ف۪يهِ مِنَ الْوَع۪يدِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَنْزَلْنَاهُ ve صَرَّفْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
صَرَّفْنَا fiili تفعيل babındadır. تفعيل babı fiile kesret, sayruret, kabul, yönelmek gibi anlamlar katar. Ayrıca fiile iki mef’ûl alabilme imkanı sağlar.
صَرَّفْنَا fiiline müteallik ف۪يهِ car mecrurundaki zamir Kur’an’a aittir. Bu ibarede istiare sanatı vardır. Zarfiyet manası taşıyan ف۪ harfi sebebiyle car ve mecrurun ilişkisi, zarf ve mazruf ilişkisine benzetilmiştir. قُرْاٰناً, içine girilecek bir şeye benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Burada الوَعِيدِ tehdit için zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ اَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْراً
Ta’liliyye veya beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Terecci harfi لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır. لَعَلَّ , vukuu mümkün durumlarda kullanılır.
لَعَلَّ ’nin haberi olan يَتَّقُونَ cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
Allah Teâlâ’ya isnat edildiğinde لَعَلَّ , için manasına geldiğinden; cümle, vaz edildiği anlamın dışında mana kazanır ve mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
اَوْ atıf harfiyle لَعَلَّهُمْ ’ün haberine atfedilen ayetin son cümlesi يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْراً , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُحْدِثُ fiiline müteallik لَهُمْ car mecruru, ihtimam ve durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan ذِكْراً ’deki nekrelik, tazim ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
قُرْاٰناً - ذِكْراً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَعَلَّ ; temenni ve arzu içindir. Yani Kur’an’ın insanları takvaya yakınlaştırması ve onlar için bir hatırlatıcı olması ümit edilir. Onu indiren ve içindekileri emredenin şanı budur. Recâ manasının oluşması için bu harf telaffuz edilmiştir. لَعَلَّ ; tebeî istiare olup meknî temsîlî istiareye işaret eder. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbni Hişam gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)
Burada asıl temenni harfi yerine terecci harfinin gelmesi bu isteğin ne kadar şiddetli olduğuna delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58).
لَعَلَّ edatı, terecci içindir. Yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerim olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sibeveyh de bu görüştedir. Ancak Kutrûb “لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Keşşâf sahibi şöyle demiştir. لَعَلَّ kelimesi ümit vermek içindir. Kerîm ve Rahîm olan Allah ümit verdiğinde, şüphesiz, Allah'ın bu ümit verişi, kesin vaat yerine geçer. İşte bu sebepten dolayı Kelâmullah'ta kesinlik manası ifade eder, denilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
التَّقْوى ; korkmak demektir. Allah'a itaat manasında kinaye olarak kullanılır. Yani biz bunu onların inanıp (iman edip) itaat etmeleri için yaptık demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.