اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ ٢٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | muhakkak |
|
| 2 | اللَّهَ | Allah |
|
| 3 | لَا | değildir |
|
| 4 | يَسْتَحْيِي | çekinecek |
|
| 5 | أَنْ |
|
|
| 6 | يَضْرِبَ | misal vermekten |
|
| 7 | مَثَلًا | bir örneği |
|
| 8 | مَا | gibi |
|
| 9 | بَعُوضَةً | bir sivrisineği |
|
| 10 | فَمَا | hatta olanı |
|
| 11 | فَوْقَهَا | onun da üstünde |
|
| 12 | فَأَمَّا | gerçekten |
|
| 13 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 14 | امَنُوا | inanan |
|
| 15 | فَيَعْلَمُونَ | bilirler |
|
| 16 | أَنَّهُ | kesinlikle o |
|
| 17 | الْحَقُّ | haktır (gerçektir) |
|
| 18 | مِنْ | -nden |
|
| 19 | رَبِّهِمْ | Rableri- |
|
| 20 | وَأَمَّا | ve ise |
|
| 21 | الَّذِينَ | edenler |
|
| 22 | كَفَرُوا | inkar |
|
| 23 | فَيَقُولُونَ | derler ki |
|
| 24 | مَاذَا | neyi |
|
| 25 | أَرَادَ | istedi (kasdetti) |
|
| 26 | اللَّهُ | Allah |
|
| 27 | بِهَٰذَا | bu |
|
| 28 | مَثَلًا | misalle |
|
| 29 | يُضِلُّ | saptırır |
|
| 30 | بِهِ | onunla |
|
| 31 | كَثِيرًا | bir çoğunu |
|
| 32 | وَيَهْدِي | ve yine yola getirir |
|
| 33 | بِهِ | onunla |
|
| 34 | كَثِيرًا | bir çoğunu |
|
| 35 | وَمَا | -maz |
|
| 36 | يُضِلُّ | saptır- |
|
| 37 | بِهِ | onunla |
|
| 38 | إِلَّا | başkasını |
|
| 39 | الْفَاسِقِينَ | fasıklardan |
|
Fâsık kelimesinin asıl manası birşeyden çıkmak demektir.
Fe harfinin çatlama ve yarılma manasından bahsetmiştik. Fıskta da yine sapma, ayrılma manası vardır. Allah’a itaatten ayrılan kimseye fâsık denir. Fısk kelimesi küfrden daha geniş anlamlıdır. Fâsık daha çok dini hükümlere bağlanıp onları ikrar ettikten sonra onların tümünü veya bir kısmını ihlal eden kimse için kullanılır. Eğer kâfir olan kişiye de fâsık deniyorsa onun aklın ve fıtratın gerektirdiği hükmü ihlal etmesinden dolayıdır. Görüldüğü gibi bir kabuğunun dışına çıkma hali söz konusudur. Nitekim Araplar fısk kelimesini hurmanın kabuğundan çıkması için kullanırlar. İbnu’l Arabî, Arapların sözlerinde insanı niteleyecek şekilde fâsık kelimesinin kullanılmadığını söylemiştir. Arapça’da fareye yuvasından sürekli çıkmasından dolayı küçültme ismiyle fuveysika denir.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يَسْتَحْي۪ٓ cümlesi, اِنَّ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَحْي۪ٓ fiili ي۪ٓ üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اَنْ ve masdarı müevvel, mahzuf مِنْ harfi ceriyle يَسْتَحْي۪ٓ fiiline mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَضْرِبَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مَثَلًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مَا zaid harftir. بَعُوضَةً kelimesi مَثَلًا için sıfat, bedel veya atfı beyan olarak mahallen mansubdur.
Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi فَ ile بَعُوضَةً ’e matuf olup, mahallen mansubdur. Mekân zarfı فَوْقَهَا mef‘ûlun fih olup ism-i mevsûlün mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَعُوضَةً kelimesi, مَثَلًا kelimesine atf-ı beyân olarak ya da يَضْرِبَ fiilinin mef‘ûlü olarak mansubdur. مَثَلًا ise nekre olan بَعُوضَةً ’in hali olup ondan önce gelmiştir ya da بَعُوضَةً ve مَثَلًا de يَضْرِبَ ‘ nin mef‘ûlleridir ki bu durumda يَضْرِبَ fiili جَعَلَ fiili gibi iki mef‘ûl alan fiiller tarzında kullanılmış olur. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَحْي۪ٓ fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi حيي ’dir.
Bu bab fiile, talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اَمَّا şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
ف şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
يَعْلَمُونَ cümlesi الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, يَعْلَمُونَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُ muttasıl zamiri أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. الْحَقُّ kelimesi, أَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّهِمْ car mecruru الْحَقُّ ‘ın mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart, tafsil (açıklama) ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa, o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-yı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu/ Nida Sultan Çelikkaya)
اَمَّا , şart anlamı içeren bir harftir, bu yüzden de cevabı فَ ile gelir. Cümle içerisinde kullanılmasının anlama katkısı ise, ilave bir tekid sağlamasıdır. Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde, زَيْدٌ ذاهِبٌَ dersin. Bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde ا َمَّا زَيْدٌ فَ ذاهِبٌَ (Zeyd’e gelince, mutlaka gidecek) dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi (v.180/796) bunun izahında “her ne olursa olsun Zeyd gidecektir” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir:
İlki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمَّا şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
يَقُولُونَ cümlesi الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَقُولُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl cümlesi مَاذَٓا اَرَادَ ’dir. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَاذَٓا istifham ismi, اَرَادَ fiilinin mukaddem mef‘ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Veya istifham harfi مَا mübteda olarak mahallen merfûdur. Takdiri, فما الذي şeklindedir. ذَٓا kelimesi, الَّذ۪ي manasında ism-i mevsûldur. İsm-i mevsûlun sılası اَرَادَ fiilidir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَرَادَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِهٰذَا car mecruru اَرَادَ fiiline mütealliktir. مَثَلًا ism-i işaretin hali veya temyizi olup fetha ile mansubdur.
مَاذَٓا ifadesinin iki yorumu vardır: ذَٓا kelimesi, الَّذ۪ي anlamında ism-i mevsûl olabilir, bu durumda ماذَا, iki kelimeden mürekkep olur. Ya da ذَا kelimesi, مَا ile birleştirilip tek bir kelime haline getirilmiş olabilir. Birinci ihtimalde kelime mübteda olarak ref mahallindedir. Haberi de, devamındaki sıla cümlesi ile birlikte ذَا ’dır. İkinci ihtimale göre ise kelime, sadece مَا hükmünde olup (yani ifade مَا اَرَادَ اللّٰهُ şeklinde olup) mahallen mansubdur. Bir şart cümlenin cevabının ise, birinci ihtimale göre mahallen merfû, ikinci ihtimale göre ise mahallen mansub olması gerekir. Zira soru ile cevabın birbirine (îrab konusunda) mutabık olması gerekir. Ama bunun aksini de caiz görmüşlerdir.(Keşşâf)
اَرَادَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ
Cümle, مَثَلًاۢ ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يُضِلُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِه۪ car mecruru يُضِلُّ fiiline mütealliktir. كَث۪يرًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
يَهْد۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُضِلُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
كَث۪يرًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. İstînâfiyye olması da caizdir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُضِلُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِه۪ٓ car mecruru يُضِلُّ fiiline mütealliktir.
اِلَّا hasr edatıdır. الْفَاسِق۪ينَ mef‘ûlun bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
يُضِلُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
فَاسِق۪ينَ , sülâsi mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّ ’nin haberi olan لَا يَسْتَحْي۪ٓ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari sıygada fiil cümlesi formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَضْرِبَ مَثَلًا cümlesi, masdar teviliyle mahzuf مِنْ harfi ceriyle يَسْتَحْي۪ٓ fiiline mütealliktir.
Cümledeki birinci مَا müphemlik anlamı veren harftir. İkinci مَا ise بَعُوضَةً ‘e فَ ile atfedilen ism-i mevsûldür. Sılası mahzuftur. Mekan zarfı فَوْقَهَاۜ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılasının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
İki farklı görevdeki مَا ’ larda ıtnab ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
مَثَلًا kelimesindeki tenkir nev içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Haya, insanın, kınanma ve zemmedilme sebebi olan bir şeyden duyduğu endişe sebebiyle onu kaplayan bir kırgınlık ve yüz değişimidir. Hayat kelimesinden türemiştir. Allah Teâlâ’nın haya ile nitelendirilmesi caiz olamaz. Zira onun hakkında değişim, korku ve kınama gibi şeyler düşünmek câiz değildir. Burada temsilî bir kullanım söz konusudur. ‘’Allah bir sivrisineğin küçük ve hakir oluşuna bakıp onu misal olarak göstermekten utanan kimsenin yaptığı gibi yapmaz, sivrisineği misal göstermekten haya etmez” denilmek istenmiştir.
مَثَلًا مَا ifadesindeki مَا , müphemlik ifade eden مَا ’dır. Bu مَا nekre bir ismin başına geldiğinde onu tamamen müphemleştirir ve umûmîlik manası ilave eder. Sözgelimi أعطني كتابا مَا dediğinde, “bana bir kitap ver” demiş, fakat “hangi kitap olursa olsun fark etmez, bir kitap ver” anlamını kastetmiş olursun. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
حَيّ canlı demektir. اِسْتَحْي۪ٓ da aynı kökten, utandı demektir. Canlı olan şeyin utanması gerekir. Utanmak imandandır.
Sivrisinek küçük, aciz bir varlık olarak görülür.
Ayette ‘sivrisinek ve onun da ötesinde’ manası vardır. Ötesinden maksat ondan da daha ufak, daha küçük herhangi bir misaldir.
لَا يَسْتَحْي۪ kelimesi, zikr-i melzum irade-i lâzım kabilinden bir mecazdır. Terketmez manasınadır. Allah terk yerine haya kelimesini kullandı. Çünkü terk, hayanın neticesidir. Bir kimse bir şeyi yapmaktan haya ederse onu terkeder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Haya değişkendir ve bozulabilir. Ayıplanmaktan ve kınanmaktan korkan insanın başına gelen bir durumdur. Allah için sözkonusu olmayan utanma fiili niçin Allah teala’ya isnad edilmiştir? Varlığı olmayan bir şey nefyedilemez. Kesinlikle olmayacak bir şey niye olumsuzlanmıştır?
Buna birkaç bakış açısıyla cevap verilebilir:
Evvela; ayet kafirlerin Muhammed’in sav rabbi kara sinek ve örümceği misal getirmeye utanmıyor mu şeklindeki sorularına münasip olarak gelmiştir. Soruya verilen cevap, onların kelamına mutabık olarak gelmiştir.
Bu; müşakele olarak isimlendirilen bedî’ bir sanattır.
Bu, belagat alimlerinin görüşüdür. (Mu’cemu’l Mustalahâti’l Belağiyye, Dr. Ahmed Matlûb, 621: Bedî’ sanatındaki bir problem: Bir şeyi birlikte vuku bulması dolayısıyla lafzen veya takdiren başka bir lafızla ifade etmektir. Bunun delillerinden biri de bu ayettir.)
İkinci olarak: Eğer Allah Teala, kullarına ait, bedenlere mahsus vasıflardan birisiyle vasıflandırılırsa bu, sıfatın başlangıç değil, gaye ve netice anlamı yüklenmesidir.
Bunu şöyle açıklayabiliriz:
Öfkenin başlangıcı ve alametleri vardır. Bunlar; kalpteki kanın galeyana gelmesi ve intikam şehveti uyandırmasıdır. Bunun gayesi veya sonucu kızılan kişiye ceza vermektir.
Allah Tealayı gadabla vasıfladığımız zaman kastedilen bunun başlangıcındaki durum değildir. Yani, kullarda olduğu gibi kalbin galeyana gelmesi ve intikam isteği değildir.
Kastedilen; sonucun yani cezanın gerçekleşmesidir. Allah Teala'nın utanmakla vasıflandırılması da buna benzer. Bu sözle kastedilen kendisine çirkin bir şeyin isnad edilmesinden korkan insandaki değişim, kırılganlık ve korku halleri değil, bu sıfatın sonucu, yani fiilin terk edilmesidir.
Üçüncü olarak: Utanmanın Allah’a isnadı hakiki ve zahiri manası yönünden değildir. Çünkü Allah teala mahlukatın sıfatlarından ve bu sıfatların O’na hakiki manada isnad edilmesinden münezzehtir.
Dördüncü bakış açısı da: Haya’nın Allah Teala’ya isnadı hakikat değil mecaz yoluyla gelmiştir.
Şüphesiz Allah, saçı sakalı ağarmış bir müslümana azap vermekten haya eder hadisi şerifinde olduğu gibi, Allah Teala’nın yaşlı müslümana azap etmekten utanmasından murat, terk etmesidir. Bunun manası, Alah Teala’nın azabı terketmesinin sebebinin, insanların utandıklarında onları etkileyen aynı duyguya maruz kalması olmadığıdır. Çünkü utanan mahlukatının yaşadıkları Allah teala’nın başına gelmez. Burada da terk etmek utanmaya benzetilmiştir. Ciheti camia her iki fiilin de neticeye ulaştırmasıdır. Allahu alem.
Ayet اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً (Bir sivrisineği misal olarak getirmekten...) manasındadır. Zâid bir harf olan مَا tekid amacıyla zikredilmiştir.
Davete karşı çıkanlar ve şüphe içinde olanlar sözlerini اِنَّ ile tekid ederek ve isim cümlesiyle söylemişlerdir. Böylece ikna olmadıklarını, kibir ve inatlarını ifade etmişlerdir.
مَثَلاً مَا sözündeki مَا müphem bir isimdir. Nekra bir isme birleştiği zaman onu tamamen müphemleştirir; kayıt ve hususilikten uzaklaştırır ve umumilik manası ilave eder. Sanki ayette şöyle denilmiştir: ‘Hangi misali getirirseniz getirin farketmez.’
بَعُوضَةً kelimesi, مَثَلًا kelimesine atf-ı beyân olarak ya da يَضْرِبَ fiilinin mef‘ûlü olarak mansubtur. مَثَلًا ise nekre olan بَعُوضَةً ’in hali olup ondan önce gelmiştir ya da بَعُوضَةً ve مَثَلًا de يَضْرِبَ ‘ nin mef‘ûlleridir ki bu durumda يَضْرِبَ fiili جَعَلَ fiili gibi iki mef‘ûl alan fiiller tarzında kullanılmış olur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ
فَ , istînâfiyyedir.
اَمَّا harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra فَ harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (İtkan, c. 1, s. 421)
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde زَيْدٌ ذاهِبٌَ dersin. Ama bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde; اما زيد مذاهب “Zeyd’e gelince, mutlaka gidecek” dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi (v.180/796) bunun izahında; “Her ne olursa olsun Zeyd gidecektir” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir; ilki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Şart cümlesinde cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübtedadır. Sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere dikkat çekmek içindir. Bunun yanında tazim ve teşvik ifade eder.
فَ karinesiyle gelen فَيَعْلَمُونَ cümlesi اَمَّا ’nın cevabı, aynı zamanda mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari sıygada fiil olarak gelmesi, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları yanında cümlenin hükmünü takviye etmiştir.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’yi takip eden isim cümlesi اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ , masdar teviliyle يَعْلَمُونَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu vasfın kemaline işaret etmiştir. الْحَقُّ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Elif-lam, masdarın başına gelirse genellikle cins ifade eder. Bazen ahd de ifade edebilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/229).
Masdarlar bütün cinslere, çoğullar fertlerin toplamına delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 1, s. 234)
Veciz ifade kastına matuf رَبِّهِمْۚ izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla هِمْ zamirinin ait olduğu kişiler şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde رَبِّ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ
Cümle atıf harfi وَ ile … فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
Zemahşerî: ‘’ اَمَّا cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (İtkan, c. 1, s. 421)
Şart cümlesinde cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübtedadır. Sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere dikkat çekmek içindir. Bunun yanında tahkir ifade eder.
فَ karinesiyle gelen فَيَقُولُونَ cümlesi اَمَّا ’nın cevabı, aynı zamanda mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mekulü’l-kavli olan kâfirlerin sözleri مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Kâfirlerin tahkir ve istihza amaçlarını ifade eden cümle, mecâz-ı mürsel mürekkebtir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اَرَادَ fiilinin mef’ûlü olan istifham ismi مَاذَٓا , sadaret hakkı nedeniyle amiline takdim edilmiştir.
مَثَلاً , fiile müteallik olan işaret ismi بِهٰذَا ‘dan haldir. Zü’l-halin durumunu bildirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden هٰذَا ile Allah'ın hükümlerine işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Kafirlerin “Allah bu misali vermekle ne murad eder ki?!” şeklindeki ifadelerinde bir küçümseme, hafife alma bulunmaktadır.
الْحَقُّ ; inkârı mümkün olmayan sabit şeydir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ - وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
كَفَرُوا - اٰمَنُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اللّٰهُ - فَاَمَّا - الَّذ۪ينَ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette iki cümlenin اَمَّا ile başlatılmış olmasında müminlerin haline yönelik büyük bir övgü, burada verilen misalin hak olduğunu onların bildiğinin ifade edilmesi, buna karşılık kâfirlerin inatçı ve nasiplerinden gafil bulunuşlarının ve ahmakça konuştuklarının belirtilmesi söz konusudur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ
Cümle, مَثَلاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Aynı üslupta gelen وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
Birbirine matuf iki cümlede de takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِه۪ , konudaki önemine binaen, mef’ûl olan كَث۪يرًا ‘e takdim edilmiştir
كَث۪يرًاۜ ‘deki nekrelik, kesret ifade eder.
يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا cümlesi ile وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يُضِلُّ - يَهْد۪ي , kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
كَث۪يرًا - بِه۪ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin bu kısmı daha önce geçen ve اَمَّا ile başlayan iki cümleyi tefsir edip açıklar mahiyettedir. Onun hak olduğunu bilenler grubu ile bunu bilmeyip cahillik ederek alaya alanlar grubu olarak her ikisi de كَث۪يرًا kelimesiyle nitelendirilmiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
Hamidullah söyle demiştir: ‘’Allah’ın birini saptırması, iyi ve kötünün tanrıları farklıdır diyen dualizme reddiyedir. Kimini saptırır, kimini hidayete erdirir. Biz Maturidi itikadındayız. Buna göre: Ben sapmak isterim, Allah da benim sapmamı gerçekleştirir. Benim sapmamı Allah istiyor olsaydı, zaten cennet ve cehennemin bir manası olmazdı, benim için bir imtihan manası da olmazdı.’’
يُضِلُّ [dalalete düşürür] fiilinin Allah’a atfedilmesi fiilin sebebe atfı türündendir. Çünkü Allah bir misal verip de bir grup insan o misal sebebiyle sapıtmış, bir grup insan da hidayete ermiş olduğu için bu misal ilk grubun sapmasına, ikincisinin de hidayetine sebep olmuştur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا “Allah onunla birçoğunu saptırır birçoğunu da doğru yola iletir” cümlesinde; onların kulağına gelen ilk cevabın, onların maneviyatını bozacak ve güçlerini kıracak korkunç bir şey olduğunu vurgulamak için ‘sapmayı’ ifade eden يُضِلُّ kelimesi, یَهۡدِی kelimesinden önce zikredilmiştir.
وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يُضِلُّ , maksur/sıfat, mef’ûl olan الْفَاسِق۪ينَ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani, fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır.
الْفَاسِق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelmiştir. İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. İsm-i fail, sahibinden ayrılmaz; subût ve istikrara dalalet eden bir sıfattır. (Halidî, Vakafat, s. 80, 90)
يُضِلُّ - الْفَاسِق۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır. Mürâât-ı nazîr; birbiri ile alakalı kelimelerin birbirini takip etmesi, aynı cümlede bulunmasıdır.
Şeriatta الْفَاسِق۪ , büyük günah işleyerek Allah’ın emrinden çıkan kimse demektir. Böyle biri iki konum, yani mümin ile kâfir konumları arasındadır (el-menzile beyne’l-menzileteyn.) Kişinin bu iki konum arasında bulunması şu demektir: bu kimse zahirde mümin muamelesi görür. Nikâh ve miras işlemlerinde, cenazesinin yıkanması, cenaze namazının kılınması, Müslüman kabristanına defnedilmesi gibi hususlarda mümin kabul edilir. Ancak kendisinin zemmedilmesi, lanetlenmesi, kendisinden ve inancından berî olunması, inancına düşmanlık ızhar edilmesi, şahitliğinin kabul edilmemesi gibi hususlarda kâfir muamelesi görür. Asi ve inatçı kâfirlere de fâsık denilir. Allah’ın kitabında bu iki kullanım da yer almıştır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)