بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَةًۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ لَـكُمْ وَاَطْهَرُۜ فَاِنْ لَمْ تَجِدُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | إِذَا | zaman |
|
| 5 | نَاجَيْتُمُ | siz gizli konuşacağınız |
|
| 6 | الرَّسُولَ | Elçi ile |
|
| 7 | فَقَدِّمُوا | verin |
|
| 8 | بَيْنَ | önce |
|
| 9 | يَدَيْ | önce |
|
| 10 | نَجْوَاكُمْ | gizli konuşmanızdan |
|
| 11 | صَدَقَةً | bir sadaka |
|
| 12 | ذَٰلِكَ | bu |
|
| 13 | خَيْرٌ | daha hayırlıdır |
|
| 14 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 15 | وَأَطْهَرُ | ve daha temizdir |
|
| 16 | فَإِنْ | şayet |
|
| 17 | لَمْ |
|
|
| 18 | تَجِدُوا | bulamazsınız |
|
| 19 | فَإِنَّ | şüphesiz |
|
| 20 | اللَّهَ | Allah |
|
| 21 | غَفُورٌ | bağışlayandır |
|
| 22 | رَحِيمٌ | esirgeyendir |
|
Hz. Peygamber’le özel görüşmek isteyenlerin sayısı çoğalınca bazı kimselerin bu görüşmenin süresini, başkalarının hukukuna zarar verecek derecede uzatmaları peygamberi zor durumda bırakıyor, onun daha çok ilgi ve himayeye muhtaç olanlara gerektiği kadar zaman ayırmasını engelliyor, bu da kendisini üzüyordu. Bu âyetle, Resûl-i Ekrem’le özel görüşme âdâbına ilişkin bir düzenleme getirildi; hali vakti yerinde olanların fakirlere verilmek üzere bir bağışta bulunmaları istendi (Râzî, XXIX, 271). Derveze, bu düzenlemedeki hikmetin, insanların özel meseleleri için Resûlullah’la görüşmelerinin maddî durumu iyi olanların muhtaçlar lehine bir ödemede bulunmalarına vesile kılınması olduğunu, bir başka anlatımla bu yolla İslâm öncesi Arap yargı geleneğinde alışıldığı tarzda bir fetva ve yargılama harcı alınmış olduğunu belirtir (X, 110). Kanaatimize göre bu düzenlemenin, belirli ve kalıcı bir yükümlülük getirmekten çok, peygamberlik makamına gösterilmesi gereken saygı hususunda daha bir dikkatli olunması için hatırlatmada bulunma amacı taşıdığı anlaşılmaktadır. “Bulamazsanız ...” buyurulması da buna işarettir. Daha sonraki âyet ise maksadı iyice açığa çıkarmıştır. Nitekim bu uyarıyı takiben peygamberi gereksiz meşgul edecek görüşmeler azalmıştır. Esasen peygamberin gittikçe ağırlaşan görevi dolayısıyla onun fazla meşgul edilmemesi gerekiyordu. Diğer yandan, onun vahiy alıyor olması dolayısıyla yoğun bir soru yağmuruna tutulması da uygun değildi; zaten bu husus bir âyette açık biçimde ifade edilmiştir (Mâide 5/101). Burada dikkat çeken bir nokta, bu konudaki uygulamanın disipline edilmesine çalışılırken sırf biçimsel bir düzenleme yapma cihetine gidilmeyip getirilen şeklin aynı zamanda kamuya yarar sağlamasının hedeflenmiş olmasıdır. Gerçekten, Kur’an’ın hemen her zaman iman konusuyla paralel olarak işlediği infakın önemine özel bir vurgu anlamı taşıyan bu düzenlemeyle –en azından teorik düzeyde– yoksulların hakkıyla ilgili hassas bir denge de sağlanmıştır. Zira bu usulün işlemesi halinde daha önce olduğu gibi fakirlerin sıra beklemeleri, onların mağduriyete uğramalarından ziyade kendilerine ayrılan bir fonun kaynağını güçlendirmiş olacaktı. Fakat asıl hedef gerçekleşince bu usulün bir kural halinde işletilmesine gerek kalmadı. Müslümanların böyle bir tecrübe yaşamaları, geride, bir yandan Resûl-i Ekrem’in hâtırasına ve gösterdiği davranış modeline özel bir saygı ve dikkat gösterilmesi gereği, diğer yandan da imkânı olanların ihtiyaç sahiplerini sürekli gözetme vecîbesinin bulunduğu konularında özel bir mesaj ve vurgu bırakmış oldu. Öte yandan, bu düzenlemeyle münafıkların Resûlullah’ın huzurunu işgal etmelerinin engellenmesinin veya bunların müminlerden ayırt edilmelerinin de hedeflendiği düşünülebilir (bk. Râzî, XXIX, 272). Çünkü onların peygamberi samimi olarak dinlemek gibi bir amaçları olmadığı için bu uğurda maddî bir fedakârlıkta bulunmayı göze almaları beklenemezdi.
Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 274-275Hayera خير :
Hayr خَيْرٌ kavramı iyilik, herkesin elde etmek istediği sözgelimi akıl, adalet, fazilet ve faydalı şey gibi arzu edilen şeylerdir. Zıddı ise şer شَرٌّ sözcüğüdür.
Hayır iki çeşittir: Birincisi mutlak anlamda hayır. Bir nesnenin her hal-u kârda ve herkese göre rağbet edilen, istenen, arzulanan ya da beğenilen bir şey olması. Diğeri de mukayyed olan hayır ve şer. Bir şeyin bir kimse için hayır iken bir başkası için şer olması. Kimi zaman Zeyd için hayırlı olan malın Amr için şer olması gibi.
Hayır ve şer kavramları iki şekilde kullanılmaktadır: Birincisi: İsim olarak kullanılırlar. İkincisi: Bu iki kavramın birer sıfat olmalarıdır.
Hayır bazen şer, bazen de zararlı şeyin mukabili olarak kullanılır.
İfti'âl veznindeki ihtiyar إخْتِيارٌ formu daha iyi olanı istemek ve yapmaktır. Bazen gerçekte bir hayır olmasa da insanın hayır olarak gördüğü şey hakkında da kullanılır.
Son olarak خِيَرَةٌ ise Allah'dan hayır talep eden ve hayır talep edilen kişide ortaya çıkan hal/durumdur. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 196 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri hayır, ihtiyar, muhtar, hayrat, istihare, muhayyer, moher (seçilmiş anlamındaki kelime Arapçadan İngilizceye geçmiştir)dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَةًۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُٓوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. Nidanın cevabı şart ve cevap cümlesidir.
اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. نَاجَيْتُمُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
نَاجَيْتُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. الرَّسُولَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
قَدِّمُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَ mekân zarfı قَدِّمُوا fiiline mütealliktir. يَدَيْ müsenna olup izafetten dolayı نَ düşmüştür. نَجْوٰيكُمْ muzafûn ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. صَدَقَةًۜ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i ba’z, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
نَاجَيْتُمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدِّمُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قدم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
ذٰلِكَ خَيْرٌ لَـكُمْ وَاَطْهَرُۜ فَاِنْ لَمْ تَجِدُوا
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. لَـكُمْ car mecruru خَيْرٌ ‘a mütealliktir. اَطْهَرُ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَجِدُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, إن لم تجدوا فلا بأس عليكم فإنّ الله غفور …(Eğer bulamazsanız size bir beis yoktur. Allah gafurdur,...) şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَطْهَرُۜ - خَيْرٌ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İsim cümlesidir. فَ ta’liliyye veya şartın cevabının başına gelen rabıtadır.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ kelimesi اِنّ ‘ nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَةًۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.
Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Nidanın cevap cümlesi اِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَةًۜ şeklinde şart üslubunda gelmiştir. Vukuu kesin durumlarda kullanılan اِذَا , cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ şeklinde müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 88.)
فَ karinesiyle gelen فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَةً cümlesi, şartın cevabıdır. Emir fiil sıygasında gelmiş talebî inşâ cümlesidir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Muzâf olan mekan zarfı بَيْنَ , ihtimam için mef’ûl olan صَدَقَةً ‘ye takdim edilmiştir.
صَدَقَةً ‘deki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder.
نَجْوٰي - نَاجَيْتُمُ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَةً [Onunla gizli konuşmadan önce sadaka verin.] ayetinde istiare vardır. يَدَيْ kelimesi, قبل manasında müsteâr olarak kullanılmıştır. (Safvetü’t Tefâsir)
Burada اِنْ değil de اِذَا buyurulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Zira اِذَا harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. اِنْ harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 397)
Temsîli istiare vardır. Resulle fısıldaşmadan önce sadaka vermek; ordunun yüceltmek, şereflendirmek için melikin veya komutanın önüne geçmesine benzetilmiştir. Büyük sultanların adeti budur. Ayet, birçok insanın işleri konusunda konuşmak için resulu meşgul ettikleri ve sıkboğaz ettikleri bir zamanda Resulun (sav) şanını bildirmek için nazil olmuştur. Sonra bu hüküm kaldırılmıştır. (Ebdeul-beyan ve Âşûr)
بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ [Fısıltının iki eli arasına girin] ifadesi temsili istiaredir veya fısıltı insana benzetilmiştir, bu durumda da mekni istiare vardır. Fısıltının iki eli olması hayali bir şeydir. بَيْنَ kelimesi de terşîh içindir. بَيْنَ zarfı قبل manasındadır. Bu emrin sebebi resulu (sav) tazim etmek ve fakirleri metalandırmaktır. Münafıkları ihlaslılardan ayırt etmektir. Dünyayı sevenlerle ahireti sevenleri ayırt etmek, gereksiz yere resulun (sav) meşgul edilmesini önlemektir. (Âlûsi)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Yüce Allah يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. ‘’Ey iman edenler’’ ifadesi hep Medenî surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.
Bu emir, Resulullah için tazim ifade ettiği gibi, fakirleri faydalandırma, Resulullah'a fazla soru sormaktan alıkoyma, muhlisler ile münafıkları ve ahireti sevenler ile dünyayı sevenleri birbirlerinden ayırt etmek gibi faydalarını da içermektedir. (Ebüssuûd)
ذٰلِكَ خَيْرٌ لَـكُمْ وَاَطْهَرُۜ فَاِنْ لَمْ تَجِدُوا
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. ذٰلِكَ mübteda, خَيْرٌ haberdir.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterir. Uzağı işaret eden özelliğiyle işaret edilenin mertebesinin yüksekliğini belirtir.
ذٰلِكَ ‘de istiare vardır. Çünkü duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
لَـكُمْ car mecruru خَيْرٌ ’a mütealliktir. اَطْهَرُ kelimesi makabline matuftur.
خَيْرٌ ve اَطْهَرُۜ kelimeleri ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
خَيْرٌ ve اَطْهَرُ arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır . خَيْرٌ ‘dan sonra اَطْهَرُۜ ‘ın zikredilmesi umumdan sonra husus babında ıtnâb sanatıdır.
Bu takdim, “dininiz hususunda sizin için daha hayırlıdır; daha nezihtir.” manasını taşır. Çünkü sadaka bir temizliktir. (Keşşâf)
فَاِنْ لَمْ تَجِدُوا cümlesi atıf harfi فَ ile nidanın cevabı olan şart cümlesine atfedilmiştir.
اِنْ şart harfidir. Şart cümlesi اِنْ لَمْ تَجِدُوا , menfî muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şartın, takdiri فلا بأس عليكم (Artık size bir sıkıntı yoktur) olan cevabı mahzuftur. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Müsnedün ileyhin işaret ismi ile marife olması işaret edileni en güzel şekilde temyîz etmek içindir. Böylece muhatabın zihninde müsnedün ileyh daha iyi yerleşir. Muhatab tarif edilen şeyi daha iyi tasavvur eder, daha iyi tanır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetteki "İşte bu, sizin için..." cümlesi hükmün, mendubiyet için olduğunu bildirmektedir; "Fakat sadaka verecek bir şey bulamazsanız..." cümlesi, vücubu bildirmektedir. Zira bu ifade, sadaka verecek bir şey bulamayanlar için sadakasız olarak bu konuşmanın ruhsatını vermektedir. (Ebüssuûd)
فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Ayetin son cümlesi اِنَّ ‘in mahzuf cevabı için ta’liliye olarak gelmiştir. فَ , ta’liliyye veya rabıtadır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهَ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
اِنَّ ’nin haberi olan غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin fasılası, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, C. 2, s. 189)
ءَاَشْفَقْتُمْ اَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَاتٍۜ فَاِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟ ١٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَأَشْفَقْتُمْ | korktunuz mu? |
|
| 2 | أَنْ |
|
|
| 3 | تُقَدِّمُوا | vermenizden |
|
| 4 | بَيْنَ | önce |
|
| 5 | يَدَيْ | önce |
|
| 6 | نَجْوَاكُمْ | gizli konuşmanızdan |
|
| 7 | صَدَقَاتٍ | sadaka |
|
| 8 | فَإِذْ | çünkü |
|
| 9 | لَمْ |
|
|
| 10 | تَفْعَلُوا | yapmadınız |
|
| 11 | وَتَابَ | ve affetti |
|
| 12 | اللَّهُ | Allah |
|
| 13 | عَلَيْكُمْ | sizi |
|
| 14 | فَأَقِيمُوا | artık kılın |
|
| 15 | الصَّلَاةَ | namazı |
|
| 16 | وَاتُوا | ve verin |
|
| 17 | الزَّكَاةَ | zekatı |
|
| 18 | وَأَطِيعُوا | ve ita’at edin |
|
| 19 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 20 | وَرَسُولَهُ | ve Elçisine |
|
| 21 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 22 | خَبِيرٌ | bilmektedir |
|
| 23 | بِمَا | şeyleri |
|
| 24 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız |
|
Önceki âyetle getirilen düzenlemenin asıl amacının bir sınama ve yukarıda izah edilen sonucu gerçekleştirme olduğu bu âyetin ifadesinden daha açık biçimde anlaşılmaktadır. Müminlerin bu konudaki kusurlarının Allah tarafından bağışlandığı, bu düzenlemeyi yeni bir malî yükümlülük şeklinde algılamamaları, ama mevcut yükümlülüklerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmaları yani namazlarını özenle kılıp zekâtlarını vermeleri, Allah ve resulüne itaat etmeleri istenmektedir. Kanaatimize göre, bu âyetin önceki âyetle getirilen hükmü neshettiği veya mâlî ödemeyi yükümlülük olmaktan çıkarıp gönüllü hale getirdiği gibi yorum ve değerlendirmeler ile bu hükmün uygulanma süresi ve miktarıyla ilgili rivayetleri (meselâ bk. Taberî, XXVIII, 19-22; Zemahşerî, IV, 76) yukarıdaki izah çerçevesinde değerlendirmek uygun olur.
Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 275ءَاَشْفَقْتُمْ اَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَاتٍۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. اَشْفَقْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf مِنْ harf-i ceriyle اَشْفَقْتُمْ fiiline mütealliktir. Nidanın cevabıdır.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تُقَدِّمُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَ mekân zarfı تُقَدِّمُوا fiiline mütealliktir. يَدَيْ müsenna olup izafetten dolayı نَ düşmüştür.
نَجْوٰيكُمْ muzafûn ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. صَدَقَاتٍ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَشْفَقْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شفق ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
تُقَدِّمُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قدم ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَاِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اِذْ zaman zarfı, nidanın cevabına mütealliktir. لَمْ تَفْعَلُوا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَفْعَلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ itiraziyyedir. Haliyye olması da caizdir. تَابَ اللّٰهُ şart ve cevap arasında gelen itiraziyye cümlesidir.
تَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru تَابَ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اَق۪يمُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰتُوا atıf harfi وَ ‘la اَق۪يمُوا fiiline matuftur.
اٰتُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَط۪يعُوا atıf harfi وَ ‘la اَق۪يمُوا fiiline matuftur.
اَط۪يعُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولَهُ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَق۪يمُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir.
اٰتُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
اَط۪يعُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi طوع ‘dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. خَب۪يرٌ haberi olup damme ile merfûdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle خَب۪يرٌ ‘a mütealliktir.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
ءَاَشْفَقْتُمْ اَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَاتٍۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze takrir içindir. İstifham üslubunda olmasına rağmen soru manası taşımayıp takrir ve uyarı amacıyla geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
İstifham kınamak maksadıyla gelmiştir. (Âşûr)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَاتٍۜ cümlesi, masdar tevili ile takdir edilen مِنْ harf-i ceriyle birlikte اَشْفَقْتُمْ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Muzâf olan mekan zarfı بَيْنَ , ihtimam için mef’ûl olan صَدَقَاتٍۜ ‘e takdim edilmiştir.
صَدَقَاتٍۜ ‘deki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder.
بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ [Fısıltının iki eli arası] temsili istiaredir veya fısıltı insana benzetilmiştir, bu durumda da meknî istiare vardır. Fısıltının iki eli olması hayali bir şeydir. بَيْنَ kelimesi de terşîh içindir. بَيْنَ zarfı , قبل manasındadır. Bu emrin sebebi resulu tazim etmek ve fakirleri metalandırmaktır. Münafıkları ihlaslılardan ayırt etmektir. Dünyayı sevenlerle ahireti sevenleri ayırd etmek, gereksiz yere resulun meşgul edilmesini önlemektir. (Âlûsi)
فَاِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ
فَ , istînâfiyyedir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı اِذْ ’in müteallakı cevap cümlesidir.
فَاِذْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesinin başındaki فَ harfi, azarlamak maksatlı istifhamı teferruatlandırmak için gelmiştir. (Âşûr)
Menfî muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan لَمْ تَفْعَلُوا cümlesi şarttır ve اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
اِذْ burada ta’lil manasında gelen zarfiyedir. Yani bunu yapmadığınız zaman namaz kılın demektir. (Âşûr)
وَتَابَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ cümlesi şart ve cevap arasında gelen itiraziyye cümlesidir. (Âşûr) Haliyye olması da caizdir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Bu ayetteki "Allah da, tövbenizi kabul etti" ifadesi, onların bu sadakadan çekinip onu vermemelerinin, Allah tarafından bağışlanan bir günah olduğunu zımnen bildirmektedir. Zira Allah'ın, bundan dolayı onlarda gördüğü içerleme, tövbeleri yerine geçmiştir. (Ebüssuûd)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, haşyet uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
فَ karinesiyle gelen اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ cümlesi şartın cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aynı üslupta gelen وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ ve وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ cümleleri, şartın cevabına atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Üç cümle de emir üslubunda, talebî inşâî isnaddır.
الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ ve رَسُولِه۪ - اللّٰهِ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı, اَق۪يمُوا ve اَط۪يعُوا fiilleri arasında muvazene sanatı vardır. Namazdan sonra itaatin gelmesi husustan sonra umumun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
Namazı kılmaları, zekatı vermeleri ve Allah ve Resulüne itaat etmeleri sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.
فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ cümleleri, Allah ve Resulüne itaatin ihmal edilmesine karşı uyarı niteliğinde bir kinayedir. (Âşûr)
رَسُولَهُ izafetinde Allah’a ait zamire muzâf olması Resul için tazim ve teşrif ifade eder.
وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟
وَ , atıf harfidir. Mübteda ve haberden oluşmuş cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesi sübut ifade eder.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, haşyet uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl, بِ harf-i ceriyle birlikte خَب۪يرٌ ‘e mütealliktir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan sıla cümlesi تَعْمَلُونَ , istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.
خَب۪يرٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
[yaptıklarınızdan haberdardır.] ifadesi Allah Teâlâ’nın, her şeyden haberdar olduğunu beyan ederken lâzım-melzûm alakasıyla “yaptıklarınızın karşılığı verilecektir” manası taşır. Lâzım zikredilmiş, ‘yaptıklarınıza karşılık verir’ manasındaki melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürseldir.
تَعْمَلُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Ayetin son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Önceki emirlerdeki namaz, zekat vs gevşek davranmaktan sakındırmak içindir.
تَعْمَلُونَ۟ - تَفْعَلُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Türkçede de kullandığımız فعل ve عمل kelimeleri yakın manadadır. Bu iki kelime arasındaki fark iki yönden ortaya çıkar.
Birincisi, amel lafzı uzun müddet devam eden işler için kullanılır. Fiil lafzı ise bunun aksine, bir defada gerçekleşen işler için kullanılır. Sebe/13. ayetinde ‘’Onlar Süleyman’a, isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi….) şeklinde geçen amel lafzı uzun süre yapılan işleri anlatırken Fil/1.ayetinde geçen [Rabbin filin yanındakilere neyi nasıl yaptı görmedin mi?] fiil kelimesi bu anlamlardadır. (Fadl Hasan Abbâs, Kelimâtu’l-Kur’âniyye ve Eseruhâ fi’d-Dirâsâti’l-Lugaviyye, 554)
عَمِلُ fiili zaman isteyen işlerde kullanılır. İyi ameller hemen ve süratle yapılamadığından, sabır ve metanet gerektirdiğinden عَمِلُ fiili kullanılmıştır. (Süyûtî, el-İtkan)
İkinci olarak عَمِلَ fiili canlı bir varlık tarafından amaç güdülerek işlenen fiiller için söz konusudur. Bu anlamda فَعَلَ ‘den daha daha özeldir.
فَعَلَ amaçsız bir şekilde bir canlının işlediği fiiller de kullanılabileceği gibi, cansız varlıklar için de kullanılabilir. O yüzden Allah, müminlerin bir özelliği olarak salih amel işlemelerinden bahsederken عَمَلَ 'yi kullanmakla, bu işin bir amaç sonucu işlendiğini vurgulamaktadır.
Bunun tersine puthanedeki putların kırılmasından sorumlu tutulan Hazreti İbrahim toplumuna karşı yaptığı savunmada قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا [Tam aksine şu büyükleri yaptı dedi.] Enbiya /62 derken فَعَلَ fiilini kullanmıştır ki bu yapılan işin cansız bir varlıktan şuursuz bir şekilde ortaya çıktığını göstermektedir. (Celalettin Divlekci, Anlam-Üslûp İlişkisi Bağlamında Kur’an’ın Üslûp Analizi)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا قَوْماً غَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَا مِنْهُمْۙ وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْـكَذِبِ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ١٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi? |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 5 | تَوَلَّوْا | dost edinen(leri) |
|
| 6 | قَوْمًا | bir topluluğu |
|
| 7 | غَضِبَ | gazabettiği |
|
| 8 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 9 | عَلَيْهِمْ | kendilerine |
|
| 10 | مَا | değildir |
|
| 11 | هُمْ | onlar |
|
| 12 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 13 | وَلَا | ve değildir |
|
| 14 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 15 | وَيَحْلِفُونَ | ve yemin ediyorlar |
|
| 16 | عَلَى | üzere |
|
| 17 | الْكَذِبِ | yalan |
|
| 18 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 19 | يَعْلَمُونَ | bilerek |
|
Allah’a ve peygamberine düşmanlık edenlerin dayanışma görünümü altında gerçekte kendilerini ve birbirlerini aldattıkları ve sonlarının hüsran olduğu belirtildikten sonra samimi müminlerin bu gibi kimselerle ilişkilerinde daha dikkatli olmaları gerektiği uyarısı yapılmaktadır.
14. ve müteakip âyetlerde başlıca özelliklerine değinilen kimselerin müslüman gibi görünen ama gerçekte İslâm düşmanlığı yapan münafıklar olduğu açıktır. Bunların kendileriyle iş birliği yaptıkları kimselerden “Allah’ın gazabına uğramış bir topluluk” diye söz edilmektedir. Âyette kimlikleriyle ilgili açık bir bilgi verilmemekle beraber, bağlamı dikkate alan hemen bütün müfessirler burada, o dönemde Medine ve çevresinde yaşayan yahudilerin kastedildiği kanaatindedirler. Dolayısıyla, 8. âyetin tefsiri sırasında belirtilen ihtimallerin bu âyetlerin iniş zamanı konusunda da göz önünde bulundurulması uygun olur (münafıkların müslümanlara tuzak kurmak üzere yahudilerle işbirliği yapmaları ve söz konusu yahudilerin Allah’ın gazabına müstahak olmaları hakkında bk. Enfâl 8/27, 55-57; Ahzâb 33/9-27; Haşr 59/2-6; ilâhî gazaba uğrayanlar hakkında ayrıca bk. Fâtiha 1/7).
Tefsirlerde bu gruptaki âyetlerin veya bir kısmının nüzûl sebebi olarak –bazı rivayetlere göre Abdullah b. Nebtel isimli– bir münafığın, Resûlullah’ın huzurunda onun aleyhine sözler söylemediğine dair yalan yere yemin etmesi ve bulup getirdiği tanıkların da bile bile yalan yere yemin etmeleri olayına yer verilir (Zemahşerî, IV, 76-77). Bununla birlikte âyetin hedefinin bu olaya değinmekle sınırlı olmayıp, bile bile yalan yere yemin etmenin, yeminlerini kalkan olarak kullanmanın, yani yeminlerinin arkasına sığınıp onlarla insanları aldatmanın münafıklara özgü en belirgin özelliklerden olduğuna dikkat çekmek olduğu anlaşılmaktadır.
17. âyette yer alan “Malları da evlâtları da Allah katında kendilerine hiçbir yarar sağlamayacaktır” anlamındaki cümle değişik vesilelerle başka âyetlerde de bir uyarı ifadesi olarak yer almış, dünya hayatında kişiye güvence sağlayabilen hiçbir yolun kıyamet gününde bir yarar sağlayamayacağına ve herkesin tek başına yaptıklarının hesabını vermek durumunda kalacağına dikkat çekilmiştir (bk. Âl-i İmrân 3/10).
18. âyetin “... sanacaklar ki işe yarar bir şey yapmaktalar!” diye çevrilen kısmı şöyle açıklanmıştır: Dünyada yalan yere yemin etmek ve muhatabı kandırmaya çalışmak onlarda öylesine bir alışkanlık ve âdeta meleke haline gelmiştir ki âhirette dahi bu tutumlarını sürdürecekler, bunun kendilerine bir fayda getireceğini sanıp Allah’ı bile kandırmaya kalkacaklar, böylece iyiden iyiye rezil rüsvâ olacaklardır. Gerek duyular âlemindeki gerekse bunun ötesindeki her şeyi bilen Allah’a karşı bile böyle bir tutum sergilemeye kalkışan bu insanların dünyada müminleri kandırma çabası içinde olmalarını yadırgamamak gerekir (Zemahşerî, IV, 77; Râzî, XXIX, 274-275).
22. âyetin nüzûl sebebiyle ilgili birçok rivayet bulunmakla beraber bunları buradaki mânaların uygulanmasına ilişkin örnekler olarak düşünmek uygun olur, yoksa âyetin anlamını bunlardan birine bağlamak gerekmez. Âyet, içeriği bakımından öncesi ve sonrasıyla irtibatlıdır; Allah ve resulüne husumet besleyenlerin, akrabalık bağı gibi motifleri kullanarak müminleri kendileriyle –münafıkların yahudilerle yaptığı iş birliğine benzer– bir dayanışma ilişkisi içine çekmeye çalışabilecekleri tehlikesine karşı uyarı anlamı taşımaktadır (İbn Âşûr, XXVIII, 58). Kur’an-ı Kerîm’in nüzûl sürecinde, müslümanlar başka dinlerin mensuplarıyla, özellikle putperestlerle farklı konumlarda ve çeşitli ilişkiler içinde bulunduklarından, bu konuya ilişkin âyetlerde üslûp ve içerik farklılığının bulunması tabiidir. Dolayısıyla, bu konuda sağlıklı sonuca ulaşabilmek için, her âyeti kendi bağlamında ele almak ve ayrıca müslümanların müslüman olmayanlarla ilişkilerini düzenleyen âyetleri ve Resûlullah’ın uygulamalarını topluca değerlendirmek gerekir (bu konuda genel bir değerlendirme için bk. Âl-i İmran 3/28; sevginin anlamı ve dereceleri ile ilgili tasnif ışığında bu âyette ve daha sonraki yıllarda nâzil olan iki âyette söz konusu edilen sevgi bağının yorumu için bk. Tevbe 9/23-24; ayrıca bk. Mümtehine 60/7-9). 22. âyetin “Onları katından bir ruh ile desteklemiştir” diye çevrilen kısmı “Onları katından bir lutuf ile, Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in sözlerinden kaynaklanan ilâhî bir lutuf, ışık ve başarı ile, Kur’an ile, Cebrâil (a.s.) ile desteklemiştir” vb. mânalarla açıklandığı gibi, “Onları iman ruhuyla desteklemiştir” tarzında da yorumlanmıştır; çünkü bizatihî iman, kalplere hayat veren bir ruh mesabesindedir (Zemahşerî, IV, 78; İbn Atıyye, V, 282).
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا قَوْماً غَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِلَى harf-i ceriyle تَرَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَوَلَّوْا ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
تَوَلَّوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْماً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. غَضِبَ اللّٰهُ cümlesi قَوْماً ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
غَضِبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru غَضِبَ fiiline mütealliktir.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَا مِنْهُمْۙ
مَا هُمْ مِنْكُمْ cümlesi, تَوَلَّوْا ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
هُمْ munfasıl zamir مَا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru مَا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir. لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. مِنْهُمْۙ car mecruru atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْـكَذِبِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَحْلِفُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى الْـكَذِبِ car mecruru يَحْلِفُونَ fiiline mütealliktir.
وَهُمْ يَعْلَمُونَ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَعْلَمُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا قَوْماً غَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَا مِنْهُمْۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Muzari fiile dahil olan لَمْ , muzari fiili olumsuz maziye çevirmiştir. Hemze istifham harfidir. Ayetteki istifham gerçek manada soru olmayıp, takrir ve tevbih amaçlı haber cümlesi olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
İstifham, surenin 8. ayetindeki ألَمْ تَرَ إلى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوى cümlesi gibi taaccüp ifade eder. (Âşûr)
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haber üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın dikkatini çekmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rüyet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rüyet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, vav harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir. أولم تر tabirinin, hayatta misâli çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir. ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
Mecrur mahaldeki ألذ۪ينَ has ism-i mevsûlü, başındaki الي harf-i ceriyle birlikte تَرَ fiiline mütealliktir. Sılası olan تَوَلَّوْا قَوْماً غَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
غَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ cümlesi قَوْماً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabbet ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
قَوْماً kelimesindeki nekrelik tahkir ifade eder.
مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَا مِنْهُمْۙ cümlesi تَوَلَّوْا ‘deki zamirin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَٓا nefy harfi, ليس gibi amel etmiştir. هُمْ munfasıl zamir مَا ’nın ismidir. مِنْكُمْ , car mecruru مَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. مَا ’nın haberine tezat nedeniyle atfedilen وَلَا مِنْهُمْۙ ‘daki nefy harfi olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayet, Yahudileri dost edinen, onlara akıl veren ve müminlerin sırlarını onlara aktaran münafıkların halinin hayret verici olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd)
مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَا مِنْهُمْۙ şeklindeki birbirine atfedilmiş iki cümle arasında ihtibâk sanatı vardır. İkinci cümlenin أنتم şeklinde takdir edilen mübtedası kolayca anlaşıldığı için hazf edilmiştir.
وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْـكَذِبِ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Cümle atıf harfi وَ ‘la … تَوَلَّوْا قَوْماً cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında maziden muzariye iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُمْ يَعْلَمُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder.
Son iki ayet fasılalarındaki يَعْلَمُونَ - تَعْمَلُونَ kelimeleri arasında nakıs cinası vardır. Çünkü kelimenin şekli ve görüntüsü değişmiştir. (Safvetü’t Tefâsir)
يَحْلِفُونَ - يَعْلَمُونَ kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ١٥
اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ
Fiil cümlesidir. اَعَدَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَهُمْ car mecruru اَعَدَّ fiiline mütealliktir. عَذَاباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَد۪يداً kelimesi عَذَاباً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعَدَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عدد ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
شَد۪يداًۜ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
İsim cümlesidir. هُمْ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. سَٓاءَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
سَٓاءَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. Zem fiili, yergi maksatlı cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.
مَا müşterek ism-i mevsûl سَٓاءَ ‘nin faili olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur لَهُمْ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için amiline takdim edilmiştir.
عَذَاباً ’deki tenvin azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir.
Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade eden شَّد۪يدِ kelimesi عَذَابِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
عَذَاباً aslında tabiata ve muktezâ-i hale uygun demektir. (Tahkik)
اَعَدَّ , aslında güzel şeyler için kullanılır. Burada tehekkümî inadiye istiare vardır.
اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi kendilerine azabın hazırlanması için ta’lildir. يَعْمَلُونَ fiilinin muzari kipinde gelmesinin gösterdiği gibi onlar geçmişte de uzun süreli ve tekrarlanan kötü işler yapmışlardı, demektir. (Âşûr)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi olan سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi mazi sıygada, nakıs zem fiilinin dahil olduğu gayrı talebî inşâî isnaddır. Mahsusunun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
سَٓاءَ zem fiili, yergi maksatlı cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Bu kelamda şiddetli bir tehdit vardır.
سَٓاءَ ‘nin faili konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi olan يَعْمَلُونَ ‘nin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
“Küfürleri” yerine “yaptıkları şey” buyurulmuştur. Bunda küfrü kerih görmek, tehdidi artırmak manası olabilir.
Son üç ayetin fasılalarındaki يَعْلَمُونَ - تَعْمَلُونَ - تَعْمَلُونَ kelimeleri arasında cinas, reddü’l-acüz ale’s-sadr ve lüzum ma la yelzem sanatları vardır.
يَعْمَلُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
اِتَّخَذُٓوا اَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ فَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ١٦
اِتَّخَذُٓوا اَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ
Fiil cümlesidir. اِتَّخَذُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Değştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيْمَانَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جُنَّةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. صَدُّوا atıf harfi فَ ile اِتَّخَذُٓوا fiiline matuftur.
صَدُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِ car mecruru صَدُّوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِتَّخَذُٓوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مُه۪ينٌ kelimesi عَذَابٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُه۪ينٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِتَّخَذُٓوا اَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
اَيْمَانَهُمْ izafeti kısa yoldan izah, جُنَّةً ’deki nekrelik nev ve tahkir içindir.
اِتَّخَذُٓوا fiili; isteyerek ve kabul ederek yapmaktır.
اَيْمَانَهُمْ izafeti اِيمَانَهُمْ şeklinde de okunmuştur. Böylece de Müslümanlara gösterdikleri iman kalkanı manasında olmuştur. İlk azabın kabir azabı, bunun da ahiret azabı olduğu söylenmiştir. (Âlûsi)
جُنَّةً اليمين sözünün manası şöyledir; münafıklar, içine girene yer veren, ona sığınanları koruması altına alan İslam’ı zahiren kabul etmiş gibi görünmek suretiyle, içlerinde zıddını (inkârı) taşıdıkları sözde imanlarını, korumasına sığındıkları ve sayesinde nüfuz zırhına büründükleri bir kalkan yapmışlardır. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
Aynı üslupta gelen فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
صَدُّوا müteaddi bir fiildir ama açık olduğu için mef’ûlü hazf olmuştur. فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ ‘İnsanları Allah yolundan çevirdirler’ demektir.
سَب۪يلِ اللّٰهِ izafeti, lafza-i celâle muzâf olan سَب۪يلِ için tazim ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
سَب۪يلِ kelimesi din manasında istiaredir. سَب۪يلِ aslında yol demektir. Hedefe ulaştırmak bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstearun leh) hazf edilmiş müstearun minh kalmıştır.
14. Ayetteki يَحْلِفُونَ عَلَى الْـكَذِبِ وَهُمْ يَعْلَمُونَ [Bile bile yalan yere yemin ederler] sözünden beyani istinaf cümlesidir. Çünkü bu ayeti işiten niçin yalan yere yemin ettiklerini düşünür. Bunun cevabı; hedeflerini gerçekleştirmek ve hilelerini arttırmak için şeklindedir. 15. ayetteki اِنَّهُمْ سَٓاءَ cümlesinin ikinci haberi olması da caizdir. Böylece ta’lil cümlesine dahil olmuş olur. İslama girdiklerine dair yalan yere yemin ediyorlar ki Müslümanlar onların başkalarının İslam'a girmesini önleme niyetlerini anlamasın. Dolayısıyla فَصَدُّوا ’daki فَ harfi tefri’ manasındadır. (Âşûr)
Bu kelam, onların azabını başka bir vasıfla vasıflandıran ikinci bir tehdittir. (Ebüssuûd)
فَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Cümle, atıf harfi فَ ile …اِتَّخَذُٓوا اَيْمَانَهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir (Rıfat Resul Sevinç, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, S. 190-191)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.
عَذَابٌ için sıfat olan مُه۪ينٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Bu ifadenin kafir ve münafıkların azabını ifade ettiği söylenmiştir.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cümlede müsnedün ileyh olan عَذَابٌ kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.
فَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ teferruat olarak gelmiştir ki yeminlerini kalkan edinmenin azabın kat kat olmasının sebebi olduğu bilinsin. Önceki عَذَابٌ kelimesi شَد۪يداً ile vasıflanmıştı. Çünkü o azap; Allahın gazap ettiği kavmi dost edinmek ve yalan yere yemin etmenin cezasıdır. Buradaki عَذَابٌ ise مُه۪ينٌ olarak vasıflandı, sebebi Allah yolundan insanları engellemektir. Bunun manası da büyük günahlara şedid azabın verildiğidir. عَذَابٌ ; onların küfürdeki iki maksadına münasip olarak iki vasıfla gelmiştir. Tekrar edilmesi inzar ve vaîdde mübalağa içindir.لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَنْ |
|
|
| 2 | تُغْنِيَ | koruyamaz |
|
| 3 | عَنْهُمْ | kendilerini |
|
| 4 | أَمْوَالُهُمْ | malları |
|
| 5 | وَلَا | ne de |
|
| 6 | أَوْلَادُهُمْ | çocukları |
|
| 7 | مِنَ | karşı |
|
| 8 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 9 | شَيْئًا | hiçbir şey |
|
| 10 | أُولَٰئِكَ | onlar |
|
| 11 | أَصْحَابُ | halkıdır |
|
| 12 | النَّارِ | ateş |
|
| 13 | هُمْ | onlar |
|
| 14 | فِيهَا | orada |
|
| 15 | خَالِدُونَ | sürekli kalacaklardır |
|
لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ
Fiil cümlesidir. لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تُغْنِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. عَنْهُمْ car mecruru تُغْنِيَ fiiline mütealliktir. اَمْوَالُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. اَوْلَادُهُمْ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. مِنَ اللّٰهِ car mecruru تُغْنِيَ fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, من عذابه (O’nun azabından) şeklindedir. شَيْـٔاً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, إغناء ما (Herhangi bir fayda, kazanç) şeklindedir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُغْنِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi غني ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ
İsim cümlesidir. İşaret zamiri اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Cümle, اَصْحَابُ ‘un hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru خَالِدُونَ ‘ye mütealliktir. خَالِدُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِدُونَ ; sülâsi mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümleye istikbalde asla manası kazandıran nefy harfi لَنْ aynı zamanda tekid ifade eder. Menfi muzari fiil cümlesi faide-i haber talebî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْهُمْ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
اَمْوَالُهُمْ ‘a tezâyüf nedeniyle atfedilen لَٓا اَوْلَادُهُمْ ’daki nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid etmek içindir.
مِنَ اللّٰهِ car mecruru تُغْنِيَ fiiline mütealliktir. Muzâf hazf edilmiştir. Takdiri, مِنْ عذابِ الله (Allah’ın azabından) şeklindedir. Muzâfın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mef’ûlu mutlaktan naib olan شَيْـًٔاۜ ‘deki tenvin kıllet ifade eder. ‘Hiçbir’ manasındadır. Mal ve evlat, Allah’tan gelecek en ufak bir azaba karşı dahi kâfirleri koruyamaz. Bilindiği gibi olumsuz siyakda nekre umum ifade eder.
اَمْوَالُهُمْ - اَوْلَادُهُمْ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Malın evlada takdimi, özellikle küfür ehli için malın kıymetli olması dolayısıyladır.
Önce mal zikredilmiştir. İnsan önce malından, sonra evladından feragat eder. Mecaz-ı mürsel mürekkeb olup ‘tehdit’ manasında olabilir.
مِنَ اللّٰهِ demek, مِن بَأْسِ اللَّهِ veya عذابِ الله demektir. Bu kullanım çok yaygındır. Buna fıkıh usulünde alimler ‘’hükmün kendisine izafeti‘’(Dal bi-l iktiza) derler. حُرِّمَتۡ عَلَیۡكُمُ ٱلۡمَیۡتَةُ (Maide/3) ayetinde olduğu gibidir. (Âşûr)
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ve kınama ifadesinin yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Müsnedin اَصْحَابُ النَّارِۚ şeklinde izafetle gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tahkir ifade eder. Çünkü müsned tahkir anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tahkirine işaret etmiştir.
اَصْحَابُ النَّارِۚ (Ateş ashabı) ifadesinde istiare vardır. Cehennemde kalış arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.
اَصْحَابُ النَّارِۚ (Ateş ashabı) ibaresindeki اَصْحَابُ kelimesinin kökü صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi اَصْحَابُ ‘un halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur ف۪يهَا , önemine binaen, amili olan خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
خَالِدُونَ lafzı, ism-i fail olarak gelmiştir. İsm-i fail, ism-i mef’ûl ve masdarlar zamandan bağımsızdır. خلد aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’ anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
Onların ateş halkı ve orada ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.
Nâr ashabı olmalarının isim cümlesi şeklinde ifadesi sübut ve devam ifade eder. Yani ebedi kalacaklarını üslup açısından ifade eder.
Bu cümle, öncesine fasılla bağlanmıştır. Sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sanki ikinci cümle, birinci cümleyi açıklayan bir konuma konulmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, 1631 Soru ve Cevap, Soru 501)
يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاً فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ عَلٰى شَيْءٍۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَوْمَ | (o) gün |
|
| 2 | يَبْعَثُهُمُ | tekrar diriltir |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | جَمِيعًا | onların hepsini |
|
| 5 | فَيَحْلِفُونَ | sonra yemin ederler |
|
| 6 | لَهُ | O’na da |
|
| 7 | كَمَا | gibi |
|
| 8 | يَحْلِفُونَ | yemin ettikleri |
|
| 9 | لَكُمْ | size |
|
| 10 | وَيَحْسَبُونَ | ve sanırlar |
|
| 11 | أَنَّهُمْ | kendilerini |
|
| 12 | عَلَىٰ | üzerinde |
|
| 13 | شَيْءٍ | bir şey |
|
| 14 | أَلَا | iyi bilin ki |
|
| 15 | إِنَّهُمْ | elbette onlar |
|
| 16 | هُمُ | onlar |
|
| 17 | الْكَاذِبُونَ | yalancılardır |
|
يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاً
Fiil cümlesidir. يَوْمَ zaman zarfı تُغْنِيَ fiiline müteallik olup fetha ile mansubdur. يَبْعَثُهُمُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَبْعَثُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ fail olup damme ile merfûdur. جَم۪يعاً kelimesi يَبْعَثُهُمُ ‘deki zamirden hal olup fetha ile mansubdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ عَلٰى شَيْءٍۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَحْلِفُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru يَحْلِفُونَ fiiline mütealliktir. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel كَ harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri, حلفا كحلفهم لكم (Size yemin ettikleri gibi yemin ederek) şeklindedir.
يَحْلِفُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ car mecruru يَحْلِفُونَ fiiline mütealliktir. يَحْسَبُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. يَحْسَبُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel يَحْسَبُونَ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamiri أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَلٰى شَيْءٍ car mecruru أَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ
İsim cümlesidir. اَلَٓا tenbih edatıdır. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. هُمُ fasl zamiridir. الْكَاذِبُونَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْكَاذِبُونَ haberi olup, ref alameti و ‘dır. Veya هُمُ الْكَاذِبُونَ cümlesi, اِنَّ ‘nün habri olarak mahallen merfûdur.
اَلَا konuşmacı dinleyicilerin dikkatini çekmek, onları uyarmak ve konuşacağı sözün önemini belirtmek için konuşmasını bu edatla başlatır. Onun için bu edata istiftah ve tenbih edatı denilmiştir. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْكَاذِبُونَ ; sülâsi mücerredi كذب olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاً فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ عَلٰى شَيْءٍۜ
يَوْمَ zaman zarfı, önceki ayetteki تُغْنِيَ fiiline mütealliktir. Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüdî istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
جَم۪يعاً kelimesi يَبْعَثُهُمُ ’deki zamirden haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَهُ car mecruru يَحْلِفُونَ fiiline mütealliktir.
Teşbih harfi ك sebebiyle mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve sılası, masdar tevili ile mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi olan يَحْلِفُونَ لَكُمْ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَحْلِفُونَ ‘nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümledeki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ عَلٰى شَيْءٍۜ cümlesi haldir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi اَنَّهُمْ عَلٰى شَيْءٍ , masdar tevilinde, يَحْسَبُونَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
Masdar-ı müevvel, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede, îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلٰى شَيْءٍ car mecruru, اَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
عَلى mecâzi istila içindir. (Âşûr)
شَيْءٍ 'nin sıfatı makamın manasının açıklığından dolayı mahzuftur. Yani عَلى شَيْءٍ نافِعٍ şeklindedir. (Âşûr)
شَيْءٍۜ ‘deki nekrelik nev ve tahkir içindir.
اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin başına gelen اَلَٓا , devamında gelecek söze dikkat çekerek, tekid ifade eden tenbih edatıdır. اِنَّ harfi, اَلَٓا ve fasıl zamiriyle tekid edilmiş cümle faide-i haber inkâri kelamdır. اِنَّ ’nin ismi هُمُ muttasıl zamirdir. İkinci هُمُ fasıl zamiridir. الْكَاذِبُونَ kelimesi اِنَّ ’nin haberidir. Fasıl zamiri kasr ifade etmiştir. Onlar yalancılığa hasredilmiştir.
Son cümle tezyîldir. Murad; size söyledikleri yalanın benzeri yoktur. Öyle ki fasıl zamiriyle kasr yapılmış, yalan sıfatı onlara hasredilmiştir. Mübalağa için iddiaî kasrdır. Başkalarının yalanlarına güvenmemeleri için gelmiştir. İddiaî kasr manasını tekid için tekid harfi gelmiştir. Başkalarının yalanları onların yalanları yanında yalan mesabesinde değildir. Bu yalanları öyle yerleşmiş ki ba’s gününde bile devam eder. (Âşûr)
Haber olan الْكَاذِبُونَ ‘nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, اَلَٓا , isim cümlesi, fasıl zamiri ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin son cümlesi tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. [Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemeler. Gör. Ömer Kara]
Münafıklar ve yahudiler iman edenlerle, ıslah ve sıdk konusunda yardımlaşanlarla alay etmekteydi. O nedenle Kur’an’da onların bu huyunu tekid ederek kınayan ayetler görüyoruz. Çünkü makam bunu gerektirmektedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَاَنْسٰيهُمْ ذِكْرَ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | اسْتَحْوَذَ | kuşatmıştır |
|
| 2 | عَلَيْهِمُ | onları |
|
| 3 | الشَّيْطَانُ | şeytan |
|
| 4 | فَأَنْسَاهُمْ | ve onlara unutturmuştur |
|
| 5 | ذِكْرَ | anmayı |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’ı |
|
| 7 | أُولَٰئِكَ | onlar |
|
| 8 | حِزْبُ | hizbidir |
|
| 9 | الشَّيْطَانِ | şeytanın |
|
| 10 | أَلَا | dikkat edin |
|
| 11 | إِنَّ | muhakkak ki |
|
| 12 | حِزْبَ | hizbi |
|
| 13 | الشَّيْطَانِ | şeytanın |
|
| 14 | هُمُ | onlar |
|
| 15 | الْخَاسِرُونَ | kaybedecektir |
|
اِسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَاَنْسٰيهُمْ ذِكْرَ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. اِسْتَحْوَذَ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَلَيْهِمُ car mecruru اِسْتَحْوَذَ fiiline mütealliktir. الشَّيْطَانُ fail olup damme ile merfûdur. اَنْسٰيهُمْ atıf harfi فَ ile اِسْتَحْوَذَ fiiline matuftur.
اَنْسٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ذِكْرَ اللّٰهِ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِسْتَحْوَذَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi حوذ ‘dir.
Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
اَنْسٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نسي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِۜ
İsim cümlesidir. İşaret zamiri اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. حِزْبُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الشَّيْطَانِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ
İsim cümlesidir. اَلَا tenbih edatıdır. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
حِزْبَ kelimesi اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الشَّيْطَانِۜ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْخَاسِرُونَ kelimesi اِنّ ‘nin haberi olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
اَلَا Konuşmacı dinleyicilerin dikkatini çekmek, onları uyarmak ve konuşacağı sözün önemini belirtmek için konuşmasını bu edatla başlatır. Onun için bu edata istiftah ve tenbih edatı denilmiştir. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْخَاسِرُونَ ; sülasi mücerredi خسر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَاَنْسٰيهُمْ ذِكْرَ اللّٰهِۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمُ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
الشَّيْطَانُ kelimesi اِسْتَحْوَذَ fiilinin failidir.
Aynı üslupta gelen فَاَنْسٰيهُمْ ذِكْرَ اللّٰهِ cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf olan ذِكْرَ اللّٰهِ izafetinde, lafz-ı celâle muzâf olan ذِكْرَ , tazim ve şeref kazanmıştır. Lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
الِاسْتِحْواذُ ; istila etmek ve fethetmek (galip gelmek) demektir. حاذَ حَوْذًا 'den türetilen istif'al babıdır. Bir şeyi kuşatıp dilediği gibi kullanan manasında şöyle denir: العِيرَ إذا جَمَعَها وساقَها غالِبًا لَها (Deveyi toplayıp sürdüğü zaman onu ele geçirdi.) (Âşûr)
اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِۜ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ve kınama ifadesinin yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Müsned olan حِزْبُ الشَّيْطَانِۜ ‘nin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tahkir ifade eder. Çünkü müsned tahkir anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tahkirine işaret etmiştir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İşaret ismi, onların şeytanın grubundan olduğuna dair şüphe kalmamasını daha fazla açıklamak için gelmiştir. (Âşûr)
Zamir yerine حِزْبُ الشَّيْطانِ kelimesinin açık isim olarak gelmesi; ifadeyi daha sarih (açık bir hale getirmek) ve cümlenin anlamından bağımsız müstakil olarak temsil edilmeye uygun olması içindir. (Âşûr)
اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ve اَلَٓا tenbih harfi ve fasıl zamiriyle tekid edilmiş cümle faide-i haber inkârî kelamdır. Fasıl zamiri kasr ifade eder. Hüsrandaki mübalağa için iddiaî kasrdır. Sanki bunun dışında hüsran yoktur.
اِنَّ ’nin ismi حِزْبَ الشَّيْطَانِ dir. الْخَاسِرُونَ haberidir.
Müsnedün ileyh olan حِزْبَ الشَّيْطَانِ ‘nin, izafetle marife olması az sözle çok şey ifade etmenin yanında tahkir içindir.
Bu cümle öncekinin sebebi konumunda gelmiştir. Normalde فاِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ şeklinde gelmesi beklenirdi. Ehemmiyetine binaen اَلَٓا ile başlamış, اِنَّ ve fasıl zamiri ile tekid edilmiştir.
Müsnedinin الْ takısıyla marife olması bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtir.
Zamiru’l fasl kasr ifade eder. Onların zararlarının miktarını abartmak, bundan daha ağır bir zararın bulunmadığını, onun dışında hiçbir kaybın bulunmadığı manasını abartmak için gelen kasrı iddiaîdir. Hüsrana uğrayanlar onlara kasredilmiştir. (Âşûr)
Zamir makamında الشَّيْطَانِ ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Zamir yerine açık isim gelerek حِزْبَ الشَّيْطَانِ tekrar edilmiştir. Zihinlerde yerleşmesi içindir. Bu ayette حِزْبَ الشَّيْطَانِ izafesi ikinci seferde tahkir için zamir yerine gelmiştir. (Suyûtî, İtkân, V, 1674)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْاَذَلّ۪ينَ ٢٠
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُحَٓادُّونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يُحَٓادُّونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولَهُٓ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُحَٓادُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حدد ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْاَذَلّ۪ينَ
Cümle, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَذَلّ۪ينَ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
اَذَلّ۪ينَ sülâsisi ذل olan ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْاَذَلّ۪ينَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek yanında arkadan gelen habere dikkat çekmek ve karşı gelenleri tahkir içindir.
Müsnedün ileyh makamındaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Böylece ayet إنَّهم في الأذَلِّينَ şeklinde zamirle ifade edilmesi gerekirken muktezâ-i zâhirin hilafına zahir isim zikredilerek gelmiştir. İsm-i mevsûl ve sılasıyla onların Allah ve resulünün düşmanları olduğu ve arkadan gelecek hükümlerin illetine işaret etmiştir.
(Âşûr)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهَ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَرَسُولَهُٓ izafetinde Allah’a ait zamire muzâf olması Resul için tazim ve teşrif ifade eder.
رَسُولِ - للّٰهِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَرَسُولَهُٓ ‘nun lafz-ı celâle atfı, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ’nin haberi olan اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْاَذَلّ۪ينَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ve kınama ifadesinin yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.
اُو۬لٰٓئِكَ mübtedadır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. فِي الْاَذَلّ۪ينَ mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İşaret ismi, işaret isminden önce gelen sıfat nedeniyle, muşârun ileyhi, yani işaret isminden sonra zikredilenlerin, Bakara suresi 5. ayetindeki gibi أُولَئِكَ عَلى هُدًى مِن رَبِّهِمْ (Onlar, Rablerinden hidayet üzere olanlar) gibi, hükme layık olduklarına dair bir uyarıdır. (Âşûr)
كَتَبَ اللّٰهُ لَاَغْلِبَنَّ اَنَا۬ وَرُسُل۪يۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ ٢١
كَتَبَ اللّٰهُ لَاَغْلِبَنَّ اَنَا۬ وَرُسُل۪يۜ
Fiil cümlesidir. كَتَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اَغْلِبَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. Fiilin sonundaki نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.
اَنَا۬ munfasıl zamir اَغْلِبَنَّ ‘deki müstetir zamiri tekid eder. Mahallen merfûdur. رُسُل۪ي atıf harfi وَ ‘la makabline matuf olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. قَوِيٌّ kelimesi اِنّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. عَز۪يزٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
قَوِيٌّ عَز۪يزٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَتَبَ اللّٰهُ لَاَغْلِبَنَّ اَنَا۬ وَرُسُل۪يۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
لَاَغْلِبَنَّ اَنَا۬ وَرُسُل۪يۜ cümlesi, كَتَبَ fiilinin mazmunundaki kasem için cevap cümlesidir.
لَ , kasem manasındaki kelimenin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem manasındaki kelime ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayri talebî inşâî isnaddır.
Cevap cümlesi, kasem ve nûn-u sakîle ile tekid edilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu َّن , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
اَنَا۬ munfasıl zamiri لَاَغْلِبَنَّ fiilindeki müstetir zamiri tekid içindir. رُسُل۪ي izafeti de bu gizli zamire matuftur.
رُسُل۪ي izafetinde, Allah’a ait zamire muzâf olması Resuller için tazim ve teşrif ifade eder.
كَتَبَ اللّٰهُ ifadesinde istiare vardır. Burada yazma (الكتابة ) ile kastedilen hüküm vermek, yargıda bulunmaktır. Allah Teâla o hükmü, yazılı şeylerin kalıcılığı gibi sabit ve kalıcı olmasıyla nitelemekte mübalağa (pekiştirme) yapmak için yazmayı hüküm vermekten kinaye olarak zikretmiştir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları, Âşûr)
اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ
Ayetin, ta’liliyye olarak fasılla gelen son cümlesinin (Âşûr) fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.
قَوِيٌّ kelimesi اِنَّ ’nin birinci, عَز۪يزٌ۟ ikinci haberidir.
Allah’ın قَوِيٌّ ve عَز۪يزٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَوِيٌّ - عَز۪يزٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Yani Allah, peygamberlerini muzaffer kılmaya muktedirdir ve hiçbir kuvvet, O'nun iradesine karşı duramaz. (Ebüssuûd)
Ayetin fasılası, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Böyle birlikte ifadeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, s. 189)
Bu ayette müsned olan قَوِيٌّ kelimesi sübût ifadesi için isim olarak gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Belki biraz sinirli, sesi hep ciddi ama bakışları yumuşak ve sözleri hakiki bir hocamız vardı. Sohbetiyle kendimize getirir ve heyecanıyla gönüllerimizi uyandırırdı. Geçen akşam söyledikleri kulaklarımda hala çınlıyordu:
“Çocuklar! Size, belki de üzüleceğiniz bir şey söyleyeceğim. İzlemekten keyif aldığınız dizi ve filmlerden, okumaktan hoşlandığınız romantik romanlardan duyduğunuz: insan sevdiğini/aşık olduğunu seçemez yani gönlüne söz geçiremez ifadesi yalandır. Harama ve günaha yaklaşmak için uydurulmuş bir kılıftır. İnsanın şerefini ayaklar altına alan ve onu olduğundan zayıf ve hatta kötü gösteren bir ifadedir.
Sevdiklerinizi bir gözden geçirin. Eğer listenizde, size hiçbir faydası olmayan ya da bir de üstüne zararı olan varsa yani sizi günah işlemeye teşvik ediyorsa ya da günah işlenen yerlere girmenize sebep oluyorsa; onu niye seviyorum diye sorun. Böyle bir halin içindeyseniz eğer; bunun sizin için bir imtihan olmasının yanında, kalp dünyanızda bir şeylerin eksik olduğunun ve önceliklerinizde bir sıkıntı varlığının habercisidir.
Doğru! İnsan, nefsinin anlık heyecanlarına ya da isteklerine engel olamayabilir ama kontrol altına alabilir. O hali beslemekten kaçınabilir. Kimse ailesini seçemez ama herkes kalbine alıp sevdiklerini kendisi seçer. Nasıl mı? Kalbini, Allah sevgisiyle ve O’nun zikriyle uyanık tutarak. Allah hepimize irade gücü vermiş ve onu terbiye etmemiz için de akıl ihsan etmiş. Nefsin keyfine göre yaşayacağım isteğiyle, modası geçecek laflarla oyalanmayın. Zira; Allah, verdiği ama yaşam tarzınızla zayıflattığınız ve nefsinize köle ettiğiniz iradenizi yanlış kullandığınız her anı soracak.
Konuştuklarımız netleşsin diye, sizinle Ruhu’l Beyân’da geçen iki bölümü paylaşacağım.
Birincisi: Şair ne güzel söylemiş:
Bütün kuşlar kendi cinsleriyle uçar,
Güvercin güvercinle, doğan doğanla.
İkincisi: Seninle aynı kafa ve gönül yapısına sahiplerden başkasıyla oturup hemhâl olma. Çünkü en şiddetli işkence, ülfet edemeyeceğin kimselerle beraber olmaktır.”
Ey Allahım! Kalplerimizi; Senin sevdiklerine, rızanı kazanmaya ve Sana yaklaşmaya vesile olacaklara meyil ettir. Bizi, nefislerimize köle olmak gafletinden muhafaza buyur ve yalnız nefsimizin menfaatine olacak hallerden uzaklaştır. Gazabına ve azabına layık amelleri ve insanları; maddi ve manevi dünyamızdan uzaklaştır. Bizi hesap günü: malları, evlatları ve amelleri kendisine fayda sağlayacak kullarından eyle.
Allah rızası için sevenlerden ve Allah rızası için buğz edenlerden olmak duasıyla.
Amin.
***
Sonra dedi ki: Rengini belli etmeyenden uzaklaşmak gerekir. Kelimelerin ve amellerin arasındaki Allah’ın sınırlarına aykırı ciddi ve tekrarlanan ihlal anları görmezden gelinmemelidir. Kendince açıklamalar yapar ama aslında asla nereye ait olduğu net değildir.
Başı sıkıştığında etrafındakilere zarar vermeme gibi bir çekincesi yoktur. Dünyalık heveslerin peşinden koşar durur. Onun kazandıkları ve kaybettikleri önemlidir. Aklı devamlı bir hesap içindedir. Sanki avını saklandığı yerden gözleyen bir avcı gibidir. İhtiyaç doğduğunda saldırmak için doğru anı bekler.
Ey Allahım! Bizi yürüdüğümüz her yolda doğru insanlarla karşılaştır. Ve bizi de doğrulardan eyle. Gerektiğinde Senin rızan için yanlış insanlardan uzaklaşma cesareti ver. Ve bizi de başkalarını yanlış yönlendirmekten ya da yanıışa sürüklemekten muhafaza buyur.
Ey Allahım! Nefsini değil, kalbini dinleyen takva sahiplerinden eyle. Bizi, ailemizi ve neslimizi nurun ile arındır ve eksikliklerimizi gider. Dilimizi, elimizi, bedenimizi, aklımızı, kalbimizi ve malımızı; Senin rızan için temiz tutan ve Senin katında temizlenen salih kullarından eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz: @zeynokoloji