30 Temmuz 2024
Mâide Sûresi 32-36 (112. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Mâide Sûresi 32. Ayet

مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَۚۛ كَتَبْنَا عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يـعاًۜ وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعاًۜ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِۘ ثُمَّ اِنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِي الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ  ٣٢


Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap’ta) şunu yazdık: “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مِنْ
2 أَجْلِ sebeple ا ج ل
3 ذَٰلِكَ işte bu
4 كَتَبْنَا yazdık ك ت ب
5 عَلَىٰ üzerine
6 بَنِي oğullarına ب ن ي
7 إِسْرَائِيلَ İsrail
8 أَنَّهُ şüphesiz
9 مَنْ kim
10 قَتَلَ öldürürse ق ت ل
11 نَفْسًا bir canı ن ف س
12 بِغَيْرِ olmaksızın غ ي ر
13 نَفْسٍ bir cana karşılık ن ف س
14 أَوْ ya da
15 فَسَادٍ bozgunculuğa karşı ف س د
16 فِي
17 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
18 فَكَأَنَّمَا sanki gibidir
19 قَتَلَ öldürmüş ق ت ل
20 النَّاسَ insanları ن و س
21 جَمِيعًا bütün ج م ع
22 وَمَنْ ve kim de
23 أَحْيَاهَا onu yaşatırsa ح ي ي
24 فَكَأَنَّمَا gibi olur
25 أَحْيَا yaşatmış ح ي ي
26 النَّاسَ insanları ن و س
27 جَمِيعًا bütün ج م ع
28 وَلَقَدْ ve andolsun
29 جَاءَتْهُمْ onlara getirdiler ج ي ا
30 رُسُلُنَا elçilerimiz ر س ل
31 بِالْبَيِّنَاتِ açık deliller ب ي ن
32 ثُمَّ ama
33 إِنَّ muhakkak
34 كَثِيرًا çoğu ك ث ر
35 مِنْهُمْ onlardan
36 بَعْدَ sonra da ب ع د
37 ذَٰلِكَ bundan
38 فِي
39 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
40 لَمُسْرِفُونَ israf etmektedirler س ر ف

Yüce Allah gerek İslâm’da gerekse İslâm’dan önceki ilâhî dinlerde insan hayatının kutsal olduğunu bildirmiş, bu sebeple bir canı korumayı bütün insanlığı korumak kadar üstün bir fazilet saymış; bir cana kıymayı da bütün insanları öldürmek kadar büyük bir cinayet olarak değerlendirmiştir. Çünkü bir insan, türünü temsil eder ve insanlar birbirine eşittir. Bir insanın haksız yere öldürülmesi toplumda öldürme olaylarının yayılmasına, insanların birbirine düşmesine ve toplum düzeninin bozulmasına yol açar. Hukukî bir gerekçe bulunmaksızın bir başkasının canına kıyan kimse, yalnızca o kişiye haksızlık etmiş olmaz, aynı zamanda insan hayatının kutsallığına inanmadığını ve başkalarına karşı hiçbir merhamet duygusu taşımadığını da göstermiş olur (kısas hakkında bilgi için bk. Bakara 2/178; yeryüzünde fesat çıkarma hakkında bilgi için bk. Mâide 5/33). Oysa insan hayatının korunabilmesi için insanların birbirine saygı göstermeleri, hayatın kutsal olduğuna inanıp korunmasına yardımcı olmaları ve katilleri korumamaları gerekir. Bütün dinler, hukuk ve ahlâk sistemleri haksız yere adam öldürmenin, cana kıymanın büyük bir suç olduğunda birleşmişlerdir. Ancak bu suçu önlemek için alınan caydırıcı tedbirler farklıdır. İslâm, haksız yere adam öldürmeyi önlemek, toplumun can güvenliğini sağlamak, onları huzurlu ve mutlu yaşatmak için bu suçu işleyenlere dünyada kısas cezasını öngörmüş, âhirette ise katilin Allah’ın gazabı, lâneti ve cehennem azabı ile cezalandırılacağını bildirmiştir (bk. Nisâ 4/93).

 Allah Teâlâ insan hayatının önemi ve bu hayata kıyanlara verilecek cezalar hakkındaki âyetlerini peygamberleri vasıtasıyla göndermiş ve insanlara tebliğ etmiş olmasına rağmen birçok insan yine de yeryüzünde fesat çıkarmaya ve kan dökmeye devam etmektedir. Yeryüzünde bu tür katiller ve fesatçılar sürekli olarak bulunduğu için İslâm bunlara karşı sadece vicdanî ve uhrevî ceza ile yetinmemiş, insanların hayat hakkını korumak ve huzurlarını sağlamak için caydırıcı dünyevî müeyyideler getirmiştir. 

Bir canı kurtarmak, bir insanın yaşamasına katkıda bulunmak, bu amaca yönelik bütün eylemler yanında, günümüzde –şartlarına uygun olarak– uygulanan kan, ilik, böbrek, kornea gibi organ nakli yapmayı ve organ bağışında bulunmayı da kapsar.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 257-258

 

مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَۚۛ كَتَبْنَا عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ


مِنْ اَجْلِ  car mecruru  كَتَبْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ذا  işaret ism-i, sükun üzere mebni mahallen mecrur muzâfun ileyhtir.  ل  harfi buûd, yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

كَتَبْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى بَن۪ٓي  car mecruru  كَتَبْنَا  fiiline müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti  ى dir.  اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur. 

اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  كَتَبْنَا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُ  muttasıl zamiri  إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَنْ قَتَلَ  cümlesi  إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

قَتَلَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. نَفْسًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِغَيْرِ  car mecruru  قَتَلَ  fiiline mütealliktir. نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. فَسَادٍ  atıf harfi  اَوْ  ile  نَفْسٍ ‘e matuftur.  فِي الْاَرْضِ  car mecruru  فَسَادٍ  ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. 

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يـعاًۜ


فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

فَكَاَنَّمَا  kaffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; meneden alıkoyan anlamında olup, buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ‘ nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.

قَتَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.  النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جَم۪يعًا  kelimesi  النَّاسَ ‘nin hali olup fetha ile mansubdur.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  


 وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعاًۜ 


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَحْيَاهَا  şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

فَكَاَنَّمَا  kaffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; meneden alıkoyan anlamında olup, buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ‘ nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.

قَتَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جَم۪يعًا  kelimesi  النَّاسَ ‘nin hali olup fetha ile mansubdur.   

اَحْيَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِۘ


وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

جَٓاءَتْهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

رُسُلُنَا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَيِّنَاتِۘ  car mecruru  جَٓاءَتْهُمْ  fiiline mütealliktir. 

ثُمَّ اِنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِي الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ

 

İsim cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كَث۪يرً  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  كَث۪يرً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.

بَعْدَ  zaman zarfı,  مُسْرِفُونَ ’ye mütealliktir. ذٰ  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, muzâfun ileyhtir.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  مُسْرِفُونَ ’ye mütealliktir.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  

مُسْرِفُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُسْرِفُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَۚۛ كَتَبْنَا عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يـعاًۜ

 

İstînâfiyye olan ayetin ilk cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَۚۛ  car mecruru, كَتَبْنَا  fiiline mütealliktir.

Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Burada  مِنْ  harf-i cerinin ibtida için kullanılması mecazdır. Bir şeyin sebebi, ortaya çıkan şeyin başlangıcına benzetilmiştir. Bu;  مِنْ  harfinin manalarından biri de ta’lil manasıdır, denmesi sebebiyledir. Çünkü  اَجْلِ  kelimesinin başına gelen  مِن  çoğunlukla ta’lil ifade eder. Bu harfin arkasından  اَجْلِ  kelimesinin hazfi, ta’lil manasını oluşturur.  اَجْل  kelimesinin ta’lil ifadesi,  ل  harfinden daha kuvvetli olduğu için tercih edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ذٰلِكَۚۛ  [bu] sözü edilen öldürme olayına işaret etmektedir. Yani anılan katil olayının işlenmesi, yazma hükmünü arkasından sürüklemesi, devşirmesi yüzünden “İsrâiloğulları’nın üzerine yazdık ki…demektir.”  مِنْ harf-i ceri ibtida-i gaye içindir, yani yazma hükmünün başlangıcı bu olaydır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Muzâfun ileyh olan  ذٰلِكَ  ile, İsrailoğullarının Allah’ın emirlerine uymamalarına işaret edilmiştir. Dolayısıyla bu işaret isminde istiare vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur.

كَتَبْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

كَتَبْنَا عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  ifadesinde istiâre vardır. Burada yazma ile kastedilen, hüküm vermek, yargıda bulunmaktır. Mübalağa için yazmak, hüküm vermek yerinde kullanılmıştır. Camî her ikisindeki sabitliktir.

كَتَبْنَا  fiili, شرعنا  (farz kıldık) manasında müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu   اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًاۜ  cümlesi, masdar teviliyle  كَتَبْنَا  fiilinin mef’ûlü konumundadır.

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar ve tekit harfi  اَنَّ ‘ye dahil olan muttasıl zamir  هُ , şan zamiridir.

اَنَّ ’nin haberi olan  مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًاۜ  terkibi, şart üslubunda gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. 

Mübteda olan  مَنْ ’in haberi  قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkibin,  مَنِ ’in haberi olması da caizdir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

اَوْ فَسَادٍ  muzâfun ileyh olan نَفْسٍ ‘e matuftur. Cihet-i camiâ, tezayüftür. Bu kelimelerdeki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Nefiy siyakında nekre selbin umumuna işarettir.

فِي الْاَرْضِ  car mecruru  فَسَادٍ  ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فَسَادٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

فَ  karinesiyle gelen cevap  فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًاۜ  cümlesine dahil olan  كَاَنَّمَا , kâffe ve mekfûfedir.  Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107) 

جَم۪يعًا  kelimesi  النَّاسَ ‘nin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

نَفْسًا - بِغَيْرِ نَفْسٍ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

نَفْسٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَنَّهُ  deki  هُ , şan zamiridir.  مَنْ قَتَلَ نَفْسًا  cümlesi şan zamirini tefsir eder. Yani ”Biz onlara çok önemli bir şeyi farz kıldık. Bu önemli şey birini haksız yere öldürmenin bütün insanları öldürmek gibi olmasıdır” demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

بِغَيْرِ نَفْسٍ  ifadesi [Bir cana kıymaksızın] demektir, ancak kısas amacıyla cana kıymayı kapsamamaktadır.  اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ  ifadesi de nefse ma‘tūftur ve mana [veya yeryüzünde bozuculuk yapmaksızın] takdirindedir. Fesattan maksat şirktir. Yol kesicilik / haramilik olduğu da söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Kur’an’da  فِي الْاَرْضِ  ibaresiyle birlikte  فَسَادٍ  kelimesi çok kullanılmıştır.

فِي الْاَرْضِ  ibaresinin takdimi ihtimam içindir. İsrafın ne kadar kötü olduğunu anlatmak için bu takdim yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعاًۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la … مَنْ قَتَلَ نَفْسًا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Şart üslubundaki terkipte isim cümlesi formunda gelen  مَنْ اَحْيَاهَا  cümlesi şarttır.

Mübteda olan  مَنْ ’in haberi  اَحْيَاهَا  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعاً  cümlesine dahil olan  كَاَنَّمَا, kâffe ve mekfûfedir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

جَم۪يعًا  kelimesi  النَّاسَ ‘nin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا  cümlesiyle  وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اَحْيَا -  قَتَلَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَمَنْ اَحْيَاهَا  [Kim, o nefsi diriltirse] cümlesinde istiare vardır. Çünkü maksat, "kim onu sağ bırakır, öldürmeye teşebbüs etmezse" demektir. Zira ölümünden sonra bir nefsi diriltmeye Allah'tan başka kimsenin gücü yet­mez. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ve bundan önceki teşbihten maksad, biri için korkuyu diğeri için de rağbeti azami derecede uygun tasvirleri yapmak suretiyle katlin ne kadar korkunç bir cinayet; hayat kurtarmanın da ne kadar büyük bir insanlık hizmeti olduğunu belirtmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayette temsili benzetme vardır. Teşbihin temelinde, kanın kutsallığı, Allah'a isyan etmek, bir ipucu uğruna birini öldürmeye cüret etmek ve Allah'ın büyük gazabını çekmek vardır.

Bu teşbihin faydası şudur: Tek bir canı öldürmeyi bütün insanları öldürüyormuş gibi göstererek korkutmak ve öldürmekten caydırmak ve bir insanı yaşatmanın bütün insanları yaşatmak gibi olduğunu göstererek insanı yaşatmaya teşvik etmektir. (https://tafsir.app/aljadwal/5/32)


 وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِۘ ثُمَّ اِنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِي الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِۘ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  رُسُلُنَا  izafetinde, azamet zamirine muzâf olan  رُسُلُ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

ثُمَّ اِنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِي الْاَرْضِ لَمُسْرِفُون  cümlesi atıf harfi  ثُمَّ  ile kasemin cevabına atfedilmiştir. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

مِنْهُمْ  car mecruru  كَث۪يرً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Zaman zarfı  بَعْدَ ذٰلِكَ  ve  فِي الْاَرْضِ  car-mecruru ihtimam için, amilleri olan  لَمُسْرِفُون ‘ye takdim edilmiştir.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile eyleme işaret edilmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

لَمُسْرِفُون  , rubaî mezid fiil  أسرف ‘nin ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَتَلَ - نَفْسٍ - النَّاسَ - اَحْيَا - فِي الْاَرْضِ - جَم۪يعًاۜ - مَنْ - ذٰلِكَ  kelimelerinin tekrarında reddü’l acüz ale’s -sadr sanatı vardır.

كَث۪يرًا - جَم۪يعًاۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazir ve muvazene sanatları vardır.

Bu cümle, daha önce geçen  كَتَبْنَا عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  [İsrâiloğullarına şunu yazdık] cümlesine matuf olmayıp müstakil bir cümledir. Bu kelâmın şamil olduğu mananın tahakkukuna son derece önem verildiği için hem yeminle, hem de tahkik harfi ile tekid edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Zamir makamında gelen işaret ismi  ذٰلِكَ   bunun son derece belli, müşahede edilebilir cinsten sayıldığını bildirir. Bunun uzaklık manasını içermesi de işaret edilen davranışın derecesinin yüksek ve mertebesinin uzak olduğunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mevcut ifade yerine "Andolsun ki, Peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik" mealinde bir ifade kullanılmamış olması, Peygamberlerin tebliğ ve haberlerinin onlara ulaştığını sarahatle bildirmek içindir. Çünkü bu, onlann azgınlık ve inatta son derece ileri gittiklerine daha iyi delâlet eder. (Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile müşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

Mâide Sûresi 33. Ayet

اِنَّمَا جَزٰٓؤُا الَّذ۪ينَ يُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَاداً اَنْ يُقَتَّلُٓوا اَوْ يُصَلَّـبُٓوا اَوْ تُقَطَّعَ اَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ اَوْ يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِۜ ذٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ  ٣٣


Allah’a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا şüphesiz
2 جَزَاءُ cezası ج ز ي
3 الَّذِينَ kimselerin
4 يُحَارِبُونَ savaşanların ح ر ب
5 اللَّهَ Allah
6 وَرَسُولَهُ ve elçisiyle ر س ل
7 وَيَسْعَوْنَ ve çalışanların س ع ي
8 فِي
9 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
10 فَسَادًا bozgunculuk yapmağa ف س د
11 أَنْ
12 يُقَتَّلُوا öldürülmeleri ق ت ل
13 أَوْ veya
14 يُصَلَّبُوا asılmaları ص ل ب
15 أَوْ yada
16 تُقَطَّعَ kesilmesi ق ط ع
17 أَيْدِيهِمْ ellerinin ي د ي
18 وَأَرْجُلُهُمْ ve ayaklarının ر ج ل
19 مِنْ
20 خِلَافٍ çapraz خ ل ف
21 أَوْ veya
22 يُنْفَوْا sürülmeleridir ن ف ي
23 مِنَ
24 الْأَرْضِ bulundukları yerden ا ر ض
25 ذَٰلِكَ bu
26 لَهُمْ onlar için
27 خِزْيٌ bir rezilliktir خ ز ي
28 فِي
29 الدُّنْيَا dünyada د ن و
30 وَلَهُمْ onlara vardır
31 فِي
32 الْاخِرَةِ Âhirette ise ا خ ر
33 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
34 عَظِيمٌ büyük ع ظ م

Nefeye نفي : نَفَى fiili atmak, çıkarmak, ihraç etmek, sürmek sürgüne yollamak, kabul etmemek, reddetmek ve olumsuz kılmak gibi anlamlara gelir.  ((Dağarcık))  Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil formunda 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres) Türkçede kullanılan şekilleri nefiy ve menfîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 


اِنَّمَا جَزٰٓؤُا الَّذ۪ينَ يُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَاداً اَنْ يُقَتَّلُٓوا اَوْ يُصَلَّـبُٓوا اَوْ تُقَطَّعَ اَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ اَوْ يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir. اِنَّمَا  kaffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; meneden alıkoyan anlamında olup, buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ‘ nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.

جَزٰٓؤُا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُحَارِبُونَ اللّٰهَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يُحَارِبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

رَسُولَهُ  atıf harfi  وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur.  

يَسْعَوْنَ  fiili  نَ ’un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يَسْعَوْنَ  fiiline mütealliktir. فَسَادًا  hal olup fetha ile mansubdur.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  جَزٰٓؤُا ’nun haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يُقَتَّلُٓوا  fiili  نْ ’un hazfıyla mansub meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. يُصَلَّبُٓوا  fiili atıf harfi  اَوْ  ile  يُقَتَّلُٓوا  fiiline matuftur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.  تُقَطَّعَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir.  اَيْد۪يهِمْ  naib-i fail olup,  ی  üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اَرْجُلُهُمْ  atıf harfi  وَ ’la  اَيْد۪يهِمْ ’e matuftur. مِنْ خِلَافٍ  car mecruru  اَيْد۪يهِمْ  ve  اَرْجُلُهُمْ  kelimelerinin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri ; مختلفة (Farklıdır.) şeklindedir. يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِ  cümlesi, atıf harfi  اَوْ  ile  تُقَطَّعَ اَيْد۪يهِمْ ’ye matuftur.  

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. يُنْفَوْا  fiili mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْاَرْضِ  car mecruru  يُنْفَوْا  fiiline mütealliktir. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org 

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُحَارِبُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale  babındandır. Sülâsîsi  حرب ’dur. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُقَطَّعَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  قطع ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 ذٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. لَهُمْ  car mecruru  خِزْيٌ ’un mahzuf haline mütealliktir.  خِزْيٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. 

فِي الدُّنْيَا  car mecruru  خِزْيٌ ‘nun mahzuf sıfatına müteallik olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ  cümlesi, atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere veya mahzuf hale mütealliktir.  فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru  عَذَابٌ ‘un mahzuf ikinci haline mütealliktir. 

عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  عَظ۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَظ۪يمٌ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir.Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّمَا جَزٰٓؤُا الَّذ۪ينَ يُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَاداً اَنْ يُقَتَّلُٓوا اَوْ يُصَلَّـبُٓوا اَوْ تُقَطَّعَ اَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ اَوْ يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِۜ

 

Ayet istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasında, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Müsnedün ileyhin izafetle marife olması az sözle çok anlam ifadesi içindir.

Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifadesi ise onlara tahkir ifade eder.

جَزٰٓؤُا ‘nun muzâfun ileyhi konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  يُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهَ  isminin zikri tecrîd sanatıdır.

يُحَارِبُونَ اللّٰهَ  ifadesinde istiare vardır. Savaş açmak anlamındaki  يُحَارِبُونَ  fiili, Allah’ın emir ve yasaklarına uymamak manasında müstear olmuştur. Allah’ın buyruklarına karşı gelenler, hükümdarla mücadele edenlere benzetilmiştir.

Lafza-ı celâle tezayüf nedeniyle atfedilen  رَسُولَهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, resul için şan ve şereftir. 

رَسُولَ - اللّٰهَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Cümlede Allah’a itaatten sonra resulüne itaatin zikredilmesi, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

Aynı üsluptaki  وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادً  cümlesi atıf harfi  وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَسَادًا  kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

فَسَادًا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُقَتَّلُٓوا  cümlesi, masdar teviliyle  جَزٰٓؤُا ‘nun haberi konumundadır. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üsluptaki  اَوْ يُصَلَّبُٓوا  ile  اَوْ تُقَطَّعَ اَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ  ve  يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِ  cümleleleri, muhayyerlik ifade eden اَوْ  atıf harfi ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebepleri hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

مِنْ خِلَافٍ  car mecruru , اَيْد۪يهِمْ  ve  اَرْجُلُهُمْ  kelimelerinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri ; مختلفة (Farklı ) şeklindedir.

Savaş açanların ve cezalarının sayılması taksim sanatıdır.

يُنْفَوْا - تُقَطَّعَ - يُصَلَّبُٓوا - يُقَتَّلُٓوا  fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Muzari fiil sıygasında gelen cümleler, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

يُقَتَّلُٓوا - يُصَلَّبُٓوا  ve  اَيْد۪يهِمْ - اَرْجُلُهُمْ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْاَرْضِ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayrıca ayette leff ü neşr-i müretteb sanatı vardır. Önce suç söylenmiş, sonra bunun cezaları zikredilmiştir. Suça göre cezalar değişir. Harb edenler öldürülür veya asılır. Fesat çıkaranların eli ayağı kesilir, daha hafif suç işleyenlere de sürgün cezası verilir.

اِنَّمَا  edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatab konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

يُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  [Allah'a ve Resulüne karşı savaşanlar]’dan murad, bir kavle göre Resulullah'a (s.a.v) karşı mücadele edenler demektir. Burada önce Allah Teâlâ'nın zikredilmiş olması, Resulullah’ ın (s.a.v) Allah (c.c) katındaki mertebesinin ne kadar yüksek olduğuna dikkat çekmek içindir.

Bir başka görüşe göre ise asıl maksat, müslümanlara karşı savaşanların hükmünü belirtmektir. Ancak bu, müslümanları tazim için, Allah Teâlâ ile Resulüne karşı savaşmak olarak ifade edilmiştir. Yani Allah'ın ve Resulünün dostlarına karşı savaşanlar... demektir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

حرپ  kelimesinin asıl manası soygundur; burada murad yol kesmektir. Bazılarına göre, şehirde de olsa hırsızlık yolu ile başkasının malını almaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

يُحَارِبُونَ اللّٰهَ  [Allah ile savaşmak] O’nun kulları ile savaşmak veya O’nun hükümlerine karşı çıkarak O’na savaş açmış olmak demektir.

الَّذ۪ينَ يُحَارِبُونَ اللّٰهَ [Allah’a karşı savaşanlar] cümlesinde muzâf hazfedilmiştir. Takdir; Allah’ın dostlarına karşı savaşanlar şeklindedir. Çünkü Allah’a karşı ne savaşılır, ne de Allah mağlup edilir. Kelam, mecaz yoluyla söylenmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًا  cümlesinin manası, onlar fesat iktisab ederler, onu toplarlar ve suç işlerler demektir. Çünkü  سعى  fiili, iktisab etmek ve biriktirmek anlamında kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِنَّمَا جَزٰٓؤُا الَّذ۪ينَ يُحَارِبُونَ  ayetindeki  اِنَّمَا  ile olan hasr, sebebi nüzulündeki iki rivayetin daha doğru olanına göre izafî hasrdır ve Rasulullah’ın (s.a.v) emrettiği cezayı iptal için kalp kasrıdır. Taberi’nin İbni Abbas’tan rivayetine göre hasr, onların cezası ancak budur demektir. Öyleyse kasrdan maksat, bu dört şeyden biri için bundan daha az cezanın olmamasıdır. Hasr, takdir edilen bu cezayı büyük görenin ve hafifletilmesinden yana olanın düşüncesine cevap olabilir ki ayet aslında bu sebeple nazil olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

“Allah ve Resulü ile savaşanlar” Peygamber (s.a.v)’e savaş açanlardır. Müslümanlarla savaş da onunla savaş hükmündedir. “Yeryüzünde bozgunculuk yapmak için koşturanların” ifadesindeki  فَسَادًا  kelimesi  َمُفٔسدين  (fesatçı / bozucu olarak) anlamındadır ve haldir,  ya da yeryüzündeki koşturmaları fesat yolu ile yani bozuculuk şeklinde olduğu için ifade  ىفسدون في الارض  (Yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.) mesabesinde olur, bu mana itibariyle de  فَسَادًا  lafzı mef'ûlu mutlak olmak üzere nasb edilir.  ِللفساد  (fesat için) takdirinde mef'ûlün leh olması da mümkündür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

مِنْ خِلَاف  daki  مِنْ  harf-i ceri  اَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ  cümlesinden hal konumunda olup ibtidaiyyedir. Kesme eyleminin kaydıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 ذٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda,  خِزْيٌ  haberdir. 

لَهُمْ  car mecruru  خِزْيٌ ’un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي الدُّنْيَا  car mecruru  خِزْيٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Sıfat, ihtimam için mevsufunun önüne geçmiştir.

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilene dikkat çekmek içindir. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun önemini vurgular.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile ayette söz konusu edilen cezalara ve Allah’ın gazabına uğrama durumlarına işaret olunmaktadır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi) 

خِزْيٌ ‘ daki tenvin nev, teksir ve tahkir ifade eder. Nekre gelerek bu cezanın anlayamayacağımız kadar kötü ve çok olduğu ifade edilmiştir. 

فِي الدُّنْيَا  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الدُّنْيَا , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dünya, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen  وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında tezat vardır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  muahhar mübtedadır.

فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru,  عَذَابٌ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif, halin; sahib-i halin önüne geçmesi takdim-tehir sanatıdır.

عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. Kelimedeki nekrelik tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.

عَظ۪يمٌ۟  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

لَهُمْ  iki kere tekrarlanarak ve takdim edilerek vurgulanmıştır. Tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ  cümlesiyle, وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

الدُّنْيَا  ve  الْاٰخِرَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı,  خِزْيٌ  ve  عَذَابٌ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

"Harb" kelimesinin asıl manası soygundur; burada murad yol kesmektir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

Mâide Sûresi 34. Ayet

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْۚ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟  ٣٤


Ancak onları ele geçirmenizden önce tövbe edenler bunun dışındadırlar. Artık Allah’ın çok bağışlayıcı, çok merhamet edici olduğunu bilin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِلَّا hariç
2 الَّذِينَ kimseler
3 تَابُوا tevbe eden(ler) ت و ب
4 مِنْ
5 قَبْلِ önce ق ب ل
6 أَنْ
7 تَقْدِرُوا ele geçirmenizden ق د ر
8 عَلَيْهِمْ onları
9 فَاعْلَمُوا bilin ki ع ل م
10 أَنَّ muhakkak
11 اللَّهَ Allah
12 غَفُورٌ bağışlayandır غ ف ر
13 رَحِيمٌ esirgeyendir ر ح م

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْۚ

 

اِلَّا  istisna harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl olan  الَّذ۪ينَ , müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَابُوا۟  ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

تَابُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ قَبْلِ  car mecruru  تَابُوا  fiiline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَقْدِرُوا  fiili,  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  تَقْدِرُوا  fiiline mütealliktir. 

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

Fiil cümlesidir. فَ  taliliyye veya zaiddir.  اعْلَمُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  اعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  رَح۪يمٌ۟  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْۚ

 

Ayet önceki ayette sayılanlardan istisna edilenleri bildirmektedir. Müstesna olan  ٱلَّذِینَ ’nin sılası   تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْۚ  cümlesi , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْ  cümlesi, masdar tevili ile  قَبْلِ ‘nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْ ibaresi, dünyadaki cezaları uygulanmadan önce manasındadır.


فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

 

فَ , ta’liliyedir. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Gaib zamirden muhatap zamirine iltifat sanatı vardır.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Bu cümle masdar teviliyle  اعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

فَاعْلَمُٓوا  ifadesi muhatap zamiriyle gelerek muhataplar bilmeyen menzilesine konmuş, böylece bu affın büyüklüğü gösterilmek istenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah’ın  غَفُورٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu son cümle lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Yani vazgeçer tövbe ederseniz  Allah’ın mağfiretine kavuşursunuz demektir.

Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede zahir manaya, ‘Tövbe ederseniz, affedilirsiniz.’ manası idmac edilmiştir.

Mâide Sûresi 35. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ  ٣٥


Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 اتَّقُوا korkun و ق ي
5 اللَّهَ Allah’tan
6 وَابْتَغُوا ve arayın ب غ ي
7 إِلَيْهِ O’na
8 الْوَسِيلَةَ yol و س ل
9 وَجَاهِدُوا ve cihadedin ج ه د
10 فِي
11 سَبِيلِهِ O’nun yolunda س ب ل
12 لَعَلَّكُمْ umulur ki
13 تُفْلِحُونَ kurtuluşa erersiniz ف ل ح

Bu mükemmel sistem, insan ruhunu, her yönden ele alıp, onun beşeri varlığına bütün yönlerden seslenmekte ve onu günahtan alıkoyup, itaate yöneltecek, duyarlı noktalarını aramaktadır. Sistemin ilk hedefi, insan nefsini doğrultarak, saptırmaktan kurtarmaktır. Ceza bu yollardan sadece biridir. O, ne temel hedef ne de yegane yöntemdir.

Burada da, Adem’in iki oğlunun kıssası -çıkarılması gereken derslerle başlamaktadır. Daha sonra gönülleri hoplatacak bir cezalandırmadan söz edilmekte ve bunu Allah’tan sakınmaya, çekinmeye ve azabından korkmaya çağrı, cezayla korkutmayı içeren bir davet izlemektedir.

Ey müminler Allah’tan korkunuz. Korku sadece Allah’tan olmalıdır. İşte insanlık onuruna yakışan korku budur. Kılıçta, kırbaçtan korkmak ise düşüklüktür. Düşüklük ise, ancak aşağılık kimselere yaraşır. Allah’tan korkmak, daha öncelikle, daha onurlu ve daha arındırıcıdır. Zira, gizlide ve açıkta vicdana eşlik eden,insanların bilmedikleri durumlarla bile kötülük yapmaya engel olan Allah korkusudur. Halbuki bunun kuvveti, bu durumlarda işlemez. Gerekli olmasına rağmen, tek başına uygulanamaz. Çünkü kanun kuvvetinin ulaşamadığı durumlar vardır. Vicdanlarının sakınacağı ilahî bir otorite ve görünmez bir gözetim olmaksızın yalnızca kanun gücünün etkin olduğu bir toplumun veya ferdin kurtuluşu söz konusu olamaz.

“… Sizi ona yakınlaştırabilecek her yolu arayınız.”

Allah’tan korkun, sizi O’na yakınlaştıracak her yolu deneyin ve o doğrultuya yöneltecek her nedene sarılın. Bir rivayette İbn-i Abbas şöyle demiştir:

“O’na yaklaştıracak bir yol arayın” ayeti “ihtiyaçlarınızı ondan isteyin” anlamındadır. Gerçekten insan, Allah’a muhtaç olduğunu hissettiği anda ihtiyacını istediği, ne zaman onun ilahlığı karşısında kuluna yaraşır bir konumda bulunur. Böylece kurtuluşa en yakın olan doğru bir konumda olur. Her iki yorum da, ayetteki ibareyi uygundur. Ayet, kalbin kurtuluşunu ve vicdanın canlanışını ifade etmekte ve beklenilen kurtuluş ile son bulmaktadır:

“… Ki kurtuluşa eresiniz.”

(Fizilal-il Ku’an / Seyyid Kutub)

Riyazus Salihin, 387 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur” dedi:
“Her kim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb ilân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.”
Buhârî, Rikak 38

 

Riyazus Salihin, 1039 Nolu Hadis
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Ezanı işittiğiniz zaman, müezzinin söylediklerinin aynısını siz de söyleyin. Sonra bana salâvat getirin. Çünkü bir kimse bana bir defa salâvat getirirse, Allah buna karşılık ona on defa salât eder. Daha sonra benim için Allah’tan vesîleyi isteyin. Çünkü vesîle, cennette Allah’ın kullarından bir tek kuluna lâyık olan bir makamdır. O kulun ben olacağımı umuyorum. Benim için vesîleyi isteyen kimseye şefatim vâcip olur.”
Müslim, Salât 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvud, Salât 36; Tirmizî, Menâkıb 1; Nesâî, Ezân 37
 

وسل Arzuyla bir nesneye ulaşıp yaklaşmaya veya kendini ona yakın etmeye çalışmadır. Arzu/dilek ( isteyerek ulaşmak) anlamı taşıdığı için وَصِيلَة sözcüğünden daha özel anlamlıdır. Allah-u Teala’ya ulaştıracak gerçek vesile; ilim ve ibadet ile O’nun yolunda yürümek ve şeriatin güzel ahlak ilkelerini izlemektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de yalnız bu kalıpta ve sadece 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri vesile ve tevessüldür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  اتَّقُوا اللّٰهَ ’dir.  

اتَّقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ابْتَغُٓوا  atıf harfi وَ  ile اتَّقُوا ‘ya matuftur. 

ابْتَغُٓوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِ  car mecruru  ابْتَغُٓوا  fiiline mütealliktir.  الْوَس۪يلَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ cümlesi, atıf harfi  وَ ’la nidanın cevabına matuftur.  

جَاهِدُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِه۪  car mecruru  جَاهِدُوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

ابْتَغُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dir. 

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ‘dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

جَاهِدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

İsim cümlesidir. لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كُمْ  muttasıl zamiri,  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُفْلِحُونَ  cümlesi,  لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

تُفْلِحُونَ  fiili  نَ ’un  sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

تُفْلِحُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  فلح ’dir.  

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Iman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve tazim ve haberin medih üzere olduğunu bildirmek içindir.

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. 

Nidanın cevap cümlesi olan  اتَّقُوا اللّٰهَ ; emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Bazı salihler Allah Teâlâ'nın,  ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’anî edeptir.

یَـٰۤأَیُّهَا ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟  şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi  يَٓا  gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)  

وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ  ve  وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪  cümleleri, وَ ’la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebepleri hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her iki cümle de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

سَب۪يلِه۪  izafetinde lafza-i celâle aid zamire muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve şeref ifade eder.

سَب۪يلِه۪  ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır.  Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.

ف۪ي سَب۪يلِه۪  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ  cümlesinde takdim- tehir sanatı vardır. Car-mecrur  اِلَيْهِ , ihtimam için, mef’ûl olan الْوَس۪يلَةَ ‘ye takdim edilmiştir

وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ  cümlesinde istiare sanatı vardır. Vesile, izinden gidilip tabi olunan bir kişiye benzetilmiştir. İfadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

الْوَس۪يلَةَ  ile kastedilen, Allah Teâlâ'ya yaklaşmak için tevessül edilen itaat ile günahların terkidir. Vesile ile hayırlı ameller kastedilmiş olabilir.

الْوَس۪يلَةَ ‘nin marifeliği cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Herhalde vesile ile aramaktan maksat, emredilen takvadır. Çünkü daha önce de belirtildiği gibi, her şeyin başı, her hayra erişmenin ve her zarardan kurtulmanın vesilesi takvadır. Buna göre bu cümle, makabli için beyan ve tekid mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayet, muhariblerin tehdidi ve ceza hükümleri ile ilgili ayetlerle  اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْاَنَّ لَهُمْ  مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا  [Maide/36] ayeti arasında itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اتَّقُوا  fiili  افتعل  babındandır, aslı  وقى  dır. Bu babın fiile kazandırdığı manalar şöyle olabilir:

1-Mutavaat: Takvanın gerektirdiği hükümlere gönülden bağlanıp, boyun eğin demektir.

2-Tedarik etmek: Takvanın bütün şubeleri hakkında bilgi edinin.

3-Bazı isimleri fiilleştirmek: Takvanız, lafta, kağıtta kalmasın, hayata bilfiil geçirin.

4-Müştereklik: Allah’la kulları arasında, diğer kullarla arasında takvayı yerine getirin. Takvayı yayın, yansıtın.

5-Talep (istek): Daima takvada derece almaya bakın. Taklitten, tahkike yönelerek fiilî dua ile her zaman takvalı yaşayıp, takva ile ölmeyi lisan ile isteyip, talep edin.

6-Göstermek: Takvanızı ihlaslı amellerle gösterip teşvikçisi olun.

7-Gayret ve mübalağa: Takvanın en alt derecesinden, en üst derecesine vasıl olmaya azami gayret gösterin.

8-Tadiye, geçişlilik: Takvanın tesiri hem kendi hayatımızda, hem diğer insanların hayatında tesirli olsun, öğrenin, eğitin, teşvik edin, destek verin. (Medine Balcı, Dergahü’l Kuran)

 

لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تُفْلِحُونَ ’nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub;  “ لَعَلَّ  kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Bu ayetin hakim üslubunda geldiği söylenebilir.

Ayetin sonunda cem' ma’at-taksim vardır. İman edenler, Allah’tan korkanlar, yaklaşmaya vesile arayanlar, Allah yolunda cihad edenler, kurtuluşa ermekte cem’ edilmiştir.

Mâide Sûresi 36. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِه۪ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ٣٦


Şüphesiz yeryüzünde olanların hepsi ve yanında bir o kadarı daha kendilerinin (kâfirlerin) olsa da onu kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verecek olsalar, onlardan yine kabul edilmez. Onlara elem dolu bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
4 لَوْ eğer
5 أَنَّ şüphesiz
6 لَهُمْ kendilerinin olsa
7 مَا olanların
8 فِي
9 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
10 جَمِيعًا hepsi ج م ع
11 وَمِثْلَهُ ve onun bir katı daha م ث ل
12 مَعَهُ onunla beraber
13 لِيَفْتَدُوا fidye verseler ف د ي
14 بِهِ onu
15 مِنْ
16 عَذَابِ azabına karşılık ع ذ ب
17 يَوْمِ gününün ي و م
18 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
19 مَا
20 تُقُبِّلَ kabul edilmez ق ب ل
21 مِنْهُمْ kendilerinden
22 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
23 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
24 أَلِيمٌ acıklı ا ل م

Diğer tarafta ise Allah’tan sakınıp O’na yakınlaştıracak yol ve kurtuluşa eremeyen kafirlerin tablosu yer almaktadır. Bu canlı ve somut bir gerçektir. Nitelikler ve detaylı bilgiler verme yoluna gidilmekte, fakat, kıyamet sahnelerini ve diğer büyük amaçlarını ortaya koyarken işlediği yönteme uygunu olarak hareketleri ve heyecan verici olayları anlatmaktadır:

“Kafirlere gelince eğer yeryüzünün tüm varlıkları bir kat fazlası ile birlikte kendilerinin olsa da bu servetlerini kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye olarak verseler bu fidyeleri kabul edilmez. onları acıklı bir azap beklemektedir.”

İnsan hayalinin tasavvur edebileceği en uç nokta kâfirlerin dünyada bulunan her şeye sahip olmaları varsayımıdır. Fakat, Kur’an’ın üslubu, varsayımlar dünyasında ulaşılabilecek bu hayalden daha fazlasını var saymaktadır. Evet onlara, dünyadakilerin tümünün bir kat fazlası ile onların olduğunu varsaymakta ve kıyamet günü azaptan kurtuluş fidyesi olarak bunları vermeyi dileyeceklerini tasvir etmektedir. Onlar ateşten çıkmak için çabalamalarını bu hedefe ulaşmamalarını ve sürekli eziyet veren bir azap içinde kala kalışlarının manzarasını çizmektedir. Gerçekten bu somut ve hareketli bir manzaradır. Bu manzaradan onlar yanlarında dünyadaki herşeyi ve bir o kadarı daha bulunur haldedirler. Allah’a kurtuluş akçesi vermek isterken ki o halleri… Umduklarını bulamamış istekleri reddedilmiş durumdayken cehenneme girişleri sırasındaki halleri… Ve oradan çıkmak isterlerken orada kalmaya zorlanırken ki manzaraları…

(Fizilal-il Ku’an / Seyyid Kutub)

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِه۪ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْۚ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا۟ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak  mahallen merfûdur. 

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri  ثبت  (Sabit oldu) şeklindedir. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا  müşterek ism-i mevsûl  اَنَّ ’nin muahhar ismi olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. 

جَم۪يعًا  ism-i mevsûl  مَا ’nın hali olup fetha ile mansubdur. مِثْلَهُ  atıf harfi  وَ ’la  مَا  ism-i mevsûlune matuftur. Mekân zarfı  مَعَ  mahzuf hale mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِ  harfi,  يَفْتَدُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  لَهُمْ ‘e yani  اَنَّ ’nin haberine mütealliktir.  

يَفْتَدُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  يَفْتَدُوا  fiiline mütealliktir.  

مِنْ عَذَابِ  car mecruru يَفْتَدُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı  مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ ’dur.  

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تُقُبِّلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. مِنْهُمْ  car mecruru  تُقُبِّلَ  fiiline mütealliktir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَفْتَدُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi فدي ’dir. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

تُقُبِّلَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındandır. Sülâsîsi قبل  ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمۡ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. أَلِیمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَل۪يمٌ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِه۪ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْۚ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. الَّذ۪ينَ  mübteda, şart üslubunda gelen  لَوْاَنَّ لَهُمْ  مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِه۪ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْۚ  terkibi haberdir.

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek, bahsi geçenleri tahkir etmek, azamet ve dehşet bildirmek içindir.

Müsnedün ileyh konumundaki  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

لَوْ  şart harfi, اَنَّ  tekit ve masdar harfidir.

اَنَّ  ve akabindeki   لَهُمْ  مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِه۪ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ  sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar teviliyle, takdiri  ثبت (Sabit oldu) olan mahzuf fiilin failidir. Bu takdire göre müspet mazi fiil sıygasındaki cümle şarttır. 

Masdar-ı müevvel olan cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecruru,  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  مَا  müşterek ism-i mevsûlu, muahhar ismidir. Sılası mahzuftur. فِي الْاَرْضِ  , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

جَم۪يعًا  kelimesi ism-i mevsûl  مَا ’nın halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Mekan zarfı  مَعَهُ , mevsûle matuf olan  وَمِثْلَهُ  ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَفْتَدُوا بِه۪ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ  cümlesi, mecrur mahalde olup  اَنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ  cümlesi şartın cevabıdır. Menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

تُقُبِّلَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Bu cümlede fiil  لم  ile değil, ما  ile olumsuzlanmıştır. Çünkü bu harf daha kuvvetlidir. ما فعل  sözü لقد فعل  cümlesini, لم يفعل  sözü  فعل  cümlesini olumsuzlar. ما  harfi, mazi fiili olumsuzladığı zaman kasemin cevabı menzilindedir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 317, Yasin/69)

مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ , onlardan fidye kabul edilmeyecek ifadesi, azaplarının kesinliğine, azaptan kurtulmalarının imkansız olduğuna işaret eden mecazî bir üsluptur. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bu ilâhî kelâmdan murad, inkâr ve küfredenler için azabın kaçınılmaz ve herhangi bir yolla bu azaptan kurtulmanın imkânsız olduğunu temsilî bir ifade ile belirtmektir. Bu kelâm, kıyamet gününde kâfirlerin mükâfata nail olması şöyle dursun nelere tevessül ederlerse etsinler azaptan kurtulmalarının imkânsız olduğunu belirtmek suretiyle, zaman geçirmeden emirlere uymanın gerekliliğini tekid ve müminleri, Allah'a yaklaşmak için vesileler ihdasına koşmaya teşvik eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

… لَوْ اَنَّ لَهُمْ  şeklindeki cümle bu azabın onlardan ayrılmayacağını ve onlar için hiçbir şekilde azabtan kurtuluş yolu olmayacağını vurgulayan bir temsildir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

[Kıyamet gününün azabı] ibaresinde kevn-i lâhik alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Çünkü kıyamet gününde hesap görülecek, azap sonra başlayacaktır. Bununla beraber o günün dehşetinin başlı başına bir azap olduğunu ifade için bir mübalağa da olabilir.

وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

Ayetin son cümlesi şartın cevabı olan  مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. İşarî olarak verdiği azabın şiddetinden dolayı, azap verirken kendisi bile acımaktadır şeklinde düşünülebilir.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

عَذَابٌ - مَا  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.  

عَذَابٌ - أَلِیمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Burada elîm azabın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder.

Buna karşılık onlara büyük azap türleri içerisinden öylesine büyük bir azap vardır ki, bu azabın künhünü Allah’tan başkası bilmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir. 

Günün Mesajı
Allah yeryüzünde fesad çıkarmayı haram kılmıştır. Buna dünyada ceza verildiği gibi ahirette de ceza verilir. Allah teala şartlarına uygun olarak tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Gönlünün sesini dinle. Uzaklarda bir yerden sesleniyor sana. Başını kaldır ve kulak ver. Gözlerinde beliren ışıkla, gönlüne düşen bir umut tohumu. Heyecandan tıkanan nefesinle, umut tohumunu sulayan göz yaşların. Adım atmaya takatim yok derken, damarlarında çoğalarak akan enerjin.

Başını kaldır ve bak. Işığı, karanlıkları yırtarak gelen güneşe bak. Ayağa kalk ve ilerle. Hayır, adım atma. Peşinden ölüm geliyormuş gibi koş. Kaçmak için değil. Hayatı yakalamak için. İç dünyanın ceplerine doldurduğun, sana geri adım attıran bahane taşlarını atarak, kendini hafifleterek koş.

 

Başını kaldır ve hatırla. Yaşadığın zorlukları bahane etme, herkesin bilinir ya da bilinmez derdi var. Yanlış olduğunu bildiklerini, masum görünen yalanlarına sarma. Ölümün bir gün sana da yetişeceğini hatırla. Heyecanını tutma. Savaşa gider gibi tekbirlerle koş. Bedeninin, zihninin ve başka insanların koyduğu sınırların doğurduğu korkularını ve vesveselerini, coşan imanınla yenerek koş.

Başını kaldır ve bak. Her sıkıntından, her düşüncenden, her korkundan, seni sen yapan her zerrenden haberdar ve sana şah damarından daha yakın olan Rabbin için koş. Yarınını yarın düşünürsün, bugününü değerlendirmek için koş.

Başını kaldır ve etrafına bak. Allah için koşmuşlara ve koşanlara selam vererek, onların hayatlarından ibret alarak ilerlemeye devam et. Yok böyle güzel bir yarış. Sonunda kaybedenin olmadığı bir yarış. Karar ver. İster yerinde sayanlardan, son nefesinde bahaneleri kabul görülmeyenlerden ol. İstersen, verilen her nefesi, her sözü, her adımı, her kararı Allah için harcanan yolda koş. Dünyanda ve ahiretinde kazananlardan ol.

Allah yolunda koşanlardan, Allah’tan korkanlardan, Allah’a yaklaşmak umuduyla çabalayanlardan ve kurtuluşa erenlerden olmak duasıyla.

Hazır mısın? Dünyalık vesveselerden, Rabbine sığınarak sıyrıl. Ve… Başla!

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji