بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اِنَّٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ كَمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلٰى نُوحٍ وَالنَّبِيّ۪نَ مِنْ بَعْدِه۪ۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَع۪يسٰى وَاَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهٰرُونَ وَسُلَيْمٰنَۚ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُوراًۚ ١٦٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّا | elbette biz |
|
| 2 | أَوْحَيْنَا | vahyettik |
|
| 3 | إِلَيْكَ | sana da |
|
| 4 | كَمَا | gibi |
|
| 5 | أَوْحَيْنَا | vahyettiğimiz |
|
| 6 | إِلَىٰ |
|
|
| 7 | نُوحٍ | Nuh’a |
|
| 8 | وَالنَّبِيِّينَ | ve peygamberlere |
|
| 9 | مِنْ |
|
|
| 10 | بَعْدِهِ | ondan sonraki |
|
| 11 | وَأَوْحَيْنَا | nitekim vahyetmiştik |
|
| 12 | إِلَىٰ |
|
|
| 13 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’e |
|
| 14 | وَإِسْمَاعِيلَ | ve İsma’il’e |
|
| 15 | وَإِسْحَاقَ | ve İshak’a |
|
| 16 | وَيَعْقُوبَ | ve Ya’kub’a |
|
| 17 | وَالْأَسْبَاطِ | ve sıbtlara |
|
| 18 | وَعِيسَىٰ | ve Îsa’ya |
|
| 19 | وَأَيُّوبَ | ve Eyyub’a |
|
| 20 | وَيُونُسَ | ve Yunus’a |
|
| 21 | وَهَارُونَ | ve Harun’a |
|
| 22 | وَسُلَيْمَانَ | ve Süleyman’a |
|
| 23 | وَاتَيْنَا | ve vermiştik |
|
| 24 | دَاوُودَ | Davud’a da |
|
| 25 | زَبُورًا | Zebur’u |
|
Zebera زبر ;
Büyük demir parçası demektir. Zebur'n anlamıyla ilgili üç görüş vardır:
a) Kalın bir şekilde yazılmış her yazı ve kitaba denir.
b) Zebur sözcüğü, İlahi kitaplar arsında künhüne vâkıf olunması, kavranması zor olan her tür kitabı ifade eder. c) Bazıları şöyle demiştir: 'Zebur' sözcüğü, şer'i hükümler içermeyip yalnızca akli hikmetleri içeren kitabın adıdır. 'Kitab' sözcüğü ise hem hükümleri hem de hikmetleri içerenin ismidir.
Nitekim Hz. Davud'un Zebur'unun hiçbir hüküm içermemesi de buna delalet etmektedir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Zebur'dur. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِنَّٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ كَمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلٰى نُوحٍ وَالنَّبِيّ۪نَ مِنْ بَعْدِه۪ۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَوْحَيْنَٓا cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَوْحَيْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ car mecruru اَوْحَيْنَٓا fiiline mütealliktir.
كَ harfi cer ve teşbih harfidir. مَا ve masdar-ı müevvel, كَ harfi ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, إيحاء كإيحائنا إلى نوح (Nuh’a vahyettiğimiz gibi bir vahiy) şeklindedir.
اَوْحَيْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى نُوحٍ car mecruru اَوْحَيْنَٓا fiiline mütealliktir.
النَّبِيّ۪نَ atıf harfi وَ ’la نُوحٍ ’e matuf olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. مِنْ بَعْدِه۪ car mecruru اَوْحَيْنَٓا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْحَيْنَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَع۪يسٰى وَاَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهٰرُونَ وَسُلَيْمٰنَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْحَيْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ car mecruru اَوْحَيْنَٓا fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğundan kesra almamıştır.
اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَع۪يسٰى وَاَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهٰرُونَ وَسُلَيْمٰنَ kelimeleri atıf harfi وَ ‘la اِبْرٰه۪يمَ ’e matuftur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.
Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimlerde gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُوراًۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
دَاوُ۫دَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. زَبُورًا ikinci mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ كَمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلٰى نُوحٍ وَالنَّبِيّ۪نَ مِنْ بَعْدِه۪ۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Bu ayetler Yahudilerin gökten kendilerine kitap indirilme suallerine karşılık bir red cevabı mahiyetinde olduğu için istînâfiyye olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّٓ ‘nin haberi olan اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ , müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَوْحَيْنَٓا fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr/1.)
Teşbih harfi ك sebebiyle mecrur mahaldeki مَا masdar harfi ve sılası masdar tevilinde olup mahzuf mef‘ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri: …إيحاء كإيحائنا إلى نوح (Nuh’a vahyettiğimiz gibi bir vahiy) şeklindedir.
Masdar-ı müevvel olan اَوْحَيْنَٓا اِلٰى نُوحٍ وَالنَّبِيّ۪نَ مِنْ بَعْدِه۪ۚ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Burada bazı peygamberlerin adlarının anılması, onları şereflendirmek, telezzüz ve üstünlüklerini göstermek içindir. Burada mürsel, mufassal teşbih ve ıttırad sanatı (övülen kişilerin doğum sırasına göre sayılması) vardır. Teşbihten maksat ehemmiyetine binaen zihne yerleştirmektir.
[Sana vahyettik] ifadesi, Ehl-i Kitabın, Peygamberden (s.a.v) kendilerine gökten bir kitap indirmesine ilişkin isteklerini cevaplamakta ve kendisine vahyedilme konusunda onun durumunun tıpkı kendisinden önceki diğer peygamberlerin durumu gibi olduğunu belirtmekle bahanelerini ortadan kaldırmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَع۪يسٰى وَاَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهٰرُونَ وَسُلَيْمٰنَۚ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُوراًۚ
Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Cümlede atıf sebebi tezayüftür. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
[Ondan sonrakilere vahyettik] buyurduktan sonra [İbrahim’e, İsmail’e…] diyerek ondan sonrakilerin kim olduğunu zikredilmesi ibhamdan sonra izah babında ıtnâb sanatıdır.(Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
اَوْحَيْنَٓا [vahyettik] fiili üç kere tekrarlanmıştır. Reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Bu; manayı zihne yerleştirmek için ve vahiy olayının önemini vurgulamak, adları geçen Peygamberlerin özel ve müstakil bir grup ve vahyin özel bir nevine mazhar olduklarına dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِبْرٰه۪يمَ - اِسْمٰع۪يلَ - اِسْحٰقَ - يَعْقُوبَ - ع۪يسٰى - اَيُّوبَ - يُونُسَ - هٰرُونَ - سُلَيْمٰنَ - دَاوُ۫دَ - زَبُوراً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
“İsa’ya, Eyyub’a..." diye buyurulmaktadır. Burada Hazreti İsa kendisinden önce peygamber olarak gönderilmiş birtakım peygamberlerden önce zikredilmiştir. Çünkü “vav” atıf edatı tertibi (sıralamayı) gerektirmemektedir. Ayrıca Yahudilerin kanaatini reddetmek üzere Hazreti İsa’ya bir özellik de atfedilmiş olunmaktadır. (Kurtubî)
Davud’a (a.s.) için اَوْحَيْنَٓا yerine اٰتَيْنَا fiilinin kullanılması Peygamber Efendimiz (s.a.v) açısından hem vahiy hem de kitap verilmesindeki benzerliği ispat içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَرُسُلاً قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَرُسُلاً لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَۜ وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْل۪يماًۚ ١٦٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَرُسُلًا | ve elçilere |
|
| 2 | قَدْ | elbette |
|
| 3 | قَصَصْنَاهُمْ | anlattığımız |
|
| 4 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | قَبْلُ | daha önce |
|
| 7 | وَرُسُلًا | ve elçilere |
|
| 8 | لَمْ |
|
|
| 9 | نَقْصُصْهُمْ | anlatmadığımız |
|
| 10 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 11 | وَكَلَّمَ | ve konuşmuştu |
|
| 12 | اللَّهُ | Allah |
|
| 13 | مُوسَىٰ | Musa’ya |
|
| 14 | تَكْلِيمًا | sözle |
|
وَرُسُلاً قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَرُسُلاً لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رُسُلًا mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, أرسلنا أو أمرنا (Gönderdik veya emrettik) şeklindedir.
قَدْ قَصَصْنَاهُمْ cümlesi, رُسُلًا ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. قَصَصْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
عَلَيْكَ car mecruru قَصَصْنَاهُمْ fiiline mütealliktir. مِنْ قَبْلُ car mecruru قَصَصْنَاهُمْ fiiline mütealliktir. قَبْلُ ‘nün merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
رُسُلًا atıf harfi وَ ile birincisine matuftur. رُسُلًا mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, أرسلنا (Gönderdik.) şeklindedir.
لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَ cümlesi, رُسُلًا ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
نَقْصُصْهُمْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَيْكَ car mecruru نَقْصُصْهُمْ fiiline mütealliktir.
قَبْلَ ve بَعْدَ muzâfun ileyhleri hazfedilince zamme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ zarfı, hem cümleye, hem de tek kelimeye (Müfrede) muzâf olanlar gurubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْل۪يماًۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَلَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. للّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
مُوسٰى mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. تَكْل۪يمًا mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
Mef’ulü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ulü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ulü mutlak cümle olmaz. Mef’ulü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ulü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir.
Adedini bildiren mef’ulü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ulü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَلَّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كلم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَرُسُلاً قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَرُسُلاً لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَۜ
Ayet, tezayüf nedeniyle önceki ayetteki اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ cümlesine atfedilmiştir.
رُسُلًا kelimesi, takdiri أرسلنا veya أمرنا (Gönderdik veya vahyettik) olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır.
قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ cümlesi رُسُلًا için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَرُسُلًا ilk رُسُلًا kelimesine matuftur. Atıf sebebi temâsüldür.
مِنْ قَبْلُ car-mecruru, قَصَصْنَاهُمْ fiiline mütealliktir. Kelimedeki ötre mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Tezat dolayısıyla قَدْ قَصَصْنَاهُمْ cümlesine atfedilen لَمْ نَقْصُصْهُمْ cümlesi menfi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. Bu cümle de ikinci رُسُلًا için sıfattır.
قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ ve لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَۜ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
قَصَصْنَاهُمْ - لَمْ نَقْصُصْهُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
وَرُسُلًا - قَصَصْنَاهُمْ - عَلَيْكَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْل۪يماًۚ
وَ istînâfiyyedir. Cümle itiraziyedir. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
تَكْل۪يمًا kelimesi mef’ûlü mutlak olarak cümleyi tekid etmiştir.
Bütün esma-i hüsnayı bünyesinde toplayan lafza-i celâl zikredilerek azamet zamirinden sonra iltifat sanatı yapılması; konunun önemini vurgulamak ve Allah isminin kalplere yer etmesini sağlar.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
كَلَّمَ - تَكْل۪يمًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْل۪يمًا ayetinde masdarın kullanımı nedeniyle mecazî anlam ortadan kalkmakta ve Allah'ın gerçek anlamda Hz. Musa ile konuştuğu ortaya çıkmaktadır. (Doç.Dr. M. Akif Özdoğan, Arap Dilinde Muhatabı İkna Etme Açısından Haberî Cümlede Tekid Edatlarının Rolü)
İsa’nın (a.s.) “Allah’ın kelimesi” olması كُن emriyle olması dolayısıyladır. Musa’nın (a.s.) “Allah’ın kelimi” olması ağaç arkasından onunla konuşması dolayısıyladır.
رُسُلاً مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً ١٦٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | رُسُلًا | elçiler (gönderdik) ki |
|
| 2 | مُبَشِّرِينَ | müjdeleyici |
|
| 3 | وَمُنْذِرِينَ | ve uyarıcı |
|
| 4 | لِئَلَّا |
|
|
| 5 | يَكُونَ | kalmasın |
|
| 6 | لِلنَّاسِ | insanların |
|
| 7 | عَلَى | karşı |
|
| 8 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 9 | حُجَّةٌ | bahaneleri |
|
| 10 | بَعْدَ | sonra |
|
| 11 | الرُّسُلِ | elçilerden |
|
| 12 | وَكَانَ | ve |
|
| 13 | اللَّهُ | Allah |
|
| 14 | عَزِيزًا | üstündür |
|
| 15 | حَكِيمًا | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
رُسُلاً مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ
رُسُلًا önceki ayetteki ilk رُسُلًا ’den bedel olup fetha ile mansubdur. مُبَشِّر۪ينَ kelimesi رُسُلًا ‘in sıfatı olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
مُنْذِر۪ينَ atıf harfi وَ ’la makabline matuf olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
لِ harfi, يَكُونَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. لا harfi zaiddir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harfi ceriyle mahzuf mukadder fiile mütealliktir. Takdiri, أرسلنا (Gönderdik) şeklindedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. لِلنَّاسِ car mecruru يَكُونَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru حُجَّةٌ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. حُجَّةٌ kelimesi يَكُونَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
بَعْدَ zaman zarfı حُجَّةٌ ’e mütealliktir. الرُّسُلِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, بعد إرسال الرسل (Rasullerin gönderilmesinden sonra) şeklindedir.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. Kur’an-ı Kerimde çok nadir de olsa bazen cümlede اَنْ ’den önce (لِ) harfi cerini ve اَنْ ’den sonra da nâfiye lâ’sını (لَا) görebiliriz. لِئَلَّا şeklinde yazılır. Bazen ise bu اَنْ ’den önce (لِ) harfi ceri ve nâfiye lâ’sının (لَا) hazfedildiğini görebiliriz. Ancak lafızda olmadığı halde manaları geçerlidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tenazu sözlükte; “birbiriyle çekişmek, mücadele etmek, hasımlık etmek” gibi anlamlara gelir. Nahiv ıstılahında ise, iki fiil veya şibh-i fiilin, bir fail veya bir mef’ûl almasıdır. Burada ise مُبَشِّر۪ينَ ve مُنْذِر۪ينَ olan iki tane ismi fail لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ harfi cer ve mecrurunu kendilerine mef’ûl olarak almışlardır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) buna bir bakarmısın
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُنْذِر۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
مُبَشِّر۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَز۪يزًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
عَز۪يزًا - حَك۪يمًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رُسُلاً مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ
Ayet, fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Önceki ayetteki رُسُلًا kelimesinden bedel, takdir edilen bir cümlede hal olduğu için ya da medih olduğu için mansubdur.
مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ kelimeleri رُسُلًا için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
…لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ cümlesine dahil olan لِ ta’liliye, أنْ masdar harfidir. Masdar-ı müevvel, başındaki cer harfiyle birlikte mukadder أرسلنا fiiline mütealliktir. Menfi كانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Masdar-ı müevvel cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلنَّاسِ car mecruru كانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. حُجَّةٌ muahhar ismidir. لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ cümlesi مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ sözü için ta’lîldir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayet-i kerimede insanların Allah’a karşı bir hüccetlerinin olmasından bahsedilmektedir. Şayet Allah, insanların mazeretlerinin ortadan kalkacağından bahsediyorsa bundan, peygamberler olmasa insanların kötü davranışlar yapabileceği ve bu davranışlar için de mazeretlerinin kabul edileceği anlamı çıkmaktadır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
مُبَشِّر۪ينَ ve مُنْذِر۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. Nekre olmaları tazim ve teksir ifade eder.
Zamir makamında açık isim olarak gelen الرُّسُلِ, ıtnâb sanatıdır. Ayrıca bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
بَعْدَ الرُّسُلِ sözünde zamir yerine açık isim gelmesi bu zikredileni ihtimam ve bu cümlenin delalet ettiği mana açısından müstakil olarak da mesel şeklinde kullanılabileceğine delalet içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve teşvik amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
عَز۪يزاً ve حَك۪يماً sıfatlarının siyakla uyumu teşabüh-i etraf sanatıdır. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde عَز۪يزاً ve حَك۪يماً olduğu gibi gelecekte de Azîz ve Hakîm’dir. O’nun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin mastarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd ,İrşâdü’l- Akli’s-Selîm,Nisa/17)
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekit için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. Âşûr da aynı fikirdedir.
Hakîm ismi tehir edilmiştir. Çünkü mananın tamamlanması için izzet isminin cari olması hikmetin parlak bir örneğidir.
Önce gelen الْعَز۪يزُ ismini الْحَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye layık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Ankebût/26)
Cenab-ı Hakk ayet-i kerimeyi, “Allah, Azîz ve Hakîmdir.” sözüyle tamamlamıştır. Bu, “O Yahudilerin, peygamberden istedikleri şey, Allah’ın kudreti için çok kolay bir şeydir. Ama siz ey Yahudiler, bunu inadınızdan, inat ederek istediniz. Allah Teâlâ Azîzdir. Ve O’nun izzeti, işi yokuşa sürenin talebine icabet edilmemesini gerektirir. Aynı şekilde O’nun hikmeti gereği, onların inatlarında devam edeceklerini bildiği için isteklerine icabet etmemesini gerektirir. Bu böyledir. Çünkü Allah Teâlâ, Hazreti Musa’ya bu şerefi vermiş, buna rağmen kavmi ona karşı kibir, inat ve ısrarlarını sürdürmüşlerdir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لٰكِنِ اللّٰهُ يَشْهَدُ بِمَٓا اَنْزَلَ اِلَيْكَ اَنْزَلَهُ بِعِلْمِه۪ۚ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَشْهَدُونَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً ١٦٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَٰكِنِ | oysa |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | يَشْهَدُ | şahidlik eder |
|
| 4 | بِمَا | ne ki |
|
| 5 | أَنْزَلَ | indirdi |
|
| 6 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 7 | أَنْزَلَهُ | indirmiş olduğuna |
|
| 8 | بِعِلْمِهِ | kendi bilgisiyle |
|
| 9 | وَالْمَلَائِكَةُ | ve melekler de |
|
| 10 | يَشْهَدُونَ | şahidlik ederler |
|
| 11 | وَكَفَىٰ | kafidir |
|
| 12 | بِاللَّهِ | Allah’ın |
|
| 13 | شَهِيدًا | şahidliği |
|
Bu âyet hem Hz. Peygamber’e yönelik bir teselli içermektedir hem de gerçeğin, –kaynağından gelen– güçlü bir ifadesidir. Evet Ehl-i kitap ve diğerleri, parça parça gelmekte olan Kur’ân’ı, onun Allah’tan geldiğini ve vahiy ürünü olduğunu inkâr etseler de bu sonucu değiştirmez. Çünkü Allah, her şeyi kuşatan ilmiyle bunun böyle olduğuna şahitlik etmekte yani bu gerçeği bildirmektedir. Vahiyle ilgili melekler de olup biteni görerek olayın şahidi olmuşlardır. Bu şehâdet öncelikle Hz. Peygamber’in mânevî gücünü arttırmaktadır, ayrıca bunu duyanların Kur’ân’a bir de bu gözle bakmalarını teşvik etmektedir.
(Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 184-185)
لٰكِنِ اللّٰهُ يَشْهَدُ بِمَٓا اَنْزَلَ اِلَيْكَ اَنْزَلَهُ بِعِلْمِه۪ۚ
İsim cümlesidir. لٰكِنِ istidrak harfidir. لٰكِنّ ’den muhaffefedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَشْهَدُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَشْهَدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَٓا müşterek ism-i mevsûl ب harf-i ceriyle يَشْهَدُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَنْزَلَ اِلَيْكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اِلَيْكَ car mecruru اَنْزَلَ fiiline mütealliktir.
اَنْزَلَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
بِعِلْمِه۪ car mecruru اَنْزَلَهُ ’deki gaib zamirinin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri أنزله معلوما (Ona ilim indirdi) şeklindedir.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنَّ ’nin tahfifi لٰكِنْ şeklinde olur. Tahfif edilince amelden düşer. İsim cümlesinin başına geldiği gibi fiil cümlesinin de başına gelebilir. Kendisinden önce genellikle vav (و) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَشْهَدُونَۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمَلٰٓئِكَةُ mübteda olup damme ile merfûdur. يَشْهَدُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَشْهَدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. كَفٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.
بِ harf-i ceri zaiddir.
اللّٰهِ lafza-i celâl lafzen mecrur, كَفٰى fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. شَه۪يدًا hal veya temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَه۪يدًا kelimesi mübalağalı ismi fail kalıbındandır. Mübalağalı ismi fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ismi failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنِ اللّٰهُ يَشْهَدُ بِمَٓا اَنْزَلَ اِلَيْكَ اَنْزَلَهُ بِعِلْمِه۪ۚ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَشْهَدُونَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstidrak harfi لٰكِنِ burada amel etmemiştir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اللّٰهُ mübteda, يَشْهَدُ haberdir.
لٰكِنْ kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (İtkan, c. 2, s. 474)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘ nın sılası olan اَنْزَلَ اِلَيْكَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
اَنْزَلَهُ بِعِلْمِه۪ cümlesi beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Âşûr da aynı görüştedir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَشْهَدُونَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Atıf sebebi tezâyüftür.
Şayet “Fakat demek, evvelinde istidrâk edilecek bir şey olmasını gerektirir, ‘Fakat Allah şahitlik eder’ ifadesinde bu nerede?” dersen şöyle derim: Ehl-i Kitap Peygamberin (s.a.v) gökten bir kitap indirmesini isteyip bu bahaneyle inat edince Allah, “[Şuna şuna vahyettiğimiz gibi işte] Sana da vahyettik.” diyerek onlara karşı delil getirdi ve ardından [Fakat Allah şahitlik eder.] buyurdu. Bu, “Onlar şahitlik etmezler, fakat Allah şahitlik eder.” demektir. Şöyle de denilmiştir: “Sana da vahyettik.” ifadesi inince “Biz senin hakkında buna şahitlik etmeyiz!” demişler, bunun üzerine “Fakat Allah şahitlik eder.” ifadesi nazil olmuştur. “Allah’ın, Peygambere indirdiklerine şahitlik etmesi”nin anlamı, tıpkı iddiaların delillerle ispat edilmesi gibi mucizeler göstererek onun doğruluğunu kanıtlamasıdır. Meleklerin şahitliği ise onun tamamen gerçek ve dosdoğru olduğuna tanıklık etmeleridir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَشْهَدُ - يَشْهَدُونَۜ - شَه۪يدًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
يَشْهَدُونَ fiilinin atıf harfiyle beraber açıkça zikredilmesi tekid içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bil ki لٰكِن kelimesiyle söze başlanmaz. Çünkü o, daha önce geçmiş olan sözle ilgili bir “istidrâk” için olup (muayyen bir hususu açıklamak için getirilmiştir). Hakkında istidrâk yapılan hususla ilgili olarak iki görüş bulunmaktadır:
a. Bütün bu ayetler, “Ehl-i kitap, senin, üzerlerine gökten bir kitap indirmeni isterler.” (Nisa Suresi, 153) ayetindeki hususa bir cevaptır. Onların bu sözü, bu Kur’an’ın, onlara gökten indirilmiş bir kitap olmadığı manasını ihtiva etmektedir. Sanki şöyle denilmiştir: “Onlar her ne kadar Kur’an-ı Kerim’in Hz. Muhammed’e (s.a.v) gökten indirilmiş bir kitap olmadığını iddia ediyorlarsa da Allah Teâlâ, onun, Hazreti Muhammed’e semadan indirilmiş bir kitap olduğuna şehadet eder.”
b. Cenab-ı Allah, “Sana da şüphesiz vahyettik.” buyurunca Yahudiler, “Biz Senin için buna şehadet etmiyoruz.” dediler. Bunun üzerine de O, “Lakin Allah sana indirdiğine şahitlik eder…” ayetini göndermiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Cenab-ı Hakk, اَنْزَلَهُ بِعِلْمِه۪ bunu kendi ilmiyle indirmiştir, buyruğundan murad, Kur’an’ı güzelliğin zirvesi ve kemalin de en son derecesiyle vasfetmesi anlamındadır.
Allah’ın ilim sıfatı ile ilgili alimlerimiz şöyle demişlerdir: Bu ayet, Allah Teâlâ’nın bir ilminin olduğuna delalet etmektedir. Çünkü bu ayet, ilmi Allah’a izafe ederek ilmillah demektedir. Eğer Allah’ın ilmi Allah’ın zatının kendisi olmuş olsaydı, o zaman bir şeyin kendi nefsine izafe edilmiş olması gerekirdi. Bu ise muhaldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
بِاللّٰهِ ’deki ب harfi zaiddir. Tekid ifade eder. اللّٰهِ lafzen mecrur, mahallen merfû konumda müsnedün ileyhtir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla اللّٰهِ isminde tecrîd sanatı vardır.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Nisa/17)
شَه۪يداً temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
[Şahit olarak Allah yeter.] cümlesinde zamir yerine özel ismin gelişi, muktezâ-i zahirin hilafına kelamdır. Zihne yerleştirmek ve tazim içindir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Tezyîl cümlesi önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Allah’ın şahid olarak kâfi olduğu sözünde tağlîb vardır. Allah sadece şahid olarak değil, Basîr, Semi', Hafîz olarak da yeter.
Ayetin sonunda “Allah şahit olarak yeter.” buyurulmuştur. Yani peygambere itaatle ilgili olarak Allah hesap sorar. O halde Allah'ın emirlerini yerine getirin demektir. Cümlede lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
َشَه۪يد kelimesi شَاهِدُ ’un mübalağasıdır. شَاهِدُ , bir hadise vukua gelirken orada olup hadisenin vukuunu gözüyle görendir. Hadise yerine uzak olanlar, gözleriyle göremeyeceklerinden, başka vasıta ile olayı öğrenseler bile onlara şahit denmez. “Şehit” insanların hazır bulunmadıkça bilemedikleri şeyleri bilen, gören ve haberi olandır.
Ayet-i kerimede çok güzel ve bariz bir teşâbüh-i etrâf sanatı vardır. Ayet aynı manayla başlamış ve sona ermiştir.
وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا “Hakiki şahit olarak Allah yeter.” buyurmuştur ki bu, وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً takdirindedir (yani buradaki bâ harfi zâiddir). (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ قَدْ ضَلُّوا ضَلَالاً بَع۪يداً ١٦٧
Daha önce inkârın çeşitleri, bunları temsil eden kimselerin zihnî ve ahlâkî tavırları açıklanmış, hidayete yönelmeleri için gerekli yönlendirmeler yapılmış, delil ve işaretler verilmişti. Bundan sonra gelecek âyetlerde ise hem bütün insanlığa hem de özellikle Ehl-i kitaba yönelik bir çağrı yapılacaktır. Bu ikisi arasında psikolojik olarak hazırlanmayı sağlayacak bir geçiş olmak üzere, çeşitli yollarla insanların gerçeği bulmalarını, hak dine inanmalarını ve hayatlarını buna göre düzenleyip yaşamalarını engellemede, hakkı gözetmeme (zulüm) ve peygamberi inkâr etmede ısrar edenleri bekleyen korkunç âkıbet canlı bir şekilde haber verilmektedir. (Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 185)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ قَدْ ضَلُّوا ضَلَالاً بَع۪يداً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا۟ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. صَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صَدُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِ car mecruru صَدُّوا fiiline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
قَدْ ضَلُّوا cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
قَدِ tahkik harfidir. ضَلُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ضَلَالًا mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. بَع۪يدًا kelimesi ضَلَالًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Mef’ulü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ulü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ulü mutlak cümle olmaz. Mef’ulü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ulü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir.
Adedini bildiren mef’ulü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ulü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَع۪يدًا kelimesi sfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ قَدْ ضَلُّوا ضَلَالاً بَع۪يداً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında, bu kişilere tahkir ifade eder.
Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
İsm-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılasına hükümde ortaklık sebebiyle atfedilen وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, bütün kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.
سَبِیلِ ٱللَّهِ (Allah’ın yolu) ibaresinde tasrîhî istiâre vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün-bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.
فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ ibaresindeki فِی harfi de إلى harfi yerine istiare edilmiştir. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Bilindiği gibi فِی harfinde zarfiyet manası vardır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
الَّذ۪ينَ كَفَرُوا sözünden muradın ehli kitap yani Yahudiler olması caizdir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ ‘nin haberi olan قَدْ ضَلُّوا ضَلَالًا بَع۪يدًا cümlesi, tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır.
Mef’ûl olan ضَلَالاً ’deki tenvin tahkir, nev ve kesret ifade eder.
بَع۪يداً kelimesi ضَلَالاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
ضَلُّوا - ضَلَالًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَفَرُوا - صَدُّوا - ضَلُّوا fiilleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَفَرُوا - صَدُّوا - ضَلُّوا kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belagat)
Dalalet küfürdür. Çünkü hayır ve saadet yolu olan imanın zayi edilmesi demektir. Dalaletin küfür için istiare olması imanın dosdoğru yol olarak istiare olmasına istinadendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
صَدُّوا kelimesinde istiare düşünülebilir. Bu kelimenin birçok manası vardır.
ضَلَالًا بَع۪يدًا şeklinde dalaletin uzak kelimesiyle vasıflanması masdara isnad kabilindendir. Failin hidayetten uzaklaşması sapkınlık masdarına isnad edilmiştir. Aslında dalalet uzak değildir, dalalete düşen uzak kalır. Bu ifade aynı zamanda istiaredir. İman eden kişi fıtrata yaklaşmış, doğru yola yakınlaşmıştır. İnkâr eden ise fıtratından, hidayetten, Allah’tan, Resul’den uzaklaşmıştır. Uzaktaki kişi ile irtibat kurulamaz. Ne fikir, ne duygu, ne maddi alışveriş yapılır. Bazen iletişim bile kurulamaz. Bağlar kopar. İnkâr eden de Allah ile arasındaki iman bağını koparmış, kulluk halkasından çıkmıştır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَظَلَمُوا لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ طَر۪يقاًۙ ١٦٨
Taraka طرق Ayaklarla vurulan yol demektir. İster iyi olsun ister kötü olsun, insanın bir işte takip ettiği her türlü yol bu anlamdan istiâre edilmiştir. طَرْقٌ sözcüğü çarparak vurma anlamındadır. الطَّارِقُ Bir yola giren kişi, yolcu demektir. Fakat yaygın kullanımda gece gelen anlamına tahsis edilmiştir.(Müfredat)
Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri tarikat, Târık ve matraktır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَظَلَمُوا لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ طَر۪يقاًۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا۟ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ظَلَمُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
ظَلَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُنْ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl يَكُنِ ‘un ismi olup damme ile merfûdur.
لِيَغْفِرَ fiiline dâhil olan لِ lâm-ı cuhudtur. Muzariyi gizli أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. أن ve masdar-ı müevvel لِ harfi ceriyle يَكُنِ ‘un mahzuf haberine mütealliktir.
يَغْفِرَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. لَهُمْ car mecruru يَغْفِرَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِيَهُم fiiline dâhil olan لِ lâm-ı cuhudtur. Muzariyi gizli أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. أن ve masdar-ı müevvel لِ harfi ceriyle ilk masdarı müevvele matuftur.
يَهْدِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُم mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. طَر۪يقًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَظَلَمُوا لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ طَر۪يقاًۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında, bu kişilere tahkir ifade eder.
Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
İsm-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılasına hükümde ortaklık sebebiyle atfedilen وَظَلَمُوا müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِنَّ ‘nin haberi olan لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ cümlesi, menfi muzari sıygada nakıs fiil كَان ‘nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Lâm-ı cuhud olumsuz كَانَ ‘nin olumsuzluğunu tekid eder.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مَا كَان ’li olumsuz sîgalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âl-i İmrân, 3/79)
Sebep bildiren lam-ı cuhudun gizli أنْ ‘le masdar yaptığı لِيَغْفِرَ لَهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Müsnedin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümledeki ikinci lâm-ı cuhûd nedeniyle masdar tevilinde olan لِيَهْدِيَهُمْ cümlesi önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi temasüldür.
كَفَرُوا ve وَظَلَمُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ طَر۪يقًا [Yola iletecek değildir] ibaresinde istiare vardır. İyi bir mümin olmak manası kastedilmiştir. Yol insanı hedefine, İslam’da da Müslümanı Allah’ın rızasına götürür. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
طَر۪يقًا kelimesinin nekreliği, tazim ve taklîl yani azlık ifade eder.
الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَظَلَمُوا [zulmederek nankörce inkâr edenler] ; inkârcılığı ve günahkârlığı kendilerinde birleştirenler demektir.. Ya da bir kısmı kâfir iken bir kısmı büyük günah işleyen zalimler de olabilirler. Çünkü tövbesiz bağışlanmamaları açısından iki grup arasında fark yoktur. [Ve onları bir yola iletmeyecektir] onlara lütufla muamele etmeyecek onlar da cehenneme götüren yola gireceklerdir. Veya kıyamet günü onları cehennem yolundan başka bir yola iletmeyecektir. “Kolaydır.” yani Allah’ı bundan döndürebilecek hiçbir şey/kimse yoktur! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu cümle 167. ayetin açıklamasıdır. Çünkü dinleyicinin beklediği bu dalaletin cezasını açıklamıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Zamirlerini zikretmeksizin sıla ve mevsûlunun tekrarlanması sılanın tekrarıyla kınama manasını ifade içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِلَّا طَر۪يقَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً ١٦٩
اِلَّا طَر۪يقَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ
اِلَّا istisna harfidir. طَر۪يقَ istisna-i muttasıl olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. جَهَنَّمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. خَالِد۪ينَ kelimesi يهديهم ‘deki mef’ûlun mukadder hali olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. ف۪يهَا car mecruru خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir. اَبَدًا zaman zarfı, خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِد۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
ذٰلِكَ işaret ismi كَانَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru يَس۪يرًا ’e mütealliktir. يَس۪يرًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
يَس۪يرًا kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلَّا طَر۪يقَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ
Ayette fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. طَر۪يقَ جَهَنَّمَ , önceki ayetten istisna edilenlerdir. İstisna muttasıldır.
خَالِد۪ينَ kelimesi يهديهم fiilinin mef’ûlunden mukadder haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
خَالِد۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. ف۪يهَٓا car mecruru خَالِد۪ينَ ‘ye mütealliktir. اَبَداً zaman zarfı خَالِد۪ينَ ‘ye mütealliktir.
Burada Türkçede de kullandığımız cehennem kelimesi gelmiştir. Cehennem, ahirette azap görülen yeri ifade etmekle beraber bu yer için değişik kelimeler kullanılmakta ama biz bunların hepsini Türkçeye “cehennem” diye tercüme etmekteyiz. Bu kelimenin lügat manası “dipsiz uçurum”dur.
Cümle medhe benzer zemmi tekid örneğidir.
Te’kîdü’z-zem bimâ yüşbihü’l-medh sanatı, te’kîdü’l-medhin mukabili olarak ilk defa Hatîb el-Kazvînî tarafından ortaya konulmuştur. Bu sanat yerginin övgü biçiminde anlatımına dayanmaktadır, diğer bir ifadeyle dışı övgü, içi yergi bildiren ifadelerle hicvetmektir. (TDV İslâm Ansiklopedisi Tekit mad.)
Hakiki yolu bulmayı nefyeden yoldan istisna ise muttasıl, ilk olan hidayet yolundan istisna ise munkatı’ istisnadır. Bu istisnada zıddına benzeyen bir şeyle tekid söz konusudur. Çünkü bu kelam uyarı için gelmiştir. İstisnada hırs kokusu vardır. Sonra müstesna zikredilince inzar kabilinden olduğu anlaşılır. Bu ifadede tehekküm de vardır. Çünkü istisna onları hidayete erdirme yoludur. Onları cehennem yoluna zorlamak için değildir. Zira hidayet, dalalette olanı sevilen mekâna yöneltmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً
وَ istînâfiyyedir. كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismi ile gelmesi işaret edilenin önemini belirtir.
ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Mahsus şeyleri işaret etmekte kullanılan ذٰلِكَ ile bu cümlede durum işaret edilmiştir. Aklî olan hissî olana benzetilmiştir. Câmi’, her ikisindeki vücudun tahakkukudur.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin, cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَلَى اللّٰهِ, ihtimam için, amili olan يَس۪يراً ’e takdim edilmiştir. Çünkü kolaylık Allah’a isnad edilmiştir. Aslında Allah Teâlâ’ya her şey kolaydır. Bu cümle Allah’ın sonsuz kudretinden kinayedir.
Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, tehditte mübalağa ve azap vaidini ağırlaştırmak için yapılan ıtnâbdır.
يَس۪يراً , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için, lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِنْ رَبِّكُمْ فَاٰمِنُوا خَيْراً لَكُمْۜ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً ١٧٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | النَّاسُ | insanlar |
|
| 3 | قَدْ | muhakkak ki |
|
| 4 | جَاءَكُمُ | size getirdi |
|
| 5 | الرَّسُولُ | Elçi |
|
| 6 | بِالْحَقِّ | gerçeği |
|
| 7 | مِنْ | -den |
|
| 8 | رَبِّكُمْ | Rabbiniz- |
|
| 9 | فَامِنُوا | inanın |
|
| 10 | خَيْرًا | yararınıza olarak |
|
| 11 | لَكُمْ | kendi |
|
| 12 | وَإِنْ | eğer |
|
| 13 | تَكْفُرُوا | inkar ederseniz |
|
| 14 | فَإِنَّ | bilin ki |
|
| 15 | لِلَّهِ | Allah’ındır |
|
| 16 | مَا | olanlar |
|
| 17 | فِي |
|
|
| 18 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 19 | وَالْأَرْضِ | ve yerde |
|
| 20 | وَكَانَ | ve |
|
| 21 | اللَّهُ | Allah |
|
| 22 | عَلِيمًا | bilendir |
|
| 23 | حَكِيمًا | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
Genel olarak inkârcıları ve özel olarak da Ehl-i kitabı muhatap alan önceki âyetlerde bunların dayanakları çürütüldüğü ve taleplerinin anlamsızlığı açıklandığı için içlerinde Arabistan müşriklerinin ve çevrede yaşayan Ehl-i kitabın da bulunduğu bütün insanların hak dine çağrılmalarına uygun bir zemin hazırlanmış oldu. Bu sebeple önce bu âyette bütün insanlar, takip eden âyette ise Ehl-i kitap hak dine, tevhid inancına davet edilmektedir.
Rasûlullah’ın sav Allah’tan getirdiği gerçek Kur’ân’dır ve İslâm’dır. Allah bütün insanları bu dine inanmaya çağırmaktadır. Kur’ân’ın nâzil olduğu yerde ve zamanda “Ey insanlar!” denildiği zaman bundan yakın çevredeki inkârcılar, müşrikler anlaşılsa bile “bütün insanlara yönelik” bir çağrıyı Arabistan kıtasına ve müşriklere özgü kılmak ilâhî maksada uygun değildir. Çünkü Kur’ân âyetleri insanların, bunlardan ibaret olmadığını, çeşitli ırk, renk, dil ve kültürden olan başka insanların da bulunduklarını açıklamaktadır. Hz. Peygamber de İslâm davetini Arabistan yarımadası ve Arap kavmi ile sınırlı tutmamış, Habeşistan’dan İran’a ve Bizans’a kadar dünyanın dört bucağına ulaştırmaya çalışmıştır.
Allah’ın kullarını imana ve iyi davranışlarda bulunmaya (amel-i sâlih) çağırması –hâşâ– kendisi buna muhtaç olduğu için değildir. Çünkü insanlar da dahil olmak üzere bütün yaratılmışlar O’na aittir, O’nun mülküne dahildir. İman ve sâlih ameller insanlara lâzımdır, buna muhtaç olan insanlardır, dünya ve âhiret mutlulukları imana ve sâlih amele bağlıdır. Bu sebeple insanlar için hayırlı olan davranış, dini inkâr ve ilâhî emirlere isyan etmek veya bunlara karşı ilgisizlik değil, iman ve sâlih amellerdir.
(Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 187-188)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِنْ رَبِّكُمْ فَاٰمِنُوا خَيْراً لَكُمْۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. النَّاسُ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı قَدْ جَٓاءَكُمُ الرَّسُولُ ’dir.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الرَّسُولُ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
بِالْحَقِّ car mecruru جَٓاءَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru جَٓاءَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri إن دعاكم فآمنوا (Eğer sizi davet ederse hemen iman edin) şeklindedir.
اٰمِنُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خَيْرًا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri آمنوا إيمانا خيرا لكم (İman etmek sizin için hayırlıdır.) şeklindedir. لَكُمْ car mecruru خَيْرًا ’e mütealliktir.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمِنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
وَ atıf harfidir. istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَكْفُرُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
لِلّٰهِ car mecruru إِنّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl اِنَّ ’nin muahhar ismi olarak mahalen mansubdur.
فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. فِي الْاَرْضِ cer mecruru atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يمًا - حَك۪يمًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِنْ رَبِّكُمْ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.
Nidanın cevabı olan قَدْ جَٓاءَكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِنْ رَبِّكُمْ cümlesi, قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, talebî kelamdır.
قَدْ , mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye lisûreti'l Ahzâb, s. 43)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ [Ey insanlar] nidasıyla başlamıştır. Nida; heyecan uyandırır, dikkat çeker, muhatabı dinlemeye teşvik eder.
الرَّسُولُ kelimesi Peygamber Efendimizi ifade eder. Yani elif-lâm ahd-i ilmidir.
الرَّسُولُ kelimesindeki tarif ahd içindir, الحَقِّ ise şeriat ve Kur’an’dır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِن harf-i ceri mecazî ibtidaiyyedir. Kendisinden önce gelen جاءَ fiilinin müteaddiliği için gelmiştir. Bu fiildeki كُمُ zamiriyle ifade edilen kişileri imana teşvik eder. Çünkü insanlara önem vererek gelen şeyin hakkı ona tabi olunmasıdır. رَبِّكم izafeti de Rabblerinden gelen bu dine iman için ikinci bir teşviktir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
رَبِّكُمْ izafeti, muzâfun ileyhin şanı içindir.
Allah Teâlâ’nın “Rab” unvanıyla ve muhatap zamirine izafetle zikri (Rabbinizden, denmesi), kulların terbiyesi ve kemâle erdirilmesi maksadına matuftur. Nitekim burada bundan sonra gelen emre uymaları teşvik edilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Burada bahsedilen الحَقِّ konusunda iki görüş vardır:
“O, hak ile yani Kur’an ile geldi.” demektir. Kur’an bir mucizedir. Binaenaleyh Hazreti Peygamberin Rabbinden hak ile gelmiş olması gerekir.
1- “O, Allah’a ibadete ve Allah’tan başkasından yüz çevirmeye davet ile gelmiştir (yani bunu yapmıştır).” Akıl, bunun hak (davet) olduğuna delalet eder. Binaenaleyh bu, Hazreti Muhammed’in, Rabbinden hak ile gelmiş olmasını gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
2- Ehl-i kitap ile diyalog sona erdikten ve bütün ehl-i kitabı da kapsaması için hitap küfür ehlinden sonra bütün insanlara yönelmiştir. Böylece öncesinde geçenlere tezyîl ve tekid olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاٰمِنُوا خَيْراً لَكُمْۜ
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan اٰمِنُوا خَيْراً لَكُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, إن دعاكم (Sizi davet ederse…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
خَيْرًا mahzuf mef’ûlü mutlakın sıfatıdır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart cümlesi olan تَكْفُرُوا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ şeklinde اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müşterek ism-i mevsûl مَا , hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb sanatıdır.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve subut ifade eder. (Âşûr, Şuara/113)
السَّمٰوَاتِ - لْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
السَّمٰوَاتِ ’tan sonra الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
Ayet-i kerimede haber olan لله [Allah'ındır] şeklindeki câr-mecrûr takdim edilmiştir. Mübteda مَا فِي السَّمَاوَاتِ (Göklerde ne varsa) ibaresidir.
اٰمِنُوا - تَكْفُرُوا fiilleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
و istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
Zamir yerine zahir isim gelerek lafza-i celâlin tekrarlanması ise azamet ve heybeti artırmak içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
عَل۪يماً حَك۪يماً şeklindeki mübalağa kalıbındaki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde عَل۪يماً ve حَك۪يماًۙ olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يمًا حَك۪يمًا sözü, lafzen sarih olarak Allah’ın her şeyi bildiğine ve hikmet sahibi olduğuna delalet eder. Ama maksat bu yapılanlara karşılık ahirette verilecek sevap ve cezayı hatırlatmaktır. Buna lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.
Ayetin son cümlesi ufak değişikliklerle başka surelerde de mevcuttur. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 7, s. 314)
Her hafızın, ayrı sevdiği sayfaları vardır. Benimkilerden birisi: 103. sayfa yani 6. cüzün 3. sayfası. Burayı her tekrar ettiğimde, gözümün önüne gelen sahneler aynı:
Buz gibi bir sınıfta, arı vızıltısı gibi ezberlerini çalışan hafızlarla beraberim. Hafızlığımı evde yapıyordum ama Kur’ân kursuna bağlı olduğum için müftülüğün takip ettiği öğrencilerden biriydim. Hafızlık sınavına ne zaman girmem gerektiğiyle ilgili bir karara varılacaktı. İsteksizdim. Çünkü önümüzdeki sınava girmeyi zaten düşünmüyordum. Hastaydım. Sesim açılmamış, nefesim düzelmemişti. Günlerdir ders çalışamamış ve verememiştim. (Hafızlar için herhangi bir sınav öncesi ders dinletememek ciddi bir dezavantajdır.) Müftülükten gelen hocalara, işitme cihazım olduğunu, o yüzden soru sorarken yavaş ve net okumaları gerektiklerini ifade etme çabasının düşüncesi, tek başına yoruyordu.
Kur’ân-ı Kerim, 600’den fazla sayfasıyla bana göz kırpıyordu. Tedirgindim. Hangi sayfasına bakacak, hangisini tekrar edecektim? Harekete geçmeliyim düşüncesiyle, hocama son dinlettiğim cüzün baştaki sayfalarından başladım. Son cüzlere göz attım. Sure başlarına baktım. Hızlı hızlı geçiyordum. Sadece bir sayfayı adam akıllı çalışmıştım. Müftülükteki hocaların geldiği haberi verildi. Sınıfa gittik ve oturduk. Bana sıra geldi, kısa bir konuşmadan sonra hoca bir sayfanın, ilk satırının yarısını okudu. Kalbimin gözleri olsa parlardı. İyice çalıştığım 103. sayfayı sormuştu. Euzu besmelemi çektim ve sayfayı yarısına kadar okudum. Sonrasında nereyi sordu, hiç hatırlamıyorum.
Hafızlık, özellikle buna benzer günlerle, beni çok terbiye etti. Bazı şeyleri önceden düşünüp kendimi yormamın hiçbir anlamı olmadığını. Yaşayıp yaşamayacağımı bilmediklerimle ilgili yaptığım hesapların yarısının boşa gittiğini. Olacak olanı belki değiştiremeyeceğimi ama vereceğim tepkiyi ve beni ne kadar etkileyeceğini kontrol edebileceğimi. Allah diledikten sonra her işin sonundan alnımın akıyla çıkacağımı. Yapamadığım bir şey olursa, onun da Allah’tan geldiğini. Allah’ın rahmetiyle, hiçbir çabanın ve emeğin karşılıksız kalmayacağını. Hep dua etmemi. Hep Rabbime koşmamı. Hep O’na sığınmamı öğretti.
Rabbim! Rasûlullah (sav)’in Senden getirdiği gerçeği işittik ve iman ettik. Kitap olarak Kur’ân-ı Kerim’den razıyız. Onu okumamızı, gözlerimizle ve kalbimizle sevmemizi ve böylesi bir mucizeye inanmamızı nasip ettiğin için Sana hamd ederiz. Kelamını kalplerimize yerleştirmemizde, hayatımıza işlememizde ve yaşamamızda yardımını isteyenlerdeniz. Hafızlık isteyenlerin ve hafızlığını muhafaza etmeye çalışanların yollarını kolaylaştırmanı ve cennetinde hafızlığın tacına sahip olmayı dileyenlerdeniz.
Amin.
Not: Okuyuculara bir teklif: Kur’ân isimlerinden birini veya ikisini seçin ve kişisel Kur’ân’ınızın özel ismi yapın ve ondan öyle bahsedin. Allah’ın izniyle muhabbetinizi ve ilişkinizi kuvvetlendirecektir. Benim hafızlık Kur’ân’ımın adı: Mev’ıza Huda.
()
***
Yapılan iyilikler başına kakıldığında tebessüm ediyordu ama bazen bakışlarından incindiği ve yorulduğu belli oluyordu. Zaten saklamak için herhangi bir çaba göstermiyordu. Bazen de kişisel başarıları yeterince övmediğine dair sitemlerle karşılaşıyor ve şaşırıyordu. Allah rızası için yaşanan hayatın ve zamanın, bu tür düşüncelere takılıp kalmaktan çok daha değerli olduğuna inanıyordu. Fakat o, anında karşılık verebilenlerden değildi. Cevabını sonradan derleyip topluyor ve yazıya döküyordu. Yine bir gün evladının yastığının altına bıraktığı mektupta şöyle söylüyordu:
Evladım! Başarıların ve iyiliklerin için önce Allah’a hamdediyor, sonra da Allah’ın seni koruması ve başarılarınla iyiliklerini daim kılması dualarıyla seni tebrik ediyorum. Zira, bir mü’min olarak sana verebileceğim en güzel hediyenin dua olduğuna inanıyorum.
Hepimiz gibi güzel sözler duymayı ve yaptıklarınla farkedilmeyi sevdiğin için gönlünü hoş tutmaya çalışıyorum. Ancak, son zamanlarda bu konuda aşırıya kaçtığını yani takdir edilme hevesiyle hareket ettiğini görüyorum. Halbuki, yaptığın dünyevi ve uhrevi her şey, kendin içindir. Başkasının bir ihtiyacını giderirken bile kendinin iki cihandaki haline yardım ediyorsundur. Allah’a olan imanın ve O’nun rızasının peşinden koşturman, yine kendi iyiliğinedir. İmtihan aleminde yürümeyi seçtiğin yola göre kazanan ya da kaybeden sadece sensindir.
Kendinin ve işlerinin değerini insanların gösterdikleri takdire göre belirlemekten kaçın. Başkalarının görmemesi veya kıymet vermemesi, iyiliklerde yarışma hevesini kırmasın. Geçici takdirlerin değersizliğini hatırla ve Seni her an gören, her işinin karşılığını verecek olan Allah’a sığın.
Gece vakti mektubu okuduktan sonra evladım diye seslendiği nefsiyle beraber Allah’a sığındı:
Rabbim! Rahmetinle karşımıza çıkan hakikat ve nasihat esintilerini daima hatırlayanlardan eyle. İslamî edeb ile teşekkür etmesini bilenlerden ama edilmeyen teşekkürlere takılmayanlardan eyle. Geçici takdirleri toplamak için değil, Sana kavuşmak umuduyla koşanlardan eyle. Söylediklerimizle ve yaptıklarımızla; nefsinin beklentilerini susturarak, yalnız Senin rızan için çabalayanlardan eyle.
Amin.