1 Mayıs 2025
Meryem Sûresi 65-76 (309. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Meryem Sûresi 65. Ayet

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِه۪ۜ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِياًّ۟  ٦٥


(Allah) göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu hâlde, O’na ibadet et ve O’na ibadet etmede sabırlı ol. Hiç, O’nun adını taşıyan bir başkasını biliyor musun?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 رَبُّ Rabbidir ر ب ب
2 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
3 وَالْأَرْضِ yerin ا ر ض
4 وَمَا ve şeylerin
5 بَيْنَهُمَا bunlar arasında bulunan ب ي ن
6 فَاعْبُدْهُ O’na kulluk et ع ب د
7 وَاصْطَبِرْ ve sabret ص ب ر
8 لِعِبَادَتِهِ O’na kullukta ع ب د
9 هَلْ -musun?
10 تَعْلَمُ biliyor- ع ل م
11 لَهُ O’nun
12 سَمِيًّا adaşını س م و

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِه۪ۜ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِياًّ۟

 

İsim cümlesidir. رَبُّ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri; هو  şeklindedir. Veya önceki ayette geçen  رَبُّكَ ‘ den bedel olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

مَا  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. بَيْنَهُمَا  mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن عرفت ربوبيّته (O’nun rubûbiyetini anladıysan, tanıdıysan) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. اعْبُدْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اصْطَبِرْ  fiili, atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

اصْطَبِرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. لِعِبَادَتِه۪  car mecruru  اصْطَبِرْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

هَلْ  istifhâm harfidir.  تَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. لَهُ  car mecruru  سَمِياًّ۟ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. سَمِياًّ۟  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اصْطَبِرْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  صبر ’dir. İftial babının fael fiili  ص ض ط ظ  olursa iftial babının  ت  si  ط  harfine çevrilir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا 

 

 

Kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen ayette  رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ifadesi, önceki ayetteki  رَبُّكَ ’den bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cebrail (a.s)’ın sözlerinin devamı olan ayette rububiyet vasfını öne çıkarmak için tekrarlanan Rab isminde iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz anlatım kastıyla gelen,  رَبُّ السَّمٰوَاتِ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması  السَّمٰوَاتِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.

الْاَرْضَ , tezat nedeniyle  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضَ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , muzâfun ileyh olan  السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur. Atıf sebebi  temâsüldür. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mekân zarfı  بَيْنَهُمَا , bu mahzuf sılaya mütealliktir. 

Ayette, Allah’ın Rabbi olduğu şeylerin, yeryüzü, gökyüzü ve arasındakiler olarak sayılması taksim sanatıdır.


 فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِه۪ۜ

 

Fasılla gelen terkipte  فَ  mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَاعْبُدُوهُۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri,  إن عرفت ربوبيّته (O’nun rubûbiyetini anladıysan) olan mahzuf şart cümlesiyle birlikte terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Aynı üslupta gelen  وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِه۪  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘ la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Veciz anlatım kastıyla gelen  لِعِبَادَتِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِبَادَتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

فَاعْبُدْهُ - لِعِبَادَتِه۪  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَاعْبُدْهُ…. ifadesindeki  فَ , ta’lil veya sebebiyye ifade eder. Kendisinden sonra gelenlerin sebebi ve illeti, öncesinde zikredilenlerdir. Aynı şekilde  ف  harfinin kendinden öncekinin kendisinden sonrasının tertibi için olduğunu söylemek mümkündür. Ayetteki emir ile hitap Resulullah’a yöneliktir. İbarede Resulullah’a Rabbanî bir tevcih vardır. اصْطَبِرْ  fiilindeki  افتعال  sıygası Allah’a ibadet ve taatte sabır ve çaba gösterme gerekliliğine işaret etmektedir. Yapısının ziyadesi mananın ziyadesine delalet ettiği için  افتعال  babı tercih edilmiştir. İşaret edildiği gibi Allah’a ibadet etmeye sabrederek çaba göstermek gerekmektedir. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 253-256)


هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِياًّ۟

 

Cümle rububiyeti tekid eden istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl nedeni kemâl-i ittisâldir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek manada soru olmayıp rububiyeti tekid maksadı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bu ayet Yüce Allah’ın nisyanının mümkün olmamasının beyanının aklî delilidir.

Ayetteki istifhamın ifade ettiği mana nefydir. Manadan murad da: “Senin Rabbine benzer, emsal ve denk yoktur.”

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  سَمِياًّ۟ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik  لَهُ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

سَمِياًّ۟ ‘deki nekrelik tazim ifade eder.

Onlar, putları hakkında ilâh lafzını kullanıyorlar, ama Allah lafzını Cenab-ı Hakk’ın dışında hiçbir şeye vermiyorlardı. İbni Abbas’tan, “Rahman ismiyle de başkasının, isimlendirilmediği” hususu rivayet edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu cümle, anılan ismin müstakil olarak O'na mahsus olduğunu, haklı veya haksız olarak, başkası için kullanılmadığını beyan etmek suretiyle O'nun umumi hanlığının, O'na ibadet etmeyi, bütün ibadetleri O'na tahsis etmenin zorunluluğunu izah etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Meryem Sûresi 66. Ayet

وَيَقُولُ الْاِنْسَانُ ءَاِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ اُخْرَجُ حَياًّ  ٦٦


İnsan, “Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?” der.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَقُولُ ve diyor ki ق و ل
2 الْإِنْسَانُ insan ا ن س
3 أَإِذَا zaman mı?
4 مَا
5 مِتُّ öldüğüm م و ت
6 لَسَوْفَ muhakkak
7 أُخْرَجُ çıkarılacağım خ ر ج
8 حَيًّا diri olarak ح ي ي
İlk yaratılışı düşünmeyen insanlar, öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmekte ve çürüyüp toz toprak olduktan sonra yeniden dirilmenin bir hayal ürünü olduğunu iddia etmektedirler. Oysa insan ilk yaratılışını düşünürse kendisini yoktan var eden bir kudretin, ölüp toz toprak olduktan sonra onu yeniden diriltebileceğine kanaat getirir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde de insanları ilk defa nasıl yaratmışsa öyle dirilteceğini, bunun kendisi için daha kolay olduğunu ifade buyurmuştur (bk. Rûm 21/27; Yâsîn 36/79). 68. âyetteki “şeytanlar”dan maksat insanların ilâhî huzura çıkıp dünyada yaptıklarından hesaba çekilecekleri bir âhiret günü olmadığını, hayatın sadece bu dünya hayatından ibaret olduğunu iddia ederek insanları aldatıp saptıran inkârcı önderlerdir (Şevkânî, III, 386). Yüce Allah, bunları ve bunların kandırarak yoldan çıkardığı kimseleri mahşerde toplayıp cezalarını vereceğini buyurmuştur.
 
 Allah’a en çok âsi olanların çekip çıkartılacağını, ayrılacağını belirten 69. âyetteki ifade bazı tefsirciler tarafından şöyle yorumlanmıştır: İsyankârların bir kısmı ayırt edilip cehenneme atılacak, isyanı daha hafif olanlar ise bağışlanacaklar. Ancak, tefsircilerin çoğunluğuna göre âyet bütünüyle kâfirlere dairdir. Ayırt edilmekten maksat ise insanların inkârcılık ve isyan derecesine göre çeşitli gruplara ayrılmasıdır. Buna göre her grup cehennemde durumuna uygun bir tabakaya atılacaktır. Suç işleme ve inkârda öncülük ve önderlik edenlerin azabı daha ağır olacaktır (bk. Nahl 16/88; Ankebût 29/13). Ancak sonuç itibariyle, 70. âyette belirtildiğine göre kimlerin daha fazla isyankâr olduğunu eksiz bilen Allah Teâlâ, herkese, isyan ve günahlarının derecesine göre hak ettiği cezayı da eksiksiz bilecek ve en âdilane bir şekilde uygulayacaktır. 
 
 “İçinizden, oraya (cehenneme) varmayacak hiçbir kimse yoktur” meâlindeki 71. âyette geçen cümle ile devamı üç türlü yorumlanabilir: a) Bunlardan maksat sırattan geçenlerdir. Mümin olsun kâfir olsun bütün insanlar aynı zamanda cehennemin üstünde kurulmuş olan sırattan geçmek zorunda oldukları için oraya uğramış olurlar. Ancak 72. âyete göre “kötülükten sakınanlar” cehennemden esirgenirken “zalimler diz üstü çökmüş olarak” orada bırakılacaktır. b) Maksat kâfirlerdir ve bunlar cehenneme gireceklerdir. c) Potansiyel olarak her insan ameline göre cennete olduğu kadar cehenneme de girebilecek durumdadır.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 612-613

وَيَقُولُ الْاِنْسَانُ ءَاِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ اُخْرَجُ حَياًّ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. الْاِنْسَانُ  fail olup damme ile merfûdur.

Hemze istifham harfidir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfı olup mahzuf cevaba mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. مَا  zaid harftir.  مِتُّ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

مِتُّ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir   تُ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, أحيا أو أبعث  şeklindedir.

لَ  ibtidaiyyedir.  سَوْفَ  gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme- diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin  başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.

اُخْرَجُ  damme üzere merfû meçhul, muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  انا ‘dir.  حَياًّ  hal olup fetha ile mansubdur.

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اُخْرَجُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

وَيَقُولُ الْاِنْسَانُ ءَاِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ اُخْرَجُ حَياًّ

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  ءَاِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ اُخْرَجُ حَياًّ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. اِذَا , şart manalı müstakbel zaman zarfı, hemze nefiy manasında istifham harfidir. Cümleye dahil olan  مَا , tekid ifade eden zaid harftir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve inkâr amacı taşıyan terkip mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Şart cümlesi olan  مِتْنَا , zaman zarfı  إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)   

اِذَا , takdiri  أبعث (...yeniden dirileceğim?) olan mahzuf cevap cümlesine mütealliktir. Şartın cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Tefsiriyye olarak fasılla gelen  لَسَوْفَ اُخْرَجُ حَياًّ  cümlesi, ibtidaiyye lâm’ı ve istikbal harfi  سَوْفَ  ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkarî kelamdır. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

حَياًّ , müekked hal olarak ıtnâbtır. 

وَيَقُولُ الْاِنْسَانُ  [İnsan der] cümlesinde zikr-i umûm irade-i husus vardır. Burada insandan maksat kâfirdir. Çünkü öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden odur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Mazi  قالوا  fiili yerine muzari  يَقُولُ  fiilinin tercih edilmesi, bu sapkın sözlerin ve batıl itikadın sürekli tekrarlanacağına işaret etmektedir.

الْاِنْسَانُ  sözüyle kastedilen, hususiyetle ba’s gününü kabul etmeyen kâfirlerdir. Her halükârda böyle bir konumda  الْاِنْسَانُ  lafzı müminleri kapsamaz.

Öldüğüm zaman mı gerçekten ben çıkarılacağım? Yerden yahut ölüm halinden. Zarfın başa alınması ve inkâr harfinden sonra gelmesi, inkâr edilen şeyin ölümden sonraki hayat vakti olmasındandır.  اُخْرَجُ ’nun gösterdiği bir fiille mansubdur, onunla değil. Çünkü  ل ’ın maba'di makablinde amel etmez.  ل  burada sırf tekid içindir, hal manasından soyutlanmıştır, istikbal edatı olan  سَوْفَ  ile birlikteliği caiz görülmüştür.(Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

مِتُّ [Öldüm] - حَياًّ [Diri olarak] kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

اُخْرَجُ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Meryem Sûresi 67. Ayet

اَوَلَا يَذْكُرُ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْـٔاً  ٦٧


İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَا
2 يَذْكُرُ düşünmüyor mu? ذ ك ر
3 الْإِنْسَانُ insan ا ن س
4 أَنَّا bizim
5 خَلَقْنَاهُ onu yarattığımızı خ ل ق
6 مِنْ
7 قَبْلُ önceden ق ب ل
8 وَلَمْ ve
9 يَكُ değilken ك و ن
10 شَيْئًا hiçbir şey ش ي ا

اَوَلَا يَذْكُرُ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْـٔاً

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَذْكُرُ  damme ile merfû muzari fiildir.  الْاِنْسَانُ  fail olup damme ile merfûdur.  اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlu bih olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

نَا  müekellim zamiri  أنّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. خَلَقْنَاهُ  cümlesi, اَنْ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

خَلَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamiri  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْ قَبْلُ  car mecruru  خَلَقْنَا  fiiline mütealliktir. قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. لَمْ يَكُ شَيْـٔاً  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. وَ  haliyyedir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

يَكُ  nakıs, tahfifden dolayı mahzuf  نْ  üzere sükun ile meczum muzari fiildir. يَكُ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. شَيْـٔاً  kelimesi  يَكُ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

Beyzâvî bu ayetteki  لَمْ يَكُ  kelimesi için şu açıklamayı yapar:  يَكُ  kelimesinin aslı  يَكُونُ ’dür. Cezm edatı  لَمْ ’den dolayı “nûn”un harekesi hazf edilmiş, sonra da iki sakin bir araya geldiği için و  hazf edilmiştir. İllet harfi وَ ‘a benzediğinden tahfif için  نْ  da hazf edilmiştir. Böylece geriye  يَكُ  lafzı kalmıştır. (Beyzâvî, c. 3, s. 115-116)

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  kelimeleri; muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir.  قَبْلَ  zarfı, hem cümleye  hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَوَلَا يَذْكُرُ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْـٔاً

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la  وَيَقُولُ الْاِنْسَانُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Hemze inkarî istifham harfidir. Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen muhatabı itirafa zorlayan takrir manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Zamir yerine insan kelimesinin tahkir ve kınama için zahir olarak gelmesinde, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ  cümlesi, masdar tevilinde,  يَذْكُرُ  fiilinin iki mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ  cümlesi  اَنَّ ‘nin haberidir. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

خَلَقْنَا  fiillinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

خَلَقْنَا  fiiline müteallik  مِنْ قَبْلُ  ifadesindeki  قَبْلُ , cer mahallinde olup muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَ ’la gelen  وَلَمْ يَكُ شَيْـٔاً  cümlesi, خَلَقْنَاهُ ‘daki mef’ûlün halidir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eder.

Menfi muzari sıygadaki nakıs fiil  كَان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsned olan  شَيْـٔاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

شَيْـٔاً , nefy siyakında ve nekre olarak geldiği için hiçbir manası kazanmıştır. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalet eder.

Ayette istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)

اَوَلَا يَذْكُرُ الْاِنْسَانُ [İnsan düşünmüyor mu?] sorusu inkâr ve kınama ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

ءَاِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ اُخْرَجُ حَياًّ [Ben öldüğümde mi diriltileceğim?] der. [Bu insan kendisi önceden bir şey değilken onu yaratmış olduğumuzu hatırlamaz mı?] ayetinde yok iken var eden Allah’a, var olduktan sonra tekrar yaratmanın daha kolay olduğunun aklen izahı yapılmaktadır. Yokken ortaya çıkarmak zordur. Allah seni yokken var etmiştir. Var olanın seni tekrar yaratması da mümkündür, denilmektedir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bu üslub  mezheb-i kelamî olarak adlandırılır. Çünkü cümledeki kelam, insanın önceden hiçbir şey olmadığı halde insan olarak yaratıldığının ispatıdır. Bu ademiyetle,  ن 'un düşmesi uyum teşkil etmiştir. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 267)

Yani kendisine daha şey bile denilemezken, yaratılmış olması ve bir yaşam sürmüş olması onun için tekrar yaratılabileceğinin kanıtı olarak yetmez mi? denilmektedir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Meryem Sûresi 68. Ayet

فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاط۪ينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِياًّۚ  ٦٨


Rabbine andolsun, onları şeytanlarla beraber mutlaka haşredeceğiz. Sonra onları kesinlikle cehennemin çevresinde diz üstü hazır edeceğiz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَوَرَبِّكَ Rabbine andolsun ki ر ب ب
2 لَنَحْشُرَنَّهُمْ onları mutlaka toplayacağız ح ش ر
3 وَالشَّيَاطِينَ ve şeytanları ش ط ن
4 ثُمَّ sonra
5 لَنُحْضِرَنَّهُمْ onları bulunduracağız ح ض ر
6 حَوْلَ çevresinde ح و ل
7 جَهَنَّمَ cehennemin
8 جِثِيًّا diz çökmüş vaziyette ج ث و

فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاط۪ينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِياًّۚ

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَ  harfi cer olup, kasem harfidir. رَبِّكَ  car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri;  أقسم (Yemin ederim.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

لَنَحْشُرَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الشَّيَاط۪ينَ  atıf harfi  وَ ’la mef’ûlun bih  هُمْ ‘e matuf olup fetha ile mansubdur. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

نُحْضِرَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

حَوْلَ  mekân zarfı  لَنُحْضِرَنَّ  fiiline mütealliktir.  جَهَنَّمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. جِثِياًّ  hal olup fetha ile mansubdur.

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) نُحْضِرَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  حضر ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاط۪ينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِياًّۚ

 

فَ  istînâfiyye, وَ  kasem harfidir. Car mecrur  رَبِّكَ , mahzuf kasem fiiline mütealliktir. Takdiri,  أقسم  (yemin ederim) olan kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Yetiştirme, koruma, inayet sıfatlarını da barındıran Rab ismine yapılan kasemde, haşrın, rububiyet sıfatının sergilendiği yer olacağına işaret vardır. 

Veciz anlatım kastıyla gelen,  رَبِّكَ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan Hz. Peygambere aid zamir dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet, Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasemin cevap cümlesi olan  لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاط۪ينَ , mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır.

Rab isminden sonra azamet zamirine iltifat sanatı vardır.

لَنَحْشُرَنَّهُمْ  fiilinin mef’ûlü olan  هُمْ  zamirine matuf olan  الشَّيَاط۪ينَ ’in atıf sebebi, tezâyüftür.

Aynı üslupla gelen  ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِياًّ  cümlesi tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

جَهَنَّمَ , mekân zarfı  حَوْلَ  ‘nin muzâfun ileyhidir. Acemî alem olduğu için fetha ile mecrur olmuştur. 

جِثِياًّ , haşrolunanların hali olarak mansubdur. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada  ثُمَّ  harfi zamanda mühlet verme ve erteleme ifade etmemektedir. Aksine şiddetli azaptan, daha şiddetli bir azap durumuna geçecekleri kastedilmiştir. Bundan dolayı ayeti kerimedeki  ثُمَّ  sıralı düzenlemeyi ifade eder. Azabın birçok çeşidine maruz kalacaklarına ve artacağına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 269, 270)

فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ [Rabbine yemin olsun ki mutlaka onları toplayacağız.] ifadesinde Allah Teâlâ, nebisine muzâf olarak kendi adına yemin ediyor, bu da durumun gerçek olduğunu bildirmek ve Resulullah’ın şanını yüceltmek içindir.  وَالشَّيَاط۪ينَ  kelimesi de atıftır veya mef’ûlün maah'tir. Çünkü rivayete göre kâfirler kendilerini saptıran şeytanlarıyla beraber haşrolunurlar. Her biri şeytanıyla beraber zincire vurulur. Bu, onlara mahsus ise de tamamen cinse nispet etmek de caizdir. Çünkü onlar içlerinde kâfirler şeytanlarla birleştirilmiş halde haşr olunurlarsa hep birlikte onlarla beraber haşr olunmuş olurlar. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Meryem Sûresi 69. Ayet

ثُمَّ لَنَنْزِعَنَّ مِنْ كُلِّ ش۪يعَةٍ اَيُّهُمْ اَشَدُّ عَلَى الرَّحْمٰنِ عِتِياًّۚ  ٦٩


Sonra her bir topluluktan, Rahman’a karşı en isyankâr olanları mutlaka çekip çıkaracağız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 لَنَنْزِعَنَّ ayıracağız ن ز ع
3 مِنْ
4 كُلِّ her ك ل ل
5 شِيعَةٍ milletten ش ي ع
6 أَيُّهُمْ hangisinin
7 أَشَدُّ en çok ش د د
8 عَلَى karşı
9 الرَّحْمَٰنِ Rahman’a ر ح م
10 عِتِيًّا isyan edeni ع ت و

ثُمَّ لَنَنْزِعَنَّ مِنْ كُلِّ ش۪يعَةٍ اَيُّهُمْ اَشَدُّ عَلَى الرَّحْمٰنِ عِتِياًّۚ

 

Fiil cümlesidir.  ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

نَنْزِعَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. مِنْ كُلِّ  car mecruru  نَنْزِعَنَّ  fiiline mütealliktir.  ش۪يعَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَيُّ  müşterek ismi mevsûl,  نَنْزِعَنَّ ’nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَشَدُّ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

İsim cümlesidir. اَشَدُّ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri; هو şeklindedir. عَلَى الرَّحْمٰنِ  car mecruru  عِتِياًّ ’ya mütealliktir.  عِتِياًّ  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

ثُمّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez.Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَشَدُّ  ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ لَنَنْزِعَنَّ مِنْ كُلِّ ش۪يعَةٍ اَيُّهُمْ اَشَدُّ عَلَى الرَّحْمٰنِ عِتِياًّۚ

 

Ayet, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile önceki ayetteki  ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasemin cevabı olan  لَنَنْزِعَنَّ مِنْ كُلِّ ش۪يعَةٍ cümlesi, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَنَنْزِعَنَّ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَنَنْزِعَنَّ  fiiline müteallik olan  مِنْ كُلِّ ش۪يعَةٍ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

ش۪يعَةٍ ’deki nekrelik nev ve kesret ifade eder.

لَنَنْزِعَنَّ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  اَيُّهُمْ ’ün sılası olan  اَشَدُّ عَلَى الرَّحْمٰنِ عِتِياًّ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هُمْ  olan mübteda mahzuftur. 

Haber olan  اَشَدُّ  ism-i tafdil kalıbında gelerek, mübalağa ifade etmiştir. Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rahman isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Matufun aleyhteki azamet zamirinden bu cümlede Rahman ismine iltifat sanatı vardır.

عَلَى الرَّحْمٰنِ  car-mecruru ism-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden  عِتِياًّۚ ‘e mütealliktir.

عِتِياًّ  temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada bir kelime veya cümle ifade edilişi itibarıyla bir ek açıklamaya ihtiyaç duyabilir. Açıklanmaya ihtiyaç duyan müphem isim veya cümleye yapılan ek izahat, o müphem kelime veya cümlenin açıklayıcısı manasında temyizi, başka bir deyişle mümeyyezi olur. (Halil İbrahim Karaöz, Arap Dili Gramerinde Temyiz)

اَيُّهُمْ  mübteda,  اَشَدُّ  haberdir.  اَيُّ  lâfzı Sîbeveyhi’ye göre damme üzere mebnidir, hakkı diğer mevsûller gibi mebni olmaktır. Ancak  كُلِّ  ve بعض  kelimelerine kıyasla mureb kılınmıştır, çünkü onlar gibi hep izafetle kullanılır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Burada  اَشَدُّ  denilmesi, Allah'ın bazı günahkârları affedeceğine dikkat çekmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

النَّزْعُ ; bir şeyi başkalarından çıkarmak, ayırmak demektir. Kuyudan su çıkarmak için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Meryem Sûresi 70. Ayet

ثُمَّ لَنَحْنُ اَعْلَمُ بِالَّذ۪ينَ هُمْ اَوْلٰى بِهَا صِلِياًّ  ٧٠


Sonra, oraya girmeye en lâyık olanları muhakkak ki en iyi biz biliriz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 لَنَحْنُ elbette biz
3 أَعْلَمُ daha iyi biliriz ع ل م
4 بِالَّذِينَ kimlerin
5 هُمْ onlar
6 أَوْلَىٰ uygun olduğunu و ل ي
7 بِهَا oraya
8 صِلِيًّا girmeğe ص ل ي

 Saleye  صلي :  Alıntıladığımız tüm kaynaklar صلي  ve صلو maddelerini tek başlık altında inceledikleri için biz de ayırmayarak birlikte almayı daha uygun bulduk. (Hazırlayanın notu)   

  صلي kelimesinin asıl anlamı ateşle tutuşturmaktır.
  صَلاء  yakacak ve kızartma anlamında kullanılır. Dil bilimcilerin çoğuna göre  صَلاة dua, tebrik ve yüceltmek anlamındadır. Allah’ın Müslümanlara salâtı gerçekte onları tezkiye etmesidir. Meleklerin salâtı ise tıpkı insanlarınki gibi dua ve istiğfar anlamındadır. Belli bir ibadet anlamındaki صَلاة  kelimesinin asıl anlamı duadır. Söz konusu ibadetin bu kelimeyle isimlendirilmesi, bir şeyin içerdiklerinden bir kısmıyla isimlendirilmesi gibidir. Salât صَلاة (namaz), şekil bakımından şeriattan şeriata/dinden dine değişse de bütün din ve şeriatlarda yer alan ibadetlerdendir. 
 Bazıları şöyle der:  صَلاة kelimesi  َصَلَي  kökünden gelir.  صلّى الرَّجُلُ  Sözünün anlamı da şudur: Adam bu ibadette Allah’ın tutuşan ateşi olan صَلَى yı kendi nefsinden uzaklaştırdı ve onu giderdi.   
  Yüce Allah’ın namaz kılmayı övdüğü veya ona teşvik ettiği her yerde  اِقامة Lafzı zikredilmiştir. Bu lafzın zikri namazla birlikte zikredilmesi namaz kılmaktan amacın sadece şekil olarak değil onun bütün rukun ve şartlarının tam olarak yerine getirilmesi olduğuna işaret etmek içindir. (Müfredat)

Salât kelimesi 8 manaya gelir.

A – 4 tanesi yaygın ve açıktır. Bu manalar şunlardır:
1 – Bilinen rukunlar ve özel fiiller
2 – Allah’dan rahmet
3 – Meleklerden istiğfar
4 – Müminlerden dua
 
B-  4 tanesi meşhur değildir:
1 -  الكَنيسة Havra  22/40 وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ   burada hal zikredilmiş mahal yani Yahudilerin havraları kastedilmiştir. البِيَع ,ise البِيعة nın çoğulu olup hıristiyanların kilisesidir.
2 -  الدُّخُول   giriş  صلّيْتُ الرَّجُلَ  adamı ateşe soktum denilir. Onu yakmak için ateşe attığın zaman   أصلَيَيْتُهُ  dersin.
3 –   التَّلْيِين yumuşatmak صلّى العَصَا بِالنَّارِ   asayı ateşle yumuşattı denilir.
4 –الشَّوى  kızartmak  صلّيْتُ اللحمَ وغَيْرَهُ  eti vb. kızarttım denilir. (İsmail Hakkı Bursevi)
 

    إقام الصَّلاة
    İqamu-s salat iki manada tefsir edilir:
  1 – iqame-s salat ibaresi tasdikten yoksun bir ikrar manasında kullanılmıştır.
  2 – iqamu-s salat ibaresi onun (namazın) tam ve eksiksiz kılınması manasında kullanılmıştır.

  صلا  beli hafif incinmek.

صَلِيَ  aslı صَلِوَ -َ beli eğri olmak, kısrak gibi.. صَلَوَة   şeklinde telaffuz edilir ve bazen صَلاة  olarak yazılır. Çoğulu صَلَوات dur ve sinagoglar manasına da gelir. لِ  ile namaz kılmak ; عَلَى ile istirham etmek; ayrıca mübarek kılmak;  (Mukatil b. Süleyman)

  صلى -ِ  Kavurmak; صَلِيَ -َ  yakmak için ateşe atılmak;  صَلَّى yakılmak, ateş yakmak; (John Penrice)

Bu madde و lı ve ي lı olarak iki şubeden oluşur. و lı olan Süryanice ve Aramice’den alınmıştır ve mahsus (özel) bir ibadet manasındadır. Arapçada bu salât الصَّلاة olarak ifade edilir. Bu maddenin Arapçaya nakledilmiş asıl manasına gelince; esenlik gibi gayelerle yapılan güzel ve kapsamlı bir senadır.(övgü) 
Burada bazı açıklamalarda bulunmak uygun olacaktır:
  1 – Bu ayeti kerimelerden bazıları mefhumdaki ibadet ve istiğfar manasına değil, hakiki anlama (sena/övgü) delalet eder. Çünkü İbadet yada istiğfar etmesi Allah-u Teala için mümkün değildir. Yine bu ayetlerde anlam rahmet ya da tesbih de değildir. Nitekim meleklerin insanları tesbih etmesi ya da merhameti uygun olmaz.
  2 – Kelimedeki asıl anlam güzel bir senadır demiştik. Bu ister esenlik olsun ki o da ömür hakkında bir duadır, ister başka bir dua olsun, yine haber ya da inşa olsun farketmez. Bu anlam zikredilen ayetlerin hepsinde mevcuttur.
  3 – Asıl manaya delalet eder.  هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّور / تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ ۚ  yani Kıyamet günü onların esenliği selâmdır. Esenlik selâmın bir nev’idir. Sanki selâm سَلام salâtın bir parçası gibidir. Çünkü o  bir selâmet temennisi ve güzel bir duadır. Dolayısıyla Allah-u Teala ve meleklerin geçtiği yerlerde doğru ve kapsamlı mana senâ ve esenliktir.
  4 – Allah’u Teala’yı sena etmek, kulun itaat ve rızasını ortaya koyar. Meleklerin senâsı ise Sıratı Müstakim’de olmak ve hulûs ve taat üzere bir kul olmaları sebebiyledir. Nebi’yi sena Allah ve Resul hakkında iman ve itaat mevcudiyeti sebebiyledir. Müminin ki ise muhabbet, alaka ve yakınlaşmaya olan temâyülünü ortaya çıkarır. Bu bağlantıdan doğan ruhaniyetin tahakkuku ise tüm bunları bir araya getirir. Bu asla uygun olarak; esenlik ve istenen salih amellerin tamamlanması için Nebi’ye salavat getirmek; namaz kılan müminle Nebi arasındaki münasebet ve ruhani bağın tahakkuku, Allah’dan kendisine salât talep edilen Resul için yüksek bir derece, tam bir yakınlık ve kâmil bir rızanın tahakkuku cihetiyledir.

  5 – 'Şüphesiz الصَّلاة Aramice’den alınmış mahsus bir ibadettir' dedik. Buna ilaveten bu manayla zikredilen asıl mana arasında bir münasebet bulunmaktadır. Şüphesiz الصَّلاة ın içinde selamlaşma, tahmid ve şükür vardır ki;  bu da güzel bir senadır.
  6 - الصَّلْو ın sena manasında olduğu açıktır. عَلَى harfi ile kullanılmaktadır. صَلُّوا عَلَيْهِ – يُصَلُّن عَلَى النَّبِيّ – عَلَيْهِمْ صَلَوات   Bu da  الصَّلاة (namaz) manasından ayrıcadır.
  7 -  الصَّلاة ın İbranice ve Aramice  lugatlarında ibadet manasında kullanıldıkları anlaşılmıştır. Bu o kavil için hakiki şer’i mana değil, önceden alınmış hakiki lugavi manadır. Bu anlama ise İslam’ın zuhur edişinin başlarında indirilen surelerde gelişi delalet etmektedir. Müzzemmil  و أقِيمُوا الصَّلاة  ve Müddessir قالوا لَمْ نَكُ مِنَ المُصَلِّين  gibi..
 Yâ’lı الصَّلْي  kullanımına gelince; İbrânice’den alınmıştır ve yanana ya da kızarana dek ateşe yaklaştırma ve arzetme (ta’riz) manası taşır.
    الصّلْي – الصَّلْو - الصَّلاة   kelimeleri arasındaki münasebet hakkında şöyle dememiz yanlış olmaz: Bu kelimeler yaklaştırma ve arzetme anlamında müşterektirler (ortaktırlar). Ancak  الصَّلاة  Nurani ve Yüce olan makama bir arzdır. Bu kelime Allahu Teala’yla irtibat ve O Azze ve Celle’nin önünde hazır bulunmaktır. الصّلْي ise ateşe arzetmektir. Farkı ise alçalmaya delalet eden ي  harfidir.الصَّلْو e gelince o muhabbet ve meveddet arzetmedir, makama uygun olarak sena ve esenliğin ortaya çıkışıdır.
İftial babındaki ألإصْطِلاء sözcüğü ateşle karşılaşmayı ihtiyar etmektir. Bu münasebetle kelime, içine alma, dahil etme ve ulaşma manasına gelir. Şu ayet buna delalet etmektedir: 28/29  لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُون (Tahqiq)

 Yâ harfiyle صلي Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte  25 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)  

ثُمَّ لَنَحْنُ اَعْلَمُ بِالَّذ۪ينَ هُمْ اَوْلٰى بِهَا صِلِياًّ

 

İsim cümlesidir.  ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَعْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اَعْلَمُ ’ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  هُمْ اَوْلٰى ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَوْلٰى  haber olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. بِهَا  car mecruru  اَوْلٰى ’ya mütealliktir.  صِلِياًّ  temyiz olup fetha ile mansubdur.

ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَعْلَمُ  ve  اَوْلٰى  ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ لَنَحْنُ اَعْلَمُ بِالَّذ۪ينَ هُمْ اَوْلٰى بِهَا صِلِياًّ

 

Ayet, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile önceki ayetteki kasemin cevabı olan …  لَنَنْزِعَنَّ مِنْ   cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasemin cevabı olan  لَنَحْنُ اَعْلَمُ بِالَّذ۪ينَ هُمْ اَوْلٰى بِهَا صِلِياًّ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Cümlenin müsnedi olan  اَعْلَمُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Mecrur mahaldeki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي , harf-i cerle  اَعْلَمُ ‘ye mütealliktir. Sılası olan  هُمْ اَوْلٰى بِهَا صِلِياًّ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsned olan  اَوْلٰى , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.  بِهَا  car mecruru, haber olan  اَوْلٰى ’ya mütealliktir.

اَعْلَمُ  ve  اَوْلٰى  kelimelerinin ism-i tafdil kalıbında olmaları, müteallık almalarını mümkün kılmıştır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Temyiz olan  صِلِياًّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada bir kelime veya cümle ifade edilişi itibarıyla bir ek açıklamaya ihtiyaç duyabilir. Açıklanmaya ihtiyaç duyan müphem isim veya cümleye yapılan ek izahat, o müphem kelime veya cümlenin açıklayıcısı manasında temyizi, başka bir deyişle mümeyyezi olur. (Halil İbrahim Karaöz, Arap Dili Gramerinde Temyiz)

ثُمَّ لَنَحْنُ اَعْلَمُ بِالَّذ۪ينَ هُمْ اَوْلٰى بِهَا صِلِياًّ  yani “Cehenneme atılmaya daha layık olanı pekiyi biliriz.” demektir ki onlar da bir tarafa ayrılanlardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Meryem Sûresi 71. Ayet

وَاِنْ مِنْكُمْ اِلَّا وَارِدُهَاۚ كَانَ عَلٰى رَبِّكَ حَتْماً مَقْضِياًّۚ  ٧١


(Ey insanlar!) Sizden cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur. Rabbin için bu, kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve yoktur
2 مِنْكُمْ içinizden
3 إِلَّا hiç kimse
4 وَارِدُهَا oraya gitmeyecek و ر د
5 كَانَ (bu) ك و ن
6 عَلَىٰ üzerine
7 رَبِّكَ Rabbinin ر ب ب
8 حَتْمًا bir borçtur ح ت م
9 مَقْضِيًّا kesin ق ض ي
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:” Umarım insaallah Bedir Savaşı’nda ve Hudeybiye Antlaşması’nda bulunanlar Cehennem’e girmezler”
Ahmed b. Hanbel, Müsned , V,  285,362)

Resûl-i Ekrem Efendimiz bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur:” Bir Müslümanın (henüz ergenlik çağına ermemiş) üç çocuğu ölür de , onların acısına sabrederse ona ateş ancak yeminini bozacağı an kadar dokunur. “
( Buhâri, Cenâiz 6, Eymân 9; Müslim, Birr 150).

وَاِنْ مِنْكُمْ اِلَّا وَارِدُهَاۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Atıf olması da caizdir.  اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اِلَّا  hasr edatıdır.  وَارِدُهَا  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَارِدُ  sülâsi mücerredi  ورد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 كَانَ عَلٰى رَبِّكَ حَتْماً مَقْضِياًّۚ

 

 

 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هُو ’dir. عَلٰى رَبِّكَ  car mecruru  مَقْضِياًّ ’e mütealliktir. حَتْماً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  مَقْضِياًّ  kelimesi  حَتْماً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَقْضِياًّ  ; sülâsî mücerredi قضي  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

 

 

وَاِنْ مِنْكُمْ اِلَّا وَارِدُهَاۚ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  مِنْكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Veciz ifade kastıyla gelen izafet formundaki  وَارِدُهَا , muahhar mübtedadır. 

Cümle, kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Nefiy harfi  اِنْ  ve istisna harfi  اِلَّٓا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, haberle mübteda arasındadır. مِنْكُمْ  sıfat/maksûr, وَارِدُهَاۚ , mevsûf/maksûrun aleyh, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

Müsnedün ileyh  وَارِدُهَاۚ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayetteki  هُمْ  zamirinden, bu ayette  كُمْ  zamirine iltifat edilmiştir.

Bu ayette, 68. ayetteki  لَنَحْشُرَنَّهُمْ  ve  لَنُحْضِرَنَّهُمْ  fiillerindeki gaib zamirden muhatap zamirine iltifat edilmiştir. Bu iltifat, gaib zamiri ile ne kastedildiği konusunda bir soru işareti olmaması ve tehdidin muhataba yönelerek daha etkili olması içindir. 

الوُرُودُ ; asıl olarak sulamak için suyun başına gelmek demektir. Mecazen mutlak olarak vusûl manasında kullanımı yaygındır. Ancak mecazen  الدُّخُولِ  manasında kullanımı meşhur değildir. Bu manada kullanıldığına dair karîne gerekir. ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا  cümlesi onların azap içinde ebediyen kalacakları tehdidini arttırır. Onların ateşe girmeleri bir zamanla sınırlı değildir. Muttakilerin yani müminlerin kurtuluşunu zikrederek, müşriklerin tehdidine müminlerin müjdesini eklemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

وَاِنْ مِنْكُمْ [İçinizde yoktur]  وما منكم  demektir ki gaibden muhataba geçilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


كَانَ عَلٰى رَبِّكَ حَتْماً مَقْضِياًّۚ

 

Beyanî istinaf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümlenin ta’liliyye olduğu da söylenmiştir.

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  عَلٰى رَبِّكَ  car mecruru, ihtimam için amili olan  حَتْماً ’e takdim edilmiştir.

كَانَ ’nin haberi olan  حَتْماً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Veciz anlatım kastıyla gelen,  رَبِّكَ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Önceki azamet zamirden bu ayette Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rab ismine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

مَقْضِياًّ  kelimesi   حَتْماً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlıl

ığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حَتْماً  kelimesi, birisi birşeyi gerekli görüp vâcip kıldığı zaman söylenen deyimin masdarıdır. Buradaki masdar ism-i mefûl yani  مَحتوم  anlamındadır. Bu, Arapların tıpkı  خلق الله  (Allah'ın mahlûku) ve ضرب الاسير (esirin dövdüğü) demeleri gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Meryem Sûresi 72. Ayet

ثُمَّ نُنَجِّي الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِم۪ينَ ف۪يهَا جِثِياًّ  ٧٢


Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız da zalimleri orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 نُنَجِّي kurtarırız ن ج و
3 الَّذِينَ kimseleri
4 اتَّقَوْا muttakileri (sakınanları) و ق ي
5 وَنَذَرُ ve bırakırız و ذ ر
6 الظَّالِمِينَ zalimleri ظ ل م
7 فِيهَا orada
8 جِثِيًّا diz üstü çökmüş olarak ج ث و

ثُمَّ نُنَجِّي الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِم۪ينَ ف۪يهَا جِثِياًّ

 

Fiil cümlesidir.  ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. نُنَجِّي  fiili  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اتَّقَوْا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اتَّقَوْا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَذَرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. الظَّالِم۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. ف۪يهَا  car mecruru  جِثِياًّ ’e mütealliktir.  جِثِياًّ  hal veya ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  نُنَجِّي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اتَّقَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

الظَّالِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ نُنَجِّي الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِم۪ينَ ف۪يهَا جِثِياًّ

 

Ayet, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile önceki ayetteki  اِنْ مِنْكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)   

نُنَجِّي  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine iltifat edilmiştir.

نُنَجِّي  fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  اتَّقَوْا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, onları tazim kastına matuftur.

Aynı üslupta gelen  وَنَذَرُ الظَّالِم۪ينَ ف۪يهَا جِثِياًّ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Bu ayette iftinân sanatı vardır. İftinân, sözlükte ‘konu, çeşit, tür’ anlamındaki fenn kökünden masdar olan iftinân ‘söz içinde konudan konuya, türden türe geçmek’ anlamına gelir. Tefennün de aynı manadadır. 

ثُمَّ نُنَجِّي الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا  cümlesiyle  وَنَذَرُ الظَّالِم۪ينَ ف۪يهَا جِثِياًّ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

الظَّالِم۪ينَ - اتَّقَوْا  ve  نُنَجِّي - نَذَرُ  kelimeleri arasında îhâm-ı tıbâk sanatı vardır.

جِثِياًّ  hal olarak mansubdur. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eder.

Önceki ayetteki  رَبِّكَ  kelimesinden sonra gelen  نُنَجِّي  fiilinde gaibden mütekellime geçiş olmuştur. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

Bu ayette vaat ve va‘îd (tehdit) birlikte zikredilmiştir. (Dr. Mustafa Aydın Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

İbni Abbas şöyle der: “Muttaki, la ilâhe illallah sözü ile şirkten korunmuş olan kimsedir.” Bil ki İbni Abbas'ın söylemiş olduğu bu hüküm hakkın doğruluğuna delilin şehadet ettiği ve gerçeğin ta kendisi olan bir hükümdür. Zira Allah ve peygamberleri tasdik eden herkes için “O, şirkten korunmuştur.” denilebilir. Böylesi kimse hakkında, “O, şirkten korunmuştur.” denildiğine göre onun hakkında, “O, muttakidir de” denilebilir. Çünkü muttaki (korunmuş) kelimesi “şirkten korunmuş” olan ifadesinin bir parçasıdır, mürekkebin kapsamına aldığı şeyi, müfredi de içine alır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Meryem Sûresi 73. Ayet

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓواۙ اَيُّ الْفَر۪يقَيْنِ خَيْرٌ مَقَاماً وَاَحْسَنُ نَدِياًّ  ٧٣


Âyetlerimiz kendilerine apaçık bir şekilde okunduğu zaman, inkâr edenler, inananlara, “İki topluluktan hangisinin bulunduğu yer daha hayırlı meclis ve mahfili daha güzeldir?” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 تُتْلَىٰ okunduğu ت ل و
3 عَلَيْهِمْ onlara
4 ايَاتُنَا ayetlerimiz ا ي ي
5 بَيِّنَاتٍ açık açık ب ي ن
6 قَالَ derler ق و ل
7 الَّذِينَ kimseler
8 كَفَرُوا inkar edenler ك ف ر
9 لِلَّذِينَ kimseler için
10 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
11 أَيُّ hangisinin
12 الْفَرِيقَيْنِ iki topluluktan ف ر ق
13 خَيْرٌ daha hayırlıdır خ ي ر
14 مَقَامًا makamı ق و م
15 وَأَحْسَنُ ve daha güzeldir? ح س ن
16 نَدِيًّا meclisi (mevkii) ن د و
Genellikle peygamberlere ilk inananlar toplumun zayıfları ve fakirleridir. Onları inkâr edenler ise servet ve iktidar sahipleridir. Bu kesim inananları daima küçümsemiş, horlamış ve ezmeye çalışmıştır; Kur’an’da bunun örneklerine yer veren birçok âyet vardır. Hz. Peygamber Allah’ın âyetlerini açıkça okuyup da müminleri müjdelediği, müşrikleri de uyardığı zaman, o şımarık müşrikler gururlarına kapılarak, “Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi!” (Ahkaf 46/11) diyerek kendilerinin daha üstün, müminlerin daha aşağı olduğunu ileri sürmüşler, onlara “Hangimizin konumu daha üstün ve mensupları daha iyi? Siz mi daha güzel konaklarda yaşıyorsunuz, biz mi?” şeklinde sorular yöneltmişlerdir. Gurura kapılmış olan müşrikler, ancak fakirleri yanından kovduğu takdirde Hz. Peygamber’in tebliğini dinleyebileceklerini bildirmişlerdir (bk. En‘âm 6/52-53). 74. âyette bu kendini beğenmişlere, toprağı işleyerek bayındır ülkeler meydana getiren, sonra da inkârcılıkları yüzünden Allah’ın gazabına uğrayan Âd ve Semûd gibi eski kavimlerin akıbetleri hatırlatılarak onların kalıntılarına bakıp ibret almaları tavsiye edilmektedir.
 
 Sert bir tehdit içeren 75. âyet, 73. âyetteki soruya verilmiş bir başka cevaptır. Allah Teâlâ bu tehditle müşriklere vermiş olduğu evlât, devlet ve servetin gerçekte bir lutuf olmadığını, onlara bu nimetlerin verilmesinin bir istidrâc olduğunu ifade etmektedir. Kul, Allah’ın vermiş olduğu nimeti hayırlı işlerde kullanıyorsa bu nimetin arttırılması, sürekli kılınması bir lutuftur; eğer sahip olduğu nimet sebebiyle şımarıyor ve onu kötü şeylerde kullanıyorsa ona mühlet ve fırsat verilmesi de bir istidrâcdır (bk. A‘râf7/182). Âyette söz konusu edilen müşriklerin durumu buna örnektir (krş. Nahl 16/97; Müminûn 23/55-56).
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 614-615

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓواۙ 

 

وَ  istînâfiyyedir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. تُتْلٰى  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. تُتْلٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  تُتْلٰى  fiiline mütealliktir. اٰيَاتُنَا  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَيِّنَاتٍ  hal olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Şartın cevabı, قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا ‘ dir.

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  قَالَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُٓوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰمَنُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) اٰمَنُٓواۙ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 اَيُّ الْفَر۪يقَيْنِ خَيْرٌ مَقَاماً وَاَحْسَنُ نَدِياًّ

 

İsim cümlesidir. اَيُّ  istifham ismi, mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْفَر۪يقَيْنِ  muzâfun ileyh olup müsenna olduğu için cer alameti  يْ ’dir. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur.  مَقَاماً  temyiz olup fetha ile mansubdur. اَحْسَنُ  atıf harfi  وَ ’la  خَيْرٌ ’e matuftur. نَدِياًّ  temyiz olup fetha ile mansubdur.

خَيْرٌ - اَحْسَنُ  kelimeleri ism-i tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓواۙ اَيُّ الْفَر۪يقَيْنِ خَيْرٌ مَقَاماً وَاَحْسَنُ نَدِياًّ

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye  وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  اِذَا , cümleye muzâf olan şart ve mazi manalı zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki şart cümlesi olan  تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

تُتْلٰى  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kimin okuduğu bellidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) okumaktadır. Ama kötü bir olaydan bahsedildiği için burada kendisinin ismi zikredilmemiştir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَيْهِمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

Müsnedün ileyh olan  اٰيَاتُنَا , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette azamet zamirine muzâf olan  اٰيَاتُ , tazim ve şeref kazanmıştır. Ayetleri yüceltmenin yanında onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmiştir. 

بَيِّنَاتٍ , hal olarak mansubdur. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

فَ  karinesi olmadan gelen  قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓواۙ اَيُّ الْفَر۪يقَيْنِ خَيْرٌ مَقَاماً وَاَحْسَنُ نَدِياًّ  şeklindeki cevap cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur. Fail konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)   

Mecrur mahaldeki ikinci cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  başındaki harf-i cerle  قَالَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan اٰمَنُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَيُّ الْفَر۪يقَيْنِ خَيْرٌ مَقَاماً وَاَحْسَنُ نَدِياًّ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham ismi  اَيُّ  mübtedadır. Haberi olan  خَيْرٌ  ve ona matuf olan  اَحْسَنُ  ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Cümle istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp kınama ve taaccüp manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Şartın cevap cümlesinin mekulü’l-kavli, leff ve neşr sanatı üslubuyla gelmiştir.

مَقَاماً - نَدِياًّ  kelimeleri temyizdir. 

Ayetteki  الَّذ۪ينَ ’ler iki ayrı grup insana işaret etmektedir. İkisi arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

كَفَرُوا - اٰمَنُٓوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

خَيْرٌ - اَحْسَنُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Meryem Sûresi 74. Ayet

وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ اَحْسَنُ اَثَاثاً وَرِءْياً  ٧٤


Biz onlardan önce, mal-mülk ve görünümü daha güzel olan nice nesilleri helâk ettik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَمْ ve nice
2 أَهْلَكْنَا helak ettik ه ل ك
3 قَبْلَهُمْ onlardan önce ق ب ل
4 مِنْ
5 قَرْنٍ nesiller ق ر ن
6 هُمْ onlar
7 أَحْسَنُ daha güzeldi ح س ن
8 أَثَاثًا eşyaca ا ث ث
9 وَرِئْيًا ve gösterişce ر ا ي

وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ اَحْسَنُ اَثَاثاً وَرِءْياً

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  كَمْ  haberiyye olup, mukaddem mef’ûlu bih olarak mahallen mansubdur. اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. 

قَبْلَهُمْ  zaman zarfı  اَهْلَكْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ قَرْنٍ  car mecruru  كَمْ ’in temyizidir. هُمْ اَحْسَنُ اَثَاثاً وَرِءْياً  cümlesi,  قَرْنٍ  sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَحْسَنُ  haber olup damme ile merfûdur. اَثَاثاً  temyiz olup fetha ile mansubdur. رِءْياً  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

كَمْ ‘i Haberiyye: Herhangi bir kavramın çok miktarda olduğunu belirtmek için kullanılan  كَمْ ’dir. “Nice, ne, ne kadar çok” gibi anlamlara gelir. Çokluktan kinaye için kullanılır.

كَمْ ’i haberiyyenin temyizi 2 şekilde gelebilir: 1. Müfred mecrur veya cemi mecrur olarak gelir. 

2. مِنْ  harfi ceri ile müfred mecrur veya cemi mecrur gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَهْلَكْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  هلك ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de  fiilin mücerret manasını ifade eder.

رِءْياً  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَحْسَنُ  ism-i tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ اَحْسَنُ اَثَاثاً وَرِءْياً

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Haberiye olan  كَمْ  soru harfidir.  اَهْلَكْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlü olarak mahallen mansubdur ve çokluktan kinayedir. İstifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyle amili olan  اَهْلَكْنَا  fiiline takdim edilmiştir. Tehdit ve uyarı içindir. Nice manasındadır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede  مِنَ الْقُرُونِ , mukaddem mef’ûl  كَمْ ‘in temyizidir. 

Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Peygamber Efendimizdir.

اَهْلَكْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

اَهْلَكْنَا  fiili, yüzyıllar manasındaki  الْقُرُونَ ‘ye isnad edilmiştir. Halbuki asıl isnad edilmesi gereken kelime o asırlarda yaşayan insanlardır. İnsanların yaşadığı asra, yani zamana isnadla mecâz-ı mürsel sanatı vardır. 

قَرْنٍ  için sıfat konumundaki olan  هُمْ اَحْسَنُ اَثَاثاً وَرِءْياً  cümlesinin fasıl sebebi kemâl-i itiisâldir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsned olan  اَحْسَنُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

قَرْنٍ ’deki tenvin, kesret ve nev ifade eder.

اَثَاثاً  ve ona tezâyüf nedeniyle atfedilen  رِءْياً  temyiz olarak mansubdur. 

رِءْياً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قُرُونِ , bir kavmin bir kuşağın yok olduğu süredir. Bu süre yirmi, otuz, kırk, seksen veya yüz senedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,İsra 17)

Her asırda yaşayanlara  قَرْنٍ  denmesi, boynuz (قَرْنٍ ) gibi önde olmalarındandır. Çünkü ötekiler arkalarından gelir.  هُمْ اَحْسَنُ اَثَاثاً وَرِءْياً  cümlesi  كَمْ 'in sıfatıdır,  اَثَاثاً  ise ev eşyasıdır. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

مِنْ  mef’ûl olan  كَمْ ’deki müphemliği beyan etmek üzere kullanılmıştır. Mana, “Nesillerin bir çoğunu helak etmiştik.” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Arapçada bir kelime veya cümle ifade edilişi itibariyle ek bir açıklamaya ihtiyaç duyabilir. Açıklanmaya ihtiyaç duyan müphem isim veya cümleye yapılan ek izahat, o müphem kelime veya cümlenin açıklayıcısı manasında temyizi, başka bir deyişle mümeyyezi olur. (Halil İbrahim Karaöz, Arap Dili Gramerinde Temyiz)

Onların daha güzel oluşlarının iki sebebi olan görünüşçe ve malca özelliklerinin sayılması taksim sanatı üslubudur.

Meryem Sûresi 75. Ayet

قُلْ مَنْ كَانَ فِي الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمٰنُ مَداًّۚ حَتّٰٓى اِذَا رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ اِمَّا الْعَذَابَ وَاِمَّا السَّاعَةَۜ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضْعَفُ جُنْداً  ٧٥


(Ey Muhammed!) De ki: “Kim sapıklık içinde ise Rahmân onlara, istenildiği kadar süre versin! Nihayet kendilerine vaad olunan azabı, ya da kıyameti gördüklerinde kimin yeri daha kötüymüş, kimin taraftarları daha zayıfmış bilecekler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 مَنْ kim
3 كَانَ ise ك و ن
4 فِي içinde
5 الضَّلَالَةِ sapıklık ض ل ل
6 فَلْيَمْدُدْ süre versin م د د
7 لَهُ ona
8 الرَّحْمَٰنُ Rahman ر ح م
9 مَدًّا bi süre م د د
10 حَتَّىٰ nihayet
11 إِذَا zaman
12 رَأَوْا gördükleri ر ا ي
13 مَا şeyleri
14 يُوعَدُونَ va’dedildikleri و ع د
15 إِمَّا ya
16 الْعَذَابَ azabı ع ذ ب
17 وَإِمَّا veya
18 السَّاعَةَ (duruşma) sa’ati(ni) س و ع
19 فَسَيَعْلَمُونَ bileceklerdir ع ل م
20 مَنْ kimin
21 هُوَ o
22 شَرٌّ daha kötüdür ش ر ر
23 مَكَانًا mekanı ك و ن
24 وَأَضْعَفُ ve daha zayıftır ض ع ف
25 جُنْدًا adamları ج ن د

Cenede جند :Sertlik ya da katılığı göz önüne alınarak askere/orduya جُنْدٌ denir. Temelde ise içinde taşlar bulunan sert yer anlamındaki جَنَدٌ kullanımından gelir. Daha sonra bir araya gelip toplanmış her şey için de kullanılır olmuştur. جُنْدٌ sözcüğünün çoğulu جُنُودٌ 'dur.  (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de sadece bir formda isim olarak toplam 29 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cunta (işari mana) ve Cüneyt'tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

قُلْ مَنْ كَانَ فِي الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمٰنُ مَداًّۚ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. Mekulü’l-kavl, مَنْ كَانَ فِي الضَّلَالَةِ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي الضَّلَالَةِ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

ل  emir lamıdır.  يَمْدُدْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهُ  car mecruru  يَمْدُدْ  fiiline mütealliktir.  الرَّحْمٰنُ  fail olup damme ile merfûdur. مَداًّ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


حَتّٰٓى اِذَا رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ اِمَّا الْعَذَابَ وَاِمَّا السَّاعَةَۜ

 

حَتّٰٓى  ibtidaiyyedir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. رَاَوْا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

رَاَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُوعَدُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يُوعَدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

اِمَّا  şart harfi veya tafsil harfidir. الْعَذَابَ  kelimesi  مَا ’dan bedel olup fetha ile mansubdur. اِمَّا السَّاعَةَۜ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette başlangıç şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)  


فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضْعَفُ جُنْداً

 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

Fiil cümlesidir. Fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ismi mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  هُوَ شَرٌّ مَكَاناً ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. شَرٌّ  haber olup damme ile merfûdur.  مَكَاناً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَضْعَفُ  cümlesi  شَرٌّ مَكَاناً ’e matuftur. جُنْداً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

شَرٌّ - اَضْعَفُ  kelimeleri ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ مَنْ كَانَ فِي الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمٰنُ مَداًّۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. Peygambere (s.a.v) emirle başlamıştır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavl olan  مَنْ كَانَ فِي الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمٰنُ مَداًّۚ , şart üslubunda gelmiştir.

Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi   مَنْ كَانَ فِي الضَّلَالَةِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Şart ismi   مَنْ , mübteda, nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كَانَ فِي الضَّلَالَةِ , haberdir.

Car mecrur  فِي الضَّلَالَةِ , nakıs fiil  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Müsnedin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي الضَّلَالَةِ  ibaresinde istiare vardır. Burada  فِي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır.  فِي  yerinde  على harfi olmalıydı. Bilindiği gibi  فِي  harfi zarfiyedir. Müteallakı dalalet içinde olanlardır. Dalalet bir şeyi hakiki manada içine alacak mazruf özelliğine sahip değildir. Burada  على manasının müteallakı,  فِي  manasının müteallakına ve  على ’nın istilâ manası, فِي ’nin zarfiyye manasına benzetilmiştir. Böylece istilanın müteallakı, zarfiyenin müteallakına benzetilmiş olur. 

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمٰنُ مَداًّۚ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cevap fiiline dahil olan  لْ , emir lamıdır. Fiili meczum yapmıştır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لْيَمْدُدْ  fiiline müteallik  لَهُ  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Cevap emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

مَداًّ , mef’ûlü mutlak olarak cümleyi tekid etmiştir.

يَمْدُدْ - مَداًّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

فَلْيَمْدُدْ لَهُ  yani [Rahman ona süre versin], kendisine ömür süresi bahşetsin. Bu ifade emir kipinde kullanılarak, sözü edilen şeyin zorunluluğuna, adeta emredilmiş ve mutlaka yerine getirilecek bir şey konumunda olup mutlaka gerçekleşeceğine vurgu yapılmıştır. Ayrıca [Her kim dalalette ise Rahman ona istediği kadar süre versin] ifadesi, Allah’ın onun hayatını uzatması ve kendisine refah bahşetmesi yönünde bir dua ifadesi de olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t -Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Burada, sapkınlıkta bulunanlardan murad, hem kâfirleri hem de fani dünyanın lezzetlerine dalıp onlarla sevinenleri de kapsayan genel bir mana olabilir; yalnız kâfirlere de mahsus ve onlardan ibaret de olabilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada Rahman ismi kullanılmış, çünkü uzatmak ve mühlet vermek, dünyevî rahmetin hükümlerindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

المَدُّ  kelimesi ipin gevşetilmesi ve uzatılması demektir. Burada olduğu gibi mecazen mühlet verme manasında kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


حَتّٰٓى اِذَا رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ اِمَّا الْعَذَابَ وَاِمَّا السَّاعَةَۜ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضْعَفُ جُنْداً

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  حَتّٰٓى  ibtidâ harfi, اِذَا  şart manalı zaman zarfıdır. Cevap cümlesine müteallik  اِذَا ’nın muzâfun ileyhi olan  رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ اِمَّا الْعَذَابَ وَاِمَّا السَّاعَةَۜ cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

رَاَوْا  fiiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  يُوعَدُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiille ifade edilmesinin hikmeti, vaadi göz önünde canlandırmak ve ne zaman vuku bulacağı konusundaki haşyet ve korku duygusunun yenileneceğine işaret etmektir. 

يُوعَدُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Muhayyerlik bildiren tafsil harfi  اِمَّا ‘nın dahil olduğu الْعَذَابَ , mevsûl olan  مَا ‘dan bedeldir.

اِمَّا السَّاعَةَ  ifadesi,  اِمَّا الْعَذَابَ ’ye tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir.  

السَّاعَةَ , kıyamet günü manasında istiaredir. https://tafsir.app/aljadwal/6/31 

اِمَّا , iki yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. اِمَّا  ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur (tahyîr/muhayyerlik). Ancak her iki yargının gerçekleşmesi de mümkün olabilir (ibâha). Mâlekî, talebi cümlelerden sonra kullanılan  اِمَّا  edatının tahyîr ve ibâha, haberî cümlelerden sonra kullanılan  اِمَّا  edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضْعَفُ جُنْداً ‘ne dahil olan istikbal harfi  سَ , tekid ifade eder. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

سَيَعْلَمُونَ  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası olan  هُوَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضْعَفُ جُنْداً  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

شَرٌّ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.  

اَضْعَفُ , tezâyüf nedeniyle haber olan  شَرٌّ ’a atfedilmiştir. İsm-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

O kimsenin bileceği şeylerin, durumunun kötülüğü ve taraftarlarının zayıflığı şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.

Sıla cümlesinde kelamın başında zikredilen şeyin sonunda hazf edilmesi, sonunda mezkûr olanın da baş tarafta hazf edilmesi olarak tanımlanan ihtibâk sanatı vardır. وَاَضْعَفُ جُنْداً  ibaresinde önceki cümleden anlaşıldığı için  هُوَ  hazf edilmiştir. 

İhtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C.2, S.831)

مَكَاناً  ve  جُنْداً  temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada bir kelime veya cümle ifade edilişi itibariyle ek bir açıklamaya ihtiyaç duyabilir. Açıklanmaya ihtiyaç duyan müphem isim veya cümleye yapılan ek izahat, o müphem kelime veya cümlenin açıklayıcısı manasında temyizi, başka bir deyişle mümeyyezi olur. (Halil İbrahim Karaöz Arap Dili Gramerinde Temyiz)

الضَّلَالَةِ - شَرٌّ - الْعَذَابَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

اِمَّا  ve  مَنْ ‘in tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

شَرٌّ مَكَاناً  ve  اَضْعَفُ جُنْداً  [Yerce daha kötü ve adamca daha zayıf] ifade­sinde leff-ü neşr-i mürettep sanatı vardır. Zira birincisi yani  شَرٌّ مَكَاناً  [yerce daha kötü], 73.ayetteki  خَيْرٌ مَقَاماً  [makamı daha iyi]  ifadesine, ikincisi yani  اَضْعَفُ جُنْداً  [adamca daha zayıf)]  ise yine 73. ayetteki  وَاَحْسَنُ نَدِياًّ  [meclisi daha güzel] ifadesi ile ilgilidir. Aynı zamanda ile kelimeleri arasında da tıbak sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حَتّى  mühletin son noktasını ifade eder. Başlangıç içindir. Yani Rahman ona vadedilen azabı görünceye kadar mühlet verir demektir. Dolayısıyla kendilerine vadedilen azabı görünceye kadar kurtuluş yoktur ve lütuf sürelerinin uzunluğu onu bundan alıkoymaz. Yani arkasından gelen حَتّى ‘nın cümledeki gaye manası; müfred bir kelime olmasa da cümlenin içeriğidir. Takdiri;  يَمُدُّ لَهُمُ الرَّحْمَنُ حَتّى يَرَوُا العَذابَ فَيَعْلَمُوا مَن هو أسْعَدُ ومَن هو أشْقى (Rahman, azabı görünceye kadar onlara mühlet verir ki kimin daha saîd, kimin daha şaki olduğunu bilsinler.) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

اِمَّا الْعَذَابَ وَاِمَّا السَّاعَةَۜ [Ya azap ya kıyamet] ifadesi, ayette bahsedilen azap ile kıyametten önce olacak bir azabın kastedildiğine delalet eder. Çünkü ayetteki “ya kıyamet” ifadesi ile kıyamet günü kastedilmiştir. Kıyamet gününden önce olacak o azap ile ya kabir azabı yahut da insanların ölürken görüp müşahede ettikleri azap kastedilmiş olabilir. Çünkü insanlar ölüm anında, hak ettikleri şeyi anlayıp görürler. Yine bu azapla onların dünyadaki hallerinin, izzetten (şereften) zelilliğe, zenginlikten fakirliğe, sıhhatten hastalığa, emniyetten korkuya dönüşmesinin kastedilmiş olması da mümkündür. Yine bununla müminlerin onlara hükümran kılınması yahut da Bedir günü kâfirlerin başına gelen hezimetin kastedilmiş olması da mümkündür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَاناً [Yerce kim daha kötü imiş bilecekler] iki fırkadan, o zaman durumun kendi takdirlerinin tam aksine olduğunu görecekler ve istifade ettikleri şeyin perişanlığa döndüğünü ve boyunlarına vebal olduğunu göreceklerdir. Bu da şartın cevabıdır, cümle de  حَتّٰٓى ’dan sonra hikâye edilmiştir. حَتّٰٓى, iptidaiyedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Meryem Sûresi 76. Ayet

وَيَز۪يدُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا هُدًىۜ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ مَرَداًّ  ٧٦


Allah, doğruya erenlerin hidayetini artırır. Kalıcı salih ameller, Rabbinin katında sevap bakımından da daha hayırlıdır, sonuç itibari ile de.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَزِيدُ ve artırır ز ي د
2 اللَّهُ Allah
3 الَّذِينَ kimselerin
4 اهْتَدَوْا yola gelen(lerin) ه د ي
5 هُدًى hidayetini ه د ي
6 وَالْبَاقِيَاتُ ve kalıcı olan ب ق ي
7 الصَّالِحَاتُ yararlı işler ص ل ح
8 خَيْرٌ daha hayırlıdır خ ي ر
9 عِنْدَ yanında ع ن د
10 رَبِّكَ Rabbinin ر ب ب
11 ثَوَابًا mükafat bakımından ث و ب
12 وَخَيْرٌ ve daha iyidir خ ي ر
13 مَرَدًّا varılacak yer bakımından ر د د
“Doğru yola gidenler” diye çevirdiğimiz ihtedev fiili, sözlükte “doğru yolu bulmak, yol göstermek” mânalarına gelen hüdâ (hedy, hidâyet) kelimesinden türemiş çoğul bir fiildir (tekili ihtedâ). Bu fiilin masdarı olan ihtidâ ise “gerçeğe ulaşmak, doğru yolu bulmak” anlamlarına gelmektedir. Terim olarak inançsız iken veya başka bir dine mensupken İslâm dinini benimsemeyi ifade eder. İhtidâ eden kimseye “mühtedî” denir (Ali Köse, “İhtidâ”, DİA, XXI, 554). Kur’an’da seksen beş yerde geçen hüdâ kelimesi ise sözlükte “yol göstermek, kılavuzluk etmek” anlamına gelmektedir. Müfessir ve kelâmcılar hüdâ kelimesine bağlamına göre çeşitli mânalar vermişlerdir. Râgıb el-İsfahânî aynı kökten olan ve aynı mânaya gelen hidayeti, “lutufla kılavuzluk etmek” yani bütün yaratıklara ve özellikle ilâhî emirlere muhatap olan insanlara yol gösterme şeklinde tanımlamış ve Kur’an’da yer alan bütün hidayet kavramlarını içinde bulundukları âyetlerin genel kompozisyonu çerçevesinde gruplandırmıştır. Buna göre Allah’ın insanlara olan hidayeti dört merhaleden oluşur: 1. Her mükellefe lutfettiği akıl ve idrak yetenekleriyle hayatını sürdürmeyi sağlayan zaruri bilgiler (bk. Tâhâ 20/50). 2. Vahiy ve peygamberler yoluyla yaptığı davet (bk. Enbiyâ 21/73). 3. Hidayeti benimseyenlere lutfettiği tevfik (Meryem 19/76). 4. Hakkazananları âhirette cennette mükâfatlandırmak (bk. A‘râf 7/43). Bu hidayet türleri buradaki tertibe göre birbirine bağlı olup bir sonraki hidayetin gerçekleşmesi için bir öncekinin meydana gelmesi şarttır (bk. el-Müfredât, “hdy” md.; Y. Şevki Yavuz, “Hidâyet”, DİA, XVII, 473 vd.). 
 
“Allah, doğru yola gidenlerin hidayetini güçlendirir” meâlindeki cümleden kastedilen mâna 3 ve 4. merhaledeki anlamlardır. Buna göre bir kimse aklını ve iradesini kullanarak doğru yola girerse Allah ona o yolda yürüyüp başarıya ulaşmayı nasip eder; âhirette onu mükâfatlandırarak cennetine koyar ve mutlu kılar; işte kurtuluş budur. Âyetin devamı da bunu vurgulamaktadır: Hayırlı davranışların Allah katındaki sevabı, yer yüzündekilerin iftihar ettikleri her şeyden daha üstün ve sonuç itibariyle daha iyidir. Çünkü hayırlı iş âhirete intikal edecek ve sahibine ebedî olarak fayda sağlayacaktır (hüdâ ve hidayet hakkında ayrıca bk. Bakara 2/5).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 615-616

وَيَز۪يدُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا هُدًىۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  يَز۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اهْتَدَوْا هُدًى ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اهْتَدَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. هُدًى  mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.  

اهْتَدَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi هدي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ مَرَداًّ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْبَاقِيَاتُ  mübteda olup damme ile merfûdur. الصَّالِحَاتُ  kelimesi  الْبَاقِيَاتُ ’nın sıfatı olup damme ile merfûdur. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

عِنْدَ  zaman zarfı خَيْرٌ ’a mütealliktir.  رَبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ثَوَاباً  temyiz olup fetha ile mansubdur. خَيْرٌ  atıf harfi  وَ ’la birinci  خَيْرٌ ‘a matuftur. مَرَداًّ  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez. 

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الصَّالِحَاتُ  ;sülasi mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

الْبَاقِيَاتُ ; sülasi mücerredi بقي  olan fiilini ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَيْرٌ  ism-i tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir.  İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَز۪يدُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا هُدًىۜ 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celalle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı, istimrarın/devamlılığın karinesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَز۪يدُ  fiilinin mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  اهْتَدَوْا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)  

يَز۪يدُ  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  هُدًى  ’deki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder.

اهْتَدَوْا - هُدًى  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah’ın insanlara olan hidayeti dört merhaleden oluşur:  1. Her mükellefe lutfettiği akıl ve idrak yetenekleriyle hayatını sürdürmeyi sağlayan zaruri bilgiler (bkz. Ta-Ha Suresi, 50). 

2. Vahiy ve peygamberler yoluyla yaptığı davet (bkz. Enbiya Suresi, 73) 

3. Hidayeti benimseyenlere lutfettiği tevfik (Meryem Suresi, 76)

4. Hak kazananları ahirette cennette mükâfatlandırmak (bkz. Araf Suresi, 43). Bu hidayet türleri buradaki tertibe göre birbirine bağlı olup bir sonraki hidayetin gerçekleşmesi için bir öncekinin meydana gelmesi şarttır (bk. el-Müfredât, “hdy” md.; Y. Şevki Yavuz, “Hidâyet”, DİA, XVII, 473 vd.- Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


 وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ مَرَداًّ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyh sıfat terkibi şeklinde gelmiştir. Müsned olan  خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

عِنْدَ رَبِّكَ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması  كَ  zamirinin ait olduğu Hz. Peygambere şan ve şeref kazandırmıştır. Yine Rab ismine muzâf olması  عِنْدَ  için tazim ifade eder.

عِنْدَ رَبِّكَ ifadesi (Rabbinin kudreti dahilinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, En’âm/57)

Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır. 

Ayetteki ikinci  خَيْرٌ  birinciye matuftur. Kelimenin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)

ثَوَاباً  ve  مَرَداًّ  temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada bir kelime veya cümle ifade edilişi itibariyle ek bir açıklamaya ihtiyaç duyabilir. Açıklanmaya ihtiyaç duyan müphem isim veya cümleye yapılan ek izahat, o müphem kelime veya cümlenin açıklayıcısı manasında temyizi, başka bir deyişle mümeyyizi olur. (Halil İbrahim Karaöz, Arap Dili Gramerinde Temyiz)

مَرَداًّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Salih amellerin rabbin katındaki hayırlı olma sebebinin, sevap ve sonuç açısından olduğu belirtilerek taksim sanatı yapılmıştır.

هُدًى - الصَّالِحَاتُ - خَيْرٌ  ve  اللّٰهُ - رَبِّكَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

[Baki kalan iyi ameller] sevabı, ebediyete kadar devam edecek olan taatlar demektir ki rivayete göre bunlara beş vakit namaz, subhanallahi velhamdulillahi vela ilahe illallahu vallahu ekber zikri de girer. [Rabbinin katında sevapça da daha hayırlıdır.] kâfirlerin istifade ettikleri ve onlarla övündükleri eksik ve geçici nimetlerin getirisinden daha hayırlıdır. Kaldı ki iyi amellerin sonu ebedî nimettir, bunun sonu ise pişmanlık ve sürekli azaptır. Nitekim buna sonuçça da daha hayırlıdır ifadesi ile işaret etmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Sayfadaki bütün ayetler elif fasılalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.

Günün Mesajı
71 ve 72. ayet etrafında farklı mütalâalar olmuş, Allah Rasülü'nden bazı rivayetler de nakledilmiştir. Bazıları, istisnasız herkesin, onu hak edenlerin kalmak üzere, onda kalmayacak müminlerin ise Cehennemi tanımak, Cennet'i ve nimetlerini daha iyi duyup takdir etmek için Cehennem'e mutlaka gireceği, fakat nasıl içine atıldığı ateş Hz. İbrahiin'i yakmamışsa, Cehennem'in de onda kalmayacak müminlere azap etmeyeceği görüşündedir. Daha başkaları ise, 7'inci âyetteki “vürüd” kelimesinin burada sadece uğramak manasına geldiğini, dolayısıyla herkesin Cehennem'e uğrayacağı, ama ona girmeyecek müminlerin yine girmeyeceği, fakat onu ve dehşetini mutlaka hissedeceğini belirtmiştir. Her halükârda kesin olan, istisnasız herkesin Cehennemi bütün ürperti ve dehşetiyle göreceği, fakat ona girmeyecek olan mü'minlerin, içlerinde en seçkin olanları onun hışırtısını bile duymayacak derecede (Enbiyâ Sûresi/21: 102) ondan herhangi bir azaba maruz kalmayacaklarıdır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

“Allah-u Teâla ölümden sonra dirilişi inkar edenlerden; hiçbir şeyken yaratılmaları üzerinde düşünmelerini istemektedir.” diye dersine devam ederken, öğrencilerinden birinin elini kaldırdığını gördü. Söz hakkı verdi:

“Hocam, bir kaç ay önce, benim bir kardeşim oldu. Allah’ın bizi hiçbir şeyken yaratmasını düşünürken, o geldi aklıma. Annemin karnına gelmeden önce o bir hiçti. Annemin karnında büyüdüğünü öğrendiğimiz güne kadar da bizim için bir hiçti. Annemin karnındayken, onun dünyası annemin karnından ibaretti yani bizim dünyamız onun için bir hiçti. Annemin karnının büyümesi ve doktorun dediklerinden dolayı, o bizim için hiçlikle varlık arasında bir yerdeydi. Biz onun geleceğini biliyorduk ama neye benzediğine dair hiçbir fikrimiz yoktu. Dünyaya geldiğinde ise hiçbir şeyi yoktu ve hiçbir şey bilmiyordu. İlk günlerinde, gözlerini zor açık tutuyordu ve sadece ağlıyordu. Bizim yapabildiklerimiz onun için bir hiçti ama büyüdükçe ve akıllandıkça hepsini yavaş yavaş öğreniyor ve yapıyor.” 

Öğrencisi heyecanla anlatacaklarını anlatmış ama nasıl bitirmesi gerektiğini bilemiyormuş gibi hocasına bakıyordu. Hocası öğrencisini bu dertten kurtararak dedi ki:

“Bizi de hiçlik üzerinde düşündürdüğün için çok teşekkür ederim. Çok güzel ifade ettin. Hadi şimdi, dersimizi bitirmeden önce duamızı edelim.”

Ey bizi yoktan var eden Allahım! Bizi, hiçbir şeyken yarattığın, hiçbir şeyimiz yokken verdiğin her nimet ve hiçbir şey bilmezken öğrettiklerin için hamd olsun. Bizi; mahşerde razı olduklarınla beraber topladıklarından, cehennem ateşinden esirgediklerinden ve ahiret saadeti verdiklerinden eyle. 

Ey göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbi olan Allahım! Bizi; Sana sabır ve sebatla kulluk edenlerden; doğru yolunda yürüyenlerden ve hidayetini güçlendirdiklerinden; dünya üzerindeyken kalıcı iyilikler yapanlardan ve her geçen gün sayısını arttıranlardan eyle.

Amin.

***

Dünyadaki kimi üstünlük diye kabul edilenlere sahip olmak keyiflidir. Ancak sahibini, zulme ya da yanlışa sürükleyerek hakikat yolundan çıkartıyor ise zillet sebebidir. Çoğu üstünlük, bakan gözlere hitap edendir. Bu yüzden de insan evladı görünüşüyle takıntılıdır. Zenginliğini, güzelliğini, gençliğini ve hatta soyunu daha net göstermek için çeşitli yöntemlere başvurur.

Bunların hepsinin Allah’tan gelen dünyalık nimet olması dışında özlerinde hakiki bir değeri yoktur. Onlara sahip olmayanlar veya zaman geçtikçe kaybedenler bunu devamlı hatırlatmaktadır. Asıl önemli olan onların nerede yani kalpten severek nefsin şımarıklığında mı yoksa sadece geçici bir süs olduğu bilinciyle Allah’ın rızasını gözeterek üzerinde mi taşındığı önemlidir. 

Üstünlüğe kalbiyle bağlanan insan; haksızlığa, nefrete, küçümsemeye ve ezmeye meyillidir. Zira üstünlüklerinden dolayı belli bir hakka sahip olduğuna ve her şeyi yapabileceğine inanır. Günün birinde kaybedeceği kesin olan üstünlükleri doğru şekilde değerlendirmektense; onları kimliğiyle birleştirerek kendisi gibi olmayanlardan ve onların yolundan uzaklaşır.

Ömrünü geçici üstünlüklerinin etrafında dönerek yaşadıktan sonra aşırıya kaçarak aslında zaten kaybettiklerinin devamlılığını korumaya çalışır. Ne yaparsa yapsın dünyalık üstünlüklerden dolayı gelen ünvanların ve makamların hepsi el değiştirir. Öyle ki daha yeryüzünden silinmeden bile akıllarda unutulur. Kalıcı aleme vardığı zaman ise asıl üstünlüğün ne olduğunu öğrenir.

Allah yolunda yürüyen bir kul üstünlükleriyle meşgul değildir. Hayatını ve benliğini onlarla anlamlandırma hatasına düşmemek ve Allah’ın izniyle hepsinin birer vesile olduğu düşüncesini benimsemek için çabalar. Böylelikle bilir varlıkları gibi kaybolmaları da kendisi için bir ibrettir ve kalbiyle Allah’a yönelmesini yani kalıcı amellerle meşgul olmasını hatırlatan bir yoldaştır. 

Peygamber Efendimiz (sa) şöyle buyurmuştur: “Dünyanın Allah katında sivrisinek kanadı kadar değeri olsaydı, kafire dünyadan bir yudum su bile içirmezdi.” (Tirmizi, İbn Mace) [Rûhu’l Beyân Tefsiri]

Ey Allahım! Farkında olduğumuz ve olmadığımız; kıymetini bildiğimiz ve bilemediğimiz her nimetin için hamd olsun. Dünyalık nimetlere fazla önem vererek işlediğimiz günahları affetmeni Senden niyaz ederiz. Geçici heveslerin, geçici üstünlüklerin peşinden koşarak hem dünyada, hem de mahşerde rezil ve zelil olmaktan Sana sığınırız. Bizi afiyet ile Senin katında değeri olan, kalplerimizi iki cihanda da sevindirecek ve ahiret hayatımızı Sana kavuşmak ile güzelleştirecek olan kalıcı amellerle meşgul eyle. Ve bizi hakiki üstünlüklere sahip olan salih kulların zümresine yaz.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji