19 Eylül 2024
En'âm Sûresi 158-165 (149. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

En'âm Sûresi 158. Ayet

هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ اَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَۜ يَوْمَ يَأْت۪ي بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْساً ا۪يمَانُهَا لَمْ تَكُنْ اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ اَوْ كَسَبَتْ ف۪ٓي ا۪يمَانِهَا خَيْراًۜ قُلِ انْتَظِرُٓوا اِنَّا مُنْتَظِرُونَ  ١٥٨


(Ey Muhammed!) Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez. De ki: “Siz bekleyin. Şüphesiz biz de bekliyoruz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هَلْ mı?
2 يَنْظُرُونَ bekliyorlar ن ظ ر
3 إِلَّا ille
4 أَنْ
5 تَأْتِيَهُمُ gelmesini ا ت ي
6 الْمَلَائِكَةُ meleklerin م ل ك
7 أَوْ yahut
8 يَأْتِيَ gelmesini ا ت ي
9 رَبُّكَ Rabbinin ر ب ب
10 أَوْ ya da
11 يَأْتِيَ gelmesini ا ت ي
12 بَعْضُ bazı ب ع ض
13 ايَاتِ ayetlerinin ا ي ي
14 رَبِّكَ Rabbinin ر ب ب
15 يَوْمَ gün ي و م
16 يَأْتِي geldiği ا ت ي
17 بَعْضُ bazı ب ع ض
18 ايَاتِ ayetleri ا ي ي
19 رَبِّكَ Rabbinin ر ب ب
20 لَا
21 يَنْفَعُ fayda sağlamaz ن ف ع
22 نَفْسًا kimseye ن ف س
23 إِيمَانُهَا inanması ا م ن
24 لَمْ hiç
25 تَكُنْ etmemiş ك و ن
26 امَنَتْ iman ا م ن
27 مِنْ
28 قَبْلُ daha önce ق ب ل
29 أَوْ ya da
30 كَسَبَتْ kazanmamış olan ك س ب
31 فِي
32 إِيمَانِهَا imanında ا م ن
33 خَيْرًا bir hayır خ ي ر
34 قُلِ de ki ق و ل
35 انْتَظِرُوا bekleyin ن ظ ر
36 إِنَّا biz de
37 مُنْتَظِرُونَ beklemekteyiz ن ظ ر

Kendilerine, belirtilen üstün nitelikleri taşıyan bir kitap gelmesine rağmen hâlâ yüz çevirip inanmamakta direnen o zalimler iman etmek için daha neyi bekliyorlar? Önceki bazı âyetlerde geçtiği üzere (bk. 8-9,37, 50, 58, 111, 124) müşrikler, İslâm’ın hak din olduğunu kanıtlayan açık seçik delillerle yetinmeyerek, akıllarınca Hz. Peygamber’i güç durumda bırakmak için daha başka delillerin gösterilmesini istiyorlardı.

 Klasik tefsirlerde genellikle buradaki “bazı âyetler” ifadesi kıyamet alâmetleri (eşrât-ı sâat) şeklinde tefsir edilmiştir. “Rabbin gelmesi”nden maksat, O’nun azabının gelmesi, vuku bulması veya Allah’ın mahşerde hüküm vermesidir. Kıyamet alâmetlerinin zuhurundan sonra veya sekerât-ı mevt denilen ölüm anında artık yükümlülük zamanı geçmiş ve sorumluluk dönemi başlamış olduğundan, bundan önce iman etmemiş “yahut inancı kendisine iyilik kazandırmamış” yani imanını sâlih amellerle bütünleştirip yararlı hale getirmemiş (İbn Atıyye, II, 367) kişinin o andan itibaren inandığını ifade etmesi kendisine bir fayda sağlamayacaktır (âyetin bu kısmıyla ilgili olarak mezheplerin farklı tefsir ve görüşleriyle ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Elmalılı, III, 2104-2109; İbn Âşûr, VIII, 186-1191).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 492-493

Huzeyfetu’l-Gifarı (r.a)’den rivayet edilmiştir: Biz bir gün kendi aramızda konuşurken, Hazreti Peygamber yanımıza çıkageldi. Bize “Ne konuşuyorsunuz?” dedi. Biz de “Kıyamet gününden konuşuyoruz” diye cevap verdik. Hazreti Peygamber; “Şüphesiz on alamet görülmedikçe kıyamet kopmayacaktır.” dedi ve “Deccal’i, dumanı(duhan), Dabbetü’l-arz’ı, güneşin batıdan doğmasını, İsa (a.s.)’ın yere inmesini, Ye’cuc ve Me’cuc’u, doğuda, batıda ve Arap yarımadasında olmak üzere üç yer çöküntüsünü, son olarak da Yemen’den çıkarak insanları Mahşere sürecek ateşin vuku bulacağını söyledi.” (Müslim, Fiten, 39).

 

İşte bunun icin Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur :”Güneş batıdan doğmadan önce kim tövbe ederse, Allah onun tövbesini kabul eder. “
(Müslim ,Zikir 43)

(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
 

هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ اَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَۜ

 

Fiil cümlesidir. هَلْ  istifham harfidir.  يَنْظُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّٓا  hasr edatıdır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel amili  یَنظُرُونَ ‘nin mef’ûlu olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَأْتِيَهُمُ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْمَلٰٓئِكَةُ  fail olup damme ile merfûdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. يَأْتِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  رَبُّكَ  fail olup damme ile merfûdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri; أمر ربك وعذابه (Rabbinin emri ve azabı) şeklindedir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. يَأْتِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. بَعْضُ  fail olup damme ile merfûdur. اٰيَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. رَبِّكَ  car mecruru  يَأْتِيَ  fiiline mütealliktir.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هَلْ : Muzari fiile dâhil olursa mânâyı istikbâle çevirir. Ancak muzari fiil istikbâl ifâde ediyorsa bu fiile dâhil olmaz.

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 يَوْمَ يَأْت۪ي بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْساً ا۪يمَانُهَا لَمْ تَكُنْ اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ اَوْ كَسَبَتْ ف۪ٓي ا۪يمَانِهَا خَيْراًۜ


يَوْمَ  zaman zarfı  لَا يَنْفَعُ  fiiline mütealliktir. يَأْت۪ي  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَأْت۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. بَعْضُ  fail olup damme ile merfûdur.

اٰيَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. رَبِّكَ  car mecruru  يَأْت۪ي  fiiline mütealliktir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْفَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. نَفْساً  mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ا۪يمَانُهَا  muahhar fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. تَكُنْ ‘un ismi müstetir olup takdiri  أنت ’dir. اٰمَنَتْ  cümlesi, تَكُنْ ‘un haberi olarak mahallen mansubdur. 

اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ  cümlesi,  ا۪يمَانُهَا ‘daki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

اٰمَنَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هي ’dir. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  اٰمَنَتْ  fiiline mütealliktir. قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.  كَسَبَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هي ’dir. ف۪ٓي ا۪يمَانِهَا  car mecruru  كَسَبَتْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَيْراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

خَيْراًۜ  kelimesi ismi tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  kelimeleri; muzâfun ileyhleri hazfedilince zamme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ  zarfı, hem cümleye,  hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


  قُلِ انْتَظِرُٓوا اِنَّا مُنْتَظِرُونَ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  انْتَظِرُٓوا ‘dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

انْتَظِرُٓوا  fiili  ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُنْتَظِرُونَ  kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

انْتَظِرُٓوا  fiili, sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındandır. Sülâsî mücerredi  نظر ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُنْتَظِرُونَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ اَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette  هَلۡ , istifham harfi, nefy manasında olup inkârî manadadır. Bunun için arkasından istisna harfi gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bu ayetin başındaki  هَلْ  istifham edatı olumsuzluk manasındadır. Buna göre ayetin takdirî manası, “Onlar, sana ancak şu üç şeyden birisi geldiği zaman iman ederler.

a) Meleklerin gelişi; b) Rabb-i Zü’l-Celâl’in gelişi; c) Yahut da, Rab tarafından kesin ve kāhir ayetlerin gelmesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kasırla tekit edilmiş cümle, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Masdar harfi  أَن ’den sonraki müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ  cümlesi, masdar teviliyle  یَنظُرُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır.

Nefy manasındaki istifham harfi  هَلْ  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يَنْظُرُونَ , maksur/sıfat, masdar-ı müevvel maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûf. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. 

Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

يَنْظُرُونَ  fiilinde irsâd sanatı vardır.

اَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ  ve  اَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَۜ  cümleleri atıf harfi  اَوْ  ile masdar-ı müevvel cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Her ikisi de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَاتِ رَبِّكَۜ  izafeti, muzâf olan  اٰيَاتِ ’ye, muzâfun ileyh olan  كَ  zamirinin aid olduğu Hz. Peygambere şan ve şeref ifadesi yanında Allah Teâlânın ona teselli hususunda son derece lütuf ile muamele ettiğine işaret eder.

أْتِيَ  fiilinin  بَعْضُ اٰيَاتِ ‘ye isnad edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ayetlere isnad edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette Rab ismine iltifat edilmiştir. 

İşin abesliğini göstermek ve Hz.Peygambere desteği artırmak için, zamir makamında Rab isminin tekrar zikredilmesi iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette bekledikleri şeylerin, kendilerine meleklerin gelmesi, bizzat senin Rabbinin gelmesi ve Rabbin mucizelerinden birinin gelmesi şeklinde belirtilmesi taksim sanatıdır.

Kāhir: İlâhî hâkimiyete karşı direniş gösterenlere önce akla ve duyulara hitap eden belgeler sunmak, bu yarar sağlamadığı takdirde çeşitli âfet ve belâlarla kendilerini uyarmak ve nihayet onları ortadan kaldırmak. (https://islamansiklopedisi.org.tr/kahhar)

Bu ifade, kâfirlere tebliğ ve uyarının ziyadesiyle yapıldığını, onların mazeretlerinin de tamamen ortadan kaldırıldığını bildirir. Burada  بَعْضُ اٰيَاتِ [bazı ayetler] denmesi, o ayetleri tazim etmek ve korku verici olduklarını bildirmek içindir. Nitekim iki yerde, اٰيَاتِ  kelimesinin, küllî mâlikiyet manası içeren  رب  ismine izafe edilmesi bunun içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 


  يَوْمَ يَأْت۪ي بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْساً ا۪يمَانُهَا لَمْ تَكُنْ اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ اَوْ كَسَبَتْ ف۪ٓي ا۪يمَانِهَا خَيْراًۜ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  يَوْمَ  zaman zarfı, konudaki önemine binaen, amili olan  لَا يَنْفَعُ  fiiline, mef’ûl olan  نَفْساً  de, faile takdim edilmiştir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam  يَأْت۪ي بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ  cümlesi,  يَوْمَ  ’nin muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz ifade kastına matuf   اٰيَاتِ رَبِّكَۜ  izafeti, muzâf olan  اٰيَاتِ ’ye, muzâfun ileyh olan  كَ  zamirinin aid olduğu Hz.Peygambere şan ve şeref ifadesi yanında Allah Teâlânın ona teselli hususunda son derece lütuf ile muamele ettiğine işaret eder.

نَفْساً  ’deki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder. “Hiçbir nefis” anlamındadır. Olumsuz sıygadaki nekre, umum ifade eder.

Nefiy siyakında olduğu için bütün nefisler anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

نَفْساً  kelimesi için sıfat olan  لَمْ تَكُنْ اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ  cümlesi, كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. كان ’nin haberi olan  اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sübuta, temekkün ve istikrara işaret eder. (Mümtehine/6 Âşûr)

İmanının fayda etmeyeceği kimselerin, önceden iman etmemiş olanlar ve imanından hayır kazanmamış olanlar şeklinde ayrılması taksim sanatıdır.

يَوْمَ يَأْت۪ي بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ  (Rabbinin bazı ayetlerinin geleceği gün) ibaresi kıyamet gününden kinayedir.

يَأْت۪ي - بَعْضُ - اٰيَاتِ - رَبِّكَ - ا۪يمَانِهَا - اَوْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

ا۪يمَانُهَا  - اٰمَنَتْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَوْ  harfi nefsin sıfatlarını iki sıfata ayrıcalık tanıyarak taksim etmek için gelmiştir. لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِن قَبْلُ  sıfatı müşriklere ayetlerin ortaya çıktığı gün gafil avlanmamaları için iman etmekte gecikmemeleri için bir uyarıdır. أوْ كَسَبَتْ في إيمانِها خَيْرًا  sıfatında aynı zamanda müminleri salih amellerden yüz çevirmekten sakındırmak maksadını da ifade ettiği için idmâc sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)


قُلِ انْتَظِرُٓوا


İstînafiyye olarak fasılla gelen cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  emrinin muhatabı Hz. Peygamberdir. 

قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  انْتَظِرُٓوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen mana itibariyle tehdit ve korkutma kastı taşıdığından, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Aslında bu emir Kur'anı Kerim'de pek çok kez geçmiş ve Resulullah'ın kendinden bir tek kelime bile söylemediğine işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delalet etmiştir. Resulullah’a  قُلْ  diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses fark edilir. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığının önemini gösterir. Böyle yerlerde Resulullah'ın bize tebliğ eden sesinden önce kendisine bunu indiren Allah'ın ona kul dediğini işitiriz. Bunun etkisi çok kuvvetlidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Ahkaf Suresi 10, c. 7, s. 111)

 

اِنَّا مُنْتَظِرُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

مُنْتَظِرُونَ , hümasî mezid انتظر  fiilinin ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

Ayetteki  مُنْتَظِرُونَ  kelimesi uygunluk içindir. Yani, ayette birbirine mücavir olan iki lafız arasındaki benzeşmeyi sağlamak için, karşılık manası da aynı kelime ile adlandırılmıştır. Bu, bedî’ sanatlardan biri olan müşâkeledir. Bu sanata müzâvece diyen alimler de vardır.

انْتَظِرُٓوا  cümlesiyle  اِنَّا مُنْتَظِرُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

انْتَظِرُٓوا - مُنْتَظِرُونَ - يَنْظُرُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

En'âm Sûresi 159. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاً لَسْتَ مِنْهُمْ ف۪ي شَيْءٍۜ اِنَّـمَٓا اَمْرُهُمْ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ  ١٥٩


Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ gerçekten
2 الَّذِينَ kimseler
3 فَرَّقُوا parça parça eden ف ر ق
4 دِينَهُمْ dinlerini د ي ن
5 وَكَانُوا ve olanlar (var ya) ك و ن
6 شِيَعًا grup grup ش ي ع
7 لَسْتَ senin yoktur ل ي س
8 مِنْهُمْ onlarla
9 فِي
10 شَيْءٍ hiçbir (ilişkin) ش ي ا
11 إِنَّمَا ancak
12 أَمْرُهُمْ onların işi ا م ر
13 إِلَى
14 اللَّهِ Allah’a (kalmış)tır
15 ثُمَّ sonra
16 يُنَبِّئُهُمْ onlara haber verecektir ن ب ا
17 بِمَا şeyleri
18 كَانُوا oldukları ك و ن
19 يَفْعَلُونَ yapıyorlar ف ع ل

İbn Abbas, Mücâhid ve Katâde’den nakledilen bir rivayete göre “dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar”dan maksat yahudiler ve hıristiyanlar (İbn Atıyye, II, 367), yine İbn Abbas’a isnad edilen başka bir görüşe göre bunlar müşriklerdir (Râzî, XIV, 7). Zira, 100. âyetin tefsirinde de belirtildiği gibi İslâm’dan önceki Araplar çok çeşitli inanç gruplarına ayrılmışlardı. Ayrıca bu âyette, İslâm ümmeti içinde daha sonra ortaya çıkan gruplaşmalara işaret buyurulduğu da düşünülebilir. Her hâlükârda âyet-i kerîme, dinde birlik ve beraberliğin önemini vurgulamakta, bu hususta ayrılığa düşenlerin Hz. Muhammed’den de uzaklaşmış olacakları uyarısında bulunmaktadır.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 493-494

شيع Şeyea: شِياعٌ yayılmak ve güçlendirmektir. شِيعَةٌ İnsanın kendileriyle güçlenip kuvvet kazandığı ve ondan (ona bağlı olarak) yayılan kimselerdir. Tekil olarak شِيعَةٌ şeklinde çoğulu ise شِيَعٌ ve أشْياعٌ şeklinde kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Şii, Şia, şâyia (söylenti), teşyî ve şuyû’dur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اِنَّ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاً لَسْتَ مِنْهُمْ ف۪ي شَيْءٍۜ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

فَرَّقُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. د۪ينَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs,mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. شِيَعاً  kelimesi  كَانُوا ‘nun haberi olup fetha ile mansubdur.

لَسْتَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

لَسْتَ مِنْهُمْ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَسْتَ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ  muttasıl zamiri  لَسْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  لَسْتَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.  ف۪ي شَيْءٍ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَرَّقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  فرق ‘dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 اِنَّـمَٓا اَمْرُهُمْ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

اَمْرُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَى اللّٰهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُنَبِّئُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يُنَبِّئُهُمُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كَانُوا يَفْعَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. يَفْعَلُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.  

يَفْعَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

يُنَبِّئُهُمْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اِنَّ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاً لَسْتَ مِنْهُمْ ف۪ي شَيْءٍۜ

 

İstînâf cümlesidir, fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  الَّذ۪ينَ  Ism-i mevsûlü  اِنَّ ‘nin ismi,  لَسْتَ مِنْهُمْ ف۪ي شَيْءٍۜ  cümlesi haberidir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında bu kişilere tahkir ifade eder.

Mevsûlün sılası olan  فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَرَّقُوا  fiili, تفعيل  babındadır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.

وَكَانُوا شِيَعاً  cümlesi sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَسْتَ مِنْهُمْ ف۪ي شَيْءٍۜ  cümlesi, ليس ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪ي شَيْءٍۜ  car-mecruru, ليس  ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

مِنْهُمْ  car-mecruru ise mahzuf mukaddem hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

ف۪ي شَيْءٍۜ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  شَيْءٍۜ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  شَيْءٍۜ  hakiki manada zarfiyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Konuyu etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır.

شَيْءٍۜ ‘deki nekrelik, “hiçbir şey” manasındadır. Olumsuz siyakta nekre umum ifade eder.

Bu ayetin manası, [Sen onlardan, onlar da senden uzaktırlar] şeklindedir. Bunun izahı şöyledir: Sen onların sözlerinden ve görüşlerinden uzaksın. Bu batıl ve yanlış görüşlerinden dolayı gereken ceza, sadece onlara hasredilmiş olup, onlardan başkasında cari olamaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bundan önce müşriklerin hali açıklanmıştı. Şimdi burada da Ehl-i Kitaptan iki taifenin (Yahudilerin ve Hristiyanların) halleri beyan ediliyor. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


اِنَّـمَٓا اَمْرُهُمْ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

 

Fasılla gelen cümle, beyanî istînaftır. Fasıl sebebi kemal-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  اَمْرُهُمْ  izafetinin haberi, mahzuftur. اِلَى اللّٰهِ  car-mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.

اِنَّمَا  hasr edatıdır. Iki tekid hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اَمْرُهُمْ  maksûr/mevsûf, اِلَى اللّٰهِ  maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

اِنَّـمَٓا  ile yapılan kasırlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ  cümlesi,  ثُمَّ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُنَبِّئُهُمْ  fiiline müteallik müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  كَانُوا يَفْعَلُونَ , nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi olan  يَفْعَلُونَ ‘nin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ  cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah yaptıklarını haber verir] ifadesinde Allah Teâlâ, yaptıklarını haber vereceğini beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Burada, göstermek yerine haber vermek ifadesinin kullanılması, onların, irtikâp ettikleri cürümlerin cahili olduklarına ve kötü akıbetlerini bilmediklerine dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

َّثُمَّ  mühlet ifade etmekle beraber rütbe itibariyle tertip içindir ki buna göre mana: ‘Bir müddet işleri Allah’a kalır ki, bu süre zarfında kendilerine zaman tanır, daha sonra onlara azap eder’ şeklindedir.  َنَبِّئُ ; Arapçada bu kelime rastgele haber anlamına gelmez; şanlı ve önemli bir haber anlamında kullanılır. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

En'âm Sûresi 160. Ayet

مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَاۚ وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ  ١٦٠


Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَنْ kim
2 جَاءَ gelirse ج ي ا
3 بِالْحَسَنَةِ bir iyilikle ح س ن
4 فَلَهُ ona vardır
5 عَشْرُ on (katı) ع ش ر
6 أَمْثَالِهَا o(getirdiği)nin م ث ل
7 وَمَنْ ve kim
8 جَاءَ gelirse ج ي ا
9 بِالسَّيِّئَةِ bir kötülükle س و ا
10 فَلَا
11 يُجْزَىٰ cezalandırılmaz ج ز ي
12 إِلَّا dışında
13 مِثْلَهَا onun dengi م ث ل
14 وَهُمْ ve onlar
15 لَا
16 يُظْلَمُونَ haksızlığa uğratılmazlar ظ ل م

Hasene, dinin ve aklıselimin iyi ve doğru kabul ettiği her türlü inanç, tutum ve davranışı, seyyie de bunların zıddını ifade eder. Her ne kadar bazı âlimler buradaki haseneyi “kelime-i tevhid”, seyyieyi de “küfür” ve “şirk” şeklinde açıklamışlarsa da âyetin genel olan lafzını bu şekilde tahsis etmek için sebep yoktur (Râzî, XIV, 8). Nitekim Taberî’nin bu âyet münasebetiyle aktardığı bir rivayete göre ashabdan Ebû Zer’in “Yâ Resûlellah! ‘Lâ ilâhe illallah’ sözü hasenâttan mıdır?” sorusuna Hz. Peygamber’in verdiği “Hem de en üstünü!” şeklindeki cevap (VIII, 108), hasenenin, kelime-i tevhidi de içine alan geniş kapsamlı bir kavram olduğunu göstermektedir. 

 

 Burada da görüldüğü gibi bazı âyet ve hadislerde kötülüğün karşılığının dengi ile, iyiliğin karşılığınınsa fazlasıyla verileceği bildirilmiş; bu fazlalık yukarıdaki âyette “on misli” olarak belirtilmiştir. Diğer âyetlerde ise, böyle bir miktar belirtilmeden hasenenin “kat kat fazlasıyla” (Nisâ 4/40), “daha iyisiyle” (Neml 27/89), “daha güzeliyle” (Şûrâ 42/23) karşılık bulacağı bildirilmekle yetinilir. Bütün ilgili kaynaklarda, 160. âyete dayanılarak, bir iyiliğin mükâfatının en az on misli fazla olacağı, ikinci âyetler grubunun bundan daha büyük miktarları gösterdiği ifade edilmiştir. Hatta Enes b. Mâlik’in rivayet ettiği bir hadiste, cennet ehlinin dilekleri üzerine Hz. Peygamber’in şefaati sayesinde, “kalbinde zerre kadar bir hayır (iman) bulunan kimse”nin bile cehennemden kurtulacağı bildirilmiştir (Buhârî, “Tevhîd”, 19; Müslim, “Îmân”, 304).

 Hadis şârihlerinin ayrıntılı olarak incelediği (meselâ bk. Nevevî, Şerhu Müslim, I, 148-152; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, XXIV, 115-123) bazı hadislere göre istenip de yapılmayan kötülük yazılmayacak, yapılan da bir tek kötülük olarak yazılacak; buna mukabil yine istenip de yapılmayan iyilik bir iyilik olarak, yapılan da on mislinden 700 misline kadar katlanarak yazılacaktır. Bu hadislerin birinde “700 misli”nden sonra bir de “daha çok katlanarak” ifadesi yer alır (Buhârî “Rikåk”, 31; “Tevhîd”, 35; Müslim, “Îmân”, 203-207). İbn Hacer’in oldukça mâkul gelen bir görüşüne göre iyilik, bir fiil ve davranış olarak 700 misline kadar ödüllendirilir. Şu var ki, bu davranışın arkasındaki iyi niyet, ihlâs, azim ve kararlılık, gönül huzuru gibi yüksek duygu ve düşüncelere, ayrıca yapılan işin kalitesine, hayır ve menfaatinin kapsamına vb. müsbet niteliklerine göre ecri de yüksek olur (Fethu’l-bârî, XXIV, 118). 

 Şuna da işaret etmek gerekir ki, daha başka benzerleri yanında, özellikle “Kim (ilâhî huzura) iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir… Ama kimler de kötülükle gelirse işte onlar yüzüstü cehenneme atılırlar. Yaptıklarınızın karşılığından başkasını mı göreceksiniz?” (Neml 27/89-90) meâlindeki âyetle Kasas sûresinin aynı mahiyetteki 84. âyetini dikkate alarak iyiliklerin karşılığının fazlasıyla verilmesi, şefaat ve af gibi konularda, insanları dinî ve ahlâkî görevlerini ihmal etmeye kadar götürebilecek aşırı iyimserliklerden, boş ümitlerden de kaçınmak gerekmektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 494-495

Riyazus Salihin, 414 Nolu Hadis
Ebû Zer radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:
“Kim bir hayır işlerse, ona onun on misli vardır veya daha da artırırım. Kim bir kötülük işlerse, ona da onun misli vardır. Ya da tamamen affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım; kim bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım. Kim bana hiçbir şeyi ortak koşmamak şartıyla dünya dolusu günahla gelirse, ben kendisini o kadar mağfiretle karşılarım.”
Müslim, Zikir 22
 

مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَاۚ


مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

جَٓاءَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  بِالْحَسَنَةِ  car mecruru  جَٓاءَ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَشْرُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اَمْثَالِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَا


وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

جَٓاءَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  بِالسَّيِّئَةِ  car mecruru  جَٓاءَ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُجْزٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  

اِلَّا  hasr edatıdır.  مِثْلَهَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri;  يجزى مثل جزائها  (Onlarınki gibi cezalandırılırlar.) şeklindedir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mansubtur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt)  ف ‘si gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt)  ف ‘si gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt)  ف‘si gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُظْلَمُونَ۟  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُظْلَمُونَ۟  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَاۚ


İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkip şart üslubundadır.  مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ  şeklindeki şart cümlesinde  مَنْ , umum ifade eden şart ismi olup mübtedadır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ  cümlesi, haberdir. Haberin fiil cümlesi olması hükmü takviye ifade eder.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade ederler. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

جَٓاءَ  fiilinin  بِالْحَسَنَةِ ‘ ye nisbet edilmesi istiare sanatıdır.  الْحَسَنَةِ  insanın yanında taşıyabileceği maddi bir nesneye benzetilmiştir. Hissi olan bir şey madde yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. 

Buradaki  بِ  harfi musahabe içindir. Temsili bir ifade vardır. Gelmek fiili hakiki manada da olabilir. Hesaba gelmek ile kastedilen, sayfalarında amellerin yazılı olduğu kitabı getirmektir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَاۚ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَشْرُ اَمْثَالِهَاۚ  izafeti, muahhar mübtedadır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ifade, ya lafza tutunarak veya bunun kendisine uygun bir vasfa göre getirilmiş bir hüküm olup, hükmün bu vasıfla muallel olmasını gerektirdiğinden bunun umumi manaya hamledilmesi gerekir. Binaenaleyh illet umumi olduğu için hükmün de umumi olması gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

عَشْرُ "On” sayısıyla takdir edilmekten murad, bu sayıyı sınırlamak değildir. Aksine bununla, mutlak manada kat kat vermek manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 


وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَا

 

İstînâfa tezat nedeniyle atfedilen terkip, şart üslubundadır.  مَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ  şart cümlesinde  مَنْ , umum ifade eden şart ismi mübtedadır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ  cümlesi, haberdir. Haberin fiil cümlesi olması sebat, temekkün, istikrar ve hükmü takviye ifade eder.

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  لَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَا , muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُجْزٰٓى  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümle iki tekit hükmündeki kasr ile tekit edilmiştir. Nefy harfi  لَا  ve istisna edatı إِلَّا  ile meydana gelen kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يُجْزٰٓى  maksur- sıfat, مِثْلَهَا  maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bu kasr üslubu hakiki kasrdır. İlahi adaleti ortaya koymak için gelmiştir. Burada itikadın reddi değil durumu haber verme manası vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَاۚ  cümlesiyle, وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

بِالسَّيِّئَةِ - بِالْحَسَنَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

جَٓاءَ - مَنْ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَمْثَالِهَاۚ - مِثْلَهَا  kelimelerinin arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


 وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

 

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidai kelamdır. Munfasıl zamir  هُمْ  müsnedün ileyh, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يُظْلَمُونَ۟  cümlesi, müsneddir. Müsnedin menfî muzari sıygada gelmesi hükmü takviye, tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade eder. Ayrıca muzari fiil muhatabın dikkatini tecessüm özelliğiyle uyararak konuyu anlamasında yardımcı olur. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُظْلَمُونَ۟  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Ceza verilirken aralarında  لَا يُظْلَمُونَ […hiç haksızlık edilmeden] adaletli davranılır; herkesin alacağı karşılık işlediği amele denk olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ  cümlesi, Kur’ân’da 11 kez tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, S. 314) 

En'âm Sûresi 161. Ayet

قُلْ اِنَّن۪ي هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۚ د۪يناً قِيَماً مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۚ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ  ١٦١


De ki: “Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 إِنَّنِي muhakkak beni
3 هَدَانِي beni iletti ه د ي
4 رَبِّي Rabbim ر ب ب
5 إِلَىٰ
6 صِرَاطٍ yola ص ر ط
7 مُسْتَقِيمٍ dosdoğru ق و م
8 دِينًا dine د ي ن
9 قِيَمًا dosdoğru ق و م
10 مِلَّةَ dinine م ل ل
11 إِبْرَاهِيمَ İbrahim’in
12 حَنِيفًا hanif ح ن ف
13 وَمَا
14 كَانَ O değildi ك و ن
15 مِنَ -dan
16 الْمُشْرِكِينَ ortak koşanlar- ش ر ك

Millet-i İbrâhîm” ifadesi, başta tevhid inancı olmak üzere bütün peygamberlerin benimseyip tebliğ ettikleri ilâhî ve değişmez ilkeleri, mesajları kapsar ve genellikle Hz. Muhammed’in yeni bir din uydurmadığı, aksine bütün hak dinlerde var olduğu halde unutulmuş veya tahrif edilmiş bulunan evrensel ilkeleri benimseyip tebliğ ettiği ve bu bakımdan geçmiş peygamberlerin bir devamı olduğu fikrini vurgular. Nüsük kelimesi hem genel olarak “tapınma” hem de özellikle “kurban” anlamına gelir. Burada müfessirlerce her iki mâna da verilmiştir. Halîfe ise “birinin ardından gelen, onun yerini alan” demektir (halîfe teriminin anlamları konusunda ayrıntılı bilgi için bk. Bakara 2/30).

 Sûrenin başından itibaren Allah’ın varlığı, birliği, ilim, irade ve kudretinin genişliği ve her yönden mükemmelliği ile İslâm’ın hak din, Hz. Muhammed’in de hak peygamber olduğu; ayrıca İslâm’a aykırı bütün yolların bâtıl olduğu ve bunların insanlara dünyaları için de âhiretleri için de asla hayır getirmeyeceği hususunda, peşin yargılı olmayanlar için en doyurucu ve en ikna edici açıklamalar yapıldıktan, deliller verildikten sonra, bu son âyetlerde de sonuç mahiyetindeki ifadeler yer almaktadır. Bu ifadelerde Hz. Peygamber’e hitaben, insanlar ister inansınlar ister inanmasınlar, kendisinin Allah’ın lutfettiği hidayet sayesinde, belli başlı ilkelerine bu sûrede de yer verilen dosdoğru yolda bulunduğunu, itikadî ve amelî hükümleriyle gerçek, düzgün ve sapasağlam bir dine bağlandığını; bunun, hem Araplar’ın hem de yahudiler ve hıristiyanların sözde inandıkları İbrâhim’in, bâtıl inanç ve uygulamalardan münezzeh olan tevhid dini olduğunu; müşriklerin putlara tapmalarına karşılık kendisinin namazıyla, niyazıyla, kurbanıyla ölümüne kadar bütün varlığıyla hayatını Allah’a adadığını ve bu inançları taşıyan ilk müslüman olduğunu, bu sebeple de Allah’tan başka birini asla tanrı tanımayacağını tam bir inanç ve güvenle açıklaması emrolunmaktadır. Kuşkusuz bu, esas itibariyle bütün müslümanlara yönelik bir buyruktur. Herkes kendi ettiklerinin karşılığını görecek, kimse kimsenin vebalini yüklenmeyecektir. Hz. Peygamber tebliğini yapmış, görevini eksiksiz yerine getirmiştir; bu sebeple inkâr ve kötülüklerde direnenler sonunda Allah’ın huzuruna varacak ve müslümanlarla tartışmaya kalkışıp inkâr ettikleri gerçeği o zaman Allah kendilerine apaçık bildirecektir.

 

 Son âyette Allah, gerek bütün insanlara gerekse insanların bir kısmına bahşettiği üstünlüğü ve seçkin nimetleri hatırlatmaktadır. Buna göre yeryüzünde birçok canlının nesli kesildiği halde yüce Allah, peş peşe yarattığı nesillerle insanları birbirine halef kılmış; dünyayı insanla şenlendirmiş, onları yeryüzünün seçkin varlıkları yapmıştır; ayrıca kimi insanlara, diğerlerine nisbetle dünyevî bakımdan üstün dereceler de vermiştir. Ama bunların hepsi bir imtihan içindir; hepsinin hesabı, sorumluluğu vardır.

 Bu son âyetle dolaylı olarak, nesilleri birbiri peşine getirerek insan soyunu kıyamete kadar devam ettiren Allah’ın onları âhiret hayatı için yeniden yaratmaya ve hesaba çekmeye de kadir olduğu hatırlatılmakta ve nihayet Allah’ın cezalandırmasının çok çabuk olduğu uyarısıyla inkârda ısrar edenler bir defa daha uyarılırken, O’nun bağışlayıcı ve esirgeyici olduğu müjdesiyle de müminler sevindirilmektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 496-497

قُلْ اِنَّن۪ي هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۚ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اِنَّن۪ي هَدٰين۪ي ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. هَدٰين۪ي  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

هَدٰين۪ي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Sonundaki  ن۪  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

رَبّ۪ٓي  fail olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri  ی  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اِلٰى صِرَاطٍ  car mecruru  هَدٰين۪ي  fiiline mütealliktir.  

مُسْتَق۪يمٍۚ  kelimesi  صِرَاطٍ ‘ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُسْتَق۪يمٍ  sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babından ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 د۪يناً قِيَماً مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۚ

 

Fiil cümlesidir. د۪يناً  mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdir; عرّفني (Bana öğretti.) şeklindedir.  قِيَماً  kelimesi  د۪يناً ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

مِلَّةَ  kelimesi  د۪يناً ‘den bedel olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. اِبْرٰه۪يمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. حَن۪يفًا  kelimesi  اِبْرٰه۪يمَ ’in hali olarak fetha ile mansubdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَن۪يفًا  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfat-ı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

الْمُشْرِك۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ اِنَّن۪ي هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۚ د۪يناً قِيَماً مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۚ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّن۪ي هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۚ د۪يناً قِيَماً مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۚ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden faide-i haber inkârî kelamdır.  

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اِنَّ ’nin haberi olan  هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۚ د۪يناً قِيَماً مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۚ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi, hudus,   temekkün ve istikrar ifadesinin yanında hükmü takviye eder.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  رَبّ۪ٓي  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۚ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.

اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۚ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Müşebbehün bih yani müsteârun minh olan  صِرَاطٍ , zikredildiği için istiâre tasrîhîyyedir.

صِرَاطٍ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazfedilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

د۪يناً , müteaddi fiil olan  هَدٰين۪ي ‘nın mef’ûlü manasında olduğu için  صِرَاطٍ ’den bedeldir.

د۪يناً ‘nin sıfatı olan  قِيَماً , mevsûfunun bir niteliğini bildiren ıtnâb sanatıdır.

قِيَماً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

مِلَّةَ  de  د۪يناً ’den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

حَن۪يفاً , muzâfun ileyh olan  اِبْرٰه۪يمَ ‘den haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ  izafetinde, muzaf  مِلَّةَ , şan ve şeref kazanmıştır.

مِلَّةَ  kelimesi, د۪يناً قِيَماً  ifadesinden bedeldir, حَن۪يفاًۚ  kelimesi de, Hz. İbrahim’in hali olduğu için mansubdur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

الهِدايَةِ  ile  الصِّراطِ  kelimeleri arasında tam bir münasebet vardır. Çünkü hidayetin aslı yolu bilmektir. Müsnedün ileyhin izafetle marife olarak  رَبّ۪ٓي  şeklinde gelmesi Resulullahın Rabbinin izzeti içindir. Müşriklerin rablerinin onları dalalete sürüklemesine de tariz vardır. Tek olan hakiki Rabbe kulluk etselerdi muhakkak ki hidayete ererlerdi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَ ' la gelen  وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ  cümlesi Hz. İbrahim’den haldir. Menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

‘Müşrik değildi’ sözü tekiddir, vurgu yapılmıştır. Çünkü daha önce zikredilen hanif olması manayı ifade etmiştir.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)

حَن۪يفًاۜ  - الْمُشْرِك۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Bu cümle, Yahudilerin Allah'a (c.c) ortak koştuklarına açık bir tariz ve İbrahim (a.s) ile onlar arasında dinî bir bağ olmadığına da sarih bir beyandır. Bundan amaç, Hz.Peygamber’in usulde İbrahim (a.s)’ın dininde olduğunu vurgulamaktır. Çünkü İbrahim (a.s)’da, yalnız tevhide ve Allah'tan başka bütün mabûdlardan uzak durmaya çağırıyordu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm- Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

En'âm Sûresi 162. Ayet

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  ١٦٢


Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 إِنَّ şüphesiz
3 صَلَاتِي benim namazım ص ل و
4 وَنُسُكِي ve ibadetim ن س ك
5 وَمَحْيَايَ ve hayatım ح ي ي
6 وَمَمَاتِي ve ölümüm م و ت
7 لِلَّهِ Allah içindir
8 رَبِّ Rabbi ر ب ب
9 الْعَالَمِينَ alemlerin ع ل م
نسك Neseke: نُسُكٌ ibadet demektir. مَناسِكٌ hacda yapılması gereken ibadetlerdir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 7 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli menâsik (ibadet şekli) dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي ‘dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

صَلَات۪ي  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.   Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

نُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي  kelimeleri atıf harfi  وَ ’la  صَلَات۪ي ‘ye matuftur.  لِلّٰهِ  car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. 

رَبِّ  kelimesi,  لِلّٰهِ  lafza-i celâlinden bedel veya onun sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَالَم۪ينَ  muzâfun ileyhi olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. اِنَّ ’nin haberi mahzuftur. Car mecrur  لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  bu mahzuf habere müteallıktır.

اِنَّ ‘nin ismi olan  صَلَات۪ي , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. 

وَنُسُك۪ي , tezayüf nedeniyle müsnedün ileyhe atfedilmiştir. Bu atıf umumun hususa atfı babında ıtnâb sanatıdır.

صَلَات۪ي - نُسُك۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Birbirine tezat nedeniyle atfedilen  وَمَحْيَايَ  ve وَمَمَات۪ي  kelimeleri de müsnedün ileyhe atfedilmiştir. Cihet-i camia tezayüftür. Aralarında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَمَحْيَايَ  ve وَمَمَات۪ي  kelimeleri bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

لِلّٰهِ  için sıfat olan  رَبِّ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Az sözle çok anlam ifade etmiş olan  رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  izafeti, الْعَالَم۪ينَ  için tazim ve teşrif ifade eder. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde ve  رَب  isminde tecrîd sanatı vardır.

Ayette, ulûhiyet ve rububiyet ifade eden isimler, bir arada zikredilmiştir. 

لِلّٰهِ  ve  رَبِّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)

Allah Teâlâ’dan  رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  şeklinde bahsedilmesi; her tür mahlukatın Malik’i olması dolayısıyla azametine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mutaffifin/5)

رَبّ  kelimesi her ne kadar yaygın bir kullanım alanına sahip olsa da, اَل  takısıyla veya izafetsiz kullanıldığında bütün mevcudatın maslahatına kefil olduğundan sadece Allah için kullanılır. Ancak, izafetli olduğu zaman hem Allah hem de başkaları için kullanılabilir. رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  âlemlerin rabbi, رَبُّ الفرسِ (atın sahibi) misallerinde olduğu gibi. Çağdaş alimlerden İbni Âşûr (ö.1973) yaygın olan bu kanaatin aksine  رَبّ  kelimesinin izafet olmaksızın da Allah'ın dışındaki varlıklar için kullanılabileceğini söylemiş; nitekim hem cahiliye Araplarında, hem de sonrasında bu kullanımın var olduğunu iddia etmiştir. Kanaatimizce birbirine zıt gibi görünen bu iki görüş telif edilebilir. Şöyle ki;  رَبّ  lafzının cahiliye döneminde ister اَلْ  takısıyla olsun ister olmasın mutlak manada kullanıldığı kabul edilebilir. İslâm'dan sonra ise bu kullanımın giderek azalıp yok olmaya yüz tuttuğu söylenebilir. (Murat Ataman, Fatiha Suresi’nin Arap Dili Açısından Tahlili) 

Alemlerin Rabbi Allah için olan şeylerin namaz, ibadet, hayat, ölüm şeklinde sıralanarak  لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  ‘de birleşmesi, cem' ma’at-taksim sanatıdır.

Allah Teâlâ, Peygamberine dosdoğru olan dini öğretip tanıttığı gibi o dini nasıl yerine getirip eda edeceğini de öğretmiştir. Binaenaleyh ayetteki, [De ki: şüphesiz benim namazım da, ibadetlerim de, hayatım da, mematım da, alemlerin Rabbi Allah’a aittir] buyruğu, Hz. Peygamber (sav)’in o dini, ihlas ile eda ettiğine delalet eder. Allah Teâlâ bu hususu, [Hiçbir ortağı olmayan…] ifadesi ile de tekid etmiştir. İşte bu ifade de, ibadetlerin rastgele ifa edilmelerinin yeterli olmadığına, aksine tam bir ihlas ile yerine getirilmelerinin gerekli olduğunu gösterir. Bu ayet, namazın sıhhatinin şartının, ihlas ile birlikte eda edilmesi olduğuna delalet eden en güçlü delillerden birisidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

نُسُك۪ , halis dökme gümüş manasınadır. Her eritilip dökülmüş madenin bir kalıbı vardır. İbadet edene de  ناسِكٌ  denir. Çünkü o, kendini günah kirlerinden arındırmış ve posasından ayırt edilmiş dökme gibi halis bir hale getirmiştir. Bu izaha göre  نُسُك۪ , Allah’a yaklaşmaya vesile olan herşeydir. Fakat örfte genellikle bu kelime, kesilen kurban manasına kullanılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Namaz ve ibadetlerin (kurbanların) Allah için olmaları da, bunların Allah tarafından yaratılmaları manasındadır. İşte bu da, kulun bütün taatlarının Allah tarafından yaratılmış olduğunu gösteren en kuvvetli delillerden birisidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

En'âm Sûresi 163. Ayet

لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ  ١٦٣


“O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben müslümanların ilkiyim.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا yoktur
2 شَرِيكَ ortağı ش ر ك
3 لَهُ O’nun
4 وَبِذَٰلِكَ ve böyle
5 أُمِرْتُ bana emrolundu ا م ر
6 وَأَنَا ve ben
7 أَوَّلُ ilkiyim ا و ل
8 الْمُسْلِمِينَ müslümanların س ل م

لَا شَر۪يكَ لَهُۚ

 

İsim cümlesidir. لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. 

شَر۪يكَ  kelimesi  لَا ‘nın ismi olup, fetha üzere mebnidir.  لَهُ  car mecruru  لَا nın mahzuf haberine mütealliktir. 


وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  بِذٰلِكَ  car mecruru  اُمِرْتُ  fiiline mütealliktir.  ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

اُمِرْتُ  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  اَنَا۬  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَوَّلُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُسْلِم۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

الْمُسْلِم۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا شَر۪يكَ لَهُۚ 

 

Fasılla gelen ayetin ilk cümlesi, رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  sözündeki manayı tekid eden müekked hal olarak ıtnâbtır. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümleye dahil olan harf, cinsini nefyeden  لَا ’dır. لَا ’nın haberinin hazfi îcaz-ı hazif sanatıdır.  لَهُۚ , bu mahzuf habere mütealliktir. 

Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir. Iki tekid hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. لَا شَر۪يكَ  mevsûf/maksûr,  لَهُۚ  sıfat/maksûrun aleyh olur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)                               

Bu cümle milkiyet lamı ile tekid edilmiştir ve kasr ifade eden bir hal cümlesidir. Sıfat ve hal cümlesinden kastedilen mana; müşriklerin amellerini kendilerini yaratan zata has kılmamalarını reddetmektir. Onlar kendilerini yaratan zata ilâhlık sıfatında şirk koşmaktadırlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Sözlükte  شرك  “ortak olmak” ve “ortaklık”; “ortak koşmak” anlamındaki  اشَر۪اكَ ‘tan isim konumunda bulunan  شرك  ise küfür demektir. Şirk koşana  مِشَر۪كَ , şirk koşulana  شَر۪يكَ  denir. (Lisânü’l-ʿArab, “şrk” md.; Kāmus Tercümesi, “şrk” md.). Terim olarak “Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde veya O’na ibadet edilmesinde ortağı, dengi yahut benzerinin bulunduğuna inanma” demektir. (TDV)

Müekkid hal, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına vav gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)


 وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِذٰلِكَ , amili olan  اُمِرْتُ ’ya ihtimam için takdim edilmiştir. 

اُمِرْتُ  fiili, meçhul bina edilerek mef’ûlün önemi vurgulanmıştır. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

ذٰلِكَ  işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müşarun ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun mertebesinin yüksekliğini belirtmiştir. İsm-i işarette istiare vardır. Bu cümlede  ذٰلِكَ  ile ihlasa işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî bir şey için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)


وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Müsnedin izafet terkibinde olması, az sözle çok anlam ifade kastına matuftur.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

الْمُسْلِم۪ينَ -  شَر۪يكَ  kelimeleri arasında tıbak-ı hafî sanatı vardır.

[Ben bununla] yani ihlas ile(yani şaibesiz, samimi bir tevhitle) [emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.] Çünkü her bir peygamberin Müslüman oluşu, kendi ümmetinin Müslüman oluşundan öncedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

Bu cümle: Hz. Peygamberin, kendisine emredilen ilâhi emirlere süratle uyup yerine getirmesini ve o emirlerin yalnız kendine mahsus olmayıp, herkese bunların emredildiğini ve bütün müslüman olanların ona uyması gerektiğini açıklamaktadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

En'âm Sûresi 164. Ayet

قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪ي رَباًّ وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍۜ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ اِلَّا عَلَيْهَاۚ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۚ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ  ١٦٤


De ki: “Her şeyin Rabbi O iken ben başka bir Rab mı arayayım? Herkes günahı yalnız kendi aleyhine kazanır. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez.Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O size, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 أَغَيْرَ başka mı? غ ي ر
3 اللَّهِ Allah’tan
4 أَبْغِي arayayım ب غ ي
5 رَبًّا Rab ر ب ب
6 وَهُوَ (halbuki) O
7 رَبُّ Rabbi iken ر ب ب
8 كُلِّ her ك ل ل
9 شَيْءٍ şeyin ش ي ا
10 وَلَا
11 تَكْسِبُ kazanmaz ك س ب
12 كُلُّ hiç ك ل ل
13 نَفْسٍ kimse ن ف س
14 إِلَّا başkasını
15 عَلَيْهَا kendisine ait olandan
16 وَلَا ve
17 تَزِرُ taşımaz و ز ر
18 وَازِرَةٌ taşıyan (hiç kimse) و ز ر
19 وِزْرَ yükünü و ز ر
20 أُخْرَىٰ bir başkasının ا خ ر
21 ثُمَّ sonra
22 إِلَىٰ
23 رَبِّكُمْ Rabbinizedir ر ب ب
24 مَرْجِعُكُمْ dönüşünüz ر ج ع
25 فَيُنَبِّئُكُمْ size haber verecektir ن ب ا
26 بِمَا şeyleri
27 كُنْتُمْ olduğunuz ك و ن
28 فِيهِ onda
29 تَخْتَلِفُونَ ayrılığa düşüyor خ ل ف

قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪ي رَباًّ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اَغَيْرَ اللّٰهِ ‘dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir. غَيْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda istisna harfidir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَبْغ۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdir  انا ’dir. رَباًّ temyiz olup fetha ile mansubdur.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın üç unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları üçe ayrılır: 1. Muttasıl istisna  2. Munkatı’ istisna 3. Müferrağ istisna

غَيْرَ  nahiv alimlerinin çoğunluğuna göre  اِلَّا  gibi istisna olarak kullanılmaktadır. Ancak غَيْرَ ’nın اِلَّا ’dan farkı, cümledeki konumuna göre îrab almasıdır. Burada mef’ûlun bih olduğu için mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz, harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubtur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye, “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.

Temyiz ikiye ayrılır: 1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyezdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. رَبُّ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. كُلِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ اِلَّا عَلَيْهَاۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَكْسِبُ  damme ile merfû muzari fiildir. كُلُّ  fail olup damme ile merfûdur. نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِلَّا  hasr edatıdır. عَلَيْهَا  car mecruru mahzuf mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  لا تكسب كل نفس ذنبا إلا مردودا عليها بالمضمرة والعقاب (Herkesin kazandığı günaha ceza verilir.) şeklindedir. 

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَزِرُ  damme ile merfû muzari fiildir. وَازِرَةٌ  fail olup damme ile merfûdur. 

وِزْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. اُخْرٰى   muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Mevsuf hazfedilmiştir. Takdiri;  وزر نفس أخرى (Başkasının günahı) şeklindedir.

وَازِرَةٌ  kelimesi sülâsî mücerredi  وزر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ

 

İsim cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اِلٰى رَبِّكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُكُمْ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنَبِّئُكُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يُنَبِّئُكُمْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كُنْتُمْ ف۪يهِ ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتُمْ  nakıs, sükun ile mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ   car mecruru تَخْتَلِفُونَ  fiiline mütealliktir. تَخْتَلِفُونَ  cümlesi,  كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنَبِّئُكُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

تَخْتَلِفُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خلف dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪ي رَباًّ وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayet emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪ي رَباًّ  cümlesi, inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelen bu cümle soru manasından çıkıp, kınama, taaccüb ve tenkit anlamına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Muzari fiil sıygasında gelerek, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اَبْغ۪ي  fiilinin mef’ûlü konumundaki  غَيْرَ اللّٰهِ  izafeti, ihtimam için, amiline takdim edilmiştir.

غَيْرَ اللّٰهِ  izafeti  غَيْرَ ’nın tahkiri içindir. غَيْرَ istisna harfidir. Mana [Allah’ın dışında veya yanında] şeklindedir.

رَباًّ , kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

غَيْرَ اللّٰهِ  ibaresi inkâr makamında olduğu için takdim edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meani İlmi)

Bu mananın olumsuzluk harfi yerine istifham harfi ile ifade edilmesinde, dinleyen kişinin vicdanına dönmesini ve düşünmesini sağlama kastı vardır. Çünkü insan kendi kendine yalan söylemez.

Zemde mübalağa, mantık yollu kelam olduğu söylenebilir.

Bu ayetteki inkârî istifham “Allah dışında Rab edinilebilecek şey var mıdır? Akıllı bir kişi böyle yapar mı? Bundan daha büyük bir körlük ve cahillik olabilir mi? anlamlarındadır. Eğer ayet  قُلْ اَتَّخِذُ  اَغَيْرَ اللّٰهِ رَباًّ  şeklinde gelseydi inkâr sadece fiilin gerçekleşmesine yönelik olurdu ve bu manaları ifade etmezdi. Hemze;  inkâri istifham içindir ve ondan sonra gelen kelime de inkâr mahallindedir yani inkâr edilen şeydir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

Hal وَ ’ıyla gelen  وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müsned, izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

شَيْءٍ  ‘deki nekrelik kesret ve nev ifade eder.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 234)

رَبُّ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


 وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ اِلَّا عَلَيْهَاۚ


وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle, muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelamdır.

Nefy harfi  لَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlün hali arasındadır.  تَكْسِبُ , maksur/sıfat,  عَلَيْهَاۚ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. 

عَلَيْهَاۚ  car-mecruru, mahzuf mef’ûlün haline mütealliktir. Cümlenin takdiri  لا تكسب كل نفس ذنبا إلا مردودا عليها (Nefisler muhakkak kendisine geri dönecek bir şeyden başka bir şey kazanmaz.) şeklindedir. Mef’ûlün ve halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu cümledeki  عَلى  harfi mef’ûlün mahzuf olduğuna delalet eder ki bu mef'ûl  شَرًّا ,إثْمًا  vb. şekilde takdir edilir. Çünkü muhatapların kazandığı tek şey budur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

[Herkes ne kazanırsa tamamen kendi aleyhine kazanmış olur] ifadesi de müşriklerin, اتَّبِعُوا سَب۪يلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْۜ  [Siz bizim yolumuza uyun, biz sizin günahlarınızı yükleniriz.] (Ankebut Suresi, 12) sözlerine cevaptır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۚ

 

Cümle, atıf harfi  وَ  ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlu mutlak olan وِزْرَ  ile cümle tekid edilmiştir. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.

Cümlede istiare sanatı vardır. وِزْرَ  kelimesi günah manasında müstear olmuştur. Müşebbehu bih zikredildiği için İstiâre-i tasrîhiyye/açık istiâre; kullanılan kelime, müştak bir kelime olduğu içinde istiâre-i tebeiyye vardır.  وِزْرَ  [ağır yük] müşebbehu bihtir (müstearun minh). Günahlar  ise müşebbehtir (müstearun leh). Câmi’; her ikisinin de etkisinin gözükmesidir. Mübalağa ifade eden bu üslupta, tecessüm sanatı da vardır.

لَا تَزِرُ - وِزْرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

تَزِرُ - وَازِرَةٌ - وِزْرَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Fail olan  وَازِرَةٌ ’daki nekrelik, herhangi bir cins, kıllet ve umum ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre, umum ve şümule işarettir.

“Kimse başkasının herhangi bir günahını taşımaz.” ibaresinde istiare vardır. Burada gerçek anlamda sırtlarda taşınan yükler yoktur. Sadece kötülük ve günahların ağırlığı vardır. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

Bu kelam da kâfirlerin anılan sözlerinin, ikinci manaya göre reddidir. Yani kıyamet günü hiçbir taşıyıcı nefis, başka bir nefsin yükünü taşımaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ

 

Cümle, terahi ifade eden  ثُمَّ  harfi ile  لَا تَزِرُ ’ya atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.

اِلٰى رَبِّكُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَرْجِعُكُمْ  muahhar mübtedadır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Şuarâ/113)   

مَرْجِعُكُمْ  , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكُمْ  izafetinde Rab isminin muzâf olduğu  كُمْ  zamirinin ait olduğu kişilere, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, Rab isminin tekrarlanmasında Allah’ın rububiyet vasfını öne çıkarma kastı vardır. Bu tekrarda ayrıca ıtnâb,iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ  cümlesi, makabline  فَ  ile atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

فَيُنَبِّئُكُمْ  fiiline müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl  مَا  ‘nın sılası olan  كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ‘ün dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  ف۪يهِ  önemine binaen amili olan  تَخْتَلِفُونَ ’ ye takdim edilmiştir. 

كان ’nin haberi olan  تَخْتَلِفُونَ ‘nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm  ifade etmiştir. 

ف۪يهِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla ihtilaf ettikleri konu, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. ف۪ي  harfi, konunun önemini mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere kullanılmıştır.

كان ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’ nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin son iki cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.] ifadesinde, Allah Teâlâ, bütün mahlukatın dönüşünün kendisine olduğunu ve yaptıklarını haber vereceğini beyan ederken, bunun içine hesap, ceza ve mükafatı idmâc etmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Müminler için ümit, kafirler için tehdit manası içeren cümlede, tevcîh sanatı vardır. 

Bir sözün medh ve zem gibi iki zıd yönde anlaşılacak şekilde söylenmesi sanatıdır. Ancak her iki ihtimâl de aynı derecede olmalıdır. Bu mânâlardan biri zihnen daha yakınsa tevcîh olmaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümledeki “İhtilaf  etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir.” sözleri tehdit manası taşımaktadır. İbarede lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mükâfat vaadi ile ceza vaidinin tekidi ve ağırlaştırılması için burada hitap şekli değiştirilip insanların hepsine tevcih edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

En'âm Sûresi 165. Ayet

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ سَر۪يعُ الْعِقَابِۘ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ  ١٦٥


O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya hâkim kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır. Şüphe yok ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهُوَ ve O’dur
2 الَّذِي
3 جَعَلَكُمْ sizi yapan ج ع ل
4 خَلَائِفَ halifeleri خ ل ف
5 الْأَرْضِ yeryüzünün ا ر ض
6 وَرَفَعَ ve üstün kılan ر ف ع
7 بَعْضَكُمْ kiminizi ب ع ض
8 فَوْقَ üzerine ف و ق
9 بَعْضٍ kiminiz ب ع ض
10 دَرَجَاتٍ derecelerle د ر ج
11 لِيَبْلُوَكُمْ sizi denemek için ب ل و
12 فِي
13 مَا şeylerde
14 اتَاكُمْ size verdiği ا ت ي
15 إِنَّ doğrusu
16 رَبَّكَ Rabbin ر ب ب
17 سَرِيعُ çabuk olandır س ر ع
18 الْعِقَابِ cezası ع ق ب
19 وَإِنَّهُ ve O
20 لَغَفُورٌ bağışlayandır غ ف ر
21 رَحِيمٌ esirgeyendir ر ح م

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

جَعَلَكُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. خَلَٓائِفَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَرْضِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi üç şekilde gelir:

1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek  

2. Bir halden başka bir hale geçmek 

3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. Bu ayette “bir halden başka bir hale geçmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَفَعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بَعۡضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَوْقَ  mekân zarfı,  رَفَعَ  fiiline mütealliktir. بَعْضٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. دَرَجَاتٍ  kelimesi  فَوْقَ  ‘dan bedel olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

لِ  harfi,  يَبْلُوَكُمْ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  رَفَعَ  fiiline mütealliktir.  

يَبْلُوَكُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  ف۪ي  harf-i ceriyle  يَبْلُوَكُمْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتٰيكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰتٰيكُمْ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Burada lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اٰتٰيكُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


رَبَّكَ سَر۪يعُ الْعِقَابِۘ 

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

سَر۪يعُ  kelimesi  إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْعِقَابِۘ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  

غَفُورٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  رَح۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Haber konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi,sonradan gelen habere dikkat çekmek içindir. 

Aynı üslupta gelen  وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ  cümlesi atıf harfi وَ ’la sılaya  atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

دَرَجَاتٍ , mekan zarfı  فَوْقَ ‘dan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

 ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. Ayette Allah’ın verdiği nimetler, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu istiareyle, sahip oldukları imkan ve nimetlerin onları kapalı bir mekân gibi tamamen kuşattığı ifade edilerek vurgulanmıştır. Mübalağa ifade eden bu üslupta, tecessüm sanatı da vardır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْ  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle birlikte  رَفَعَ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki harf-i cerle birlikte  لِيَبْلُوَكُمْ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَّا ’nın sılası olan  اٰتٰيكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ  ifadesinde istiare sanatı vardır.  رَفَعَ , alçak bir yerden yüksek olan başka bir yere görünür şekilde yükselmek anlamını ifade eder. Bahsi geçen kimselerin diğerlerine fazilet ve zenginlik bakımından üstün kılındığını ifade etmek için müstear olmuştur. Bu mübalağalı üslupta tecessüm sanatı da vardır.

وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ  ifadesi fazilet, zenginlik ve güç manasında kinayedir.

Cümlede, yeryüzünde halife  (vekili) yapmak, verdiği şeylerde imtihana çekmek, kimini derecelerle kiminin üstüne çıkarmak vasıflarının sıralanması taksim sanatıdır.

بَعْضٍ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ  buyruğu hakkında şu izahlar yapılmıştır: 

a.) Allah, onları yeryüzünün halifeleri yapmıştır. Zira Hz. Muhammed (s.a.v), peygamberlerin sonuncusudur. O halde O’nun ümmeti, diğer ümmetlerin halefidir.

b.)  Allah onları, birbirine halef yapmıştır. 

c.)  Onlar, Allah’ın yeryüzünde oraya sahip olan ve orada tasarrufta bulunan halifeleridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اِنَّ رَبَّكَ سَر۪يعُ الْعِقَابِۘ

 

Ayetin bu cümlesi ta’liliye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

Müsnedün ileyhin Rab ismiyle gelmesi Allah’ın rububiyyet sıfatını ön plana çıkarmak ve Hz. Peygambere ihtimam kastına matuftur. Müsnedün ileyhin  رَبَّكَ  şeklinde izafetle gelmesi, faydayı çoğaltmak ve tazim içindir. 

رَبَّكَ  izafetinde Rabb ismine muzâfun ileyh olan, Hz. Peygambere ait  كَ  zamiri şan ve şeref kazanmıştır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki Rab isminde tecrîd sanatı vardır. 

اِنَّ ’nin haberi az lafızla çok anlam ifade etme yollarından olan izafetle gelmiştir.

سَر۪يعُ الْعِقَابِۘ  ibaresinde, sıfat mevsufuna muzâf olarak gelmiştir. Bu ifadede vurgu vardır.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  سَر۪يعُ الْعِقَابِۘ  izafetinde,  سَر۪يعُ  sıfat olmasına rağmen  الْعِقَابِۘ ‘nin önüne geçmiş ve mevsûfuna muzâf olmuştur. ‘Cezası hızlı’ yerine, [cezanın hızlısı] buyrulmuştur. Bu ifadede bir vurgu vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C.7, S. 238)

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Burada hitabın yalnız Resulullah’a (s.a.v) tevcihi, Rab kelimesinin, Resulullah’ın (s.a.v) yerini tutan zamire izafesi, Allah Teâlâ’nın, Resulullah hakkında ziyadesiyle lütufkâr olduğunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

 İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اِنَّ  ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü  اِنَّ , cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen,  اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade, cümlenin taşıdığı hükümdür. (Suyûtî, İtkan, c. 2, s. 176)

Allah’ın  غَفُورٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf  sanatıdır. 

Bunlar mübâlağa ifade eden kiplerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu fasıla gibi tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, s. 189) Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Surenin sonunda konuyu en güzel şekilde bağlayarak mükemmel bir sonuç teşkil eden bu ayet, sözün makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlanması olan hüsn-i  intihâ sanatının güzel bir örneğidir.

Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi beliğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaid gibi surede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Bedî’ İlmi)

En’am Suresi burada bitti. Şimdi bu ayetin içine aldığı halife kılma ve imtihanın, geçmişten beri oluş şeklini canlandırıp açıklayacak olan A’raf Suresi’ni okuyalım. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Surenin son sayfasındaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Günün Mesajı
Baştan sona Tevhid esasları üzerinde dönen süre, Allah'ın (vakti geldiğinde) hesabı hemen bitirip cezayı pek çabuk verdiği tehdidi, buna karşılık, bağışlama ve bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen ve mü'min kullarına karşı hususi merhametinin ise pek bol olduğu müjdesi ile bitmektedir. Müjdenin sona bırakılması ve Allah'ın cezalandırmasının pek çabuk olduğu normal bir şekilde belirtilirken bağışlama ve hususi merhametinin pek bol oluşunun te'kitle ifade edilmesi, O'nun rahmetinin gazabının önünde bulunduğu ve rahmetle muameleyi Zâtı'na yakışan bir muamele tarzı kıldığı gerçeğinin neticesi olup, kulları için ciddi bir teşviktir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsan acelecidir. Derdi varsa, çabuk giderilsin ister. Hastalığı varsa, hemen iyileşsin ister. Sıkıntısı varsa, derhal çözülsün ister. Mümkün olduğunca kısa sürede, az güç harcamayı hedefler. Bazen o kadar acele eder ki, çare yolunun uygun olup olmadığı ya da beraberinde şer getirip getirmediği üzerinde düşünmek istemez ve hatta umursamaz. Kendince Allah’tan da ister ama O’ndan başka her şeye de başvurur. Belli mekanlarda; dilekler tutmak, mumlar yakmak gibi bir sürü sağlam temele dayanmayan ve hatta belki de Sünnetullah’a uymadığı alenen bilinen tekniklere başvurur.

Allahım! Zorlandığım her anımda, nefsimin aceleci vesveselerine yenik düşmekten, Senin razı olmadığın yollara başvurmaktan, Ve Sen varken, başka rab arayanların haline düşmekten, Sana sığınırım.

Allahım! Rabbim olarak, yalnız Seni bildim. Derdime derman olarak, yalnız Sana dayandım.

Beni; yaptığı her işi ve her ibadeti, her şeyden önce, yalnız Senin rızan için yapanlardan eyle. Namazı, ibadeti, hayatı ve ölümü, Senin için olanlardan eyle.

Elhamdulillah! Bizi doğru yola ulaştırana, İslam’la şereflendirene, Hz. İbrahim’in dinine iletene ve bize Rasulullah (sav)’i sevdirene. Elhamdulillah! Bizi halifelikle süsleyene ve en güzel duaları öğretene.

Bizi, yeryüzünün halifesi kılan Allah’a layık yaşayan ve O’nun affettiği kullarından olmak duasıyla.

 

Amin.

***

Birçok insan, hayatının belli dönemlerinde karar vermekte zorlanır. Kendisini bölünmüş gibi hisseder. Bazen kararsızlık öyle bir boyuta ulaşır ki; o gün dolaptan ne giyeceği konusunda bile şaşırtır.

Çalışmalara göre kararsızlığın asıl sebebi korkudur. Kaybetme, bilinmezlik veya sonuçlarla yüzleşememe gibi örnekler sayılabilir. Korkunun temeli ise dünyalık heveslere ve kontrolü elde tutma çabasına dayalıdır. 

Çoğu kararsızlık dönemleri bir şekilde aşılır. Ancak, bulunduğu anda kalmakta zorlananların aklı hep diğer seçenekte kalır. Sanki, dünyaya meyil ettikçe veya seçenekler çoğaldıkça iş daha da zorlaşmaktadır.

Kimisi de doğru seçenek kendisine bildirilsin ister. Allah’a ve emirlerine itaat noktasında da böyle bir haldedir. Sanki hakikati bulmaya ihtiyacı olan o değilmiş gibi alametlerle dolu alemde özel işaretler bekler. 

Halbuki, şöyle bir gerçek vardır: Nefse hoş gelen kararın yanlışlığı ortada olsa bile her türlü olumluyu; hoş gelmeyen kararda da olumsuzluk diye adlandırdıklarını tekrarlayarak kişi kendisini razı eder.

Allah’a teslim olan kul için bu yükün bir kısmı hafifler. O’nun rızasına uygun şekilde hareket edince, bazı seçenekler otomatikman iptal olur ya da sonuçtan memnun kalmadığında ‘bir hikmeti vardır’ dedirtir.

Dünyalık meselelerde kararsızlık dönemini kolaylaştıran; detaylara takılmamak, kararın olumlu taraflarını düşünmek, hatalardan öğrenmek, başarısızlıkları küçümsememek yani başarılar kadar değerli olduklarını anlamak, her şeye aynı anda sahip olunmayacağını kabul etmek, güvenilir kişilere danışmak ve az ya da çok aşırıya kaçmadan kendimize güvenmek gibi birçok öneri verilmektedir. 

Uhrevi meselelerde kararsızlık ise nefsani bir oyalamayla gelen ciddi bir tehlikedir. Kulu Allah’ın rızasına yaklaştıracak emre itaatte (tesettüre girmek, namaza başlamak gibi) ya da Allah’tan uzaklaştıran hallerden kaçınmakta (faizi bırakmak, kötü arkadaştan ayrılmak gibi), kişi karar aşamalarını uzatıp vesveseye dalmadan acele etmelidir. Zira, buradaki doğru seçenek barizdir ve kolaylığı, yola çıkmadan beklemek haksızlıktır. 

Ey Allahım! Sen nice kolaylıkları yaratansın. Kararsız hallerin yorgunluğunu, üzerimizden kaldır. Nefsimizin susmayan isteklerini ve endişelerini de sakinleştir. Hakkımızda hayırlı olanı, gönüllerimize sevdir, gözlerimize güzelleştir ve bize kolaylaştır. Ey Allahım! Sen koruyucuların en hayırlısısın. Bizi yanlış niyetlerle karara varmaktan, rızana aykırı olanı seçmekten ve yanlış kararların getireceği kötülüklerden koru. Daima Senin rızanı kazanma isteğiyle yaşayanlardan ve her kararın ardından Sana kavuşma umuduyla; Senin yolunda, Senin adınla doğrulukla çabalayanlardan eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji