Bakara Sûresi 25. Ayet

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  ٢٥

İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَبَشِّرِ ve müjdele ب ش ر
2 الَّذِينَ kimseleri
3 امَنُوا inanan ا م ن
4 وَعَمِلُوا ve işleyen ع م ل
5 الصَّالِحَاتِ salih işler ص ل ح
6 أَنَّ muhakkak
7 لَهُمْ onlar için vardır
8 جَنَّاتٍ cennetler ج ن ن
9 تَجْرِي akan ج ر ي
10 مِنْ -ndan
11 تَحْتِهَا altları ت ح ت
12 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
13 كُلَّمَا her ك ل ل
14 رُزِقُوا rızıklandırıldıklarında ر ز ق
15 مِنْهَا onlardaki
16 مِنْ -den
17 ثَمَرَةٍ meyve ث م ر
18 رِزْقًا rızk olarak ر ز ق
19 قَالُوا derler ق و ل
20 هَٰذَا Bu
21 الَّذِي şeydir
22 رُزِقْنَا rızıklandığımız ر ز ق
23 مِنْ -den
24 قَبْلُ daha önce ق ب ل
25 وَأُتُوا verilmiştir ا ت ي
26 بِهِ onlara
27 مُتَشَابِهًا ona benzer ش ب ه
28 وَلَهُمْ Onlar için vardır
29 فِيهَا orada
30 أَزْوَاجٌ eşler ز و ج
31 مُطَهَّرَةٌ tertemiz ط ه ر
32 وَهُمْ ve onlar
33 فِيهَا orada
34 خَالِدُونَ ebedi kalacaklardır خ ل د
 
Cennetliklere, şekli ve rengi dünyada tattıkları nimetlere benzese bile lezzeti daha nefis yiyecekler sunulacaktır. “ Cennet’te gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, insanların hayal bile edemediği nimetler vardır. "
(Buhari, Tefsir 32/1).
 

İçinde suyu olan bahçeye hadika denir.

İçinde su olsun veya olmasın genel olarak bahçeye de cennet deniyor. Ahirette cennet dediğimiz zaman içinde suyu olmayabileceği ihtimalinin düşünülmesine karşılık özellikle altlarından ırmaklar aktığı ifade edilir.

Bu biraz da ballandıra ballandıra anlatmaktır, yemyeşil bahçeler dememiz gibidir.

 Beşşir kelimesinin manası ‘müjdele’ dir. Beşâret, sevinçten yüz hatlarının değişmesine sebep olan sevindirici haber manasındadır. Beşer aynı zamanda cilt demektir. İnsanın bedeni özellikleri vurgulanmak istendiğinde ayetlerde insan için beşer kelimesi kullanılır. Nitekim Kur’ân’ı Kerim’in çeşitli yerlerinde geçen Peygamber Efendimiz’in ‘ben ancak sizin gibi bir beşerim’ ifadesinde vurgulanmak istenen de Onun insani özellikleridir.    

Cennet kelimesinin kökü جن (cenne) olup ‘bir şeyin duyu organlarına saklı kalması’ demektir. Saklamak, örtmek manaları vardır. Görünmez (örtülü) oldukları için ecinni, cin ve can; benzer şekilde anne karnında olup ortalıkta olmadığı için cenin; bahçe manasına gelen ve ağaçla örtülü olduğu için (veya bir başka görüşe göre nimetlerinin bizden gizlenmesi sebebiyle) cennet; aklın örtülmesi söz konusu olduğu için mecnun ve cinnet kelimeleri bu kökten dilimize geçmiştir. Kur’ân’da cin için cân, cinne ve cin kelimeleri kullanılmıştır. Bunların mukabilinde de insanlar için nas, ins ve insan kelimeleri kullanılmıştır. Cinlerin varlığı ayet ve hadislerle sabittir.

 

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. بَشِّر  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذِينَ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. 

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  ب  harf-i ceriyle بَشِّر  fiiline mütealliktir.

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

لَهُمْ  car mecrur  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. جَنَّاتٍ  kelimesi, اَنَّ ’nin muahhar ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. تَجْر۪ي  cümlesi, جَنَّاتٍ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

تَجْرِي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru, تَجْرِي  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْاَنْهَار  fail olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَشِّرِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بشر  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

صَّالِحَاتِ  , sülâsi mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ

كُلَّمَا  şart manası taşıyan zaman zarfı olup,  قَالُوا  fiiline mütealliktir. رُزِقُوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Fiil cümlesidir. رُزِقُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا  car mecruru  رُزِقُوا  fiiline mütealliktir.  مِنْ ثَمَرَةٍ  car mecruru  رِزْقًا 'in mahzuf sıfatına mütealliktir. Veya مِنْهَا 'dan bedeldir. Şartın cevabı قَالُوا ' dur.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl  هٰذَا الَّذِي’ dir. قَالُوا  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذِي haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  رُزِقْنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. Muzaf mahzuftur. Takdiri, مثل الذي رزقنا..(Bizim rızıklandırdığımız gibi) şeklindedir.

رُزِقْنَا  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Mef’ûlü bih mahzuftur. Takdiri, رزقناه (Biz onu rızıklandırdık.) şeklindedir. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  رُزِقْنَا  fiiline mütealliktir. قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

وَ harfi  قَدْ  takdiriyle itiraziyye veya haliyyedir. اُتُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru اُتُوا  fiiline mütealliktir. مُتَشَابِهًا  kelimesi بِه۪  ‘deki zamirden hal olup fetha ile mansubdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Burada hal müfred olarak gelmiştir. Ayette müfred şeklidedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُتَشَابِهًا ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan tefâ’ul babının ism-i failidir.

 وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ


İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِيهَا  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. اَزْوَاجٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مُطَهَّرَةٌ  kelimesi  اَزْوَاجٌ ’ un sıfatı olup damme ile merfûdur. هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ  cümlesi  لَهُم ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. فِيهَا  car mecruru خَالِدُونَ  ‘ye mütealliktir. خَالِدُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَزْوَاج kelimesi çoğuldur, her iki cins için de kullanılır. مُطَهَّرَة kelimesinin müennes gelmesinin sebebi اَزْوَاج kelimesinin çoğul olmasıdır.

خَالِدُونَ ; sülâsî mücerredi  خلد  olan fiilin çoğul ism-i failidir.

مُطَهَّرَةٌ ; sülâsi mücerredi  طهر  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

 

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen  عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Buradaki  عملوا الصالحات  ibaresinin aslı  عَمِلُوا الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır.  

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Cümlede, takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. 

لَهُمْ  car mecruru  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  جَنَّاتٍ , masdar harfi  اَنَّ ’nin muahhar ismidir. 

Faide-i haber inkârî kelam olan bu isim cümlesi, masdar tevilinde olup takdir edilen  بَ  harfiyle birlikte  بَشِّرِ  fiiline mütealliktir. 

Müsnedün ileyh olan  جَنَّاتٍ  kelimesinin nekre gelmesi tazim, kesret ve nev içindir. 

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi  جَنَّاتٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ تَحْتِهَا , ihtimam için fail olan  الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.

Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Ayetin önceki ayetle irtibatını şöyle açıklayabiliriz: Bir önceki ayette korkutma vardır. Bu ayette ise özendirme ve teşvik vardır. Korkutmanın peşinden teşvik etmenin, vaat etmenin peşinden tehdit etmenin, uyarmanın peşinden de müjdelemenin gelmesi, ya da bu durumun tam tersi olması Kur'an'ın adetindendir. Bunda, müminleri Allahu Teala’ya itaate teşvik, kâfirleri de Allaha isyandan engelleme vardır.

Her ne kadar  و  harfinin mutlak cem için olduğu, takip ve tertip gerektirmediği söylense de bu cümlelerin veya kelimelerin tertipsiz ve nizamsız rastgele atfedildiği manasına gelmez. Aksine matufların takdimi hedefe, maksada uygunluk arz eder. Üzerinde düşünülürse bunların sebebi anlaşılır.

Bu ayette, müjdele emriyle görevli bulunan kişi Rasulullah (s.a.v) olduğu gibi, herkes de olabilir. İşte bu, daha güzel ve yerinde bir yorumdur. Çünkü burada söz konusu hususun, müjdeleyebilecek herkes tarafından müjdelenmeyi hak edecek kadar önemli ve muazzam bir husus olduğu iması söz konusudur. Aynı zamanda müjdele demek olan بَشِّرْ  kelimesi, فَاتَّقُوا [sakının] kelimesine atfolunmuştur.

Zemahşerî burada müminlerin mükâfatını anlatan bir cümle olan بَشِّر  cümlesinin, kâfirlerin cezasını vasfeden bir cümleye atfedildiğini söyler. Tabi bu cümlenin yine inşâ olan  فَاتَّقُوا ‘ya atfı da caizdir. Üçüncü ihtimal de bu cümlenin kendisinden önce hazfedilmiş başka bir cümleye atfedilmiş olmasıdır. Bu durumda takdiri şöyle olur: فَانْذُرْهُمْ بِذآلِكَ وَ بَشِّرِ ألَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ (Onları bununla uyar ve iman edip salih ameller yapanları müjdele)

عَمِلُوا  fiil, الصَّالِحَات  kelimesi mef‘ûldür. Hazfedilmiş bir amel kelimesinin sıfatıdır. Aslında عَمِلُوا الأعَمَالِ الصَّالِحَات şeklinde gelmesi beklenirdi. آيَاتٍ بَيِّنَات  ibaresi de böyledir. Çoğu zaman آيَات  hazf olur, sadece  بَيِّنَات  gelir.

Burada sıfat, amelin sanki kendisi olmuştur. Bu ameller ıslah eden, hem kendisini hem başkasını düzelten işlerdir. İnsanın cennette bulacağı yemiş, onun bir ağaç gibi yetişen dünyevi amellerinin karşılığıdır.

Dünyada yapılanlar, orada cismani olur, cisimlenir. Ameller meyve veren bir ağaca iman da maddi hayatın menbaı olan suya benzetilmiştir. Kur’an’ın anlattığı cennet insanın amelleri ile yetişen bağdır. Cennete girenler onun yemişlerini aldıkça ‘’Bu evvelce yediğimiz’’ diyecekler. Çünkü bu yemiş onların evvelce yaptıkları amellerin bir semeresidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu nimetlerden bahsederken şöyle demiştir: Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiç kimsenin aklından, hayalinden dahi geçiremediği nimetlerdir. O yüzden buna dünyevi bir mahiyet vermek doğru değildir.(Ömer Rıza Doğrul)

الصَّالِحَاتِ  kelimesi de, tıpkı,  الْحَسَنَةُ  gibi isim yerine geçen bir kelimedir. الصَّالِحَاتِ  kelimesi de akıl, Kitap ve Sünnetin öngördüğü deliller çerçevesinde doğru olan her amele ya da şeye verilen isimdir. Başında yer alan, ال  harfi cins içindir. Ayrıca bu ayet, amelleri iman olarak değerlendirip kabul edenlere karşı bir hüccet (kanıttır). Çünkü görüldüğü gibi salih amelleri iman üzerine atfetmiştir. Matuf, yani atfolunan ise matufun aleyhten yani üzerine atıf yapılan şeyden ayrı olan bir şeydir.

جَنَّاتٍ [cennetler] kelimesinin çoğul ve nekre olarak gelmesinin yorumu da şöyledir:

Cennet: tüm sevap yurdunun adıdır. Bu ise sayısız cennetleri bahçeleri içinde bulunduran bir yurttur ve herkesin amel durumuna göre kendilerine verilen mertebe ve dereceler demektir. Dolayısıyla her bir tabaka için söz konusu cennetlerden (bağ ve bahçelerden) oluşan cennetler vardır. الْاَنْهَارُ  kelimesinin marife olarak gelmesi ise, bununla cennet nehirlerinin murad olunduğu ihtimaliyledir. Burada izafetle marifelik yerine harf-i tarifle marife kılınmıştır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

İçinde suyu olan bahçeye  حديق  denir. İçinde su olsun veya olmasın genel olarak bahçeye de  جنةٌ  denir. Ahirette cennet dediğimiz zaman içinde suyu olmayabileceği ihtimalinin düşünülmesine karşılık özellikle altlarından ırmaklar aktığı ifade edilir. Bu biraz da ballandıra ballandıra anlatmaktır, yemyeşil bahçeler demek gibidir.

Sıfat cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâbtır. Ayetin [altından ırmaklar akan cennetler] cümlesinde fiilin mekânına isnadı kabilinden bir mecaz vardır. Çünkü nehirler akmaz, Allah’ın izniyle nehirlerdeki sular akar. Beyzâvî bu mecazı şu ifadelerle açıklar: “akmanın nehirlere isnad edilmesi mecazi isnadlardandır. Nitekim Allah Teâlâ’nın: وَأَخْرَجَتِ ٱلْأَرْضُ أَثْقَالَهَا [Ve yer ağırlıklarını çıkardığında…] Zilzal, 99/2 sözü de bunun gibidir. (Süleyman Gür,Kadı Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ   Bu ibarenin, “ona sahip olduğu”, yani “elinin altında” manasını taşıdığı da söylenmiştir; tıpkı “iş filanın elindedir” veya “filanın elinin altındadır” denildiği gibi. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.239)

Nehirlerin marife olarak kullanılması ise, cins anlamının kastedilmesindendir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayeti kerimede suyun akışı nehirlere isnad edilmiştir. Halbuki akan ‘’suyun yatağı’’ manasındaki ‘’nehir’’ değil sudur. Dolayısıyla  mekan alakasıyla mecazı mürsel uslubu vardır. Bu da çok cömert olduklarını, her misafirin onlara geldiğini ifade eder.

Bu cümle, önceki cümle üzerine matuftur. Ancak bu atıf, belli bir şeyin bizzat kendisinin atfı kabilinden olmayıp  bir kıssanın bir kıssa üzerine atfı kabilindendir. Burada mü'minlerin, Kur’ân karşısındaki durumu ve onların mükâfatının vasfı, kâfirlerin Kur’ân karşısındaki durumu ve onların cezasının keyfiyeti üzerine atfedilmektedir. Zira ilâhî sünnette terğib (teşvik) ile terhib (korkutmak) ve va'd ile vaîd (ceza tehdidi) çift olarak zikredilmektedir. İki cümle arasındaki üslûp değişildiği ise iki grubun halleri arasındaki farkın büyüklüğünü hayal ettirmek ve anlatmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“Salih ameller” akıl, kitap ve sünnetin deliline uygun bir şekilde müstakim olarak yapılan bütün amellerdir. Başındaki lam-ı tarif cins bildirmek içindir. Şayet “Cins bildiren lam-ı tarifin tekil kelimenin başına gelmesi ile çoğul kelimenin başına gelmesi arasında ne fark vardır?” dersen, şöyle derim: lam-ı tarif tekil kelimenin başına geldiği zaman cins ifade edip o cinsin kapsamındaki her şeyi ihtiva etmesi ya da [bir karînenin bulunması durumunda] cinsin bir  kısmını kastetmesi ve bu bir kısmının o cins içerisinden sadece bir tek ferde kadar inmesi mümkündür. Ancak lam-ı tarif çoğul kelimenin başına geldiği zaman, ya cinsin tümünü kasteder ya da bir kısmını. Fakat hiçbir zaman tek bir ferdine kadar inmez. Çünkü çoğul vezninde esas nazarı itibara alınan husus, cinsteki çoğulluk manasıdır. Lam-ı tarif almış tekil kelime nasıl cins anlamı ifade ediyorsa, lam-ı tarif almış çoğul kelime de formu itibariyle çoğulluk ifade eder. Çünkü cinsteki çoğulluk cins içerisindeki çoğulların (toplamların) çoğulluğu olup, tek tek fertlerin çokluğu değildir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ

Ayetin fasılla gelen ikinci cümlesi şart üslubunda haberî isnaddır. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

Şart cümlesi olan  رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

رُزِقُوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin  bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْهَا  ve  مِنْ ثَمَرَةٍ  car-mecrurları, ihtimam için, mef’ûl olan  رِزْقًاۙ ‘a takdim edilmiştir.

ثَمَرَةٍ  ve  رِزْقًاۙ  kelimelerindeki nekrelik tazim, kesret ve cinse işaret eder.

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. Şart ve cevap fiilleri mazi sıygada gelmiştir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

هٰذَا  müsnedün ileyh,  الَّذ۪ي  müsneddir.

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip işaret edilenin önemini vurgular.

Haber konumunda olan müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sılası olan  رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. قَبْلُ  kelimesinin muzafun ileyhi mahzuftur. Kelimedeki ötre mahzuftan ivazdır.   

وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا  cümlesi  قَدْ  takdiriyle itiraziyyedir. Veya haliyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مُتَشَابِهًا  kelimesi  بِه۪  ‘deki zamirden haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

اُتُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır.    

رُزِقُوا -  رِزْقًا  kelimeleri arasında cinâs-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu, جَنَّات  kelimesinin ikinci bir sıfatıdır. Yahut da yeni bir giriş cümlesidir. Çünkü kendilerine, ‘’gerçekten onlar için cennetler, bağ ve bahçeler vardır.’’ denildiği vakit bunu duyanların kalbine ya da aklına ‘’acaba bu bahçelerde yetişen meyveler de tıpkı dünyadaki bağ ve bahçelerde yetişenlere mi benzer veya sözü edilen cinslere benzemeyen başka cins ürünler mi var?’’ diye bir düşünce gelebilir. İşte buna verilen cevap: doğrusu o bağ ve bahçelerin meyveleri dünya meyvelerinin benzeridirler. Yani, onların cinsleri her ne kadar bir dereceye kadar değişiklik gösterseler de dünyadakilerin cinsleri gibidir. Fakat yine de mahiyetini yüce Allah’tan başkası bilemez. Ayetin bu kısmında yer alan birinci ve ikinci  مِنْ  harfinin her ikisi de ibtidaî gaye içindirler. Yani zarf-ı lağvdırlar. Çünkü rızık, bahçelerden (cennetlerden) ilk olarak çıkmaya başlar. Cennetlerden ilk olarak çıkan rızık da ilk defa meyve olarak çıkar.

Ayette yer alan  ثَمَرَةٍ  kelimesi bir tek meyve, yani elma demek değildir. Ya da bir tek nar meyvesi demek de değildir. Bundan asıl maksat meyve türleridir. (Nesefî, Medâriku’t- Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

بِهِ ’ deki zamir hem dünyada hem ahirette rızıklananlara racidir. Çünkü, هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ cümlesi her iki dünyada da rızıklananları içermektedir.

بِهِ ’ deki zamir rızka raci olabilir. Nitekim, bu aynı zamanda ona işaret de etmektedir. Buna göre mana şöyle olmaktadır: doğrusu o cennet meyvelerinden kendilerine yedirilenler, her meyvenin getirilişinde onlara adeta aynı cinsten imişler izlenimini verir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

 وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

وَ  istînâfiyedir veya cümle  تجري  cümlesine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَزْوَاجٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  اَزْوَاجٌ  kelimesinin nekre gelmesi tazim ve kesret, ayrıca vasıflarının bilinmez olduğunu ifade etmiştir.

مُطَهَّرَةٌ  kelimesi,  اَزْوَاجٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Pak ve nezih eşler: Bunlar ya müminlerin mümin zevceleridir, ya da bu ahiret hayatının bambaşka bir nimetidir. Bu nimetten erkekler de, kadınlar da faydalanacaktır. 

اَزْوَاج  kelimesi çoğuldur, her iki cins için de kullanılır.  مُطَهَّرَة  kelimesinin müennes gelmesinin sebebi  اَزْوَاج  kelimesinin çoğul olmasıdır.

هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ  cümlesi  لَهُم ’deki zamirin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

هُمْ  mübteda,  خَالِدُونَ  haberdir. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur olan  ف۪يهَا , ihtimam için amiline takdim edilmiştir. 

خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80, Tevbe Suresi, 120-121)

خلد , aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’ anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir. 

Burada sıfat, mevsuf gibi cemi olarak gelmedi. Çünkü her ikisi de dil açısından fasihtir. Ayrıca ayette,  مُطَهَّرَةٌ  yerine  طَاهِرَةٌ  kelimesi söylenmedi. Bunun nedeni ilk kelimenin ikinciye göre daha mübalağalı olmasıdır.  مُطَهَّرَةٌ  kelimesinin binası teksir (çokluk) içindir. Bir de bu kelimede şöyle bir mananın var olduğu görülmektedir. Onları tertemiz kılan, ak pak haline getiren bir mutahhir (temizleyen, tertemiz kılan) vardır ki, bu da elbette Allah’tan başkası değildir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)