بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِمْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَقَتْلِهِمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ طَبَعَ اللّٰهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاًۖ ١٥٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَبِمَا | sebebiyle |
|
| 2 | نَقْضِهِمْ | bozmaları |
|
| 3 | مِيثَاقَهُمْ | sözlerini |
|
| 4 | وَكُفْرِهِمْ | ve inkar etmeleri |
|
| 5 | بِايَاتِ | ayetlerini |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 7 | وَقَتْلِهِمُ | ve öldürmeleri |
|
| 8 | الْأَنْبِيَاءَ | peygamberleri |
|
| 9 | بِغَيْرِ | yere |
|
| 10 | حَقٍّ | haksız |
|
| 11 | وَقَوْلِهِمْ | ve demeleri(nden ötürü) |
|
| 12 | قُلُوبُنَا | kalblerimiz |
|
| 13 | غُلْفٌ | kılıflıdır |
|
| 14 | بَلْ | hayır, fakat |
|
| 15 | طَبَعَ | mühürlemiştir |
|
| 16 | اللَّهُ | Allah |
|
| 17 | عَلَيْهَا | üzerini |
|
| 18 | بِكُفْرِهِمْ | inkarlarından ötürü |
|
| 19 | فَلَا |
|
|
| 20 | يُؤْمِنُونَ | artık inanmazlar |
|
| 21 | إِلَّا | ancak |
|
| 22 | قَلِيلًا | pek az |
|
فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِمْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَقَتْلِهِمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. بِ harf- ceri sebebiyyedir. مَا zaid harftir. بِمَا نَقْضِهِمْ car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Takdiri لَعَنَّاهمْ (Onlara lanet ettik.) şeklindedir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
م۪يثَاقَهُمْ masdar نَقْضِهِمْ ’in mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كُفْرِهِمْ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. بِاٰيَاتِ car mecruru masdar كُفْرِهِمْ ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
قَتْلِهِمُ الْاَنْبِيَٓاءَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la نَقْضِهِمْ ’e matuftur. الْاَنْبِيَٓاءَ masdar قَتْلِهِمُ ’in mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.
بِغَيْرِ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Takdiri; ظالمين (zalimler) şeklindedir. حَقٍّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَوْلِهِمْ atıf harfi وَ ’la نَقْضِهِمْ ’e matuftur. Masdar olan قَوْلِهِمْ ’in mekulü’l kavli, قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ ‘dür.
قُلُوبُنَا mübteda olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. غُلْفٌ haber olup damme ile merfûdur.
Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgileri olmadığından isimdirler.
Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: Tenvinli olmalıdır. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.
Masdarın failine muzaf olmalıdır. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir.Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلْ طَبَعَ اللّٰهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاًۖ
Fiil cümlesidir. بَلْ idrab ve atıf harfidir. طَبَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. للّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهَا car mecruru طَبَعَ fiiline mütealliktir.
بِكُفْرِهِمْ car mecruru طَبَعَ fiiline mütealliktir. بِ harf-i ceri sebebiyyedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِلَّا hasr edatıdır. قَل۪يلًا masdardan naib, mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, إلا زمانًا قليلًا (Sadece az bir zaman inanırlar.) şeklindedir. İstisna عَلَيْهَا ‘daki zamirdendir. (Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)
بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.
Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَل۪يلًاۖ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِمْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَقَتْلِهِمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ
فَ istînâfiyye, بِ harfi sebebiyyedir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrurun müteallakı olan fiil mahzuftur. Takdiri لعنّاهم (Onlara lanet ettik) olan cümle mahzuf fiille birlikte müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Masdar olan كُفْرِهِمْ ‘e müteallik olan بِاٰيَاتِ اللّٰهِ izafetinde, ayetlerin lafza-i celâle muzâf olması, ayetlere tazim ve teşrif ifade eder. Lafza-ı celâle muzâf olması, ayetlerin kemâl vasıflara sahip olduğuna da işaret eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فَبِمَا نَقْضِهِمْ ibaresinde مَا harfi tekid için gelmiş zaid bir harftir. Kelamın aslı فَبِنَقۡضِهِم (Bozmaları sebebiyle) şeklindedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ [(Fakat) onların o sağlam sözleri bozmaları sebebiyle...] ifadesindeki بِ harf-i cerinin müteallakı mahzuf olup takdiri, “Onların, ahitlerini bozmaları, şunları yapmaları sebebiyle onlara lanet ettik, onlara gazab ettik.” şeklindedir. Müteallakının hazfedilmiş olması daha manalıdır. Çünkü hazfedilmesi durumunda zihin, her türlü manayı düşünebilir. Hazfedilen müteallakın bu çeşit kelimeler olduğunun delili ise “ayette bahsedilenlerin zemm sıfatlarından” olmasıdır. Böylece bunlar, lanete ve gazaba delalet etmiş olurlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl- Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Allah Teâlâ bu ayeti kerimede بِ harfini birkaç şeyin başına getirmiştir:
Ahdi bozmak.
Allah'ın âyetlerini inkâr etmek. Ki bundan maksat, onların mucizeleri inkâr etmeleridir...
Haksız yere (zulmen) peygamberleri öldürmek...
Onların, "Bizim kalblerimiz perdelidir" demeleridir...(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Lanetlenme sebeplerinin sayılması taksim sanatıdır.
كُفۡرِهِم - قَتۡلِهِمُ ve قَوۡلِهِمۡ , temâsül dolayısıyla نَقۡضِهِم kelimesine atfedilmiştir.
Üç peygamberi aynı çağda öldürmüşlerdir: Hz. İsa, Hz. Yahya, Hz. Zekeriyya.
[Peygamberleri haksız yere öldürmeleri] ve [Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri] cümlelerinde, zikr-i kül irade-i cüz kabilinden mecaz-ı mürsel vardır.
قَوْلِهِمْ ‘in mekulü’l-kavli olan قُلُوبُنَا غُلۡفُۢ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قُلُوبُناًغُلْف cümlesinde istiare vardır. Örtü manasındaki غلف kelimesi müstear olarak anlayışsızlık ve idraksizlik manasında kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ [Bizim kalplerimiz perdelidir.] ifadesinde iki mana vardır:
Birincisi: Bizim kalplerimiz ilim mahfaza kaplarıdır. Şu halde “İlmimiz sayesinde biz artık peygamberlere, filanlara muhtaç değiliz.” demektir.
Diğeri de: “Bizim kalplerimiz kabuklu, kaşerlidir, ne söylense etkilenmez. Şu halde yapılan davet ve telkinlerin hiç biri kulağımıza girmez.” demektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
بَلْ طَبَعَ اللّٰهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ , idrâb harfidir. İntikal içindir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
بِكُفْرِهِمْ ’deki sebebiyyet bildiren بِ harfi, yapışma manasıyla onların küfrünün bünyelerine adeta sinmiş olduğunu ifade eder.
بِكُفْرِهِمْ ’in tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Allah küfürleri sebebiyle onların kalplerini mühürledi.] cümlesi itiraz cümlesidir. Bu kelâm onların fâsit iddialarını bir an önce reddetmek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayetteki بَلْ طَبَعَ اللّٰهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ cümlesinde istiṭrat metodu kullanılarak hemen öncesindeki Yahudilerin sözlerine cevap niteliğinde araya girmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi )
طَبَعَ kelimesini “mühürledi” anlamı yerine “tabiatı haline getirdi” diye çevirmek daha güzeldir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاًۖ
فَ atıf harfi, sebebi müsebbebe bağlayan rabıta olarak gelmiştir.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Mef’ûl olan قَل۪يلاً ‘deki nekrelik kıllet ve umum ifade eder. Nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiştir. İki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûl ya da mahzuf mef’ûlun sıfatı arasındadır. اِلَّا ’nın sadece istisna harfi olması da caizdir.
يُؤْمِنُونَ maksûr/sıfat, قَل۪يلاً maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l- mevsûftur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat da olabilir.
Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf olması caizdir. Fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Ama kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani, bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَل۪يلاً , zaman zarfından naib sıfattır. Takdiri, زمانا قليلا (Az bir zaman) şeklindedir. Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır.
فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاً [Ancak az bir kısmı iman eder.] ifadesinde te’kîdü’z-zem bimâ yüşbihü’l-medh sanatından söz edilebilir. Çünkü iman etmemek yergiyi hak eden bir davranıştır ve ondan istisna edilen de yine yergiyi gerektiren “iman edenlerin az olması”dır.
Çok az iman etmek iki türlü anlaşılabilir.1. Onların çok azı iman eder. 2. İman ettikleri şeyler çok azdır.
وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلٰى مَرْيَمَ بُهْتَاناً عَظ۪يماًۙ ١٥٦
وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلٰى مَرْيَمَ بُهْتَاناً عَظ۪يماًۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِكُفْرِهِمْ car mecruru mahzuf لعنّاهم (Onları lanetledik.) fiiline mütealliktir. بِ harf-i ceri sebebiyyedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَوْلِهِمْ atıf harfi وَ ’la بِكُفْرِهِمْ ’e matuftur. عَلٰى مَرْيَمَ car mecruru masdar قَوْلِهِمْ ‘e müteallik olup gayri munsarif olduğu için esre almamıştır.
بُهْتَانًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَظ۪يمًا kelimesi بُهْتَانًا ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgileri olmadığından isimdirler.
Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: Tenvinli olmalıdır. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.
Masdarın failine muzaf olmalıdır. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir.Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلٰى مَرْيَمَ بُهْتَاناً عَظ۪يماًۙ
بِكُفْرِهِمْ önceki ayetteki mukadder لعنّاهم (Onları lanetledik) fiiline mütealliktir.
بِ sebebiyet bildirmektedir. وَقَوْلِهِمْ temâsül dolayısıyla makabline atfedilmiştir.
بُهْتَانًا ’deki tenvin tahkir ifade eder.
عَظ۪يمًا kelimesi بُهْتَانًا için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
بِكُفْرِهِمْ ifadesi, masdarın failine muzâf olduğu bir izafettir.
Allah’ın, “İnkârları ile kâfir olmaları (sebebi ile)” sözüyle onların kudret-i ilâhiyi inkârları; “Meryem’in aleyhine büyük iftira atıp söylemeleri…” ifadesiyle de Hz. Meryem’e zina nispet edişleri kastedilmiştir. İki şey birbirinden başka olunca bunların birbiri üzerine atfedilmesi güzel ve yerinde olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
عَلٰى harfi istila manasıyla bu iftiranın Hz. Meryem’e ne kadar zor geldiğine, onu baştan ayağa kapladığına işaret eder.
بُهتَ şaşırıp kaldı, demektir. بُهْتَانً , sıradan bir iftira değil, aklını başından alacak, hayrete düşürecek derecede mühim, büyük bir iftiradır. Bu kelimenin nekre gelmesi de tanınmayacak, düşünülemeyecek kadar insanı şaşkına düşüren bir iftira olduğunu gösterir. Manasını tekid için de arkasından sıfat gelmiştir.
Bu iftira İsa (a.s.) doğunca değil İsa (a.s.) peygamberliğini ilan etmeye başlayınca atılmıştır. O yüzden bu iftira her açıdan şaşılacak bir iftiradır.
Yahudilerin inkârlarının anlatıldığı 155-156. ayetlerdeki bu cümlelerin tekririni müfessirimiz şöyle izah eder: كُفْرِ kelimesinin tekrar nedeni, onların küfürlerinin tekrarıdır. Çünkü onlar önce Musa’yı, sonra İsa’yı, ardından da Hz. Muhammed’i inkâr ettiler. Burada Yahudilerin peygamberleri inkârı bir gelenek haline getirdiklerine işaret etmek üzere كُفْرِ kelimesinin tekrarıyla ıtnâb yapılmıştır. (Süleyman Gür, Kādî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
وَقَوْلِهِمْ اِنَّا قَتَلْنَا الْمَس۪يحَ ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّٰهِۚ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلٰكِنْ شُبِّهَ لَهُمْۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا ف۪يهِ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُۜ مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ اِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنِّۚ وَمَا قَتَلُوهُ يَق۪يناًۙ ١٥٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَوْلِهِمْ | ve demelerinden (ötürü) |
|
| 2 | إِنَّا | elbette |
|
| 3 | قَتَلْنَا | biz öldürdük |
|
| 4 | الْمَسِيحَ | Mesih’i |
|
| 5 | عِيسَى | Îsa |
|
| 6 | ابْنَ | oğlu |
|
| 7 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 8 | رَسُولَ | elçisi |
|
| 9 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 10 | وَمَا | oysa |
|
| 11 | قَتَلُوهُ | onu öldürmediler |
|
| 12 | وَمَا | ve |
|
| 13 | صَلَبُوهُ | asmadılar |
|
| 14 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 15 | شُبِّهَ | benzer gösterildi |
|
| 16 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 17 | وَإِنَّ | ve şüphesiz |
|
| 18 | الَّذِينَ |
|
|
| 19 | اخْتَلَفُوا | ayrılığa düşenler |
|
| 20 | فِيهِ | onun hakkında |
|
| 21 | لَفِي | içindedirler |
|
| 22 | شَكٍّ | tam bir kuşku |
|
| 23 | مِنْهُ | ondan yana |
|
| 24 | مَا | yoktur |
|
| 25 | لَهُمْ | onların |
|
| 26 | بِهِ | o hususta |
|
| 27 | مِنْ | hiç |
|
| 28 | عِلْمٍ | bilgileri |
|
| 29 | إِلَّا | sadece |
|
| 30 | اتِّبَاعَ | uyuyorlar |
|
| 31 | الظَّنِّ | zanna |
|
| 32 | وَمَا |
|
|
| 33 | قَتَلُوهُ | onu öldürmediler |
|
| 34 | يَقِينًا | yakinen |
|
صلب: Sert, katı, pek, çetin, sağlam ve dayanıklı demektir.Güçlü olma nokta-ı nazarından 'sırt' صَلَب ve صَلْب olarak adlandırılmıştır. ألإصْطِلاب ve الصَّلْب kemikten yağ çıkarmak demektir. الصَّلِيب sözcüğü, üzerinde çarmıha gerilen tahtadır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sulb, Sulbiye, selâbet ve sâliptir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَقَوْلِهِمْ اِنَّا قَتَلْنَا الْمَس۪يحَ ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّٰهِۚ
Ayet, atıf harfi وَ ’la öncesinde geçen قَوْلِهِمْ ’e matuftur. Masdar olan قَوْلِهِمْ ’in mekulü’l kavli, اِنَّا قَتَلْنَا الْمَس۪يحَ ’dir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَتَلْنَا cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
قَتَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. الْمَس۪يحَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
ع۪يسَى kelimesi الْمَس۪يحَ ’dan bedel olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. ع۪يسَى gayri munsariftir. ابْنُ kelimesi ع۪يسَى ’nın sıfatı veya ondan bedel olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için esre almamıştır.
رَسُولَ kelimesi ع۪يسَى ’nın sıfatı veya ondan bedel olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلٰكِنْ شُبِّهَ لَهُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قَتَلُوهُ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا صَلَبُوهُ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
صَلَبُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنْ istidrak harfidir. لٰكِنّ ’den muhaffefedir. Amel etmemiştir.
شُبِّهَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهُمْ car mecruru شُبِّهَ fiiline mütealliktir.
شُبِّهَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi شبه ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا ف۪يهِ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اخْتَلَفُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اخْتَلَفُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ car mecruru اخْتَلَفُوا fiiline mütealliktir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
ف۪ي شَكٍّ car mecruru إِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. مِنْهُ car mecruru شَكٍّ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.
اخْتَلَفُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خلف ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ اِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنِّۚ وَمَا قَتَلُوهُ يَق۪يناًۙ
İsim cümlesidir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
بِه۪ car mecruru عِلْمٍ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. مِنْ harf- i ceri zaiddir. عِلْمٍ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
اِلَّا istisna edatıdır. اتِّبَاعَ istisna-i munkatı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الظَّنّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قَتَلُوهُ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يَق۪ينًا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri ما قتلوه قتلا يقينا (Kesin bir ölümle öldürmediler.) şeklindedir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَق۪ينًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَوْلِهِمْ اِنَّا قَتَلْنَا الْمَس۪يحَ ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّٰهِۚ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki mecrura atfedilmiştir. Atıf sebebi temasüldür.
Masdar olan قَوْلِهِمْ ‘in mekulü’l-kavli olan اِنَّا قَتَلْنَا الْمَس۪يحَ ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّٰهِ cümle, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
رَسُولَ اللّٰهِ izafetinde رَسُولَ şan ve şeref kazanmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Nasıl ki İsa’nın (a.s.) dünyaya gelişi sırlı bir biçimde ise; dünyadan ayrılışı da sırlıdır, ona mahsustur.
Onların اِنَّا قَتَلْنَا الْمَس۪يحَ ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّٰهِۚ sözlerinin, teşhir edilen cinayetleri meyanında zikredilmesi, sadece yalan olduğundan dolayı değil fakat onların bu sözlerinin aynı zamanda İsa Peygamberi (a.s) hâşâ öldürmekten sevinç duyduklarını, onunla alay ettiklerini zımnen ifade etmesi sebebiyledir. Çünkü onların, İsa’dan (a.s) resul ünvanı ile bahsetmeleri alay yoluyladır. Ancak onların, İsa (a.s) hakkında alay için kullandıkları bu vasıf, Allah Teâlâ tarafından övgü olarak kullanılmıştır. Bu da İsa’yı (a.s) methetmek, onun mertebesinin yüceliğini belirtmek, onun katline kalkışmanın pek büyük bir cinayet ve bununla övünmenin büyük bir hayasızlık olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
İsa’dan (a.s) “Meryem oğlu Mesih İsa, Allah’ın elçisi” şeklinde bahsedilmiştir. Böylece peygamber yüceltilirken yaptıkları işin ne kadar kötü olduğu vurgulanmıştır. Bu yüzden idmâc vardır.
وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلٰكِنْ شُبِّهَ لَهُمْۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Aynı üslupta gelen وَمَا صَلَبُوهُ cümlesi tezâyüf nedeniyle مَا قَتَلُوهُ cümlesine atfedilmiştir.
Menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.
وَ atıf, لٰكِنْ istidrak harfidir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لٰكِنْ şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Bakara/12, c.1, s. 475)
شُبِّهَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
قَتَلُوهُ - قَتَلْنَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَتَلُوهُ - صَلَبُوهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَلٰكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ ayetindeki teşbih (benzetme) meselesinde çeşitli rivayetler vardır ki başlıca iki görüş vardır:
I. Kelamcıların birçoğu demiştir ki ; Yahudiler Hazreti İsa’yı öldürmek istedikleri zaman Allah onu göğe kaldırdı. Yahudi reisleri de halkın fitneye düşmesinden korktular, bir insan tuttular, öldürüp astılar ve insanlara: “Mesih işte bu” diye aldatarak ilan ettiler. Çünkü halkın çoğunluğu onu şahsen değil, ancak ismiyle tanıyorlardı.
II. İsa’nın benzeri birine ilka olundu, başka bir insan ona benzetildi, ona benzer bir şekle konuldu demektir, demişlerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا ف۪يهِ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُۜ مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ اِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنِّۚ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi o kimselerin bilinen bir grup olduğuna işaret etmesinin yanında o kişilerin adını anmanın kerih görüldüğünü belirtir.
Müsnedün ileyh makamındaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اخْتَلَفُوا ف۪يهِ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lam-ı muzahlakanın dahil olduğu لَف۪ي شَكٍّ cümlesi اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütelliktir.
ف۪ي شَكٍّ ibaresinde istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla شِقَاقٍ içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü شَكٍّ hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Onlardaki şüphenin derecesini etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır.
شَكٍّ ’deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
شَكٍّ kelimesi, karışık bilgi için kullanıldığı gibi mutlak tereddüt anlamında ve ilmin (kesin bilginin) karşıtı olarak da kullanılır. İşte bundan dolayıdır ki şek, [Onların o konuda hiçbir bilgileri yoktur; sadece zanna uyuyorlar.] ifadesi ile de tekid edilmiştir. Şek, cehalet; ilim ise kesin bilgi olsun veya olmasın, kalbin mutmain olduğu inanç (itikat) olarak da tefsir edilebilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بِه۪ car-mecruru, عِلْمٌ ‘ un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. عِلْمٍ ‘ deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder.
اِلَّا istisna edatıdır.
اتِّبَاعَ الظَّنِّۚ müstesnadır. İstisna, munkatıadır. Çünkü zanna tâbi olmak ilim cinsinden değildir. “Fakat zanna tâbi oluyorlar.” anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنّ [Ancak zanna tâbi oldular.] ifadesine te’kîdü’z-zem bimâ yüşbihü’l-medh sanatı vardır. Çünkü bilmemek yergiyi hak eden bir davranıştır ve ondan istisna edilen de yine yergiyi gerektiren “bilmenin dışındaki zan”dır.
يَق۪ينًا - الظَّنّ ve يَق۪ينًا - شَكٍّ kelime grupları arasında tıbâk-ı îcab, شَكٍّ - الظَّنِّۚ - اخْتَلَفُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنِّۚ [Onlar sadece zanna tâbi oluyorlar.] cümlesinde istiare vardır. Bu tabirde zannın tasviri abartılarak kendilerini her taraftan kuşatmış, bütünüyle akıllarına galebe çalmış olması sebebiyle emri dinlenen davetçi, izinden gidilen komutan konumuna konmuştur.
وَمَا قَتَلُوهُ يَق۪يناًۙ
وَمَا قَتَلُوهُ يَق۪ينًا cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Cümle menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.
يَق۪ينًا masdardan naib olarak gelmiş mef’ûlü mutlaktır.
مَا قَتَلُوهُ يَق۪ينًا [Onu gerçekten öldürmediler.] cümlesinde de zamirin Mesih’e değil de zanna ait olmasına göre zannı öldürme tabirinde istiare vardır. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
بَلْ رَفَعَهُ اللّٰهُ اِلَيْهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً ١٥٨
بَلْ رَفَعَهُ اللّٰهُ اِلَيْهِۜ
Fiil cümlesidir. بَلْ idrab ve atıf harfidir. رَفَعَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اِلَيْهِ car mecruru رَفَعَهُ fiiline mütealliktir.
بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.
Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَز۪يزًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
عَز۪يزًا - حَك۪يمًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلْ رَفَعَهُ اللّٰهُ اِلَيْهِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ , idrâb harfidir. İntikal içindir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Bu ayet-i kerimede rücû sanatı vardır.
Hazreti İsa’nın semaya yükseltildiği bu ayetle sabittir. Bu ayetin bir benzeri de Allah’ın, Âl-i İmran Suresi’ndeki, [Şüphesiz ki seni öldürecek olan Benim, seni kendime yükseltip kaldıracak seni küfredenlerin içinden tertemiz çıkaracak...] ayetidir. Bil ki Allah Teâlâ, bu izah ettiği şeylerin hemen peşinden, Hazreti İsa’ya pekçok bela ve sıkıntıların ulaştığını, O’nun da Hazreti İsa’yı kendisine yükselttiğini zikredince bu beyan, Hazreti İsa’nın kendisine yükseltilmesinin mükâfat bakımından cennetten ve o cennetteki maddi lezzetlerden daha büyük olduğuna delalet etmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve teşvik amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
عَز۪يزاً ve حَك۪يماً sıfatlarının siyakla uyumu teşabüh-i etraf sanatıdır. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde عَز۪يزاً ve حَك۪يماً olduğu gibi gelecekte de Azîz ve Hakîm’dir. O’nun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً "Ve Allah Azîzdir, Hakimdir" sözü tezyil cümlesidir. Çünkü bu konumun ortaya çıkmasının nedeni, o yüceltildiği zaman, yüceltilen kişinin dostlarına hürmet etme hakkına sahip olmasıdır. Ve bu yüceltmeyi, kâfirler için bir fitne, müminler için bir iç görü ve hain Yauzan için bir ceza haline getirmiştir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَه۪يداًۚ ١٥٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | ve andolsun |
|
| 2 | مِنْ | her biri |
|
| 3 | أَهْلِ | ehlinin |
|
| 4 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 5 | إِلَّا | ancak |
|
| 6 | لَيُؤْمِنَنَّ | mutlaka inanacaktır |
|
| 7 | بِهِ | ona |
|
| 8 | قَبْلَ | önce |
|
| 9 | مَوْتِهِ | ölümünden |
|
| 10 | وَيَوْمَ | günü de |
|
| 11 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 12 | يَكُونُ | O olacaktır |
|
| 13 | عَلَيْهِمْ | onların aleyhine |
|
| 14 | شَهِيدًا | şahid |
|
Peygamber Efendimiz (sav) ahir zamanda İsa (as) gökten ineceğini, Ehl-i kitaptan ona inanmamış kimse kalmayacağını şöyle ifade buyurmuştur:
“Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki , yakında Meryem oğlu İsa (as) , adil bir hakem olarak gökten yere inecek , haçı kıracak (Hristiyanlığın hükümsüz olduğunu ilan edecek) , domuzu öldürme emrini verecek, zimmilerden cizyeyi kaldıracak (din olarak sadece İslamiyet kalacak); mal da o kadar çoğalacak ki, onu kimse kabul etmeyecek.”
( Buhari, Büyû’102, Mezalim 31, Enbiyâ 49; Müslim, İman 242).
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ۚ
وَ istînâfiyyedir. اِنْ nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْ اَهْلِ car mecruru mahzuf mübtedanın mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri, ما أحد من أهل الكتاب (Ehli kitaptan kimse yoktur ki…) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِلَّا hasr edatıdır. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. يُؤْمِنَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Kasem ve cevabı mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
بِه۪ car mecruru يُؤْمِنَنَّ fiiline müteallıktır. قَبْلَ zaman zarfı يُؤْمِنَنَّ fiiline mütealliktir. مَوْتِه۪ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, te’kid lamı, ummak,
teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
يُؤْمِنَنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَه۪يداًۚ
وَ istînâfiyyedir. يَوْمَ zaman zarfı شَه۪يدًا ’e mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
یَكُونُ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. يَكُونُ ’nun ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَيْهِمْ car mecruru شَه۪يدًا ’e mütealliktir. شَه۪يدًا kelimesi يَكُونُ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur.
شَه۪يدًاۚ kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ۚ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Kasrla tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ mahzuf mübtedanın sıfatına mütealliktir. Takdiri, ما أحد من أهل الكتاب [Ehli kitaptan kimse yoktur ki…] şeklindedir. Mübtedanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. لَيُؤْمِنَنَّ mübtedanın haberidir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ [Ona muhakkak iman edecektir.] ifadesi, mahzuf bir mevsûfun sıfatı olarak gelmiş yemin cümlesidir. Takdiri, ما أحد من أهل الكتاب اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ (Ehl-i Kitap’tan hiçbir fert yoktur ki (ölmezden evvel) ona kesinlikle iman edecek olmasın.) (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَبْلَ مَوْتِه۪ ‘deki zamir Hz. İsa’ya (a.s.) veya önceki cümlede geçen ehli kitaba ait olabilir. Tenâzu ve tevcih sanatı vardır.
بِه۪ ’deki zamirin İsa’ya (a.s.) ait olması en kuvvetli yorumdur.
بِه۪ [Ona]’daki zamirin Allah’a ya da Hazreti Muhammed’e (s.a.v) ait olduğu söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ölümlerinden önce İsa’ya inanacaklarını bildirmenin faydası tehdittir. Ve yakında ölüm geldiğinde ona mutlaka inanacaklarını fakat bunun onlara bir yararı olmayacağını bilsinler. Böylece imanın fayda vereceği bir zamanda bir an evvel inanmaya teşebbüs etmeleri gerektiğini hatırlatmakta ve onları uyarmaktadır. Bununla ayrıca bahanelerinin kaldırılması da amaçlanmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَه۪يداًۚ
وَ istînâfiyyedir. كَان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَ الْقِيٰمَةِ , önemine binaen müteallakı olan شَه۪يدًا ’ e takdim edilmiştir.
شَه۪يداً۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Kıyamet gününde İsa (a.s.) Ehl-i Kitap aleyhinde: Yahudilere karşı kendisini tekzip ettiklerine; Hristiyanlara karşı da ona -hâşâ summe hâşâ- Allah’ın oğlu dediklerine şahadet edecektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَبِظُلْمٍ مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ اُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ كَث۪يراًۙ ١٦٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَبِظُلْمٍ | zulümlerinden dolayı |
|
| 2 | مِنَ |
|
|
| 3 | الَّذِينَ | olanların |
|
| 4 | هَادُوا | yahudilerin |
|
| 5 | حَرَّمْنَا | yasakladık |
|
| 6 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 7 | طَيِّبَاتٍ | temiz ve hoş şeyleri |
|
| 8 | أُحِلَّتْ | helal kılınmış |
|
| 9 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 10 | وَبِصَدِّهِمْ | ve çevirmelerinden dolayı |
|
| 11 | عَنْ |
|
|
| 12 | سَبِيلِ | yolundan |
|
| 13 | اللَّهِ | Allah |
|
| 14 | كَثِيرًا | çoklarını |
|
فَبِظُلْمٍ مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ اُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ كَث۪يراًۙ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِظُلْمٍ car mecruru حَرَّمْنَا fiiline mütealliktir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl مِنَ harfi ceriyle ظُلْمٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası هَادُوا حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
هَادُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. حَرَّمْنَا cümlesi, atıf harfi فَ ile mahzuf لعنّاهم fiiline matuftur.
حَرَّمْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru حَرَّمْنَا fiiline mütealliktir.
طَيِّبَاتٍ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. اُحِلَّتْ لَهُمْ cümlesi, طَيِّبَاتٍ ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
اُحِلَّتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هى ’dir. لَهُمْ car mecruru اُحِلَّتْ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. بِصَدِّهِمْ car mecruru اُحِلَّتْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَنْ سَب۪يلِ car mecruru masdar صَدِّ ’ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كَث۪يرًاۙ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَرَّمْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اُحِلَّتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَث۪يرًاۙ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَبِظُلْمٍ مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ اُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ كَث۪يراًۙ
Ayet, atıf harfi فَ ile 155. ayetteki mukadder fiil لعنّاهم ’ a atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بِظُلْمٍ önemine binaen amili olan حَرَّمْنَا ’ya takdim edilmiştir.
فَبِظُلْمٍ sözü فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ cümlesinden bedel-i mutabık’tır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harf-i cerle ظُلْمٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sılası olan هَادُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Yahudilerin zulüm vasfı ile zikredilmesi, zulümlerinin son derece büyük olduğunu belirtmek içindir. Zira bu zulmün, buzağıya tapmaya tövbeden sonra vaki olduğu hatırlatılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُحِلَّتْ لَهُمْ cümlesi طَيِّبَاتٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُحِلَّتْ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
طَيِّبَاتٍ - اُحِلَّتْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بِظُلْمٍ şeklinde nekre gelen zulüm kelimesi teksir ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
طَيِّبَاتٍ kelimesi nekre gelerek tazim ve teksir ifade etmiştir.
حَرَّمْنَا - اُحِلَّتْ arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Kendilerine haram kılınan tertemiz şeyler, “Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık...” (Enam Suresi, 146) ayetinde belirtilenlerdir. Ayrıca süt ürünleri de kendilerine haram kılınmıştı. Küçük olsun büyük olsun her günah işlediklerinde Allah onlara yiyecek vb. tertemiz bazı şeyleri haram kılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
بِصَدِّهِمْ, temâsül sebebiyle بِظُلْمٍ ’e atfedilmiştir.
سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan سَب۪يلِ şeref kazanmıştır.
سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.
فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ ibaresinde فِی harfi de إلى harfi yerine istiare edilmiştir. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Bilindiği gibi فِی harfinde zarfiyet manası vardır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
Allah Teâlâ Yahudilere ceza olarak helal olanı haram sayma sebebini; Allah yolundan alıkoyma, riba almaları, insanların batıl yolla mallarını yemeleri olarak sayması taksim sanatıdır.
وَاَخْذِهِمُ الرِّبٰوا وَقَدْ نُهُوا عَنْهُ وَاَكْلِهِمْ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِۜ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ مِنْهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً ١٦١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَخْذِهِمُ | ve almalarından ötürü |
|
| 2 | الرِّبَا | riba |
|
| 3 | وَقَدْ | rağmen |
|
| 4 | نُهُوا | menedilmelerine |
|
| 5 | عَنْهُ | ondan |
|
| 6 | وَأَكْلِهِمْ | ve yemelerinden ötürü |
|
| 7 | أَمْوَالَ | mallarını |
|
| 8 | النَّاسِ | insanların |
|
| 9 | بِالْبَاطِلِ | haksız yere |
|
| 10 | وَأَعْتَدْنَا | ve hazırladık |
|
| 11 | لِلْكَافِرِينَ | inkar edenlere |
|
| 12 | مِنْهُمْ | içlerinden |
|
| 13 | عَذَابًا | bir azab |
|
| 14 | أَلِيمًا | acı |
|
وَاَخْذِهِمُ الرِّبٰوا وَقَدْ نُهُوا عَنْهُ وَاَكْلِهِمْ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki بِصَدِّهِمْ ‘e matuftur. الرِّبٰوا kelimesi masdar اَخْذِ ‘nin mef’ûlun bihi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. وَقَدْ نُهُوا عَنْهُ cümlesi hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. نُهُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
عَنْهُ car mecruru نُهُوا fiiline mütealliktir. اَكْلِهِمْ atıf harfi وَ ’la اَخْذِهِمُ ’e matuftur.
اَمْوَالَ النَّاسِ izafeti masdar اَكْلِهِمْ ’in mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
بِالْبَاطِلِ car mecruru اَكْلِهِمْ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبسين بالباطل (Batıla dolanmış olarak) şeklindedir.
Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgileri olmadığından isimdirler.
Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: Tenvinli olmalıdır. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.
Masdarın failine muzaf olmalıdır. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir.Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ مِنْهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْتَدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. لِلْكَافِر۪ينَ car mecruru اَعْتَدْنَا fiiline müteallik olup cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
مِنْهُمْ car mecruru لِلْكَافِر۪ينَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. عَذَابًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَل۪يمًا kelimesi عَذَابًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) اَعْتَدْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عتد ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
لِلْكَافِر۪ينَ kelimesi, sülâsi mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَل۪يمًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَخْذِهِمُ الرِّبٰوا وَقَدْ نُهُوا عَنْهُ وَاَكْلِهِمْ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِۜ
اَخْذِهِمُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki بِصَدِّهِمْ ’e atfedilmiştir. الرِّبٰوا kelimesi اَخْذِهِمُ için mef’ûldür.
وَ haliyyedir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نُهُوا meçhul mazi fiildir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
بِالْبَاطِلِ tekmil ve ihtiras ıtnâbıdır. Mal, hak ederek de yenebilir.
اَكْلِهِمْ اَمْوَالَ [Mal yemek] tabiri; sebep-müsebbep alakası ile mecaz-ı mürseldir. Yemek insanın en mübrem (kaçınılmaz, vazgeçilmez) ihtiyacı olduğu için onun ismi tağlîb yapılmış yani sadece yemek değil her türlü harcama, sadece mal değil para, altın, kazanç, gelir her ne ise mal ile isimlendirilmiş. Husus söylenip umum murad edilmiştir.
وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ مِنْهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً
وَ istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَعْتَدْنَا fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لِلْكَافِر۪ينَ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için عَذَاباً ’e takdim edilmiştir.
عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olsa mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel (Ceza amelin cinsindendir)”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; "elim" ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. ((Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
اَل۪يماً kelimesi عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
اَعْتَدْنَا fiili müsteardır. Tehekküm istiaresidir. Medhe benzer tekiddir.
نَا [Biz] azamet zamiridir. Allah Teâlâ yaptığı işin büyüklüğüne dikkat çekmek istediği zaman kendisi için bu zamiri kullanır.
Önceki ayette Allah ismi gelmişti. Burada biz zamiri geldiği için iltifat sanatı olmuştur.
‘Vardır’ demek başka birşey, ‘hazırladık’ demek başka birşeydir. İkinci ifadede vurgu vardır. Hazırlık misafir için yapılır. Ateşin onları misafir bekler gibi hazırlanarak beklediğini ifade eder.
أعْتَدْنَا fiili ifâl babında gelmiştir. İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُق۪يم۪ينَ الصَّلٰوةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَنُؤْت۪يهِمْ اَجْراً عَظ۪يماً۟ ١٦٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَٰكِنِ | fakat |
|
| 2 | الرَّاسِخُونَ | derinleşmiş olanlar |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | الْعِلْمِ | ilimde |
|
| 5 | مِنْهُمْ | içlerinden |
|
| 6 | وَالْمُؤْمِنُونَ | ve mü’minler |
|
| 7 | يُؤْمِنُونَ | inanırlar |
|
| 8 | بِمَا | şeye |
|
| 9 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 10 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 11 | وَمَا | ve şeye |
|
| 12 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 13 | مِنْ |
|
|
| 14 | قَبْلِكَ | senden önce |
|
| 15 | وَالْمُقِيمِينَ | O kılanlar |
|
| 16 | الصَّلَاةَ | namazı |
|
| 17 | وَالْمُؤْتُونَ | verenler |
|
| 18 | الزَّكَاةَ | zekatı |
|
| 19 | وَالْمُؤْمِنُونَ | inananlar var ya |
|
| 20 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 21 | وَالْيَوْمِ | ve gününe |
|
| 22 | الْاخِرِ | ahiret |
|
| 23 | أُولَٰئِكَ | işte onlara |
|
| 24 | سَنُؤْتِيهِمْ | vereceğiz |
|
| 25 | أَجْرًا | bir mükafat |
|
| 26 | عَظِيمًا | büyük |
|
Derinleşmiş bilgi ve aydınlatıcı iman.. Bu ikisi kişiyi dinin tümüne inanmaya yöneltir. Bir olan Allah’ın katından gelen dinin tek olduğu sonucuna götürür.
Derinleşmiş bilginin, iman gibi, kalbi nura açan dosdoğru tanımaya bir yol olarak tavsif edilmesi, o günkü pratik durumu tasvir ettiği kadar, insan ruhunun her zamanki olgusunu da tasvir eden Kur’ân’ın ifade tarzının bir özelliğidir. Buna göre yüzeysel bilgi inatçı küfür gibidir. Bu ikisi, kalp ile sağlam bilgi arasına girip engel oluşturur. Bunu her zaman görmemiz mümkündür.
Çünkü ilimde derinleşenler ve ondan gerçek bir pay alanlar, kendilerini imanın evrensel kanıtlarının önünde bulurlar. Yada en azından bu evrenin, bir tek ilahının olduğuna, bu ilahın her şeye egemen olduğuna, dilediği gibi evirip-çevirip tasarrufta bulunduğuna, biricik irade sahibi olduğuna ve bu evrensel tek yasağı koyduğuna inanmaktan başka cevabı bulunmayan, birçok evrensel soruların belirtilerin karşısında bulacaklardır kendilerini. Böylece, hidayet arzusu gönüllerine dolan bu müminlerin, kalplerini yüce Allah açar ve ruhlarını hidayete bağlar. Ancak sırf bu bilgi peşinde koşup kendini bilgin zannedenler, kabukta kalınış bilgiyi, kalpleri ile iman kanıtlarını kavrama arasına engel yaparlar. Yada eksik ve yüzeysel bilgileri nedeniyle, kafalarında soru uyandıracak işaretleri göremezler. Bunlar, kalpleri doğru yolu bulmak için çarpmayan ve böyle bir arzu duymayan kimseler gibidirler. Her iki durumda da kalp, iman noktasında tatmin olmak için araştırma ihtiyacı duymaz. Yada bir dine bağlı bulunmayı bilgisizlik saplantısı kabul ederler. Yahut da herşeye tek başına hakim yüce Allah’ın katından birbirine bağlı Rasûller (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun) kervanının eliyle gelen gerçek dinleri birbirinden ayırırlar.
Yaygın rivayete göre, Kur’ân’ın bu işaretinden en başta, Rasûlullah’ın (sâlat ve selâm üzerine olsun) çağrısına uyan yahudi grubu kastedilmektedir. Bunların da isimlerini daha önce belirtmiştik. Ancak ayet geneldir. Her zaman onlardan, derin bilginin yada gerçeği gören inancın yol göstericiliğinde, bu dini kabul edenleri kapsamaktadır.
Kur’ân’ın akışı hem bunları hem de onları, sıfatlarını belirlediği müminler kervanına katıyor:
“Namaz kılanlar, zekat verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar.”
Bunlar, müslümanların ayırıcı sıfatlarıdır; namaz kılmak, zekat vermek Allah’a ve ahiret gününe inanmak. Bunların mükafatı da yüce Allah’ı belirlediğidir:
`… Büyük bir mükafat vereceğiz.”
Ayette geçen `Mukiymines-salah (Namaz kılanlar)’ deyimi, alışık olmadığımız bir kalıpta yer almaktadır. Bunun nedeni, bir yoruma göre namaz kılmanın önemini iyice vurgulamalıdır. Özel bir münasebetle akış içinde özel bir anlamı belirginleştirmek için, bu tur ifade tarzına Arap üslubunda ve Kur’ân`da rastlamak mümkündür. Her ne kadar İbn-i Mes’ud (r.a) mushafında, “Mukiymunes-salah” şeklinde merfu olarak yer almışsa da diğer tüm mushaflarda bu şekildedir.
Ayetlerin akışı Ehl-i Kitap’la -burada özellikle yahudilerle- yeniden karşılaşmaya başlıyor. Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) peygamberliğine karşı tutumlarına ve yüce Allah’ın kendisini peygamber olarak göndermediğini iddia etmelerine karşılık vermektedir. Peygamberleri birbirinden ayırmaya kalkışmalarını ve peygamberliğine delil olarak üzerlerine gökten bir kitap indïrmesini istemek suretiyle O’nu sıkmalarını dile getirmektedir. Böylece peygambere valıyin gelmesinin, şimdiye kadar görülmemiş ve garip bir şey olmadığını belirtmektedir. Bu, Nuh (a.s)’dan Hz. Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun)’a kadar tüm peygamberlerin gönderilişinde uygulanan bir kuraldır. Bu peygamberlerin tümü de müjdelemek ve korkutmak için gönderilmişlerdir. Allah’ın kullarına karşı rahmeti böyle gerektirmiştir. Böylece onlara karşı bir delil ve hesap gününden önce bir uyarı kılmıştır bunu. Tüm peygamberler bir tek hedefi gerçekleştirmek için, bir tek vahiyle gelmişlerdir. Onların arasını ayırmak, hiçbir kanıta dayanmayan sırf inatçılıktan kaynaklanan bir davranıştır. Ancak onlar inat ediyorlarsa, Allah şahittir. -Zaten O şahit olarak yeterlidir- Melekler de şahittir.
(Fizilalil Kur’ân-Seyyid Kutub)
لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ
İsim cümlesidir. لٰكِنِ istidrak harfidir. لٰكِنّ ’den muhaffefedir. Amel etmemiştir. الرَّاسِخُونَ mübteda olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
فِي الْعِلْمِ car mecruru الرَّاسِخُونَ ’ye mütealliktir. مِنْهُمْ car mecruru الرَّاسِخُونَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. الْمُؤْمِنُونَ atıf harfi وَ ’la الرَّاسِخُونَ ’ye matuftur.
الرَّاسِخُونَ kelimesi sülâsî mücerred olan رسخ fiilinin ism-i failidir.
الْمُؤْمِنُونَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُق۪يم۪ينَ الصَّلٰوةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
يُؤْمِنُونَ cümlesi, الرَّاسِخُونَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
مَٓا müşterek ism-i mevsûl, ب harf-i ceriyle يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ اِلَيْكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اِلَيْكَ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir.
وَمَٓا اُنْزِلَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la birinci ism-i mevsûl cümlesine matuftur. اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. مِنْ قَبْلِكَ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْمُق۪يم۪ينَ mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup nasb alameti ي ’dir. Takdiri, أمدح (Methederim.) şeklindedir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. الصَّلٰوةَ ism-i fail الْمُق۪يم۪ينَ ’nin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.
الْمُؤْتُونَ mahzuf mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Takdiri, هم şeklindedir. الزَّكٰوةَ ismi fail الْمُؤْتُونَ ’nin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.
الْمُؤْمِنُونَ atıf harfi وَ ’la الْمُؤْتُونَ ‘ye matuftur. بِاللّٰهِ car mecruru الْمُؤْمِنُونَ ’ye mütealliktir.
الْيَوْمِ atıf harfi و ’la lafza-i celâle matuftur. الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:
1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır.
3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır.
5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır.
6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُق۪يم۪ينَ - مُؤْمِنُونَ - الْمُؤْتُونَ kelimeleri; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ سَنُؤْت۪يهِمْ اَجْراً عَظ۪يماً۟
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. سَنُؤْت۪يهِمْ cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. سَنُؤْت۪يهِمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahalllen mansubdur. اَجْرًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَظ۪يمًا kelimesi اَجْرًا ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi mübtedaya olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) سَنُؤْت۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstidrak harfi لٰكِنِ burada amel etmemiştir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الرَّاسِخُونَ mübteda, فِي الْعِلْمِ car mecruru mübteda olan الرَّاسِخُونَ ‘ ye mütealliktir. Çünkü الرَّاسِخُونَ ism-i fail kalıbındadır. وَالْمُؤْمِنُونَ , tezâyüf dolayısıyla mübtedaya atfedilmiştir.
مِنْهُمْ car mecruru الرَّاسِخُونَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لٰكِنْ kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (İtkan, c. 2, s. 474)
فِي الْعِلْمِ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla ilim içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ilim hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak ilimdeki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
رَّاسِخُ hakikate yürümekte ayağı sabit, sarsılmayan demektir. Temekkün, ilimde sebat etme ve yerleşme manasında istiaredir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müstear minh ilim, müstear leh vahye dayalı ilimdir.
Câmi’; her yıl, her zaman meyve vermesidir. Hayatta beden için gıda neyse ruh için de ilim aynı şekilde ihtiyaçtır. İkisi de Allah’tandır. Meyve, ilim de çok çalışarak elde edilir. Ağacın üstü yükseldikçe kökü de o kadar derinleşir. Onun sarsılıp sökülmesini engeller. İnsan da ilimde ilerledikçe imanı sabitleşir, sarsılmaz hale gelir.
يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُق۪يم۪ينَ الصَّلٰوةَ
Cümle, الرَّاسِخُونَ ‘nin halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ' nın sılası olan اُنْزِلَ اِلَيْكَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ cümlesi, اُنْزِلَ اِلَيْكَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اُنْزِلَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
الْمُق۪يم۪ينَ kelimesi, takdiri امدح (methederim) olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Bu kelimenin بِمَٓا veya اِلَيْكَ ’ye matuf olduğu da söylenmiştir.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.
الْمُق۪يم۪ونَ şeklinde merfû olarak gelmesi gerekirken, namazın önemine dikkat çekmek için nasb halinde gelmiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
وَالْمُق۪يم۪ينَ الصَّلٰوةَ ifadesi ikâme-i salâtın (yani daha ziyade namaz vb. ritüellerde tezâhür eden gerçek dindarlığın) faziletini belirtmek için başında varsayılan bir امدح fiiliyle mansubdur. Bu yaygın bir kullanımdır. Sîbeveyhi mülhitlerce bu ifadeye yöneltilen itirazı, misaller ve şahitlerle çürütmüştür. Bazılarının mushaf hattında bir yanlışlık meydana geldiğine ilişkin iddialarına da itibar edilmez. Böyle bir şeye itibar edenler Kur’an’a iyice bakmayanlar, Arapların bu tür kullanımlarını -bu tür kelimeleri- “hâssaten/hele hele” anlamını vermek ve bir çeşitlilik katmak için mansub okuduklarını bilmeyenlerdir. Böyleleri bilmiyorlar ki Tevrat ve İncil’de kendilerinden övgüyle bahsedilmiş, bilinci saf olan sahabe nesli, İslam’a toz kondurmama ve ona yöneltilen her türlü itirazı bertaraf etme konusunda Allah’ın kitabında kendilerinden sonrakilerin kapatacakları bir gedik ve gelecektekilerin fark edebileceği bir kusur bırakmayacak kadar büyük bir hassasiyete sahip idiler. وَالْمُؤْمِنُونَ kelimesinin بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ ibaresine atfedildiği ve bu sebeple mecrur olduğu da söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
الْمُق۪يم۪ Kur’an’da 3 kere bu şekilde namaz için gelmiştir. Diğer ikisi İbrahim Suresi 40. ve Hac Suresi 35. ayetleridir. Zekat vermek sadece burada böyle isim olarak gelmiştir. Mümin kelimesi ise çok geçmiştir.
وَالْمُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
وَ atıf harfidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri هُمْ (Onlar) olan mübteda mahzuftur. وَالْمُؤْمِنُونَ kelimesi وَالْمُؤْتُونَ ‘ya matuftur. Atıf sebebi tezâyüftür. الْيَوْمِ kelimesi lafza-i celâle matuftur.
Mümin olmak için gerekli özelliklerin sayılması taksim sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ardarda sayılan övücü sıfatlar dolayısıyla istitbâ sanatı vardır.
مُؤْتُونَ - الْمُؤْمِنُونَ - الْمُق۪يم۪ينَ sıfatları isim olarak gelmiş, böylece bu fiillerin devamlı olarak yapıldığına işaret etmiştir.
Allah Teâlâ onları ilimde kök salan kimseler (الرَّاسِخُونَ) olarak tavsif etmiş ve bunu izah ederek öncelikle onların Allah’ın hükümlerini bilip onlara göre amel ettiklerini beyan etmiştir.
Onların, Allah'ın hükümlerini bilmeleri, يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِك “(Onlar) hem sana indirilen (Kur’an’a) hem senden evvel indirilen (kitaplara) iman ederler” ifadesi ile, bildikleri hükümlerle amel etmeleri ise وَالْمُق۪يم۪ينَ الصَّلٰوةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ “namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenlerdir” tabiri ile anlatılmıştır. Allah Teâlâ, en şerefli taat oldukları için burada özellikle namazı kılma ve zekâtı vermeden bahsetmiştir. Çünkü namaz, bedenî ibadetlerin en şereflisi, zekât da mal ile yapılan ibadetlerin en şereflisidir. Hakk Teâlâ onların, Allah’ın hükümlerini bilip onlarla amel ettiklerini anlattıktan sonra onların Allah’ı bildiklerini de beyan etmiştir. En kıymetli bilgi, mebde ve mead (ilk yaratılış ve ahiret) bilgisidir. Bundan dolayı mebde bilgisi ayette, “Allah'a inanırlar” sözü ile mead (ahiret) bilgisi de “ve ahiret gününe inanırlar” sözü ile anlatılmıştır. Cenab-ı Hakk, bu üç kısmı izah edince ayette bahsedilenlerin Allah’ın hükümlerini bilip onunla amel eden kimseler oldukları ve Allah ile ahireti bilip inandıkları ortaya çıkmış olur. Bu ilim ve bilgiler bulununca da onların ilimde kök salmış (الرَّاسِخُونَ) oldukları anlaşılmış olur. Çünkü insanın kemâl ve mertebe bakımından bundan daha yüksek olması mümkün değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اُو۬لٰٓئِكَ سَنُؤْت۪يهِمْ اَجْراً عَظ۪يماً۟
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh işaret ismiyle gelerek muhatabı ikaz etmiş, zikredilenler için tazim ifade etmiş ve akıbeti bildirmiştir.
Müsned olan سَنُؤْت۪يهِمْ اَجْراً عَظ۪يماً۟ cümle, istikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
س lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayların, سوف lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayların ifade edilmesi için kullanıldığı belirtilmektedir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)
Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiildeki tecessüm özelliği konunun daha iyi kavranmasını sağlar.
اَجْرًا ’deki tenvin tazim ve nev ifade eder.
عَظ۪يمًا kelimesi اَجْرًا için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
اُو۬لٰٓئِكَ [işte onlar]’ın kullanılması, onların fazilet derecesinin pek yüksek ve mertebelerinin pek uzak olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
اُو۬لٰٓئِكَ سَنُؤْت۪يهِمْ اَجْرًا عَظ۪يمًا۟ [Onlara azim ecir vereceğiz.] sözünde istiare vardır. Allah ve resulüne iman edip aralarını ayırmayanlar, ücretle çalışan işçilere benzetilmiştir. Câmi’, yaptığının karşılığını kesin alacak olmalarıdır.
Ayetteki اُو۬لٰٓئِكَ سَنُؤْت۪يهِمْ اَجْرًا عَظ۪يمًا۟ ifadesinde gaib sıygasından hitap sıygasına geçiş şeklinde iltifat vardır. Zira kelamın dizilişine göre ifade سيؤتيهم şeklinde olabilirdi. Nitekim kıraat imamlarından Hamza bu şekilde okumuştur. Ayrıca اَجْرًا kelimesinin nekre olarak gelmesi mükâfatın büyüklüğüne dikkat çekmek içindir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
يُؤْمِنُونَ - الْمُؤْمِنُونَ ve سَنُؤْت۪يهِمْ - الْمُؤْتُونَ kelime grupları arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr ve iştikak cinası vardır.
مَٓا - اُنْزِلَ - الْمُؤْمِنُونَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Allah, insan evladı için yükselebileceği ve alçalabileceği nice mertebeler yaratmıştır. Kulunu, elinden geldiğince yükselerek Kendisine yaklaşmakla vazifelendirmiştir. Mertebeleri çıkan kalbin sınırları genişler, gönlü bahçelere dönüşür. Kuvvetlenen imanıyla hakikatleri kucaklar. İnen kalbin ise dünyası daralır, doyumsuz bir çukur halini alır. Uhrevi algısı körelir, kapasitesi ancak dünyaya yönelik çalışır.
Öyle bir göz düşün ki, yüzüne hakikatin ışığını tutsan da sanki hala karanlıktadır. Öyle bir kulak düşün ki, dibinde gerçekleri bağırarak anlatsan da sanki sessizlik tarafından yutulmuştur. Öyle bir hal düşün ki, yollarına Hakk hatırlatıcıları atsan da, sanki takılmak korkusuyla seke seke gitmektedir. Öyle bir ahmaklık düşün ki, avuçlarının arasına hakikat fırsatını yerleştirsen de, sanki yükseliyormuş edasıyla, alçalmaya devam etmektedir. Öyle bir kibir düşün ki, İslam yolunu göstersen de, inkarını ve inkar yolunda yaptıklarını gururla sahiplenerek anlatmaktadır.
Allahım! Hz. Muhammed (sav)’e indirdiğine ve ondan önce indirdiklerine ve hz. İsa’nın öldürülmediğine iman ettik. İslam’ı hakkıyla öğrenenlerden ve yaşayanlardan olmamızda yardımcımız ol. Kalplerine örtüyü çekenlere benzemekten Sana sığınırız.
Alçalanların hallerinden ve kendilerinden uzak duranlardan. Yükselenlere yakın duranlardan ve onlara benzeyenlerden. Hayatı boyunca yanlış seçimlerinden tövbe ederek ve doğru seçimlerini çoğaltarak, daima Senin katındaki mertebesini yükseltenlerden olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji