بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّا لَنْ نَدْخُلَـهَٓا اَبَداً مَا دَامُوا ف۪يهَا فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَٓا اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ ٢٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالُوا | dediler ki |
|
| 2 | يَا مُوسَىٰ | Musa |
|
| 3 | إِنَّا | şüphesiz biz |
|
| 4 | لَنْ |
|
|
| 5 | نَدْخُلَهَا | oraya girmeyiz |
|
| 6 | أَبَدًا | asla |
|
| 7 | مَا |
|
|
| 8 | دَامُوا | onlar olduğu sürece |
|
| 9 | فِيهَا | orada |
|
| 10 | فَاذْهَبْ | gidin |
|
| 11 | أَنْتَ | sen |
|
| 12 | وَرَبُّكَ | ve Rabbin |
|
| 13 | فَقَاتِلَا | savaşın |
|
| 14 | إِنَّا | şüphesiz biz |
|
| 15 | هَاهُنَا | burada |
|
| 16 | قَاعِدُونَ | oturuyoruz |
|
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّا لَنْ نَدْخُلَـهَٓا اَبَداً مَا دَامُوا ف۪يهَا
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, يَا مُوسٰٓى ’dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. مُوسٰٓى münadadır. Müfred alem olup, damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اِنَّا لَنْ نَدْخُلَـهَٓا ‘dir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَنْ نَدْخُلَهَا cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
نَدْخُلَهَا fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَبَداً zaman zarfı نَدْخُلَهَا fiiline mütealliktir. Zaman zarfı, öncesinden bedel-i bağz minel küldür.
مَادَامَ nakıs, camid fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder.
مَا masdar harfidir. دَامُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. دَامُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru دَامُوا ’nun mahzuf haberine mütealliktir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal.
Bedel-i baz: Metbuunun bir kısmını veya bir parçasını içine alan bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مادامَ yalnızca mazisi çekilen camid fiildir. دامَ ecvef fiildir, birinci babdandır. مادامَ ‘nin başındaki (ما), zaman bildiren masdar (ما) ‘sıdır. Olumsuzluk edatı değildir. Kendiisinden sonraki isim cümlesi ile beraber, önce geçen fiil veya şibh-i fiilin mef’ûlün fihi olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s.135)
فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَٓا اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelmiş rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن أردت قتالا فاذهب (Savaşmak istiyorsan git) şeklindedir.
اذْهَبْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. اَنْتَ munfasıl zamiri اذْهَبْ ’deki faili tekid eder.
رَبُّكَ atıf harfi وَ ’la gizli zamir اَنْتَ ‘ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَاتِلَٓا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi, fail olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. هٰا tenbih harfidir. هُنَا işaret ismi قَاعِدُونَ ‘e müteallik olup, mahallen mansubdur. Genellikle mekân zarfı olarak kullanılır. قَاعِدُونَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
قَاتِلَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’dur.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَاعِدُونَ kelimesi sülâsî mücerredi قعد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّا لَنْ نَدْخُلَـهَٓا اَبَداً مَا دَامُوا ف۪يهَا
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا مُوسٰٓى cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan اِنَّا لَنْ نَدْخُلَـهَٓا اَبَداً cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi, isnadın tekrarı ve لَنْ ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi olan لَنْ نَدْخُلَـهَٓا اَبَداً cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. Muzariye asla manası kazandıran لَنْ edatı tekit ifade eder.
اَبَداً , zaman zarfı نَدْخُلَـهَٓا fiiline mütealliktir.
Fasılla gelen ve اَبَداً ‘den bedel olan مَا دَامُوا ف۪يهَا cümlesinin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Devamlılık bildiren nakıs fiil مَا دَام ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ف۪يهَا, nakıs fiil olan مَا دَامُوا ’nun mahzuf haberine mütealliktir.
ف۪يهَا ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. Ayette mukaddes belde, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَٓا
Şart üslubunda gelen terkipte فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap cümlesi olan فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Takdiri, … إن أردت قتالا (Savaşmak istersen) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
رَبُّكَ , atıf harfi وَ ’la mef’ûl konumundaki munfasıl zamir اَنْتَ ‘ye matuftur. Atıf sebebi tezâyüftür.
Şartın cevabına atıf harfi فَ ile atfedilen فَقَاتِلَٓا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكَ izafetinde, Musa Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması kısa yoldan izah içindir.
اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ
Ta’lîliye olarak fasılla gelen son cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. Mekân zarfı هٰهُنَا, amiline takdim edilmiştir.
Müsned olan قَاعِدُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
فَاذْهَبْ اَنْتَ cümlesiyle اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اذْهَبْ - قَاعِدُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
Bu son cümlede istiare sanatı vardır. Oturmak anlamındaki قَاعِدُونَ kelimesi, savaşmaktan geri durmak manasında müstear olmuştur.
Bu hadisenin anlatılmasından maksat, o Yahudilerin ta eskiden beri Allah’ın peygamberleri ile ne denli bir münakaşaya girdiklerini, onlara buğz edip muhalefette bulunduklarını açıklayıp ortaya koymaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْس۪ي وَاَخ۪ي فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ ٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi |
|
| 2 | رَبِّ | Ya Rabbi |
|
| 3 | إِنِّي | elbette ben |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | أَمْلِكُ | malik değilim |
|
| 6 | إِلَّا | başkasına |
|
| 7 | نَفْسِي | kendimden |
|
| 8 | وَأَخِي | ve kardeşimden |
|
| 9 | فَافْرُقْ | ayır |
|
| 10 | بَيْنَنَا | aramızı |
|
| 11 | وَبَيْنَ | ve arasını |
|
| 12 | الْقَوْمِ | toplumun |
|
| 13 | الْفَاسِقِينَ | yoldan çıkmış |
|
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْس۪ي وَاَخ۪ي
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Mekulü’l kavli, اِنّ۪ي لَٓا اَمْلِكُ ’dur. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَٓا اَمْلِكُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَٓا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَمْلِكُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. اِلَّا hasr edatıdır. نَفْس۪ي mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي ise muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَخ۪ي atıf harfi وَ ’la نَفْس۪ي ’ye matuftur. Mütekellim zamiri ي ise muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir.
افْرُقْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بَيْنَنَا mekân zarfı افْرُقْ fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَيْنَ atıf harfi وَ ile öncesindeki mekân zarfına matuftur. الْقَوْمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الْفَاسِق۪ينَ kelimesi ٱلۡقَوۡمِ ’nin sıfatı olup cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْفَاسِق۪ينَ kelimesi, sülâsi mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْس۪ي وَاَخ۪ي
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nida üslubundaki رَبِّ izafeti, istirham için itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri tenzih, tazim, dua, tenbih, teberrük, takrir, tasrih.. gibi çeşitli gayelere binaen yapılan ıtnâb sanatıdır.
Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
رَبِّ izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, zamirin aid olduğu Hz.Musa’nın Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.
İtiraz, bir kelamın ortasında veya aralarında mana açısından benzerlik olan iki kelam arasında (ikincisi birincinin tekidi, beyanı, bedeli veya matufu olma açısından) yer alan ve îrabdan mahalli olmayan bir veya birkaç cümleye denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ي لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْس۪ي وَاَخ۪ي cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنّ ’ nin haberi olan لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْس۪ي وَاَخ۪ي cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Cümle mütekellimin durumunu izharda içtenliğini ifade etmek üzere muktezayı zahirin hilafına olarak tekitli gelmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı, isim cümlesi ve hasr olmak üzere dört tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.
لَا ve إِلَّا ile hasr meydana gelmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır. اَمْلِكُ maksur- sıfat, نَفْس۪ي maksurun aleyh- mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
اَخ۪ي tezâyüf sebebiyle نَفْس۪ي ’ye matuftur.
Hz. Musa’nın Allah’a şikayetini ve onun rahmetine sığınma isteğini bildiren sözleri, haber cümlesi formunda gelmiş olmasına rağmen anlam itibariyle dua manasındadır. Vaz edildiği anlamın dışında anlam ifade ettiği için bu haber cümlesi, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Bu ayette de Musa (a.s) kendisine ve kardeşine malik olabildiğini söylerken başkasına malik olamadığını da zımnen ifade etmiştir. Malik olmak, sıfat ve maksûrdur. Nefsi ve kardeşi de, mevsûf ve maksûrun aleyhdir. Murad; Allah yolunda ve hak kelimeyi savunma konusunda sadece kendisine ve kardeşine söz geçirebildiğini ifade etmektir. Halbuki ayetin siyakında Allah’tan korkan başka iki kişiden bahsedilmektedir. Allah Teâlâ o iki kişiye de iman lütfetmiştir. Ama Musa (a.s) kavmindeki değişikliği görünce o ikisindeki imana da güvenemediği için فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ diye dua etmiştir. Demek ki buradaki kasr hakiki, iddiaidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’ân Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)
لَٓا اَمْلِكُ cümlesinde istiare vardır. لا اقدر manasındadır.
فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ
فَ , sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bu cümle de emir formunda gelmiş olmasına rağmen anlam itibariyle dua manasındadır. Vaz edildiği anlamın dışında anlam ifade ettiği için, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
الْفَاسِق۪ينَ kelimesi الْقَوْمِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
بَيْنَ kelimesinin tekrarına ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
افْرُقْ [Ayır] fiili hüküm verilmesi, cezalarının farklı olması anlamındadır. Onun için istiare vardır.
Hz. Musa, bunların sapıklık ve inadını, inkârlarını görünce tam hüzün ve kırgınlıkla ve ilâhî rahmet ve icabeti çekecek olan bir kalp inceliği ile Allah’a şikayet ederek şöyle dedi: Ey Rabbim! Ben kendimden başkasına malik değilim, bir canım var ki kudretim, iradem, hükmüm ancak ona geçer, bir de kardeşime yahut kardeşim de benim gibi hükmü ancak kendi nefsine geçer. Şu halde bizimle şu itaatten çıkan, isyanda ısrar eden sapık kavmin arasını ayır yani bize bizim hak ettiğimize, onlara da kendi hak ettiklerine göre hükmedip aramızı ayır. Demek ki Hz. Musa ya o iki kişiye bile tamamen inanmayarak veya din kardeşi manasını kastedip onları da hesaba katarak böyle dua etti. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۚ يَت۪يهُونَ فِي الْاَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ۟ ٢٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | (Allah) buyurdu ki |
|
| 2 | فَإِنَّهَا | şüphesiz orası |
|
| 3 | مُحَرَّمَةٌ | yasaklandı |
|
| 4 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 5 | أَرْبَعِينَ | kırk |
|
| 6 | سَنَةً | yıl |
|
| 7 | يَتِيهُونَ | şaşkın şaşkın dolaşacaklar |
|
| 8 | فِي |
|
|
| 9 | الْأَرْضِ | o yerde |
|
| 10 | فَلَا |
|
|
| 11 | تَأْسَ | sen üzülme |
|
| 12 | عَلَى | üzerine |
|
| 13 | الْقَوْمِ | toplum |
|
| 14 | الْفَاسِقِينَ | yoldan çıkmış |
|
قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mekulü’l kavl, mukadder şart ve cevab cümlesidir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelmiş rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن كنت ضيّقا بهم فإنّها محرّمة (Eğer onlara baskı yaparsan da bil ki onlara haramdır) şeklindedir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هَا muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُحَرَّمَةٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru مُحَرَّمَةٌ ‘e mütealliktir. اَرْبَع۪ينَ zaman zarfı, مُحَرَّمَةٌ ’e müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى ’dir. سَنَةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُحَرَّمَةٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
يَت۪يهُونَ فِي الْاَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ۟
Cümle, عَلَيْهِمْ ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يَت۪يهُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru يَت۪يهُونَ fiiline mütealliktir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن عظم لديك هذا العقاب فلا تأس (Bu ceza sana zor geldiyse de üzülme) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَأْسَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَلَى الْقَوْمِ car mecruru تَأْسَ fiiline mütealliktir. الْفَاسِق۪ينَ kelimesi ٱلۡقَوۡمِ ’nin sıfatı olup, cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْفَاسِق۪ينَ ; sülâsî mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۚ يَت۪يهُونَ فِي الْاَرْضِ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan terkip فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۚ يَت۪يهُونَ فِي الْاَرْضِ , şart üslubunda gelmiştir.
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. اِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَع۪ينَ سَنَةً cümlesi, takdiri, … إن كنت ضيّقا بهم (Eğer onlar sebebiyle üzülüyorsan…) olan şart cümlesinin cevabıdır. Şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekid edilmiş bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
يَت۪يهُونَ فِي الْاَرْضِ cümlesi عَلَيْهِمْ’ deki zamirin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Hal cümlesinin و ’ sız gelmesi, onların bu başıboş hallerinin hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği zaman mesela, هذا اخوك عطو (Bu, çok şefkatli kardeşindir) cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman و ' sız gelir.
Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına و gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و olmaz.(Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ۟
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap olan فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ۟ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Takdiri, … إن عظم لديك هذا العقاب (Bu ceza sana zor geldiyse de) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الْفَاسِق۪ينَ kelimesi الْقَوْمِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
الْفَاسِق۪ينَ۟ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Bahsi geçenlerin zamir makamında zahir olarak fasık kavim ismiyle zikredilmeleri onları tahkir ve fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek içindir.
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۢ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَاناً فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِۜ قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَۜ قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ ٢٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاتْلُ | oku |
|
| 2 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 3 | نَبَأَ | haberini |
|
| 4 | ابْنَيْ | iki oğlunun |
|
| 5 | ادَمَ | Adem |
|
| 6 | بِالْحَقِّ | gerçek olarak |
|
| 7 | إِذْ | hani |
|
| 8 | قَرَّبَا | sunmuşlardı |
|
| 9 | قُرْبَانًا | birer kurban |
|
| 10 | فَتُقُبِّلَ | kabul edilmiş |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | أَحَدِهِمَا | birinden |
|
| 13 | وَلَمْ |
|
|
| 14 | يُتَقَبَّلْ | kabul edilmemişti |
|
| 15 | مِنَ |
|
|
| 16 | الْاخَرِ | ötekinden |
|
| 17 | قَالَ | demişti |
|
| 18 | لَأَقْتُلَنَّكَ | seni öldüreceğim |
|
| 19 | قَالَ | dedi |
|
| 20 | إِنَّمَا | sadece |
|
| 21 | يَتَقَبَّلُ | kabul eder |
|
| 22 | اللَّهُ | Allah |
|
| 23 | مِنَ |
|
|
| 24 | الْمُتَّقِينَ | korunanlardan |
|
Bu kıssa düşmanlık ve kötülüğün fıtratını ve yardım bekleyen düşmanın durumunu örnek olarak bize bildiriyor. Çünkü iyilik ve hoşgörü fıtratın ve gönülden dostluğun en güzel örneğidir. Şu bir gerçek ki bunlar daima yüz yüzedir. İyi veya kötü kendi yapısına uygun davranışta bulunurlar. Suç tiksindiricidir, kötü insan tarafından ilgi uyandırır. Yardım isteyen insanın çığlıkları diğer insanların vicdanlarında büyük çapta etkili ve tesirli olur. Şuur adil bir kısası emreden kanunun varlığına büyük ihtiyaç duyar. Bundan dolayı kötü insan bu yaptırımdan dolayı suçu işlemeye korkar. Buna rağmen suçu işlerse, işlediği suç oranında cezaya çarptırılır. İyi insan daima masumdur ve yaşaması gerekir. Adil bir nizamın gölgesi altında huzur içinde korunması gerekir.
Hz. Adem (selâm üzerine olsun) oğullarının kıssası ne zamanla ne mekanla ne de o iki insanla sınırlıdır. Bu örnek hakkında birçok rivayetler vardır. Fakat biz ayet-i kerimenin bildirdiği sınırlar çerçevesinde kalmayı benimsiyoruz. Çünkü ileri sürülen tüm rivayetler şüphelidir. Kıssa Tevrat’ta geçmektedir ve isimleri, zamanı, mekanı sabittir. Sahih hadislerde ise fazla bilgi verilmemiştir. İbn-i Mesut Resulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Zulme uğrayıp bir insan öldürülürse, onun kanında Adem’in.-ilk oğluna bir pay düşmemesi imkansızdır. Çünkü adam öldürmeyi ilk icad eden odur.”
Bu hususta söyleyebileceğimiz yegane söz şudur: Bu olay insanlığın ilk çağında meydana gelmiştir ve kasten adam öldürmenin ilk örneğidir. Katil cesetlerin nasıl gömüleceğini bile bilmiyordu. Kapsamlı öğütlere, yer verilmiş, fakat bu temel hedeflere fazla bir şey ilan edilmemiştir… Bu yüzden, bu genel ayet karşısında duruyor ve onu ne özelleştiriyor ne de fazla izaha kalkışıyoruz..
“Ey Muhammed onlara Adem’in iki oğlunun gerçeğe dayalı hikayesini anlat. Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinin kurbanı kabul edilmiş, öbürünün ki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen kardeşine, “Yemin ederim ki, seni öldüreceğim” deyince öbür kardeşi şöyle dedi: “Allah sadece takva sahiplerinin ibadetini kabul eder.”
Yahudilerin Hz. Musa ile başlarından geçen kıssayı okuduktan sonra, insanlığa birer numune olan şu iki kişinin hikayesini anlat; Onlara gerçeği anlat. Bu hikayenin, rivayeti gerçek ve doğrudur. O insan fıtratını gerçek şekliyle bildirmekte ve caydırıcı adil şeriatın zorunluluğunu doğru bir şekilde ortaya koymaktadır. Adem’in bu iki oğlu, temiz bir ruhun saldırganlık hissine kapılmak için bahane bulamayacağı bir konumdalar. Çünkü onlar, Allah’ın huzurunda itaat etmek ve kendisiyle Allah’a yaklaşacakları kurban sunmak üzereler:
“Hani ikisi birer kurban sunmuştu..”
“Birinin kurbanı kabul edilmiş öbürününki kabul edilmemişti.”
Ayetteki fiil, kabul edilme ve edilmeme işinin gizli bir kuvvete dayandığı ve gizli bir şekilde olduğuna işaret etmek için edilgen çatı kurmuştur. Bu sorgu ile bize iki durum hatırlatılıyor:
1- Bu kabul edişin nasıl olduğundan bahsetmememiz ve Tevrat’ın hikayelerinden alındığı görüşünde olduğumuz, rivayetlere tefsir kitaplarının daldığı gibi dalmamamız hatırlatılıyor.
2- Kurbanı kabul edilenin, kin duyulmasını gerektiren ve öldürülmesine gerekçe olacak bir suçu olmadığı hatırlatılıyor. Çünkü kurban kabulünde, onun bir rolü yok. Onu ancak meçhul bir kuvvet, bilinmeyen bir şekilde kabul etmiş ve olay her ikisinin de kavrayış alanı ve iradesi dışında gerçekleşmiştir. Burada bir kardeşin kardeşini öldürmesi ve kişinin ruhunda adam öldürecek derecede kin oluşması için hiçbir neden yoktur. Öldürme fikri bu noktada… İbadet ve Allah’a yakınlık noktasında, kardeşinin iradesinin hiçbir müdahalede bulunmadığı gizli-meçhul bir kudret karşısında böylesi bir sahada dosdoğru birinin düşünebileceği en uzak şeydir.
“… Yemin ederim seni öldüreceğim..” dedi.
Böylece -kararlılığını gösteren- bu sözler, nefreti körükleyen bir davranışı ortaya çıkarıyor. Şu ne pis ve inkarcı duygu, kör bir kıskançlık duygusu. Onun hiçbir vicdanda yeri yoktur. Böylece sözün akışı henüz tamamlanmadığı halde, ayetin sayesinde, kendimizi daha ilk andan itibaren bir saldırganlığın karşısında buluyoruz. Fakat sözün akışı, ikinci bir örnek olan diğer kardeşin cevabını, duasını ve temiz kalbini tasvir ederek saldırganlığı daha bir iğrenç ve daha bir korkunç hale sokarak devam ediyor.
” ..Öbür kardeşi şöyle dedi: Allah sadece takva sahiplerinin ibadetini kabul eder.”
Böylece, bu adağın kabulünün sebeplerini anlayabilecek bir iman ve bağışlanma ortamında ve saldırıya kalkışan kardeşini Allah’tan korkmaya ve ibadetlerini kalbe götüren yola girmeye teşvik eden direktifler arasında işin aslı ortaya konuyor. Üstelik ayet bunları ince bir sanatla ve kulakları tırmalayan bir sesleniş ile ifade ediyor:
“Bunun üzerine Allah, kardeşinin ölüsünü nasıl gözlerden saklayacağını göstermek üzere ona toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. Kardeş katili, eşinen kargayı görünce ‘Yazık bana, şu karga kadar olup kardeşimin cesedini gömemiyor muyum?” dedi ve arkasından ettiğine pişman olanlardan oldu.”
Sonra imanlı, takva sahibi müslüman kardeş, kötü kardeşinin ruhundaki kini ve kötü niyetleri yumuşatıp gidermeye çalışıyor:
“..Eğer sen öldürmek amacı ile elini bana doğru uzatacak olursan ben öldürmek amacı ile elimi sana doğru uzatacak değilim. çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”
İnsanın vicdanını etkileyen çok güç bir durumda bile saldırının karşısında saldırıya uğrayanın yiğitliği, saldırganın korkutması karşısında şaşılacak şekilde güven ve huzur içinde olması, kalbinin sadece alemlerin Rabbi Allah’tan korkup sakınması… İşte tüm bunlar, huzur, güven ve takva örneğinin vasıfları olarak tasvir ediliyor..
Bu pek yumuşak sözler, kinleri dağıtmakta, kıskançlığı kaldırmakta, kötülüğe direnmekte, kabarmış sinirleri teskin etmekte muhatabına kardeşlik bağını, iman neşesine ve takva duyarlılığına yöneltmektedir.
Evet bu sözler yeterli idi. Fakat salih kardeş, yanı sıra korkutup, sakındırmayı da unutmuyor:
“İstiyorum ki, hem kendi günahını hem de benim günahımı yüklenerek cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası budur.”
Sen öldürmek amacı ile elini bana uzattığın zaman, benim de senin yaptığın bu fiili işlemem ne durumuna ne de tabiatına uygundur. Bu fikir -öldürmek fikri- kesinlikle aklına gelmemiş, fikrimi hiçbir şekilde çelmemiştir. Çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Yoksa bu cinayeti işleyemem. Ben seni, Allah’ın kurbanını kabul etmemesine sebep olan günahına ek olarak beni öldürme günahını da yüklenmiş halde bırakıyorum. Böylece günahın da azabın da kat kat artar. “Zalimlerin cezası budur…”
Buna rağmen müslüman kardeş kendine karşı aklına gelen bu fikirden utanç duyması ve yeltendiği şeyden vazgeçmesi için, cinayet suçunu işlemeye kalkışan kardeşine acıyor.
Nefret etmesi için bu günahını ona gösteriyor ve alemlerin Rabbi Allah korkusuyla katmerli günahtan kurtulmasını göstermeye çalışıyor. Böylece bir insanın kalbini kötülükten çevirip, engelleyebilmek için harcanacak bütün çabayı sarf ediyor. “Buna rağmen öbür kardeş ihtiraslarına boyun eğerek kardeşini öldürdü ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldu.”
Fakat kötü kardeş -onun nasıl bir tepki gösterdiğini öğrenmemizi de sağlayacak şekilde- kötü örnekliğinin tablosunu tamamlıyor.
Tüm bunlardan sonra… Bu hatırlatma, nasihat, barışma teklifleri ve sakındırmalardan sonra… Tüm bunlardan sonra bile, bu kötü nefis saldırdı ve suçu işledi, işledi ve nefsi onu bütün neticeleri ile rezil etti. Bütün engelleri aşmasını teşvik etti.. Cinayeti kendisine güzel gösterip onu özendirdi. Kimi öldürdü? Kardeşini öldürdü… Ve cezayı hakketti..
“… Ve hüsrana uğrayanlardan oldu.”
Hüsrana uğradı ve kendini perişanlık yollarına saldı. Kardeşini kaybetti ve bir yardımcı, bir dosttan oldu. Dünyası perişan oldu. Çünkü katillik hakkı yoktur. ahireti de perişan oldu. Çünkü önceki günahı ve son günahını taşıyarak geçip gitti.
İşlediği suçun cesedi, onu somut bir biçimde hayattan ayrılmış, bozulmaya başlayan bir et ve kemik yığını haline gelmiş ve hiç kimsenin tahammül edemeyeceği şekilde kokmaya başlamış bir ceset olarak gösterildi. Allah’ın takdiri onun kardeşinin cesetini gözlerden saklamaktan acziyeti karşısında saldırgan bir katil olarak kala kalmasını diledi. Kuşların en değersiz sayılan bir karga gibi olamamanın acziyet içerisinde:
Bunun üzerine Allah, kardeşinin ölüsünü nasıl gözlerden saklayacağını göstermek üzere ona toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. Kardeş katili, eşinen kargayı görünce “Yazık bana, şu karga kadar olup, kardeşimin cesedini gömemiyor muyum? dedi ve arkasından ettiğine pişman olanlardan oldu.”
Kimi rivayetlerde: “Karga, başka bir kargayı öldürdü, veya bir karga ölüsü buldu ya da bir karga ölüsü getirdi. Yere bir çukur açtı. Sonra kargayı oraya gömdü. Bunun üzerine katil yukarıdaki sözü söyledi ve kargadan gördüklerinin aynısını yaptı” denilmektedir.
Açıktır ki, katil daha önce bir cesedin gömülüşünü görmemişti. Görseydi bunu yapabilirdi. Bu cesedin yeryüzünde Adem oğullarından ölen ilk kişi olması veya bu katilin daha önce bir ölünün gömülmesini hiç görmemesi şeklinde iki ihtimalin birinden kaynaklanmaktadır. Açıktır ki, katilin pişmanlığı tevbe pişmanlığı değildir. Öyle olsaydı Allah tevbesini kabul ederdi. Pişmanlığı ancak işlediği cinayetin gerekçesiz oluşundan ve karşılaşacağı eziyet, yorgunluk ve üzüntüden kaynaklanmaktaydı. Karganın kendi cinsi kargayı gömmesine gelince… Kimi bunun kargalar arasında bir adet olduğunu kimi de Allah’ın icra ettiği fevkalade bir olay olduğunu söylemiştir. Her iki şekilde de durum değişmez. Canlılara tabiatlarını veren Allah, onlara istediğini yaptırabilir. Bu O’nun gücü dahilindedir. Burada ayetlerin dizilişi, ruhlarda yaptığı derinlemesine etkileri bırakarak, bir haberin ardarda nakline geçiyor. Bizde, bu zincirleme içinde olayı nakletmenin ve vicdanlarda bıraktığı izleri birleştirerek duygusal bir gerekçe oluşturuyor. Bu sayede de, kendisini bekleyen kısasın acılarının suçu onu işlediğinden dolayı, suçlunun ruhunda bilinçte, suçun karşılığını bulması ve adilce bir kısasın yapılması için gerekli gördüğü hükümleri duygusal bir ağırlık noktası oluşturmayı amaçlıyor.
Fizilal-il Kuran- Seyyid Kutub
Habil ve Kabil :
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۢ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَاناً فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اتْلُ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَلَيْهِمْ car mecruru اتْلُ fiiline mütealliktir.
نَبَاَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ابْنَيْ muzâfun ileyh olup müsennaya mülhak olduğu için cer alameti ى ‘dir. Sonundaki نَ izafetten dolayı mahzuftur.
اٰدَمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için esre almamıştır. بِالْحَقِّۢ car mecruru اتْلُ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir.
اِذْ zaman zarfı, نَبَاَ ‘ye müteallik olup mahallen mansubdur. قَرَّبَا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَرَّبَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi, fail olarak mahallen merfûdur. قُرْبَانًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُقُبِّلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ اَحَدِهِمَا car mecruru تُقُبِّلَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يُتَقَبَّلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. مِنَ الْاٰخَرِ car mecruru يُتَقَبَّلْ fiiline mütealliktir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُقُبِّلَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi قبل ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
قَرَّبَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قرب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mekulü’l kavli kasemin cevabıdır. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اَقْتُلَنَّكَ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nunu sakiledir.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mekulü’l kavli, يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّمَا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; meneden alıkoyan anlamında olup, buradaki مَا harfidir, اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ‘ nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.
يَتَقَبَّلُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنَ الْمُتَّق۪ين car mecruru يَتَقَبَّلُ fiiline müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
يَتَقَبَّلُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi قبل ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الْمُتَّق۪ينَ sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۢ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَاناً فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمْ, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ izafeti, نَبَاَ için tazim ifade eder.
نَبَاَ , büyük fayda sağlayan, kendisiyle ilim veya zann-ı galib oluşan haberdir. Bu iki özelliği taşımayan habere نَبَاَ denmez. نَبَاَ diye tanımlanan haberin hakkı, yalandan arınmış olmasıdır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât) Her نَبَاَ haberdir fakat her haber نَبَاَ değildir.
اِذْ zaman zarfı, نَبَاَ ’ye müteallıktır. Veya isim manasında نَبَاَ ’den bedeldir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَرَّبَا قُرْبَانًا cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Cümle mazi fiil sıygasında gelerek, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Hac/26)
فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا cümlesi, atıf harfi فَ ile قَرَّبَا قُرْبَانًا cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
تُقُبِّلَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِ cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi tezattır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
قَرَّبَا fiilinin hem tef’il babında hem de mef’ûlu mutlak ile gelmesinde kurban kesmenin ve benzeri ilâhi emirlerin, farz ve nafile ibadetlerin yerine getirilmesinin kulu Allah’a yaklaştıracağına işaret vardır.
Bu fiil kurban kesmek manasında kullanılmıştır, istiare vardır. Maksat; güzel göstermek, zihne yerleştirmek, müşebbehin halini beyandır.
فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا cümlesiyle لَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
فَتُقُبِّلَ - لَمْ يُتَقَبَّلْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
نَبَاَ - ابْنَيْ kelimeleri arasında cinâs-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَرَّبَا - قُرْبَانًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Cümlede cem' ma’at-tefrik ve taksim sanatı vardır.
“Kurban” kelimesinin, bir cins ismi olduğu ve bir kurban ile birden fazla kurbana şamil olduğu söylenmiştir. Hem kurban lafzı, tıpkı رُجْحَان , العدوان ve كُفْرَان kelimeleri gibi bir masdardır. Masdar (mef’ûlu mutlak) ise tesniye ve cemi olarak gelmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, temekkün, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَاَقْتُلَنَّكَ cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
لَاَقْتُلَنَّكَ , mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir.
Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ cümlesi, kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş fiil cümlesidir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
Kasr, fiil ve fail arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsuftur.
اِنَّمَا ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak اِنَّمَا ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.
فَتُقُبِّلَ - يُتَقَبَّلْ - يَتَقَبَّلُ kelimeleri arasında istikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
قَالَ fiilinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
الْمُتَّق۪ينَ sıfatı mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu ayette zikredilen اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ [Allah sadece müttakilerden kabul eder.] bölümü bunu haber vermek için gelmemiştir. Kâfirleri kınamak, azarlamak için gelmiştir. Tariz olarak onlardan düşünmeleri ve ibret almaları istendiğinde bundan yüz çevirdikleri anlatılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Amellerin kabul edilmesi için, takvanın bulunması şarttır. Nitekim Allah burada haklı olanın ağzından, “Allah ancak müttakilerden kabul buyurur.” demiştir. Cenab-ı Hak, bize deveyi kurban olarak kesmemizi emrederken de “Onların ne etleri ne kanları hiç bir zaman Allah’a erişmez. Fakat sizden O’na, takva ulaşır.” (Hac/37) buyurmuş ve böylece Allaha varan şeyin sadece takva olduğunu haber vermistir.
Takva ise kalbin sıfatlarındandır. Nitekim Hz. Peygamber (sav), kalbine işaret ederek “Takva buradadır.” (Müslim, Birr, 32 (4/1986); Tirmizî, Birr, 18 (4/325) demiştir.
Takva birçok şeyi ifade eder:
1. İnsanın, yaptığı ibadetlerde kusur edeceği endişesi ve korkusuna düşerek elinden geldiği nispette kusurlardan korunması...
2. İnsanın, yaptığı taatları, Allah rızasını istemenin dışında herhangi bir maksat için yapmaktan korunması...
3. İnsanın, ibadetlerinde Allah'tan başkasının ortak olmasından ittika edip korunmasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَئِنْ بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَن۪ي مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَئِنْ | andolsun eğer |
|
| 2 | بَسَطْتَ | sen uzatırsan |
|
| 3 | إِلَيَّ | bana |
|
| 4 | يَدَكَ | elini |
|
| 5 | لِتَقْتُلَنِي | beni öldürmek için |
|
| 6 | مَا |
|
|
| 7 | أَنَا | ben |
|
| 8 | بِبَاسِطٍ | uzatmam |
|
| 9 | يَدِيَ | elimi |
|
| 10 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 11 | لِأَقْتُلَكَ | seni öldürmek için |
|
| 12 | إِنِّي | çünkü ben |
|
| 13 | أَخَافُ | korkarım |
|
| 14 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 15 | رَبَّ | Rabbi |
|
| 16 | الْعَالَمِينَ | alemlerin |
|
Riyazus Salihin, 10 Nolu Hadis
Ebû Bekre Nüfey` İbni Hâris es-Sekafî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“İki müslüman birbirine kılıç çektiği zaman, öldüren de, ölen de cehennemdedir”.
Bunun üzerine ben:
Yine bir defasında Resul-i Ekrem: “İleride fitneler meydana gelecek; o zaman oturan ayakta olandan daha hayırlıdır ; ayakta olan yürüyenden daha hayırlıdır; yürüyen koşandan daha hayırlıdır “ buyurmuştur. Sa’d ibni Vakkas: “Ya adam evime girip beni öldürmek için elini kaldırırsa ben ne yapmalıyım?” diye sordu. Peygamber Efendimiz de (sav) ona “Âdem’in oğlu gibi ol!” buyurdu.
(Ebu Davud, Fiten 2; Tirmizi, Fiten 29; Ahmed b. Hanbel, I,185)
Yine Peygamber Efendimiz (sav) bazi degerlerin savunulmasini tavsiye ederek şöyle buyurmuştur:” Malı uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir; dini uğrunda öldürülen şehittir “
(Ebu Davud, sunnet 29; Tirmizi, Diyat 21; Nesai, Tahrimü’d-dem 21-15)
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
لَئِنْ بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَن۪ي مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَۚ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَسَطْتَ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيَّ car mecruru بَسَطْتَ fiiline mütealliktir.
يَدَكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
لِ harfi, تَقْتُلَن۪ي fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harfiyle بَسَطْتَ fiiline mütealliktir.
تَقْتُلَن۪ي fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Sonundaki نِ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مَٓا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.
اَنَا۬ munfasıl zamiri مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. بَاسِطٍ lafzen mecrur, مَا ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.
يَدِيَ ism-i fail بَاسِطٍ ’in mef’ûlun bihi olup, mukadder ي üzere fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَيْكَ car mecruru بَاسِطٍ ’ e mütealliktir.
لِ harfi, اَقْتُلَكَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle بَاسِطٍ ’e mütealliktir.
اَقْتُلَكَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:
1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır.
5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَاسِطٍ kelimesi, sülâsi mücerredi بسط olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَخَافُ cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَخَافُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. رَبَّ lafza-i celâlin sıfatı veya ondan bedel olarak fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَالَم۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَئِنْ بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَن۪ي مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. ل ; mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَن۪ي cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur اِلَيَّ , ihtimam için, mef’ûl olan يَدَكَ ‘ye takdim edilmiştir
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِتَقْتُلَن۪ي cümlesi, mecrur mahalde olup بَسَطْتَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَ cümlesi kasemin cevabıdır. Şartın mahzuf cevabına delalet eder.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. بِ , tekid ifade eden zaid harftir.
مَا ‘nın haberi olan بِبَاسِطٍ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İkinci sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِاَقْتُلَكَ cümlesi, بَاسِطٍ ’ e mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
El uzatmak, öldürmekten kinayedir. Tecessüm sanatı da vardır.
بَسَطْتَ - بِبَاسِطٍ ve لِتَقْتُلَن۪ي - لِاَقْتُلَكَۚ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَن۪ي cümlesiyle مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَدِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Şart cümlesi بَسَطْتَ şeklinde fiille geldiği halde cevabı, مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ cümlesinde بَاسِطٍ şeklinde ism-i faille gelmiştir ve bu münker ameli yüklenmenin yapılmayacak bir şey olduğunu ifade etmiştir. Bunun için kelime nefyi kuvvetlendirmek üzere zaid بِ ile tekid edilmiştir.
Niçin şart fiil olarak, cevap ise ism-i fail sıygasında getirilmiştir? Bu, “And olsun ki beni öldürmek için elini bana uzatırsan ben seni öldürmek için elimi sana uzatıcı değilim.” ifadesidir.
Cevap: Bu, Habil'in o kötü işi kesinlikle yapmayacağını ifade eder. İşte bundan dolayı sözünü nefyi tekid eden ba بِ harf-i ceri ile söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Aynı ayette iki yerde car mecrurların farklı geldiği görülüyor. Bunun sebebi kınamadır. Çünkü kardeşine yapmak istediği şey çok büyük bir kötülüktür. Sadece öldürmek değil, kardeşini öldürmektir. Onun için buna işaret etmek üzere belki vazgeçer diye önce اِلَيَّ takdim edilmiştir. İkincide ise önemi olmadığı için tehir edilmiştir. Bu tehir aynı zamanda o kardeşin, değil kardeşini öldürmek, kendisini savunmak için bile elini uzatmayacağını ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu Kur’ân Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)
اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ
Ayetin ta’liliyye olarak gelen son cümlesinin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)
اِنَّ ’nin haberi olan اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Lafza-i celâlin sıfatı olarak gelen رَبَّ الْعَالَم۪ينَ izafeti veciz ifade içindir. Rab ismine muzâfun ileyh olan الْعَالَم۪ينَ için tazim ifade eder.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiştir. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Mütekellim bu ifadesiyle Allah'tan korktuğunu belirtirken, ‘Bu amelimin karşılığında ceza görürüm.’ demek istemiştir.
Cümlede sebep müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Habil’in اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ [Ben gerçekten Allah’tan korkarım] sözü, Kabil’i, en anlamlı ve kuvvetli şekilde Allah Teâlâ’nın korkusuna irşadtır. Bu kelamın takdiri şöyledir: “Senin bana olan düşmanlığını önlemek (kendimi savunmak) için de olsa sana el uzatırsam, Allah Teâlâ’nın bana azap etmesinden korkarım. O halde senin halin ne olacak?” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ’nın âlemlerin Rabbi olarak vasıflandırılması, korkma ve sakınmayı tekid içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu cümle, makablinin anlamını tekid eder. Bu şart cümlesinin başındaki yemin (lâm-ı kasem), el uzatmanın sorumluluğun ve zararın el uzatana ait olduğunu önceden bildirir. İfade edilmek istenen şudur:
- Vallahi, tehdit ettiğin gibi beni katle teşebbüs edersen ben sana misliyle karşılık verecek değilim. Çünkü ben gerçekten Allah’tan korkarım. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنّ۪ٓي اُر۪يدُ اَنْ تَبُٓوأَ بِاِثْم۪ي وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِۚ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَۚ ٢٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنِّي | ben |
|
| 2 | أُرِيدُ | isterim ki |
|
| 3 | أَنْ |
|
|
| 4 | تَبُوءَ | sen yüklenip |
|
| 5 | بِإِثْمِي | benim günahımı |
|
| 6 | وَإِثْمِكَ | ve kendi günahını |
|
| 7 | فَتَكُونَ | olasın |
|
| 8 | مِنْ |
|
|
| 9 | أَصْحَابِ | halkından |
|
| 10 | النَّارِ | ateş |
|
| 11 | وَذَٰلِكَ | ve budur |
|
| 12 | جَزَاءُ | cezası |
|
| 13 | الظَّالِمِينَ | zalimlerin |
|
باء Bu fiilin mastarı olan بَوَاءٌ sözcüğünün aslı bir yerdeki cüzlerin, parçaların birbirine eşit ve denk olması anlamına gelir. Ayrıca بَوَاءٌ kelimesi sıhriyette, evlilik sonucu oluşacak hısımlıkta ve kısasta birbirine denkliğe riayet etme, bunu gözetme anlamında kullanılır. Örneğin falan falana denktir gibi.. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
إثْم ve أثَام kişiyi sevaptan geri bırakan/ hayırdan alıkoyan fiillerin adıdır. Yavaşlık ve gecikme anlamını da içerir. آثِمٌ bir günahı yüklenen demektir. Resulullah (sav) bir hadislerinde إثْم in karşıtı olarak بِرٌّ kelimesini zikretmişlerdir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 48 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِنّ۪ٓي اُر۪يدُ اَنْ تَبُٓوأَ بِاِثْم۪ي وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اُر۪يدُ cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
تَبُٓواَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بِاِثْم۪ي car mecruru تَبُٓواَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِثْمِكَ atıf harfi وَ ’la اِثْم۪ي ’ye matuftur. تَكُونَ fiili atıf harfi فَ ile تَبُٓواَ ’ye matuftur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تَكُونَ ‘nin ismi, müstetir olup takdiri أنت ‘dir. مِنْ اَصْحَابِ car mecruru تَكُونَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُر۪يدُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. İşaret ismi ذَ ٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
جَزٰٓؤُا mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الظَّالِم۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنّ۪ٓي اُر۪يدُ اَنْ تَبُٓوأَ بِاِثْم۪ي وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِۚ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)
اِنَّ ’nin haberi olan اُر۪يدُ اَنْ تَبُٓواَ بِاِثْم۪ي وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِۚ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَبُٓواَ بِاِثْم۪ي وَاِثْمِكَ cümlesi, masdar teviliyle اُر۪يدُ fiilinin mef’ûlü yerindedir.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
اِثْم۪ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِ cümlesi, masdar teviliyle, masdar-ı müevvele فَ ile atfedilmiştir. Masdar-ı müevvel, كان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazf sanatı vardır. مِنْ اَصْحَابِ , nakıs fiil كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
اَصْحَابِ النَّارِ ifadesinde istiare vardır. Uzun müddet kalmak manasında müsteardır.
اَصْحَابِ النَّارِۚ (Ateş ashabı) ifadesinde istiare vardır. Cehennemde kalış arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.
اَاَصْحَابُ النَّارِۚ (Ateş ashabı) ibaresindeki اَصْحَابُ kelimesinin kökü صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.
Arkadaşlık (dostluk), ayrılmamayı gerektirir. Nitekim, devamlı çölde bulunanlara, oradan hiç ayrılmayanlara da "ashâb-ı sahra" denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Maide/10)
“Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü taşımaz.” (İsra/15) olduğu halde katil olan, öldürülenin günahını nasıl yüklenir?
Bu nokta birkaç şekilde izah edilmiştir: Bir hadis-i şerifte: “Söğüşen iki kişinin söyledikleri başlayana aittir, zulme uğrayanı haddi aşmadıkça.” Söğüşenlerin bütün söyledikleri başlayana aittir. Yani ilk başlayan hem aynen kendinin günahını hem de sebep olduğundan dolayı arkadaşının günahının bir aynını yüklenir. Fakat mazlum (zulme uğrayan), haddi aşıp daha ileri gitmedikçe. Şu halde biri tecavüz eder, diğeri de karşılık verir de her ikisi de öldürülürse başlayan iki cinayet diğeri de bir cinayet işlemiş olur. Beriki karşılık vermeyecek olursa bu bir cinayetten de kurtulur. Fakat katil yine iki cinayet yapmış ve iki günah yüklenmiş bulunur ki birisi mazlumu öldürmek diğeri kendini cezaya layık bulup ateşe atmak cinayetidir. Bundan başka “benim günahım” demek, muzâfın hazfi ile yani beni öldürmek günahı ve bundan önceki günahın demektir. Bu cümleden olarak “kurbanının kabul edilmemesine sebep olan günahın” demek de olabilir ki bu mana İbni Abbas, İbni Mesud, Hasan ve Katâde hazretlerinden de nakledilmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bir insan için kendisinin Allah’a isyan etmesini istemek caiz olmadığı gibi, başkasının isyanını isteme de caiz değildir. O halde böyle bir müttakinin (Allah’tan gereğince korkan) diğeri hakkında iki günah istemesi nasıl caiz olur? Buna da iki cevap vardır:
Birincisi, bu sözden asıl maksat; diğerinin günaha girmesini istemek değil, ne kendinin ne de onun günaha girmesini istemek, günahtan uzaklaştıracak bir nasihat vermektir. (Âşûr da bu görüştedir.)
İkincisi, isyan istemek caiz değilse de isyan edenin cezalandırılmasını istemek caizdir. Bu itibar ile mana: ‘’Ben günaha girmek istemem, sen ısrar edersen ben de senin Allah’tan cezanı isterim’’, demek de olabilir. Fakat birincisi daha uygundur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilene dikkat çekmek içindir.
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında, müsnedün ileyhe tahkir ifade eder. Çünkü müsned tahkir anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tahkirine işaret etmiştir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile zalimlerin hak ettikleri cezaya işaret edilmiştir. ذٰلِكَ sözünde cem’ ve iktidâb vardır. Olayı özetleyen bir kelimedir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
اَصْحَابِ النَّارِ ile الظَّالِم۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Ayetin son cümlesi, makablinin anlamını açıklayan bir zeyl mahiyetindedir. Hâbil, Kābil’i şerden vazgeçirmek için öğüt ve uyarının her türlüsüne başvurdu; teşvik etti, sakındırdı ama azgınlık ve fesadın önüne geçemedi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخ۪يهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ٣٠
فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخ۪يهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. طَوَّعَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. لَهُ car mecruru طَوَّعَتْ fiiline mütealliktir. نَفْسُهُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَتْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اَخ۪يهِ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَخ۪يهِ esma-i hamsedir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصْبَحَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَصْبَحَ ’nın ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنَ الْخَاسِر۪ينَ car mecruru اَصْبَحَ ’nın mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
طَوَّعَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi طوع ‘dır.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَصْبَحَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صبح ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْخَاسِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi خسر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخ۪يهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
فَ , istînâfiyye, فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخ۪يهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَهُ , ihtimam için, fail olan نَفْسُهُ ‘ya takdim edilmiştir
Mef’ûl olan قَتْلَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Boyun eğdirmek, itaat ettirmek manalarına gelen طَوَّعَتْ fiilinin نَفْسُهُ ‘ya isnadı istiare sanatıdır. Nefis, bir şahsa benzetilerek müstear olmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.
نَفْسُهُ kelimesinde tecrîd sanatı vardır.
Aynı üslupta gelerek makabline فَ ile atfedilen فَقَتَلَهُ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَتْلَ - فَقَتَلَهُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ cümlesi فَقَتَلَهُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Nakıs fiil اَصْبَح ’nın dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْخَاسِر۪ينَ , nakıs fiil اَصْبَحَ ‘nın mahzuf haberine mütealliktir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْخَاسِر۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
طَوَّعَ fiili bir işi yapmaya gönüllü kılmak, itaat ettirmek, uysallaştırmak, evcilleştirmek demektir. Burada istiare vardır. Nefsi bunu ona sevdirdi ve makul gösterdi, o da bunu işledi demektir. (Şerif er-Râdî, Kur’an Mecazları)
Müstear minh: Boyun eğdirip itaat ettirmek. Müstear leh: Karar verip razı olmak.
Câmi’: Tereddüt etmek, mukayese etmek, ikna etmek, boyun eğmek.
Adeta nefsindeki haset ve haşyet duyguları aralarında tartışmış, zaman içinde haset galip gelmiş ve zorlanmaksızın isteyerek kardeşini öldürmeye karar vermiştir.
Âşûr da istiare-i temsiliyye olduğunu söylemiştir.
“Bu, ‘Kābil’in nefsi, kardeşini öldürmesini kendisine önemsiz bir iş gibi gösterdi.’ manasındadır.” Bazıları da “Buna, Kābil'in nefsi, kardeşini öldürme hususunda kendisini cesaretlendirdi.” şeklinde mana vermişlerdir. Bu hususta sözün özü şudur: İnsan kasden ve haksız yere adam öldürmenin büyük günahlardan olduğunu düşündüğünde, bu şekildeki düşünce ve inancı o insanın böylesi bir işi yapmasına mani olur. Bundan dolayı bu düşünce ve inancı, kesinlikle insanın kendisine itaat etmeyen ve karşı koyan birşey gibi olur. Ama nefis, çeşitli vesvese ve desiselerini getirdiğinde, bu fiil o insana çok önemsiz birşey gibi gelir. Böylece de nefis, şaşırtıcı vesveseleri ile o fiili yapmama hususundaki düşüncesini, kendisine itaat eder hale getirmiş gibi olur. İşte Hak Teâlâ’nın, “Nihayet nefsi, kardeşini öldürmeyi ona güzel gösterdi…” ifadesiyle kastedilen şey budur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Derler ki “İstediği gibi otlamak için otlak önüne bol bol seriliverdi.” manasındaki تَطوِى kelimesi طَوَى ‘dan tef'il veznidir. Bu şekilde nefsi ona bu cinayeti bir otlak gibi önüne serilmiş pek itaat edici ve hoş bir şey gösterdi veya isyanı bir taat gibi yapılması gerekli bir şey gibi saydırdı da kardeşini öldürdü. Ve şu halde zarar edenlerden oldu. Bununla kendisine bir fayda temin etmek ihtimali olmadığı gibi dininde de dünyasında da zarar etti, hüsran (zarar) içinde kaldı. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَبَعَثَ اللّٰهُ غُرَاباً يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِۜ قَالَ يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪يۚ فَاَصْبَحَ مِنَ النَّادِم۪ينَۚۛ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَبَعَثَ | derken gönderdi |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | غُرَابًا | bir karga |
|
| 4 | يَبْحَثُ | eşeleyen |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | الْأَرْضِ | yeri |
|
| 7 | لِيُرِيَهُ | ona göstermek için |
|
| 8 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 9 | يُوَارِي | gömeceğini |
|
| 10 | سَوْءَةَ | cesedini |
|
| 11 | أَخِيهِ | kardeşinin |
|
| 12 | قَالَ | dedi |
|
| 13 | يَا وَيْلَتَا | yazık bana |
|
| 14 | أَعَجَزْتُ | aciz miyim |
|
| 15 | أَنْ |
|
|
| 16 | أَكُونَ | ben olmaya |
|
| 17 | مِثْلَ | gibi |
|
| 18 | هَٰذَا | şu |
|
| 19 | الْغُرَابِ | karga |
|
| 20 | فَأُوَارِيَ | gömmekten |
|
| 21 | سَوْءَةَ | cesedini |
|
| 22 | أَخِي | kardeşimin |
|
| 23 | فَأَصْبَحَ | ve oldu |
|
| 24 | مِنَ | -dan |
|
| 25 | النَّادِمِينَ | pişman olanlar- |
|
Tefsirlerde anlatıldığına göre Kabil kardeşini öldürdükten sonra cesedi ne yapacağını bilememiş, şaşırıp kalmıştı. Bunun üzerine yüce Allah bir karga gönderdi. Karga yerde eşinerek Kabil’e kardeşinin cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini gösterdi veya ölmüş bir kargayı bu şekilde gömdü. Böylece Allah bir kargayı örnek göstererek şaşkınlık ve cehaleti sebebiyle bocalamakta olan Kabil’i uyardı. Bir başka rivayete göre yüce Allah iki karga göndermiş, bunlardan biri diğerini öldürdükten sonra gagası ve ayaklarıyla yeri eşeleyip öldürdüğü kargayı gömmüştür. Bu konuda karganın kendisinden daha yetenekli olduğunu gören Kabil karga kadar olamadığına hayıflanmış ve yaptığına pişman olmuştur.
İbn Âşûr, görünen çirkin şeylerin örtülmesini istemek kabilinden olan bu büyük sahnenin insanlığın medeniyet yolunda attığı ilk adımı temsil ettiğini, aynı zamanda taklit ve tecrübe yoluyla kazandığı ilk bilgi olduğunu kaydeder. Ona göre bu olay insanın kendisinden daha zayıf varlıklardan bilgi edindiği sahnelerin de ilkidir. Nitekim (daha sonra) insanlar güzel görünmek için de hayvanlara benzemeye çalışmışlar, renkli, güzel deri elbiseler edinmişler, çiçeklerle, kıymetli taşlarla ve renkli tüylerle süslü taçlar giymişlerdir (VI, 174). Ölmüş bir insan cesedini gömmek geride kalanların ona karşı son insanî vazifeleri olduğu gibi tabiatın ve insan sağlığının korunması bakımından da önemlidir. Zira gömülmeyen ceset kokar, çürür ve bundan insan sağlığına zararlı mikroplar ürer. İnsanoğlu bu zararlardan kendini korumak amacıyla Allah’ın kendisine vermiş olduğu düşünme, deneme ve örnek alma yeteneği ile öğrenerek medeniyetini kurmuş ve geliştirmiştir.
Kıskançlık ve benzeri nefsânî duygulara boyun eğen insan, kardeşini dahi öldürebilir; ancak bunun sonu dünyada insanı içten içe yakan vicdan azabı ve pişmanlık, âhirette ise cehennem ateşidir. Kıskançların gözleri kendi üzerlerindeki nimetlere karşı kördür; Allah’ın kendilerine lutfettiği nimetleri göremezler, başkalarının ellerindeki nimetleri görür ve onlara karşı kin güderler. Şüphesiz bu durum kötü bir hastalıktır. Bu hastalığın şifası ise İslâm’ın kurallarını yaşayarak nefsi terbiye etmek ve onu kötülükleri emreden bir nefis olmaktan çıkarıp Allah’ın kendisine lutfettiklerine razı olan bir nefis haline getirmektir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 256-257
فَبَعَثَ اللّٰهُ غُرَاباً يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَعَثَ fetha üzere mebni mazi fiildir. ٱللَّهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. غُرَابًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ cümlesi, غُرَابًا ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَبْحَثُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي الْاَرْضِ car mecruru يَبْحَثُ fiiline mütealliktir.
لِ harfi, يُرِيَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle يَبْحَثُ fiiline mütealliktir.
يُرِيَهُ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
كَيْفَ istifham ismi, يُوَار۪ي ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur. يُوَار۪ي cümlesi يُرِيَ fiilinin ikinci mef’ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
يُوَار۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. سَوْاَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Aynı zamanda muzâftır. اَخ۪يهِ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَخ۪يهِ esma-i hamsedir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُرِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالَ يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪يۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. وَيْلَتٰٓى münada olup تٰٓ üzere mukadder fetha ile mansubdur. Sonundaki elif, istiğase içindir ya da mütekellim يَ ‘ sından bedeldir. Nidanın cevabı اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ ’dir.
Hemze istifham harfidir. عَجَزْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri تُ fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf عن harf-i ceriyle اَعَجَزْتُ fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. اَكُونَ ‘nin ismi müstetir olup takdiri انا ’dir. مِثْلَ kelimesi اَكُونَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur. İşaret ismi هٰذَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْغُرَابِ ism-i işaretten bedel veya onun sıfatı olup kesra ile mecrurdur. اُوَارِيَ fiili atıf harfi فَ ile اَكُونَ ’ye matuftur.
اُوَارِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. سَوْاَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اَخ۪ي muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُوَارِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi وري ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَصْبَحَ مِنَ النَّادِم۪ينَۚۛ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. اَصْبَحَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَصْبَحَ ’nın ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنَ النَّادِم۪ينَ car mecruru اَصْبَحَ ’nın mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
النَّادِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ندم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَبَعَثَ اللّٰهُ غُرَاباً يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِۜ
Ayetin ilk cümlesi atıf harfi فَ ile önceki ayetteki فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve tazim içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
غُرَابًا ‘deki nekrelik muayyen olmayan teklik ve cins ifade eder.
يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِۜ cümlesi غُرَابًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı يُرِيَهُ كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِ cümlesi, mecrur mahalde olup يَبْحَثُ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَيْفَ istifham ismi, يُوَار۪ي ‘deki failin halidir. Hal, anlama zenginlik kazandıran ıtnâb sanatıdır.
İstifham üslubunda talebî inşaî isnad olan كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِ cümlesi, لِيُرِيَهُ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
بَعَثَ - يَبْحَثُ ve لِيُرِيَهُ - يُوَار۪ي gruplarındaki kelimeler arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s- sadr sanatları vardır.
Denildiğine göre Kābil, Hâbil'i öldürünce ne yapacağını bilemez halde onu bırakır. Daha sonra da yırtıcı hayvanlardan dolayı, Hâbil için endişeye kapılır. Derken onu, bir tulumun içinde sırtında taşır. Nihayet Hâbil'in cesedi değişmeye, bozulmaya başlar. İşte bunun üzerine Allah bir karga gönderir. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a. Allah, iki karga gönderdi. Derken bu kargalar dövüşmeye başlarlar. Neticede biri diğerini öldürerek gagası ve ayaklarıyla onun için bir çukur kazdı ve karganın cesedini o çukura attı. İşte Kābil, bunu kargadan öğrendi.
b. Esamm şöyle demektedir. “Kābil, Hâbil’i öldürüp onu öylece bırakınca Allah Teâlâ ölünün (Hâbil) üzerine toprak saçan bir karga gönderdi. Katil Kābil, Allah’ın, Hâbil’e ölümünden sonra ne şekilde ikramda bulunduğunu görünce pişman oldu ve: ‘Yazıklar olsun bana!’ dedi.”
c) Ebu Müslim de şöyle demiştir: “Kargaların âdeti, eşyayı gömmektir. İşte böylece bir karga gelip bir şeyi toprağa gömdü. Kābil de bunu kargadan öğrendi.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪يۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. وَيْلَتَنَا izafeti, münadadır.
Azaba bir sesleniş gibi olan nida cümlesi tahassür ve nedamet anlamına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Nidanın cevabı olan اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪يۚ istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle kendini kınama ve pişmanlık kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca istifhamda tecahül-i arif sanatı vardır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ cümlesi, mahzuf عن harf-i ceriyle عَجَزْتُ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin olan مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ , az sözle çok anlam ifadesi için izafetle gelmiştir. Işaret ismi هٰذَا , muzâfun ileyh, الْغُرَابِ , muşârun ileyh olup bedeldir.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪ي cümlesi masdar-ı müevvele matuftur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
Ayetin mazi fiil ile başlayıp, muzari fiillerle devam etmesinde olayı zihinde canlandırmak kastı vardır.
اُوَارِيَ - يُوَار۪ي kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, غُرَابِ - سَوْاَةَ - اَخ۪ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
سَوْاَةَ kelimesi ساء fiilinden müştaktır. Kötü bir şey veya kötü bir şey yapmak manasındadır.
Âşûr, bu kelimeye ‘ortada görünmesi çirkin bir hal alan ceset’ manası vermiştir.
يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِ cümlesiyle فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪يۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
سَوْاَةَ اَخ۪يۚ tabirinin manası, “Kardeşinin avretini…” demektir. “Avret” kelimesi de kişinin bedeninde, açılması caiz olmayan kısım demektir. O halde bu kelime, “çirkinliğinden dolayı insanı utandıran ayıp yerler, kusurlar” manasına gelir. Bu ifadenin, “kardeşinin leşi” anlamına geldiği de söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ ayetinde Kābil’in sorusunda karma bir durum söz konusudur. Kābil, burada çaresizliği hakkında soru sormayı amaçlamamış, fakat kendi kendisine bunu kabullenemediğini (inkâr), aynı zamanda kendisinin buna üzdüğünü (tahassür) ve şaşırdığını (taaccüb) kastetmiştir. (Mustafa Kayapınar, Belâğatta Talebî İnşâ)
فَاَصْبَحَ مِنَ النَّادِم۪ينَۚۛ
فَ , istînâfiyyedir. Nakıs fiil اَصْبَح ’nın dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ النَّادِم۪ينَ , nakıs fiil اَصْبَحَ ‘nın mahzuf haberine mütealliktir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
النَّادِم۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لنَّادِم۪ينَ kelimesi, lüzum, devamlılık için vaz edilmiştir. Meclise devam eden kimseye “nedîm” denilmesi bundandır; çünkü o, meclisten ayrılmaz.
Hz. Peygamber (s.a.v), “Nedamet, tövbedir.” (İbni Mâce, Zühd, 30 (2/1420)) buyurmuştur. Binaenaleyh Kābil pişman olduğuna göre o, tövbe edenlerden olmuş demektir. O halde daha nasıl onun tövbesi kabul olunmaz?
Alimlerimiz bu soruya şu şekilde cevap vermişlerdir:
a.Kābil, Hâbil’i nasıl defnedeceğini kargadan öğrenince o, Hâbil’i bir sene sırtında taşıdığına pişman oldu.
b. O, kardeşini öldürdüğü için pişman oldu, çünkü o, onu öldürmekle bir şey elde edemedi, üstelik bu yüzden ebeveyni ve kardeşleri ona kızdılar, gazap ettiler. Böylece onun nedameti, öldürmenin bir günah olduğuna inandığı için değil, işte bu sebeplerden dolayı olmuştur.
c. O, Hâbil'i öldürdükten sonra ona hakaret olsun diye çölde bıraktığına pişman olmuştu. Zira karganın diğer kargayı öldürüp sonra da onu gömdüğünü görünce kalbinin bu denli katı olmasına pişman olmuş ve: “Bu benim kardeşim ve diğer taraftan aynı batından ikizimdir. Onun eti benim etime, kanı da kanıma karışmıştır. Karga kargaya şefkat etti ama benden kardeşime karşı bir şefkat zuhur etmedi. Merhamet ve güzel huylar bakımından, ben kargadan daha aşağıyım!” demiştir.
Böylece onun nedameti Allah’tan korktuğu için değil, işte bu sebeplerden dolayı pişman olmuş; bundan dolayı bu pişmanlık kendisine fayda vermemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb- Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Hayat, uzun ya da kısa farketmez, bir yol gibidir. Attığın adımlar ve aldığın kararlar, ardında iz bırakır. Karşına çıkan seçeneklerin arasından doğrusunu seçmek; bazen kolaydır, bazen ise zordur. Seçimi daha da zorlaştıran, insanın kendi nefsidir. Çünkü o, hakkını, kendi işine yarayacağına inandığı seçenekten yana kullanmak ister. Nefsiyle kalbi arasında sıkışan insanın yükünü, belki kendisine bazı soruları sormak hafifletir. Bunlardan biri: Yeryüzünde ve göklerde nasıl anılmak istiyorum? İnsan, nasıl hatırlanmayı istiyorsa, öyle yaşamalı. Ahirette, nasıl karşılanmayı diliyorsa, öyle hazırlanmalı. Son nefesini, nasıl vermeyi umuyorsa, öyle ilerlemeli.
Nefsiyle kalbinin arasında bocalayan kişi, Hz. Adem (as)’ın oğullarını hatırlamalı: Nefsinin halinin içinde, karanlıkta kaybolanı ve hakikati hatırlatan kalbinde, aydınlığa kavuşanı. Belki, hayat zor. Belki her seferinde, nefsine karşı gelmek sıkıcı. Belki bazen, doğruyu seçmenin bedeli, dünya hevesleri içinde oldukça ağır. Şüphesiz, ahiretteki yükü hafifletmeye bakmalı. Kısacası, belki imtihan dünyasında uygulaması meşakkatli ama aslında soru da basit, cevabı da basit: Habil olmak mı? Yoksa Kabil olmak mı?
Allahım! Beni bir an olsun, nefsimle başbaşa bırakma. Kalbimdeki hakkı hatırlatan sesleri duymayacak bir hale dönüşmeme izin verme. Nefsimin şaşırtmalı hallerinden ve tükenmeyen isteklerinden, Sana sığınırım ve Senden yardımını isterim. Hakk için susanlardan, Hakk için nefsini susturanlardan, Hakk için yaşayanlardan, Hakk’a sığınanlardan ve O’nun katında -dünyasını da, ahiretini de- kazananlardan olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji