بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُخْز۪يهِمْ وَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ ف۪يهِمْۜ قَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّٓوءَ عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ ٢٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ثُمَّ | sonra |
|
| 2 | يَوْمَ | günü |
|
| 3 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 4 | يُخْزِيهِمْ | onları rezil eder |
|
| 5 | وَيَقُولُ | ve derki |
|
| 6 | أَيْنَ | hani nerede? |
|
| 7 | شُرَكَائِيَ | ortaklarım |
|
| 8 | الَّذِينَ |
|
|
| 9 | كُنْتُمْ | ettiğiniz |
|
| 10 | تُشَاقُّونَ | düşmanlık |
|
| 11 | فِيهِمْ | haklarında |
|
| 12 | قَالَ | derler |
|
| 13 | الَّذِينَ | olanlar |
|
| 14 | أُوتُوا | verilmiş |
|
| 15 | الْعِلْمَ | ilim |
|
| 16 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 17 | الْخِزْيَ | rezillik |
|
| 18 | الْيَوْمَ | bugün |
|
| 19 | وَالسُّوءَ | ve kötülük |
|
| 20 | عَلَى | üzerinedir |
|
| 21 | الْكَافِرِينَ | kafirler |
|
ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُخْز۪يهِمْ وَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ ف۪يهِمْۜ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَوْمَ zaman zarfı يُخْز۪يهِمْ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يُخْز۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli, اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ ‘dir. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اَيْنَ istifham ismi, mekan zarfı olarak mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شُرَكَٓاءِيَ muahhar mübteda olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl, شُرَكَٓاءِيَ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’un ismi olarak mahallen merfûdur. تُشَٓاقُّونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
تُشَٓاقُّونَ fiili نَ ‘nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِمْ car mecruru تُشَٓاقُّونَ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ ; Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
يُخْز۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خزي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
تُشَٓاقُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi شقق ’dir.
Mufâale babı fi ile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شُرَكَٓاءِيَ ; sıfat-ı müşebbehedir. Benzeyen sıfat demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّٓوءَ عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْعِلْمَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْعِلْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Mekulü’l-kavl اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubtur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الْخِزْيَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. الْيَوْمَ zaman zarfı الْخِزْيَ ‘ye mütealliktir. السُّٓوءَ atıf harfi وَ ‘la الْخِزْيَ ‘ye matuftur. عَلَى الْكَافِر۪ينَ car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْكَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
اُو۫تُوا ; fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُخْز۪يهِمْ وَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ ف۪يهِمْۜ
Ayet, rütbe ve terahi ifade eden ثُمَّ ile önceki ayetteki قَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ثُمَّ , rütbeten terahi içindir. Çünkü ahiret azabı, elde edilen dünya nimetlerine kıyasla çok fazladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. الْقِيٰمَةِ ’nin muzâfı olan zaman zarfı يَوْمَ , siyaktaki önemine binaen amili olan يُخْز۪يهِمْ ’a, takdim edilmiştir.
Takdim ihtimam içindir. Çünkü ebedi yaşamdaki azap muhatap için çok korkutucudur. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan وَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ ف۪يهِمْۜ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
وَيَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ ف۪يهِمْۜ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit, tahkir ve tevbih kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Soru manası olan mekân zarfı اَيْنَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شُرَكَٓاءِيَ izafeti, muahhar mübtedadır.
Veciz ifade kastına matuf müsnedün ileyh شُرَكَٓاءِيَ izafeti, muzâfı ve gayrını tahkir içindir.
Muahhar mübteda شُرَكَٓاءِيَ için sıfat konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ ف۪يهِمْ , nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi olan تُشَٓاقُّونَ ‘nin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
خْز۪ي , horluk ve hakirlikle beraber olan bir azaptır. Allah Teâlâ bu hor ve hakir olmayı, onlara اَيْنَ شُرَكَائِىَ الَّذٖينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فٖيهِمْ [Hani, sizin uğurlarında düşman kesildiğiniz ortaklarım…] diyerek tefsir etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
O ortakların nerede olduğunun sorulması, onların gerçekten var olmalarını gerektirmez. Burada batıl ilâhlar ile tapıcıları arasına bir engel konmak gibi bir durum yoktur. Eğer gerçekten ilâh olsalar, kendilerine umut bağlayanlar onlara en çok muhtaç oldukları bir saatte orada olurlardı. Soru, onların hiç olmadıklarını ortaya koymaya yeterlidir. Aslında böyle bir ortaklık iddiasında bulunacak ilâh da yoktur, onların bulunduğu bir yer de yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فٖيهِمْ izafetindeki في mecazen zarfiyyedir yani muzâfı hazf edilmiştir. Meşakkat zatlarda değil manalardadır. Takdir في إلَهِيَّتِهِمْ (Onların ilahlıklarında) veya في شَأْنِهِمْ (Onların durumunda) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّٓوءَ عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Müspet mazi fiil cümlesi olup faide-i haber ibtidai kelamdır.
قَالَ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan اُو۫تُوا الْعِلْمَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُو۫تُوا fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması o kişilerin bilinen kimseler olduğunu belirtmesi yanında onlara tazim içindir.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّٓوءَ عَلَى الْكَافِر۪ينَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem cümlelerdir.
Cümlede haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Car mecrur عَلَى الْكَافِر۪ينَ , bu mahzuf habere mütealliktir.
الْيَوْمَ zaman zarfının müteallakı olan الْخِزْيَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
وَالسُّٓوءَ , tezâyüf sebebiyle الْخِزْيَ ‘ye atfedilmiştir.
الْخِزْيَ - السُّٓوءَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْيَوْمَ ve الَّذ۪ينَ ‘nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اُو۫تُوا الْعِلْمَ ve الْكَافِر۪ينَۙ kelimeleri arasında îhâm-ı tıbâk sanatı vardır.
عَلَى الْكَافِر۪ينَ ifadesindeki istila manası taşıyan عَلٰى harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Kafirler, binek yerine konmuştur. Sanki rezillik ve kötülük, kafirlerin üzerine binmiş, kontrol onların elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
يُخْز۪يهِمْ - الْخِزْيَ ve يَقُولُ - قَالَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّٓوءَ عَلَى الْكَافِر۪ينَ [Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük] zillet ve azap [kâfirlerin üzerinedir] sözünü söylemelerinin faydası, onlara karşı şamata etmek ve onları daha çok horlamaktır. Bunu hikâye etmesi de işitenlere bir lütuf ve öğüt olması içindir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْۖ فَاَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍۜ بَلٰٓى اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 2 | تَتَوَفَّاهُمُ | canlarını aldığı |
|
| 3 | الْمَلَائِكَةُ | meleklerin |
|
| 4 | ظَالِمِي | zulmederlerken |
|
| 5 | أَنْفُسِهِمْ | nefislerine |
|
| 6 | فَأَلْقَوُا | diyerek |
|
| 7 | السَّلَمَ | teslim olurlar |
|
| 8 | مَا |
|
|
| 9 | كُنَّا | biz |
|
| 10 | نَعْمَلُ | yapmıyorduk |
|
| 11 | مِنْ | hiçbir |
|
| 12 | سُوءٍ | kötülük |
|
| 13 | بَلَىٰ | hayır |
|
| 14 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 15 | اللَّهَ | Allah |
|
| 16 | عَلِيمٌ | biliyor |
|
| 17 | بِمَا | şeyleri |
|
| 18 | كُنْتُمْ | sizin |
|
| 19 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız |
|
اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْۖ
Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ , önceki ayette geçen الْكَافِر۪ينَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. تَتَوَفّٰيهُمُ elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْمَلٰٓئِكَةُ fail olup damme ile merfûdur.
ظَالِم۪ٓي mef’ûlun bih gaib zamirin hali olup, cemi müzekker salim olduğu için nasb alameti ي ‘dir. İzafetten dolayı ن harfi hazf edilmiştir. اَنْفُسِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتَوَفّٰي fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
ظَالِم۪ٓي ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. Atıf olması da caizdir. اَلْقَوُا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. السَّلَمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍ cümlesi, mahzuf sözün mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri; يقولون (diyorlar) şeklindedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كُنَّا nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا mütekellim zamiri كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. نَعْمَلُ cümlesi, كُنَّا ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.
نَعْمَلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. مِنْ harf-i ceri zaiddir. سُٓوءٍ lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (M.Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı)
اَلْقَوُا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
بَلٰٓى اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
بَلٰٓى , nefyi iptal için gelen cevap harfidir. اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ cümlesi, mukadder sözün mekulü’l- kavli olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَل۪يمٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مَا ve masdar-ı müevvel, بِ harf-i ceriyle عَل۪يمٌ ‘e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ‘dir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’un ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْمَلُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَلٰى , soru olumsuz cevap olumlu olduğunda cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen olumlu cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler. (Doktora Tezi))
عَل۪يمٌ ; mübalağa sıygasındadır.Mübalağalı ism-i fail kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْۖ
Ayetteki اَلَّذ۪ينَ , önceki ayetteki عَلَى الْكَافِر۪ينَ ’nin sıfatı konumundadır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْ terkibi, تَتَوَفّٰيهُمُ fiilindeki mansub zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
فَاَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍۜ
فَ istînâfiyyedir. Atıf olması da caizdir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَاَلْقَوُا السَّلَمَ ibaresinde istiare vardır. Çünkü اَلْقَوُا fiili ‘’attılar’’ anlamına gelir; ancak gerçekte burada ‘’atılan bir şey’’ yoktur. Bu ifadeyle kastedilen, tevazu ve teslimiyetle boyun bükerek kurtuluş talep etmektir. Çünkü القى الي فلان بيديه (Falanca bana elini attı/ uzattı); yani ‘’Bana boyun eğdi, emrime teslim oldu’’ sözü Arapların sözleri cümlesindendir. Ayrıca فَاَلْقَوُا السَّلَمَ ifadesinin anlamının, ‘’teslim oldular, boyun eğdiler’’ şeklinde olması da caizdir. Bu durumda onlar çarpışma aletini atan, savaş techizatını bırakan kimse gibi olurlar. Yüce Allah’ın وَلَا تُلْقُوا بِاَيْد۪يكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ (Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın) Bakara/195 sözü de bu anlamdadır. Yani ‘’ona teslim olmayın, kendinizi ona bırakmayın’’ demektir. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müstenefe olarak fasılla gelen مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍۜ cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.
مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍ cümlesi, takdiri قائلين olan mahzuf sözün mekulü’l-kavldir.
Menfî nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.
كان ’nin haberi olan نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
سُٓوءٍ ’e dahil olan مِنْ tekit ifade eden zaid harftir.
Ayetteki beyanî üsluptan umum anlaşılmaktadır. سُٓوءٍ kelimesi nefy siyakında nekre olarak gelmiştir. Bilindiği gibi olumsuz siyakta gelen nekre, umuma delalet eder. Zaid مِنْ harfi kelimeye hiçbir manası katmıştır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen نَعْمَلُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)
تَتَوَفّٰيهُمُ ile فَاَلْقَوُا kelimeleri arasında muzariden maziye geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
Bu kelam, o rezillik ve azabı ölüme kadar küfrü devam edenlere tahsis etmektedir. Ömrünün sonunda da olsa içlerinden iman edenler bu hükmün dışındadır. Bunlar kendi nefislerine zulmedici olarak vasıflandırılmışlardır. Çünkü onların küfürleri kendi kendilerine zulümdür, hem de nasıl bir zulüm. Nitekim onlar küfürleri sebebiyle kendi nefislerini ebedî azaba maruz bırakmışlar ve Allah'ın verdiği fıtratı değiştirmişlerdir. Onların kendi şirklerini kötülük olarak ifade etmeleri, onun kötülük olduğunu itiraf anlamına gelir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بَلٰٓى اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
بَلٰٓى , önceki cümledeki nefy manasını iptal eden cevap harfidir. Cümle, takdiri قالوا (Dediler) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mahzuf fiilin mekulü’l-kavliolan اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُون cümle, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem cümlelerdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak, zamir makamında zahir ismin tekrarlanması hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırarak onun yüceliğine dikkat çekmek içindir.
Müsned olan عَل۪يمٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا , başındaki harf-i cerle عَل۪يمٌ ‘e mütealliktir.
Sılası olan كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği, olayı göz önünde canlandırarak dikkatleri artırır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetteki اَلَّذ۪ينَ ve ikinci مَا ism-i mevsûldür. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كُنَّا - كُنْتُمْ ve نَعْمَلُ - تَعْمَلُونَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası, عَل۪يمٌ - نَعْمَلُ kelimeleri arasında ise cinas-ı nakıs vardır.
مَا كُنَّا - كُنْتُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, السَّلَمَ - ظَالِم۪ٓي arasında tıbakı hafiy, ظَالِم۪ٓي - سُٓوءٍۜ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)
Bu ifadede masdar-ı müevvel tercih edilmiştir. Bunun sebebi; açık masdarın, olayın bir kere gerçekleşmiş olması ihtimaline işaret etmesidir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.1, s. 83)
Bu yüzden de teceddüt ve devama delalet eden fiil getirilmiştir.
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ [Muhakkak yaptığınız şeyleri Allah iyi bilir.] ifadesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bilmekten maksat “gereğini yapar” demektir.
Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
فَادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ ٢٩
فَادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ
Fiil cümlesidir. فَ sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir.
ادْخُلُٓوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَبْوَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. جَهَنَّمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
خَالِد۪ينَ kelimesi ادْخُلُٓوا ’deki failin hali olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. ف۪يهَا car mecruru خَالِد۪ينَ ’e mütealliktir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِد۪ينَ , sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. لَ ibtidâiyyedir. Tekid ifade ifade eder. بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fildir. مَثْوَى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. Aynı zamanda muzaftır. الْمُتَكَبِّر۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; جهنّم şeklindedir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 1. Failinin ال ’lı gelmesi. 2. Failinin ال ’lı isme muzâf olarak gelmesi
3. Bu fiillerin مَا harfine bitişik olarak gelmesi. 4. Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُتَكَبِّر۪ينَ ,sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan تَفَعَّلَ babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ
فَ sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. Önceki ayetteki meleklerin sözüne dahildir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
خَالِد۪ينَ kelimesi ادْخُلُٓوا fiilinin failinden halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
خَالِد۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni, ف۪يهَا car mecruruna müteallak olmasını sağlamıştır.
خلد aslında yetmiş yıl kaldı demektir. Kuran-ı Kerimde çokluktan kinaye olarak sonsuzluk anlamında kullanılır.
Cenab-ı Hak bu cezayı açıkça zikrederek [“O halde içinde ebedi kalıcı olarak girin cehennemin kapılarından…”] buyurmuştur. Bu, onların cezalarının farklı farklı olacağına, böylece de bazısının cezasının bazısınınkinden daha büyük olacağına delalet eder. Cenab-ı Allah, kederleri ve hüzünlerinin daha büyük olması için bu ifadesinde, خلود (uzun bir süre) kelimesini açıkça zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ
Ayetin fasılası olan فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ cümlesinde فَ istînâfiyye, لَ tekid harfidir.
Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem fiili olan بِئْس ’nin mahsusu, mahzuftur. Bu hazif îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri; جهنّم ‘dır. بِئْسَ zem fiillerindendir ve tekid içerir. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder.
Fiilin faili olan مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ , izafet formunda gelerek az lafızla çok anlam ifade etmiştir.
Cümlede tehekümî istiare sanatı vardır. Azabı hak edenlere tehekküm ve alay ifadesi yoluyla, sığınılacak yer manasındaki مَثْوَى , cehennemin korkunçluğunu, akıbetin o olduğunu ve tahkir için kullanılmıştır.
مَثْوَى ‘ya muzâfun ileyh olan ismi fail veznindeki الْمُتَكَبِّر۪ينَ ‘nin, zamir makamında zahir isim gelmesi tahkiri artırmak için yapılan iltifat ve ıtnâb sanatıdır.
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
فَ harfinden sonra gelen şeyler zemmi ve önlerinde bulunan durumun çirkinliğini artıran şeylerdir. Bu da cehenneme giriş halidir ve onlar kendi kendilerini cehenneme sokarlar. Burada zem ifade eden lafızların esası olan بِئْسَ lafzı seçilmiştir. مدخل yerine de مَثْوَى lafzı seçilmiştir. Halbuki مدخل gelseydi, فَادْخُلُٓوا sözüne daha uygun olurdu. Bunun sebebi مَثْوَى kelimesinin “ikamet etmek” manasında olmasıdır. Böylece onların bir مَدْخَل ’e (hol, giriş yeri) değil, ikamet yurduna yani devamlı kalacakları yurda girdikleri manasını vurgular. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Gâfir/64, S. 360)
Nahl Suresinde 30. ayeti kerimede zikredilen ولَنِعْمَ دارُ المُتَّقِينَ ifadesinde olduğu gibi burada دارُ kelimesinin hazfi onları tahkir içindir. Yani cehennemde onlar bir evde yaşayanlar gibi değildir, aksine onlar cehennemde istif gibi yığılmışlardır ama orası onlar için bir dinlenme ve ikamet yeridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا خَيْراًۜ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌۜ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّق۪ينَۙ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقِيلَ | ve dendi ki |
|
| 2 | لِلَّذِينَ | kimselere |
|
| 3 | اتَّقَوْا | korunan(lara) |
|
| 4 | مَاذَا | ne? |
|
| 5 | أَنْزَلَ | indirdi |
|
| 6 | رَبُّكُمْ | Rabbiniz |
|
| 7 | قَالُوا | dediler |
|
| 8 | خَيْرًا | hayr |
|
| 9 | لِلَّذِينَ | kimseler için vardır |
|
| 10 | أَحْسَنُوا | güzel iş yapan(lara) |
|
| 11 | فِي |
|
|
| 12 | هَٰذِهِ | bu |
|
| 13 | الدُّنْيَا | dünyada |
|
| 14 | حَسَنَةٌ | güzellik |
|
| 15 | وَلَدَارُ | ve yurdu ise |
|
| 16 | الْاخِرَةِ | ahiret |
|
| 17 | خَيْرٌ | daha hayırlıdır |
|
| 18 | وَلَنِعْمَ | ve ne güzeldir |
|
| 19 | دَارُ | yurdu |
|
| 20 | الْمُتَّقِينَ | korunanların |
|
وَق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. اَلَّذِينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle ق۪يلَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اتَّقَوْا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اتَّقَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَاذَٓا اَنْزَلَ cümlesi, ق۪يلَ fiilinin naib-i faili olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, مَاذَٓا اَنْزَلَ ‘dir.
مَا istifhâm harfi mübteda olarak mahallen merfûdur. ذَٓا ism-i mevsûlu mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlu sılası اَنْزَلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقَوْا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالُوا خَيْراًۜ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, خَيْراً ‘dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. خَيْراً mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; أنزل خيرا (İyilik indirdi) şeklindedir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْراً ; ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur'an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ
İsim cümlesidir. اَلَّذِينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَحْسَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اَحْسَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي هٰذِهِ car mecruru اَحْسَنُوا fiiline mütealliktir. الدُّنْيَا işaret isminden bedel olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
حَسَنَةٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحْسَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حسن ‘dir.
الدُّنْيَا ; sıfat- müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ ibtidaiyyedir. Tekid ifade eder. الدَّارُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاٰخِرَةُ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur.
وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّق۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَ ibtidâiyyedir. Tekid ifade ifade eder. نِعْمَ camid fiil olup medih fiillerindendir. دَارُ kelimesi نِعْمَ ’nin faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُتَّق۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. نِعْمَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; دار الآخرة şeklindedir.
Bu fiil medih fiilidir ve çekimi yoktur. Methedilen cinsi ifade eden bir faili ref eder, arkasından mahsusu denilen başka bir merfû kelime gelir. Bu da haberi mahzuf bir mübteda veya mübtedası mahzuf bir haberdir. Burada olduğu gibi mahsusa delalet eden bir kelime geçtiyse artık bir daha zikredilmez. ولَدارُ الآخِرَةِ sözü mahsusa delalet eder, mana ولَنِعْمَ دارُ المُتَّقِينَ دارُ الآخِرَةِ (müttakilerin yeri olan ahiret yurdu ne güzeldir) şeklindedir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْمُتَّق۪ينَ , sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۜ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
ق۪يلَ fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl, ق۪يلَ fiiline mütealliktir. Sılası olan اتَّقَوْا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الَّذٖينَ ile bahsi geçen kimseleri tazim murad edilmiştir.
ق۪يلَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Vaz edildiği anlamdan çıkarak uyarı, örnek verme ve korkutma anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Allah Teâlâ’nın soru sorup cevap beklemesi muhal olduğundan istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّكُمْ izafetinde Rab ismine muzaf olan كُمْ zamirinin aid olduğu kişiler tazim edilmiştir.
Bu ayetteki muttakilerle ilgili soru cevapla, 24. ayetteki müşriklerle ilgili soru cevap arasında mukabele vardır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen اتَّقَوْا lafzında irsâd sanatı vardır.
Kādî şöyle der: “Takva sözünün muhtevasına, bütün muharrematı terkedip bütün vâcipleri işleyen kimseler girer. Kim bu iki hususu bir arada yaparsa, o, imanı kâmil bir mümin olur.” Alimlerimiz de şöyle demişlerdir: “Cenab-ı Hak bu ifadeyle, şirkten korunan ve Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna kesinkes inananları kastetmiştir.”(Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
والَّذِينَ اتَّقَوْا ile kastedilenler müminlerdir. Çünkü iman, Allah’a karşı takvalı olmak ve O’nun gadabından korkmaktır. Bu müminler Mekke halkının bildiği, tanıdığı müminlerdir. Dolayısıyla ism-i mevsûldeki elif-lam ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada takva sahiplerinden murad müminlerdir. Onların takva ile vasıflandırılmaları, verdikleri cevabın takvadan kaynaklandığını zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَالُوا خَيْراًۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. خَيْراً , takdiri أنزل (indirdi) olan fiilin mef’ûlüdür.
Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ق۪يلَ - قَالُوا kelimeleri arasında iştikak cinâsı, reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Önceki ayette, قَالُوا اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ geçerken, bu ayette de قَالُوا خَيْرًا geçti. Binaenaleyh niçin birinci ifadeyi merfû, ikincisini de mansub olarak zikretti?” Keşşâf sahibi şöyle diyerek buna cevap vermiştir: “Bundan maksat, hakkı kabul edenin verdiği cevap ile hakkı inkâr edenin cevabının arasını ayırmaktır. Yani, bunlara bu soru sorulunca hiç duraklamadan, cevabı soruya mutabık getirip çok net ve açık biçimde cevap vermişler ve خَيْرًا diyerek bu kelimeyi اَنْزَلَ fiilinin mef’ûlü yapmışlardır. Yani, “Hayrı indirdi” demişlerdir. Halbuki ötekiler ise cevabı sualden ayırarak, “Bu, evvelkilerin düzmecesidir” demişlerdir. Binaenaleyh bu ifadede اَنْزَلَ fiili âmil kabul edilmemiş, mahzuf mübtedanın haberi kabul edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ
Cümle, beyanî istinaf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لِلَّذ۪ينَ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. حَسَنَةٌ muahhar mübtedadır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذِينَ ‘nin sılası olan اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muahhar mübteda olan حَسَنَةٌۜ ‘deki nekrelik kesret ve bilinmeyecek evsafta nev ifade eder.
اَحْسَنُوا ’ya müteallık olan ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا ibaresindeki harf-i cerde ve işaret isminde istiare vardır. ف۪ي harf-i ceri zarfiyet ifade eder. Fakat dünyanın mazruf olma özelliği söz konusu olmadığı halde zarfa benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinde de mevcut olan mutlak irtibattır.
Bilindiği üzere işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Dünya hayatı aklî olduğu için burada istiare oluşmuştur. Câmî’ her ikisinde de vücudun tahakkukudur.
اَحْسَنُوا - حَسَنَةٌ kelimeleri arasında iştikak cinâsı, reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌۜ
…لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. لَ tekid ifade eden ibtida harfidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi veciz ifade ve tazim içindir.
Bu takva sahipleri için söyledikleri (iyilik edenlere iyilik vardır) sözünden dolayı bir vaattir. Arkasındaki kısımla beraber sözlerinden bedel ve hayrın tefsiri olması da caizdir. O zaman قَالُوا ile mansub olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّق۪ينَۙ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Kasem üslubundaki terkipte لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen vakıadır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ile tekid edilmiş cevap cümlesi, gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Medh fiili نِعْمَ ’nin faili olan دَارُ الْمُتَّق۪ينَ , izafet terkibiyle gelerek az lafızla çok anlam ifade etmiştir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. نِعْمَ ‘nin, takdiri هي (o) olan mahsusu, mahzuftur.
اتَّقَوْا - الْمُتَّق۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinâsı, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
دَارُ ve لِلَّذ۪ينَ kelimelerinin tekrarında reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
نِعْمَ - حَسَنَةٌۜ - خَيْراًۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَۜ كَذٰلِكَ يَجْزِي اللّٰهُ الْمُتَّق۪ينَۙ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | جَنَّاتُ | cennetlerine |
|
| 2 | عَدْنٍ | adn |
|
| 3 | يَدْخُلُونَهَا | girerler |
|
| 4 | تَجْرِي | akan |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | تَحْتِهَا | altlarından |
|
| 7 | الْأَنْهَارُ | ırmaklar |
|
| 8 | لَهُمْ | onlar için vardır |
|
| 9 | فِيهَا | orada |
|
| 10 | مَا | her şey |
|
| 11 | يَشَاءُونَ | diledikleri |
|
| 12 | كَذَٰلِكَ | işte böyle |
|
| 13 | يَجْزِي | mükafatlandırır |
|
| 14 | اللَّهُ | Allah |
|
| 15 | الْمُتَّقِينَ | korunanları |
|
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَۜ
İsim cümlesidir. جَنَّاتُ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri; هي şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. عَدْنٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَدْخُلُونَهَا cümlesi, جَنَّاتُ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَدْخُلُونَهَا fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَجْر۪ي cümlesi, يَدْخُلُونَهَا ‘deki gaib zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
تَجْر۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهَا car mecruru تَجْر۪ي fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْاَنْهَارُ fail olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri; من تحت بيوتها أو أشجارها (Ağaçlarının veya evlerinin altında) şeklindedir. لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَۜ cümlesi, يَدْخُلُونَهَا ‘deki failin veya mef’ûlun bihin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ف۪يهَا car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاؤُ۫نَ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاؤُ۫نَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذٰلِكَ يَجْزِي اللّٰهُ الْمُتَّق۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. كَ harf-i cerdir. مثل manasındadır. Bu ibare, amili يَجْزِي olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
يَجْزِي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْمُتَّق۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
الْمُتَّق۪ينَ , sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümledeki جَنَّاتُ عَدْنٍ , takdiri هي olan mahzuf mübtedanın haberidir.
يَدْخُلُونَهَا cümlesi جَنَّاتُ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi ise, يَدْخُلُونَهَا ’daki gaib zamirden haldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.
Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
جَنَّاتٍ ’deki tenvin nev, kesret, nev ve tazim ifade eder.
Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde مِنْ harfiyle geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مِنْ تَحْتِهَا ibaresinde muzâfın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. İbarenin takdiri şöyledir: …من تحت بيوتها أو أشجارها (Evlerinin ve ağaçlarının altından…)
“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)
يَدْخُلُونَهَا fiilinin failinden veya mef’ûlünden hal olan لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَ cümlesi ise müspet isim cümlesi formunda gelmiş, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. ف۪يهَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhaar mübteda konumunda olan müşterek ismi mevs’ûl مَا ‘nın sıla cümlesi يَشَٓاؤُ۫نَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle, takdim kasrıyla tekid edilmiştir.
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. ف۪يهَا , sıfat/maksûrun aleyh, مَا يَشَٓاؤُ۫نَ mevsuf/ maksûr olmak üzere kasr-ı mevsuf, ale’s sıfattır.
Müttakilerin cennetteki durumlarından bahseden bu ayet normal tertibe göre مَا يَشَٓاؤُ۫نَۜ ف۪يهَا şeklinde gelmeliydi. Zira cümlede asıl olan fiilin car ve mecrurundan önce gelmesidir. Ancak nazmı celil ayetteki gibi gelmiştir.
Beyzâvî, söz dizimindeki bu değişimin hikmetini şöyle açıklar: Ayette ف۪يهَا zarfının (car mecrur/şibih cümle) مَا يَشَٓاؤُ۫نَ fiilinin önüne alınışıyla şuna dikkat çekilmiştir ki insan her istediğini ancak cennette bulur. Müfessirimizin açıklamasından anlaşıldığına göre zarf tahsis için fiile takdim edilmiştir. Yani insanın istediği her şeyi başka bir yerde değil, sadece cennette elde edebileceği vurgulu bir şekilde anlatılmak istenmiştir.(Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
جَنَّاتُ عَدْنٍ mahzuf mübtedanın haberidir, نِعْمَ ‘nin mahsusu olması da caizdir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
كَذٰلِكَ يَجْزِي اللّٰهُ الْمُتَّق۪ينَۙ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. كَذٰلِكَ , amili يَجْزِي olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
كَذٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذٰ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimal, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette cem’ ma’at-taksim sanatı vardır. Cennet nimetleri sayılmış ذٰلِكَ ’de cem edilmiştir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük, haşyet ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Zamir makamında zahir isim الْمُتَّق۪ينَۙ ‘in zikredilmesi, muttakileri methetmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَجْزِي - تَجْر۪ي kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs sanatı vardır.
Allah Teâlâ, kendilerine “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde, “Evvelkilerin düzmeleri” diyen kavimlerin hallerini beyan edip, onların hem kendi günahlarını hem de kendilerine uyanların günahlarını yüklendiklerini belirtip, meleklerin, bu kendilerine zulmeden kimselerin canlarını aldıklarını belirtip, ahirette onların hakkı teslim ettiklerini zikredip ve onlara, “Cehennem kapılarından girin içeriye...” dediğini ifade edince, bunun peşinden, kendilerine, “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde, “Mahzâ hayır!” diyen müminlerin vasfını getirmiş; bunların vaadinin o kimselerin vaîd ve cezasıyla birlikte zikredilip görülmesi için, o muttakiler lehine dünyada ve ahirette hazırlamış olduğu hayır ve saadetlerin derece ve makamlarını zikretmiştir.(Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ طَيِّب۪ينَۙ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُۙ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 2 | تَتَوَفَّاهُمُ | canlarını aldıkları |
|
| 3 | الْمَلَائِكَةُ | melekler |
|
| 4 | طَيِّبِينَ | iyi insanlar olarak |
|
| 5 | يَقُولُونَ | derler |
|
| 6 | سَلَامٌ | selam |
|
| 7 | عَلَيْكُمُ | size |
|
| 8 | ادْخُلُوا | girin |
|
| 9 | الْجَنَّةَ | cennete |
|
| 10 | بِمَا | karşılık |
|
| 11 | كُنْتُمْ | olduklarınıza |
|
| 12 | تَعْمَلُونَ | yapıyor(lar) |
|
اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ طَيِّب۪ينَۙ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُۙ
Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ önceki ayette geçen الْمُتَّق۪ينَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. تَتَوَفّٰيهُمُ elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْمَلٰٓئِكَةُ fail olup damme ile merfûdur. طَيِّب۪ينَ kelimesi تَتَوَفّٰيهُمُ ‘deki mef’ûlun hali olup nasb hali ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır. يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُ cümlesi, الْمَلٰٓئِكَةُ ‘nun hali olarak mahallen mansubdur.
يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mekulü’l-kavli, سَلَامٌ عَلَيْكُمُ ‘dur. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. سَلَامٌ mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
عَلَى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Buradaki عَلَى harf-i ceri istila manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتَوَفّٰيهُمُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
طَيِّب۪ينَۙ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Fiil cümlesidir. ادْخُلُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْجَنَّةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا ve masdar-ı müevvel, بِ harf-i ceriyle ادْخُلُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’un ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْمَلُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (M.Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı )
اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ طَيِّب۪ينَۙ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُۙ
Ayet, önceki ayette geçen الْمُتَّق۪ينَ ’nin sıfatı konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ طَيِّب۪ي , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
طَيِّب۪ينَ kelimesi, تَتَوَفّٰيهُمُ fiilindeki mansub zamirin halini, … يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُۙ cümlesi ise الْمَلٰٓئِكَةُ ‘nun halini bildiren ıtnâb sanatıdır.
Hal cümlesi muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan سَلَامٌ عَلَيْكُمُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümle haber üslubunda geldiği halde dua manası taşıdığı için, muktezayı zahirin hilafına olması sebebiyle mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
Müsnedün ileyh olan سَلَامٌ ‘daki nekrelik, nev kesret ve tazim ifade eder.
Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. عَلَيْكُمْ mahzuf habere mütealliktir.
Ayetteki تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ طَيِّب۪ينَۙ cümlesi ile 28. ayetteki تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْۖ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Burada طَيِّب۪ينَۙ [temiz olarak] ifadesinden murad, kendilerine zulmetmek pisliğinden temizlenmiş demektir. Bu bize anlatıyor ki takvada işin esası, zikredilen şeylerden ölüme kadar temiz kalmaktır. Bu itibarla bu ifade, müminler için takvayı sürekli kılmalarını, başkaları için de tahsilini teşvik etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الطَّيِّبُ kelimesi قَيِّمٍ ve مَيِّتٍ gibi فَعِيْلَ veznindedir. Tayyib olmayı mübalağalı olarak ifade eder. Güzel koku demektir. Meşhur bir mecaz olarak güzel ahlak ve kemâl nefs için kullanılır. 5 duyuyla algılanan şeyler için de kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle, mekulü’l-kavle dahildir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen müjde manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebtir.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا , başındaki harf-i cerle ادْخُلُوا fiiline mütealliktir.
Sılası olan كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği, olayı göz önünde canlandırarak dikkatleri artırır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’ nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)
الْجَنَّةَ - الْمَلٰٓئِكَةُ - سَلَامٌ - طَيِّب۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ifadede masdar-ı müevvel tercih edilmiştir. Bunun sebebi; açık masdarın, olayın bir kere gerçekleşmiş olması ihtimaline işaret etmesidir. Bu yüzden teceddüt ve devama delalet eden fiil getirilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.1, s. 83)
Burada cennetten murat Adn Cennetleri’dir. Bundan dolayı, cennet, ilave bir vasıfla vasıflandırılmamıştır. Adn Cennetlerine girmelerinden murad, zamanı gelince girmektir. Bu büyük bir müjdedir. Yoksa bundan murad, cennet bahçelerinden biri olan kabre girmek değildir. Çünkü bu, cennetin kendisine girmek kadar büyük bir müjde değildir. "Yapmış olduğunuz iyi işler" de takva ve itaat üzere sebat etmek demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ اَمْرُ رَبِّكَۜ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | هَلْ | mi? |
|
| 2 | يَنْظُرُونَ | bekliyorlar |
|
| 3 | إِلَّا | ille |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | تَأْتِيَهُمُ | kendilerine gelmesini |
|
| 6 | الْمَلَائِكَةُ | meleklerin |
|
| 7 | أَوْ | yahut |
|
| 8 | يَأْتِيَ | gelmesini |
|
| 9 | أَمْرُ | emrinin |
|
| 10 | رَبِّكَ | Rabbinin |
|
| 11 | كَذَٰلِكَ | öyle |
|
| 12 | فَعَلَ | yapmıştı |
|
| 13 | الَّذِينَ | kimseler (de) |
|
| 14 | مِنْ |
|
|
| 15 | قَبْلِهِمْ | onlardan önceki |
|
| 16 | وَمَا |
|
|
| 17 | ظَلَمَهُمُ | onlara zulmetmedi |
|
| 18 | اللَّهُ | Allah |
|
| 19 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 20 | كَانُوا | onlar |
|
| 21 | أَنْفُسَهُمْ | kendi kendilerine |
|
| 22 | يَظْلِمُونَ | zulmediyorlardı |
|
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ اَمْرُ رَبِّكَۜ
Fiil cümlesidir. هَلْ istifham harfidir. يَنْظُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّٓا hasr edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel یَنظُرُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَأْتِيَهُمُ fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْمَلٰٓئِكَةُ fail olup damme ile merfûdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. يَأْتِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. اَمْرُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. رَبِّكَ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ ;Türkçede “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ
Fiil cümlesidir. كَ harf-i cerdir. مثل manasındadır. Bu ibare, amili فَعَلَ olan mahzuf mef’ûlün mutlaka mütealliktir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
فَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِهِمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. ظَلَمَهُمُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنْ istidrak harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اَنْفُسَهُمْ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَظْلِمُونَ fiili كَانُٓوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَظْلِمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (M.Vecih Uzunoğlu,Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı )
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ اَمْرُ رَبِّكَۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette هَلۡ , inkârî istifham harfidir. Nefy manasındadır. Bunun için arkasından istisna harfi gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümle istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. Vaz edildiği istifham anlamından çıkarak inkârî mana kazanan cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Kasırla tekit edilmiş cümle, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Masdar harfi أَن ’den sonraki müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ cümlesi, masdar teviliyle یَنظُرُونَ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Nefy manasındaki istifham harfi هَلْ ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يَنْظُرُونَ , maksur/sıfat, masdar-ı müevvel maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka mef'ûllere değil zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir.
Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
يَأْتِيَ اَمْرُ رَبِّكَ cümlesi, atıf harfi اَوْ ile masdar-ı müevvel cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Her ikisi de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَمْرُ رَبِّكَ izafetinde Hz. Peygambere ait كَۜ zamirinin Rab ismine muzâfun ileyh olması Hz. Peygambere destek ve şeref, yine Rab ismine muzâf olan اَمْرُ ’ya tazim ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يَأْتِيَ اَمْرُ رَبِّكَ cümlesinde istiare sanatı vardır. اَمْرُ kelimesi أتي fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Felaketin bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette Rab’be isnad edilmesi, onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
اَمْرُ ’nun يَأْتِيَ fiiline isnadı mecâz-ı aklîdir.
تَأْتِيَهُمُ - يَأْتِيَ kelimelerinde iştikak cinası ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
Sözü edilen Mekke kâfirleri, canlarını azapla almak üzere meleklerin yahut Rablerinin azap buyruğunun kendilerine gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Kâfirler, bunu hiçbir zaman beklemezken bunu beklediklerinin ifade edilmesi, beklenen bir şey gibi mutlaka kendilerini bulacağı için değil fakat onu gerektiren sebeplere tevessül ettikleri için, sanki onun gelmesini istiyorlar ve yolunu bekliyorlar. Rablerinin buyruğundan murad dünya azabıdır, kıyamet değildir; çünkü bundan sonra gelecek olan, [Allah onlara zulmetmemiş, fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi. Sonunda yaptıklarının cezası onları çarpmış] ifadesi, kendilerine isabet edenin dünya azabı olduğu hususunda gayet sarihtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَذٰلِكَ , amili فَعَلَ olan mahzuf bir mef’ûlu mutlaka mütealliktir.
Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
كَذٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذٰ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 101)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen cezanın kötülğünü bildirmek içindir.
كَذٰلِكَ îrab açısından والامر şeklinde mahzuf bir mübtedanın haberidir. Bu kelime Kur'an'da çok gelmiş ve ulemamızın takdir ettiği herhangi bir şey zikredilmemiştir. Mühim olan burada kelama dikkat çekmektir. Bir kapalılık üzerine kurulmuş olan kelam üzerinde daha fazla durmayı gerektirir. Bu ifadedeki كَ harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi كَ ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, ذٰلِكَ ile كَ ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize “arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır” der. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/28, c. 5, s. 176-177)
فَعَلَ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِهِمْ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onlar için tahkir ifade eder.
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Bu cümlede fiil لم ile değil, ما ile olumsuzlanmıştır. Çünkü bu harf daha kuvvetlidir. ما فعل sözü لقد فعل cümlesini, لم يفعل sözü, فعل cümlesini olumsuzlar. ما harfi, mazi fiili olumsuzladığı zaman kasemin cevabı menzilindedir. (Sibeveyh, Kitap ve Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 262, Yasin/69)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Rab isminden heybeti artırmak, zihne yerleştirmek için Allah ismine iltifat edilmiştir.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen ظَلَمَهُمُ kelimesinde irsâd sanatı vardır. وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ ifadesinden sonra ne geleceği anlaşılmaktadır.
İstidrak harfinin dahil olduğu وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi, اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ şeklinde muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan اَنْفُسَهُمْ , kasr ifadesi için, amili olan يَظْلِمُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
Mef‘ûlün fiile takdimi kasr ifade edebilir. İki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır. يَظْلِمُونَ , maksur/sıfat, اَنْفُسَهُمْ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûf. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir.
Zulüm Allah’a dönmeyip nefislerine hapsolmuştur. Onlar Allah’ın nimetlerini tanımayıp küfür ve inatları sebebiyle sadece nefislerine zulmetmişlerdir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Bakara/57, Soru; 607)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كان ’nin haberinin muzari fiil gelmesi bu yaptıklarının yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidi, Vakafat, s. 112)
لٰكِنْ kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 474)
İnsan kendine zulmetmez fakat yaptığı zulmün sonucunda nefsine azap edilmesine yol açar. Bu nedenle sebebe isnaddır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an,Âl-i İmrân /117)
كَان ’nin haberinin يَظْلِمُونَ şeklinde muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği, olayı göz önünde canlandırarak dikkatleri artırır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûlün amiline takdim edilmiş olması takdim-tehir sanatıdır. Bu takdim onların kendi kendilerine zulmettiklerini vurgular.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’ nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ cümlesiyle وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
مَا ظَلَمَهُمُ - يَظْلِمُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ٣٤
هزأ Heze’e : هُزْءٌ kelimesi hafif yollu dokundurma ve alaya almak, latife etmektir. İstihza إسْتِهْزاءٌ ise alaya almayı, şaka yapmayı istemek demektir. Bazen bizzat alaya almak manasında da kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 34 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri istihza ve müstehzidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصَابَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سَيِّـَٔاتُ fail olup damme ile merfûdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. Aynı zamanda muzaftır. مَا ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَصَابَهُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fi ile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَاقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. بِهِمْ car mecruru حَاقَ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası كَانُوا بِهٖ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur, بِهٖ car mecruru يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiiline mütealliktir. يَسْتَهْزِؤُ۫نَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiili, نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek südâsi mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsî fiili هزأ ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki …مَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalet etmek üzere mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Muzâfun ileyh konumundaki masdar harfi مَا ’nın sılası olan عَمِلُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi veciz ifade içindir.
فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ ifadesinde istiare sanatı vardır. فَاَصَابَهُمْ fiilinin سَيِّـَٔاتُ ‘ya isnad edilmesiyle günahlar, hedefini vuran oka benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Aslında onlara günahları değil günahları sebebiyle hak ettikleri azap isabet etmiştir. Sebep müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
اَصَابَ fiilinin, سَيِّـَٔاتُ ‘ya isnad edilesi mecâz-ı aklîdir. أصابَهم جَزاؤُها (Cezaları onlara isabet etti) gibi bir muzâf takdir edilir. Çünkü yaptıkları kötülükler buna sebep olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
Cümle, atıf harfi وَ ’la … اَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Müstakbel, vukuunun kesinliğini ifade için maziyle ifade edilebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِهِمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
حَاقَ fiilinin faili konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِه۪ , ihtimam için amili olan يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiiline takdim edilmiştir.
Cümlenin müsnedi olan بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ‘nin muzari fiil formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliğiyle muhatabın dikkatini uyararak konuyu anlamasında yardımcı olur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. (M. Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Ve Kur'an’da Kullanımı)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)
مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ifadesi جزاء سيئات اعمالهم (Yaptıkları şeyin kötülükleri) demektir, muzâf hazf edilmiştir ya da cezaya kötülük ismi verilmiştir.
حَاقَ fiilinin مَا ’ya yani, alay edip durdukları şeye isnadı, sebebiyet alakasıyla mecâz-ı mürseldir. Alay ettikleri şey onları kuşatmış değildir, alay etmeleri sebebiyle helak edilmişlerdir.
Burada حَاقَ fiilinin faili, alay etmekte oldukları şeydir. Yani alay ettikleri şey onları helak etmiştir. Burada mecâz-ı aklî vardır. Çünkü onları, alay ettikleri şey sebebiyle helak eden Allah’tır. Dolayısıyla hakiki fail Allah’tır. Onların alay ettikleri şey ise, yalanladıkları, inatlaştıkları ve resullerini öldürmeye niyetlendikleri zaman resullerin onları Allah’ın azabı ve bu azap sebebi ile helak olmakla korkutmalarıdır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 396)
Ahiret azabı henüz başlarına gelmemişken, gelmiş gibi ifade edilmiştir. Buradaki حَاقَ fiili, mecazî olarak kullanılmıştır. Çünkü açıkça görüldüğü gibi henüz vaki olmamış bir azab hakkında kullanılmıştır. Onları saran, kuşatan şey de, yaptıkları şeyin kendisi değil cezasıdır. Onların azabında hardal tanesi kadar artış olmadığına işaret etmek için, ceza yerine amel zikredilmiştir. Sanki ceza amelin kendisi olmuştur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.292)
Ayette geçmiş zaman kipinin حَاقَ, gelecek zaman kipi يَح۪يقُ yerine kullanılması bu durumun gerçekleşeceğini bildirmek ve tehdidi mübalağalı bir şekilde anlatmak içindir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı,Hud/8)
Ayette geçen حَاقَ kelimesi sadece kötülükte kullanılır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)
حاقَ aslında ‘kuşattı’ demektir. Ancak sonradan kötülükle kuşatılmak manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Küfür ve şirkin ilimle herhangi bir alâkası yoktur ve ilim, inanmayı gerektirir.
Dolayısıyla ilim ve malumat farklı şeylerdir.
İlim, “sadık haber" denilen vahiyle veya peygamberlerle bildirilen, bir de hayal etme, tasavvur, muhakeme, araştırma, doğruluğunu teyit, benimseme, itikat ve emin olma gibi işlemlerden sonra ulaşılan, süt mesabesinde hazmedilmiş bilgidir, yakindir.
Hakkında en ufak bir şüphe olmayan böylesi mutlak doğru bilgi, öncelikle vahye dayanır.
İslâm, ilmin sebepleri veya vasıtaları olarak vahiy (sadık haber), akl-ı selim ve sağlam duyuları kabul eder.
Her gün, defalarca, ölümün gerçekleştiği bir dünyada, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama kabiliyeti. Allah’ın insana nasip ettiği nimet ve imtihan. Nimet çünkü hayata devam etme ve yeniliklere başlama imkanı-umudu verir. İmtihan çünkü dünyaya dalmak kolaylaşır. Bu yüzdendir ki; âlimler ölümün hatırlanması ve nasıl ölmek istiyorsan öyle bir hayat yaşama üzerinde düşünülmesi gerektiğini buyurmuştur. Ancak ölüm denince akla çoğunlukla korku gelir ve insan nefsi de korkularını görmezden gelmek ve derinlere gömerek unutmak ister.
Hz. Ali (ra)’ın, ölüme dair gönüllere su serpen ve düşüncelere daldıran bir sözü rivayet edilir:
Hz. Ali’ye soruyorlar: “Her savaşta en öndesin. Ölmekten, öldürülmekten hiç korkmuyor musun?”
Hz. Ali cevap verir: “Ecelim ömrümün kefilidir. Ecel gelmeden, ömür bitmeden, beni kim öldürebilir ki! Ecelim gelmişse, ömür bitmişse, beni kim yaşatabilir ki!”
Müslüman hayatının her alanında, iki aşırı uç yerine, orta yolu yani dengeyi seçmeye çalışır. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyada ahireti için çabalar, yarın ölecekmiş gibi hesabını verme korkusuyla günahlardan sakınır.
Ey yaptıklarımızdan haberdar olan Allahım! Bize; Senin her halimizi bildiğin bilinciyle yaşamamız için yardım et. Ömrün ve ölümün, hayırlısını ve huzurlusunu nasip et. Ölüm anı gelene dek, dünya üzerindeki zamanımızı elimizden geldiğince en hayırlı şekilde değerlendirmemiz için yardım et.
Ey Allahım! Şüphesiz ki, Senin hayrı indirdiğine ve ahiret yurdunun daha hayırlı olduğuna iman ettik. Bizi; ölümü korkulacak bir hadise olarak değil de, Sana kavuşma olarak görenlerden; ölümü, beklenen ve sevilen bir misafiri karşılar gibi karşılayanlardan; ve canını, meleklerin selamı ve cennet müjdesiyle teslim edenlerden eyle.
Amin.
***
Allah’a imandan ve O’nun emirlerine itaatten uzaklaşan kişi, ancak kendisini ve belki de kendi gibi kimi ölümlüleri kandırır. Öyle ki patolojik yalancılık hayatının her köşesinde yerini alır. Yani kendisine ve etrafındakilere yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmiştir. Bu haliyle ciddi bir zarardadır ve asıl olarak kendisine kötülük etmektedir.
Allah’ın sınırlarına baş kaldıran kişi yalanlarla bezenmiş bir ömür sürer. Din olmadan daha iyi bir hayat yaşayacağı tezini savunur ama şunu unutur: yalan yalanı doğurur; taviz tavizi getirir. Yeryüzünde ve göklerde sınırlarını bilmeyen insan yolunu kaybeder ve sınırsızlıklara saygı hevesiyle gittikçe seviyesizleşir.
Dünyadayken kelimelerle ve mimiklerle süslenen savunmalar kalpleri şaşırtabilir ve gözleri yanıltabilir. Kimi zaman yapmadığını iddia eder, kimi zamansa sebepleri vardır. Kötülük yapanların mecburiyetten doğmayan ve iradelerini etkilemeyen bahanelerine göz yumularak hoş gösterildiği için de ahlaksızlıklar çoğalır ve normalleşir.
Yeryüzünde dışarı vurulmayan gerçekler gözlerden gizli kalır. Kanıtlar olmadan ya da kişiyi suçüstü yakalamadan etiketleme yapmak zordur ya da alışılmış ahlaksızlıkların ardındaki çarpıklık unutulur. Lakin ölüm anında ve hesap gününde dengeler değişir. Yalanlara sığınmaya alıştığı için yine de savunmaya geçer. Kişinin yalanlarıyla örttüğü örtüler kaldırılır ve gerçekler yüzüne vurulur.
Ey hesap gününün sahibi olan Allahım! Bizi kendisine ve etrafındakilere yalan söyleyenlere benzemekten muhafaza buyur. Dosdoğru olan kullarından eyle. Dilimizden, bedenimizden, zihnimizden ve kalbimizden doğan her kelime, hareket, düşünce ve his; Senin rızana uygun olsun ve nurun ile aydınlansın. Hesapların sorulduğu, örtülerin kaldırıldığı ve gerçeklerin açıklandığı günün şiddetinden Sana sığınırız. Senin rahmetine sığınırız. Bizi aydınlık yüzle dirilenlerden, hesabını kolaylıkla verenlerden ve Sana kavuşmanın coşkusuyla cennetine koşanlardan eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji