بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَۜ ٤٣
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَۜ
Ayet, önceki ayetteki قُرُوناً ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَسْبِقُ damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. اُمَّةٍ lafzen mecrur, تَسْبِقُ fiilinin faili olarak, mahallen merfûdur. اَجَلَهَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَأْخِرُونَ fiili نَ ‘nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْ nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )
يَسْتَأْخِرُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi أخر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَۜ
Ayet, önceki ayetteki قُرُوناً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fail olan مِنْ اُمَّةٍ ‘deki مِنْ tekid ifade eden zaid harftir. Kelimedeki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder. Zaid harf مِنْ kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umuma işarettir.
وَمَا يَسْتَأْخِرُونَۜ cümlesi, aynı üslupta gelerek makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur.
Cümleler arasında ihtibak sanatı vardır. Birinci cümledeki مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا ibaresi ikinci cümleden düşürülmüş, sadece مَا يَسْتَأْخِرُونَ sözüyle yetinilmiştir. İkinci cümlede مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا , önceki cümleden anlaşıldığı için hazf edilmiştir. Bu ihtibâk sanatıdır.
İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831)
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا cümlesiyle وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
تَسْبِقُ - يَسْتَأْخِرُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَسْتَأْخِرُونَ fiili, استفعال babındadır. Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
Ayetteki مَا edatının tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Hiçbir ümmet ecelini geçemez, yani helaki için belirlenen vakti geçemez, مِنْ edatı genelleme içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Her ne kadar mutlak zikredildiği zaman اَجَلَ kelimesiyle ölüm zamanının kastedildiği açık ise de, ayetteki bu ifadeyle, onların yaşama ve mükellef olma vakitleri kastedilmiş olabileceği gibi, o ümmetin ölüm ve helak edilme zamanları da kastedilmiş olabilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَاۜ كُلَّمَا جَٓاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَاَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضاً وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَۚ فَبُعْداً لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ ٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ثُمَّ | sonra |
|
| 2 | أَرْسَلْنَا | gönderdik |
|
| 3 | رُسُلَنَا | elçilerimizi |
|
| 4 | تَتْرَىٰ | ardı ardına |
|
| 5 | كُلَّ | ne zaman |
|
| 6 | مَا |
|
|
| 7 | جَاءَ | geldiyse |
|
| 8 | أُمَّةً | bir ümmete |
|
| 9 | رَسُولُهَا | elçileri |
|
| 10 | كَذَّبُوهُ | onlar onu yalanladılar |
|
| 11 | فَأَتْبَعْنَا | biz de onları devirdik |
|
| 12 | بَعْضَهُمْ | birbiri ardınca |
|
| 13 | بَعْضًا | birbiri ardınca |
|
| 14 | وَجَعَلْنَاهُمْ | ve hepsini yaptık |
|
| 15 | أَحَادِيثَ | birer ibret hikayesi |
|
| 16 | فَبُعْدًا | uzak olsun |
|
| 17 | لِقَوْمٍ | toplum |
|
| 18 | لَا |
|
|
| 19 | يُؤْمِنُونَ | inanmayan |
|
ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَاۜ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَرْسَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. رُسُلَنَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَتْرَا hal konumunda masdar olup fetha ile mansubdur.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْسَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
كُلَّمَا جَٓاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَاَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضاً وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَۚ
كُلَّمَا kelimesi, كُلَّ ile masdariyye مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. جَٓاءَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اُمَّةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولُهَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı كَذَّبُوهُ ‘dür.
كَذَّبُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتْبَعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri ناَ fail olarak mahallen merfûdur. بَعْضَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَعْضاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَحَاد۪يثَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Müntehel cumû’ sıygasından olup gayri munsariftir.
كُلَّمَا kelimesi كُلَّ ile masdariyye مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
تَتْرَا (peşpeşe) kelimesi فَعْلَا vezninde olup sonundaki elif, müenneslik ifade eder, zira peygamberler bir cemaat teşkil etmektedir. Cemaat da müennestir. Bu kelime tenvin ile تَتْراً şeklinde de okunmuştur. Başındaki تَ harfi, ؤ yerine kullanılmıştır. Yani (birbiri ardından, teker teker) anlamında olup tek anlamındaki وتر kökünden gelir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذَّبُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَتْبَعْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
فَبُعْداً لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. بُعْداً mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; ابعدوا بعدا (Oldukça uzak olun.) şeklindedir.
لِقَوْمٍ car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri; قلنا (Dedik.) şeklindedir. Mekulü’l-kavli, mukadder söz ابعدوا بعدا olup mahallen mansubdur. لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi, قَوْمٍ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi آمن ’dir.
ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَاۜ
Ayet, tertip ve terahi ifade eden atıf harfi ثُمَّ ile 42. ayetteki …ثُمَّ اَنْشَأْنَا مِنْ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Veciz anlatım kastıyla gelen رُسُلَنَا izafetinde Allah Teâlâya aid zamire muzâf olan رُسُلَ şan ve şeref kazanmıştır.
رُسُلَنَا ‘dan hal olan تَتْرَاۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
اَرْسَلْنَا - رُسُلَنَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تَتْرَا (peşpeşe) kelimesi فَعْلَا vezninde olup sonundaki elif, müenneslik ifade eder, zira peygamberler bir cemaat teşkil etmektedir. Cemaat da müennestir. Bu kelime tenvin ile تَتْراً şeklinde de okunmuştur. Başındaki تَ harfi, ؤ yerine kullanılmıştır. Yani (birbiri ardından, teker teker) anlamında olup tek anlamındaki وتر kökünden gelir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
كُلَّمَا جَٓاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ
Fasılla gelen cümle şart üslubundaki terkipte كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır, müteallakı cevap cümlesidir.
Şart cümlesi olan جَٓاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan اُمَّةً , siyaktaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.
Mef’ûldeki nekrelik, muayyen olmayan cins ve tahkir ifade eder.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi كَذَّبُوهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.)
اَرْسَلْنَا - رُسُلَنَا - رَسُولُهَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَاَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضاً وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَۚ
Cümle, atıf harfi فَ ile …ثُمَّ اَرْسَلْنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَعْضاً kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Aynı üslupta gelen وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اَرْسَلْنَا - اَتْبَعْنَا - جَعَلْنَاهُمْ fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
El-Ahfeş der ki: Buradaki ‘’Onları ibretli hikâyeler kıldık’’ ifadesi kötü haller için kullanılır, hayırlı haller hakkında böyle denilmez. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اَحَاد۪يثَۚ kelimesi أُحْدُثَةٌ kelimesinin çoğulu olabilir. أُحْدُثَةٌ , insanların oyalanmak eğlenmek için aralarında birbirlerine anlattıkları şeydir, masaldır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَبُعْداً لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ
فَبُعْداً لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi , takdiri قلنا (dedik) olan mahzuf fiilin mekulü’l kavlidir. Bu takdire göre müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَۚ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mekulü’l kavl cümlesinde, îcaz-ı hazif sanatı vardır. بُعْداً , takdiri ابعدوا olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi, لِلْقَوْمِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin son cümlesi, haber formunda geldiği halde beddua manası taşıdığı için muktezâ-i zâhirin hilafına durum oluşmuştur. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Burada zamir makamında لَا يُؤْمِنُونَ şeklindeki ifade, tahkir için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bu cümle, son kelime hariç, 41. ayetin son cümlesiyle aynıdır. İki ayet arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
فَبُعْداً لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ [İnanmayanlar için artık uzaklık!] ifadesinin habere de duaya da ihtimali vardır. بُعْداً kelimesi, بعد 'nin masdarıdır ki, helak olmaktır. Bu, fiili açık kullanılmayan masdarlardandır. ل da uzak olması için beddua edileni beyan etmek içindir. هم zamiri yerine zahir ismin kullanılması bunun illetini bildirmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Cenab-ı Hak, [Biz de, onlardan kimini kiminin arkasına taktık] buyurmuştur. Yani, "helak olma hususunda..." demektir. Daha sonra Cenab-ı Hak, bir beddua, zem ve kınama üslubuyla olmak üzere, [Şimdi, iman etmeyen kavme lanet olsun] buyurmuş, bununla, onların bu dünyada helak edildikleri gibi, ahirette de ebedi olmak üzere azaba uğratılarak helak olmalarının da gözetilip beklendiğine işaret etmiştir ki bu, şiddetli bir tehdittir. بُعْداً : Bu ifade, "hayır ve iyiliklerden uzaklaştırma" demek olan, لعنة kelimesi gibidir. Allah Teâlâ bunu, onları hafife alıp onları hor ve hakir kılma üslubunda getirmiştir. Allah, onların başına bu azabı, ahirette onların başına gelecek olan nimet ve mükâfatlardan uzak olma azabının, kendilerinden sonrakilere bir ibret olsun diye, şu anda başlarına gelenden daha büyük olduğunu göstersin diye indirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هٰرُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ ٤٥
ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هٰرُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَرْسَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مُوسٰى mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. اَخَاهُ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اَخَاهُ mef’ûlun bih olup harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan nasb alameti elif’tir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هٰرُونَ kelimesi اَخَاهُ ‘dan atf-ı beyan veya bedel olup fetha ile mansubdur.
بِاٰيَاتِنَا car mecruru اَرْسَلْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سُلْطَانٍ atıf harfi و ‘la makabline matuftur. مُب۪ينٍ kelimesi سُلْطَانٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْسَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُب۪ينٍ , sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هٰرُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ
Ayet, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile önceki ayetteki ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَخَاهُ , mef’ûle matuf olduğu için elifle mansub olmuştur. Çünkü, harfle îrablanan beş isimden biridir.
اَرْسَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Veciz anlatım kastıyla gelen بِاٰيَاتِنَا izafetinde azamet zamirine muzâf olan اٰيَاتِ , tazim edilmiştir. Bu izafet, ayetlerin bütün kemâl vasıflara sahip olduğu ve her türlü noksanlıktan uzak olduğu manasını kazandırır.
بِاٰيَاتِنَا ’ya matuf olan سُلْطَانٍ ’deki nekrelik, nev ve tazim içindir.
مُب۪ينٍ kelimesi سُلْطَانٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُب۪ينٍ , rubaî mezid أَبانَ fiilinin ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.
مُب۪ينٍ : Bilindiği gibi إبان ’den ism-i faildir. إبان ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca مُب۪ينٍ “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayette geçen سُلْطَانًا kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür:
a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.
b) Arapçada سُلْطَانًا kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.
c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.
d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime الْلِّسَانُ السِّلِيطُ ‘keskin dil, tenkit edici dil’ ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ [Açık delil]’den, mucizeleri ve بِاٰيَاتِ (ayetler)‘den de delilleri anlamak da, ikisinden de mucizeleri anlamak da caizdir. Çünkü onlar peygamberliğin ayetleridir ve peygamberin iddiasını doğrulayan delildir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Alimler, bu ayette yer alan بِاٰيَاتِنَا tabiriyle neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak İbn Abbas (r.a): “Bunlar, şu dokuz mucizedir: Asa, yed-i beyza, çekirge, bit veya kene, kurbağa, kan, denizin yarılması, kıtlık içinde geçen yıllar ve ürünlerin noksanlaşması” der.
سُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ifadesiyle, Hz. Musa (a.s)’ın en kıymetli ve en büyük mucizeleri kastedilmiş olabilir ki bu da, asa mucizesidir. Çünkü buna, asanın yılana dönüşmesi, sihirbazların uydurup öne sürdükleri sihirleri yutuvermesi, denizin yarılması, kendisiyle taşa vurmak suretiyle gözelerin ve suların fışkırması, onun Musa (a.s)’a bekçi olması, mum olması, meyveli ağaca dönüşmesi, kova ve ip olması vb. nice pekçok mucize de taalluk etmektedir. İşte bu üstünlüklerin asaya tahsis edilmesinden dolayı asa müstakil olarak zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Apaçık mucize, hasmı ilzam eden apaçık hüccet demektir ki, bu da asa mucizesi olabilir. Bu izaha göre, asa mucizesi de mezkûr ayetlere dahil olduğu halde ayrıca zikredilmesi, bu mucizenin, Hazret-i Musa'nın mucizelerinin anası mesabesinde ve ilki olduğu içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَاسْتَكْـبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً عَال۪ينَۚ ٤٦
اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَاسْتَكْـبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً عَال۪ينَۚ
اِلٰى فِرْعَوْنَ car mecruru, önceki ayette geçen اَرْسَلْنَا fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu içincer alameti fethadır. مَلَئِه۪ atıf harfi و ‘la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَكْـبَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. كَانُوا fiili, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. قَوْماً kelimesi, كَانُوا ‘un haberi olup fetha üzere mansubdur. عَال۪ينَ kelimesi قَوْماً ‘in sıfatı olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَكْـبَرُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
عَال۪ينَۚ ; sülâsi mücerredi علو olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَاسْتَكْـبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً عَال۪ينَۚ
Ayetin başındaki car mecruru اِلٰى فِرْعَوْنَ , önceki ayetteki اَرْسَلْنَا fiiline mütealliktir. مَلَا۬ئِه۪ , temâsül nedeniyle فِرْعَوْنَ ’ye atfedilmiştir.
فَاسْتَكْـبَرُوا cümlesi, önceki ayetteki …ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى cümlesine atıf harfi فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen ittifak mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
فَاسْتَكْـبَرُوا fiili, استفعال babındadır. Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
Makabline matuf وَكَانُوا قَوْماً عَال۪ينَ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَال۪ينَ , nakıs fiil كَان ’nin haberi olan قَوْماً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin mevsûftaki istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
عَال۪ينَۚ - فَاسْتَكْـبَرُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Allah Teâlâ, Firavun ve kavminin önce sıfatlarını sonra da şüphelerini zikretmiştir. Onların sıfatları şu iki şeydir: Kibir ve büyüklenme, taassup ve dünya işlerinde durumları ileri, yüksek olan bir topluluk olmaları. Bu ifadeyle onların sayı ve kuvvet bakımından güçlü kuvvetli olmalarının kastedilmesi de muhtemeldir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette Firavun ile kavminin eşrafı zikre tahsis edilmiştir. Çünkü İsrailoğulları’nın serbest bırakılıp Hazret-i Musa ile beraber gönderilmeleri, Firavun ile eşrafın görüşüne bağlıdır; halkın görüşüne bağlı değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ ٤٧
فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli اَنُؤْمِنُ ‘dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. نُؤْمِنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. لِبَشَرَيْنِ car mecruru نُؤْمِنُ fiiine müteallik olup, müsenna olduğu için cer alameti يْ ‘dir.
مِثْلِنَا kelimesi بَشَرَيْنِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. قَوْمُهُمَا mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمَا muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَنَا car mecruru عَابِدُونَ ‘ye mütealliktir. عَابِدُونَ haber olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُؤْمِنُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
عَابِدُونَ , sülasi mücerredi عبد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki فَاسْتَكْـبَرُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ cümlesi, istifham üslubunda gelmiş, talebî inşâî isnaddır. Müspet muzari fiil sıygasında gelen cümle hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, soru anlamı yerine taaccüp, istikbar ve tahkir anlamı içeren cümle, muktezâ-i zâhirin hilafına olarak mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
مِثْلِنَا , car mecrur لِبَشَرَيْنِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
مِثْلِ ve غير gibi kelimelerle tesniye ve çoğul lafızlar nitelenebileceği gibi hem müzekker hem de müennes lafızlar nitelenebilir.
وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ cümlesi haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren cümledir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَنَا ihtimam için amili olan عَابِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
Müsned olan عَابِدُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah'ın kitabında nerede iman lafzı لِ ile birlikte geçmişse Allah'tan başkası murad edilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
بَشَرَ kelimesi tekil manasında kullanıldığı gibi çoğul manasında da kullanılır. Tekil kullanıma örnek [düzgün bir beşer] (Meryem 19/17) ifadesi, çift kullanıma örnek [iki beşere] (Mü’minûn 23/47) ifadesi ve çoğul kullanıma örnek [Herhangi bir beşer görecek olursan] (Meryem 19/26) ifadesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ [Bize kulluk ediyorlar], yani köleler gibi itaat ve hizmet ediyorlar. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu cümle, onların Hazret-i Musa ile Harun'a iman etmelerini ret ve inkâr etmenin tekididir. Bu inkârları, onların fasit iddiasına binaendir ki bu iddianın temel, dini riyasetleri de mal ve şöhrette önde olmaya bağlı olan dünyevî riyasete kıyaslamaktır. Kureyş'in tutumu da böyle idi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَك۪ينَ ٤٨
فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَك۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذَّبُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. مِنَ الْمُهْلَك۪ينَ car mecruru mahzuf habere müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
كَذَّبُو fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الْمُهْلَك۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.
فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَك۪ينَ
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki …قالوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
Makabline matuf olan فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَك۪ينَ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مِنَ الْمُهْلَك۪ينَ , nakıs fiil كَان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Ayetteki iki cümle de فَ ile atfedilmiştir. Birinci فَ atıf olduğu halde ikinci فَ takip ifade eder.
İsim cümlesi, fiil cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir (Sevinç Resul Arapçada Cümle Yapısı 2010 S. 190 191)
Bu yalanlama, onların helak olmalarının bir sebebidir. Arkadan gelen فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَك۪ينَ cümlesi, fa-i takibiyye ile buna atfedilerek şöyle denmiştir: Onlar, Allah'ın haklarında boğulma hükmünü verdiği kimselerdendi. Çünkü boğulma işi, yalanlamanın hemen peşi sıra olmamıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ ٤٩
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. Fiil cümlesidir. اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مُوسَى mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. الْكِتَابَ ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
هُمْ muttasıl zamiri لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَهْتَدُونَ cümlesi, لَعَلَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَهْتَدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
اٰتَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi اتى ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
يَهْتَدُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi هدى ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اٰتَيْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
Ayetin son cümlesi beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle, gayr-ı talebî inşâî isnaddır. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.
لَعَلَّ ’nin haberi olan يَهْتَدُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayetin anlamı: "Biz Musa'ya böylece onlar, o kitabın hükümleri ve va'z-u nasihatlarıyla amel etsinler diye o kitabı verdik" şeklindedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Keşşâf sahibi şöyle demiştir. لَعَلَّ kelimesi ümit vermek içindir. Kerîm ve Rahîm olan Allah ümit verdiğinde, şüphesiz Allah'ın bu ümit verişi kesin vaat yerine geçer. İşte bu sebepten Kelâmullahda kesinlik manası ifade eder, denilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbni Hişam gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)
Burada asıl temenni harfi yerine terecci harfinin gelmesi bu isteğin ne kadar şiddetli olduğuna delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)
وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُٓ اٰيَةً وَاٰوَيْنَاهُمَٓا اِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَع۪ينٍ۟ ٥٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَجَعَلْنَا | ve kıldık |
|
| 2 | ابْنَ | oğlunu |
|
| 3 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 4 | وَأُمَّهُ | ve annesini |
|
| 5 | ايَةً | bir mu’cize |
|
| 6 | وَاوَيْنَاهُمَا | ve onları yerleştirdik |
|
| 7 | إِلَىٰ |
|
|
| 8 | رَبْوَةٍ | bir tepeye |
|
| 9 | ذَاتِ |
|
|
| 10 | قَرَارٍ | oturmaya uygun |
|
| 11 | وَمَعِينٍ | ve suyu bulunan |
|
وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُٓ اٰيَةً وَاٰوَيْنَاهُمَٓا اِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَع۪ينٍ۟
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur.
ابْنَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. اُمَّهُٓ atıf harfi و ‘la ابْنَ ‘ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اٰيَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰوَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلٰى رَبْوَةٍ car mecruru اٰوَيْنَا fiiline mütealliktir. ذَاتِ kelimesi رَبْوَةٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. قَرَارٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَع۪ينٍ۟ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰوَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi أوي ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
مَع۪ينٍ۟ sülâsi mücerredi عون olan fiilin ism-i mef’ûludur.
وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُٓ اٰيَةً وَاٰوَيْنَاهُمَٓا اِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَع۪ينٍ۟
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)
İkinci mef’ûl olan اٰيَةً ’deki nekrelik, teşrif ve nev içindir
ابْنَ - اُمَّهُٓ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Aynı üslupla gelerek makabline atfedilen وَاٰوَيْنَاهُمَٓا اِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَع۪ينٍ۟ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
جَعَلْنَا ve اٰوَيْنَاهُمَٓا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
ذَاتِ kelimesi, رَبْوَةٍ ’in, مَع۪ينٍ۟ kelimesi ise قَرَارٍ ’in sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
رَبْوَةٍ ve قَرَارٍ kelimelerinin nekre gelişi tazim ifade eder.
Şayet “İki mucize” denseydi, onun da bir açıklaması olur muydu? dersen şöyle derim: Evet. Çünkü Meryem, kendisine erkek eli değmeden doğurmuştur, Îsa Aleyhisselâm ise Allah’ın ruhu olup Meryem’(in rahmin)e (vasıtasız) ilka edilmiştir. Beşikte iken konuşmuştur. Ölüleri diriltmiş ve diğer pek çok mucize göstermiştir. Dolayısıyla, başlı başına bir mucizedir. Lafız iki mucize anlamına da gelebilir; bu durumda mana ‘’Meryem’i de mucize kıldık, oğlunu da mucize kıldık’’ şeklinde olur ve ilk mucize kelimesi, ikincisinin yeterli delaletinden dolayı hazf edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu cümlenin manası şöyledir: Biz, Meryem oğlunu bir ayet kıldık; nitekim beşikte konuştu ve ondan sonra da kendisinden birçok mucizeler zuhur etti ve annesini de ayrı bir ayet kıldık; nitekim ona bir insan dokunmadan Hazret-i Îsa'yı doğurdu. Bu izaha göre, birincisi, ikincisinin ona delalet etmesinden dolayı hazf edilmiştir.
Ayette, Hazret-i Îsa'nın, Hazret-i Meryem'in oğlu olarak ve Hazret-i Meryem'in de onun annesi olarak ifade edilmesi, daha baştan onların ayet olduklarını bildirmek içindir. Zira nesep, babaya ait olduğu halde Hazret-i Îsa'nın, Hazret-i Meryem'e nispet edilmesi, onun babasız olduğuna delalet etmektedir.
Ayette önce Hazret-i Îsa'nın zikredilmesi, ayet olmak hususunda asıl olmasından dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وأُمَّهُ kelimesinde idmâc vardır. Yahudiler Hz. Meryem'i iftira atarak aşağılamışlardır. Allah Teâlâ onu ve oğlunu ayet kılmışken Yahudiler alay konusu yapmışlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَٓا اَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحاًۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌۜ ٥١
يَٓا اَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ
يَٓا nida harfidir. أَیُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الرَّسُولُ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ ’dir.
Fiil cümlesidir. كُلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الطَّيِّبَاتِ car mecruru كُلُوا fiiline mütealliktir.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atf-ı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:
1. İsm-i işaretten sonra gelen camid ismin (muşârun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi
2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atf-ı beyan olarak gelmesi
3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atf-ı beyan olarak gelmesi
4. Tefsir harfi اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاعْمَلُوا صَالِحاًۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اعْمَلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. صَالِحاً mahzuf mevsufun sıfatı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; اعملوا عملا صالحا (Salih amel yapın) şeklindedir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ى mütekellim zamiri اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle عَل۪يمٌ ‘e mütealliktir.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَل۪يمٌ kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.
صَالِحاًۜ ; sülâsi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحاًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. الرُّسُلُ münadanın bedeli veya sıfatıdır.
Nidanın cevabı olan كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aynı üslupta gelen وَاعْمَلُوا صَالِحاً cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
صَالِحاًۜ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
وَاعْمَلُوا صَالِحاًۜ ibaresinin aslı عَمِلُوا عملا الصَالِحاًۜ şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Mevsûfun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
عَمِلَ fiilinin mef’ûlu olan صَالِحاً ‘in, ism-i mef’ûl yerinde ism-i fail gelmesi, mecazî isnaddır. Mefûliyyet alakasıyla mecaz-ı aklîdir. صَالِحاً ’daki tnekrelik tazim ifade eder.
Bu nida ve hitap, lafızdan anlaşıldığı gibi peygamberlere yönelik değildir. Zira peygamberler değişik zamanlarda birbirinden ayrı olarak gönderilmişlerdir. Dolayısıyla, hepsine birden hitap etmek nasıl mümkün olabilir ki? Aksine mana, ‘’Kendi zamanında gönderilmiş olan her bir peygambere bu şekilde nida edilmiş, bu emir verilmiştir’’ şeklindedir. Böylece bunu dinleyen kimse, bu hususun bütün peygamberlere söylenmiş, hepsine emredilmiş olduğunu ve dolayısıyla dikkate alınmaya, uygulanmaya değer olduğunu anlamış olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
‘Tertemiz şeyler’ ifadesi ile hoş ve helal olan şeyler kastedilmiştir. Denmiştir ki: Rızkın temiz olanı helal, saf ve besleyici olanıdır. Helalden maksat, kullanmakla Allah’ın emrine karşı gelinmiş olmayan rızık; saftan maksat Allah’ın unutulmadığı rızık, besleyiciden maksat ise canı ayakta tutan ve aklı muhafaza eden rızıktır. Ya da insanların hoşuna giden lezzetli yiyecek ve meyveler kastedilmiş de olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Hazret-i Îsa ile annesinin, yaşamaya elverişli bir yere yerleştirilmelerinden sonra zikredilmesi, nimetlerden faydalanma imkânlarının tertibinin Hazret-i Îsa'ya özgü şeylerden olmadığını, fakat temiz şeylerin mübah kılınmasının bütün eski peygamberler için geçerli bir kadim şeriat olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Buradaki كُلُوا emri ibaha içindir. Eğer yemek yemek insan için doğal bir şeydir ama burada bunun zikriyle kastedilen, inkârcılara yemek yemenin risalete aykırı olmadığını ve elçileri gönderenin elçilerin yemelerine izin verdiğini bildirmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Önceki ayetteki azamet zamirinden, bu cümlede müfret mütekellim zamirine iltifat edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِمَا , konudaki önemine binaen amili olan عَل۪يمٌ ’a takdim edilmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan تَعْمَلُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
اِنَّ ’nin haberi olan عَل۪يمٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
تَعْمَلُونَ - عَل۪يمٌۜ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilmiş cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ ٥٢
وَاِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هٰذِه۪ٓ işaret ismi اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. اُمَّتُكُمْ kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir olan كُمْ muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اُمَّةً kelimesi اُمَّتُكُمْ ‘ün hali olup fetha ile mansubdur. وَاحِدَةً kelimesi اُمَّةً ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنَا۬ mübteda olarak mahallen merfûdur. رَبُّكُمْ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ harfi, sebebi müsebbebe bağlayan rabıtadır. Cümle, atıf harfi فَ ile mukadder istînaf cümlesine matuftur. Takdiri, تنبّهوا فاتّقون. şeklindedir.
اتَّقُونِ fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette ilki müfred ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Cem’ ifade eden bu işaret isminde istiare vardır. هٰذِه۪ٓ ile dine işaret edilmiştir. Böylece din, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
اُمَّتُكُمْ cümlenin haberi, اُمَّةً ise haldir.
وَاحِدَةًۘ kelimesi اُمَّةً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müsnedin izafet terkibinde olması, az sözle çok anlam ifade kastına matuftur.
اُمَّةً kelimesinin tekrarı önemine binaendir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ cümlesi, önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen müsned رَبُّكُمْ izafetinde, Rab ismine muzâfun ileyh olan كُمْ zamiri dolayısıyla muhataplar, şan ve şeref kazanmıştır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade, اِنَّ ile tekit edilmiş cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ , yeni başlayan bir cümle olarak kesre ile okunduğu gibi, لانّ (çünkü) anlamında üstün ile انّ ve hafifletilmiş olarak انْ şeklinde de okunmuştur. اُمَّتُكُمْ [sizin ümmetiniz] ifadesi ise bütün bu okuyuşlarda merfûdur.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَاتَّقُونِ
فَ , sebebi müsebbebe bağlayan rabıtadır. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, mukadder istînâfa matuftur. Takdiri تنبّهوا (Dikkat edin!) olan cümlenin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Fiilin sonundaki نِ vikaye, esre ise mef’ûl olan mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır.
فَـتَقَطَّـعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُراًۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ ٥٣
Hazebe حزب : حِزْبٌ sertliği/gücü olan insan topluluğudur. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 20 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli hiziptir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
فَـتَقَطَّـعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُراًۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. تَقَطَّـعُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَمْرَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَيْنَ mekân zarfı تَقَطَّـعُٓوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. زُبُراً kelimesi تَقَطَّـعُٓوا ‘deki failin hali olup fetha ile mansubdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَقَطَّـعُٓوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi قطع ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
İsim cümlesidir. كُلُّ mübteda olup damme ile merfûdur. حِزْبٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَا müşterek ism-i mevsûl, بِ harf-i ceriyle فَرِحُونَ ‘ye mütealliktir.
لَدَيْهِمْ mekân zarfı, mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فَرِحُونَ haber olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
فَـتَقَطَّـعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُراًۜ
فَ , istînâfiyyedir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasındaki cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
زُبُراًۜ fiilin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
اُمَّتُكُمْ ve اَمْرَهُمْ kelimeleri arasında muhataptan gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.
ـتَقَطَّـعُٓوا fiili تفعّل babında mazi fiildir. تفعّل babında tekellüf ve mübalağa vardır. Bu babın fiile kattığı anlamların bazıları mutavaat, tekellüf, ittihaz, talep, tecennüp (sakınma) dır.
زُبُراً şeklinde okunmuştur. Bu kelime زبور ’un çoğuludur, yani farklı kitaplara bölündüler, dinlerini farklı dinler haline getirdiler anlamındadır. Yine زُبُراًۜ (parçalar halinde) şeklinde de okunmuştur. Bu durumda gümüş ve demir kütleleri anlamındaki زبر ’den istiare olarak kullanılmış olur. Yine ب tahfif edilerek -tıpkı رُسُل kelimesinin rüsl / رُسل olarak okunmasında olduğu gibi زُبراًۜ şeklinde de okunmuştur. Anlam, ‘’Dinlerini parçalara ayırıp ihtilafa düşen bu fırkalardan her biri kendi batılı ile sevinç duymakta, nefsi onunla mutmain olmakta, onun hak olduğuna inanmaktadır’’ şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , amili olan haber فَرِحُونَ ‘ye ihtimam için takdim edilmiştir.
Mevsûlün müphem yapısı nedeniyle her zaman onu takip eden sılası, mahzuftur. لَدَيْهِمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Muzâfun ileyh olan حِزْبٍ ’deki nekrelik, kesret ifade eder.
فَرِحُونَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَذَرْهُمْ ف۪ي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى ح۪ينٍ ٥٤
فَذَرْهُمْ ف۪ي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى ح۪ينٍ
Fiil cümlesidir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن يفرحوا بما لديهم (Elinizdekiyle sevinirseniz) şeklindedir.
ذَرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ف۪ي غَمْرَتِهِمْ car mecruru ذَرْهُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. حَتّٰى ح۪ينٍ car mecruru ذَرْهُمْ fiiline mütealliktir.
فَذَرْهُمْ ف۪ي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى ح۪ينٍ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , takdiri إن يفرحوا بما لديهم (Eğer sahip olduklarından memnunlarsa) olan, mahzuf şartın cevabının başına gelmiş rabıta harfidir.
Mahzuf şartın cevap cümlesi olan فَذَرْهُمْ ف۪ي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى ح۪ينٍ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette, mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.
Car-mecrurlar فَذَرْهُمْ fiiline mütealliktir.
Gaye ve cer harfi حَتّٰى ile mecrur olan ح۪ينٍ ‘deki nekrelik muayyen olmayan nev ifade eder.
Bu hitap Hz. Peygamberedir. Zamir, Mekke kâfirlerinden bahseder. حَتّٰى ح۪ينٍ ölünceye kadar onları böyle bırak demektir. Bu ayet, Resulullah (s.a.v) için bir teselli, müşrikler için ise bir tehdittir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsîr)
فَذَرْهُمْ ف۪ي غَمْرَتِهِمْ [Onları cehaletleri içinde bırak] cümlesinde latif istiare vardır. غَمْرَتِ kelimesinin asıl manası, kişiyi baştan ayağa ıslatan bol sudur. Kâfirlerin, içinde bulundukları cehalet ve sapıklık, istiare yoluyla, insanı tepeden tırnağa ıslatan bol suya benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsîr)
Onları dalgınlıkları içinde bırak, cahillikleri içinde, ibaresinde cahillikleri onları oyalayan suya benzetmiştir, çünkü onun içine dalmışlardır. Ya da oynamaktadırlar. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
غَمْرَتِ , insanın boyunu aşan su demektir. Buna göre, sanki onların içinde bulundukları cehalet ve şaşkınlıkları, akıllarını aşan ve boğan bir şey gibi olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِه۪ مِنْ مَالٍ وَبَن۪ينَۙ ٥٥
اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِه۪ مِنْ مَالٍ وَبَن۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. يَحْسَبُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel يَحْسَبُونَ fiiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
مَا müşterek ism-i mevsûl اَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası نُمِدُّهُمْ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
نُمِدُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِه۪ car mecruru نُمِدُّ fiiline mütealliktir.
مِنْ مَالٍ car mecruru بِه۪ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. بَن۪ينَ atıf harfi و ‘ la makabline matuf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى ’dir.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُمِدُّ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi مدد ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِه۪ مِنْ مَالٍ وَبَن۪ينَۙ
Fasılla gelen ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze, inkâri anlamdadır. Yardım edeceğimizi zannetmeleri akıl alacak şey değil anlamına gelen cümle, vaz edildiği anlamdan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
أَنَّ , masdar ve tekid harfidir. Kendinden sonra gelen isim cümlesini masdara çevirir. اَنَّ ve akabindeki sübut ve istimrar ifade eden اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِه۪ مِنْ مَالٍ وَبَن۪ينَۙ isim cümlesi, masdar teviliyle يَحْسَبُونَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ’nin haberi sonraki ayettedir.
اَنَّ ’nin ismi olarak nasb mahallindeki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan نُمِدُّهُمْ بِه۪ مِنْ مَالٍ وَبَن۪ينَۙ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنْ مَالٍ car-mecruru ve ona matuf olan وَبَن۪ينَۙ , car-mecrur بِه۪ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Artırılanların mal ve oğullar olarak ifade edilmesi, cem' ma’at-taksim sanatıdır.
نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِۜ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ ٥٦
نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِۜ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ
Cümle, önceki ayette geçen اَنَّ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. نُسَارِعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. لَهُمْ car mecruru نُسَارِعُ fiiline mütealliktir. فِي الْخَيْرَاتِ car mecruru نُسَارِعُ fiiline mütealliktir.
بَلْ idrâb ve atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَشْعُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb اِضْرَابْ ” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada, yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُسَارِعُ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. babındadır. Sülâsîsi سرع ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِۜ
Önceki ayetin devamı olan ayet, fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِۜ cümlesi, önceki ayetteki اَنَّ 'nin haberidir.
لَهُمْ ve فِي الْخَيْرَاتِۜ car-mecrurları, نُسَارِعُ fiiline mütealliktir.
فِي الْخَيْرَاتِۜ ifadesindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الْخَيْرَاتِۜ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْخَيْرَاتِۜ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Hayırlarla olan irtibatta mübalağa ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Zarfiye olan في harfi mecazî olarak gelmiştir. Burada الخَيْراتِ kelimesi, üzerinde yürüyerek yarışanların olduğu الطَّرِيقِ menziline konmuştur. Dolayısıyla في harfi meknî istiarenin karinesi olmuştur.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نُسَارِعُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ [Onlara iyilik etmede yarıştığımızı mı sanıyorlar?] cümlesinde, bunu önceki cümleye bağlayan به lafzı hazf edilmiştir. Takdiri şöyledir: نُسَارِعُ لَهُمْ به فِي الْخَيْرَاتِۜ (Bunları vermekle, onlara iyilik etmede yarıştığımızı mı sanıyorlar?) Söylendiği takdirde söz uzayacağı ve söylenmediği takdirde karışıklık endişesi bulunmadığı için, hazfi güzel olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsîr)
Bu ifadelerle Hazret-i Peygamber (s.a.v) teselli edilmiş, onların derhal azaba uğratılmasını istemesi ve azabın ertelenmiş olmasından üzüntü duyması yasaklanmıştır.
Anlam şudur: Onlara verilen bu nimetler, iyice günaha dalmalarından, derece derece günaha batıp, daha fazla günahkârlığa sürüklenmelerinden başka bir şeye yönelik değildir. Oysa onlar bunun kendilerinin iyiliği için yarışmak olduğunu zannetmektedirler; kendilerine fayda ve ikramda bulunulduğunu, vakti gelmeden önce ödüllerinin verildiğini düşünmektedirler. Ayrıca burada tıpkı Müslümanlardan hayır sahiplerine hayırlarının karşılığı derhal verilmiş olduğu gibi, kendilerine de verilmiş olmasının kastedilmesi de mümkündür. بَلْ (Aksine) kelimesi ‘’zannediyorlar mı ki’’ ifadesinin istidrakidir, yani aksine onlar tıpkı hayvanlar gibidirler, anlamazlar, fark etmezler ki, bunların kendilerini iyice günaha batıran bir istidrâc mı yoksa onların iyiliği için yarış mı olduğunu düşünsün, tefekkür etsinler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
بَلْ لَا يَشْعُرُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. بَلْ , idrâb harfi intikal için gelmiştir.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
بَلْ edatı kendisinden sonra bir cümle geldiğinde idrâb harfi olur. Bazen de bu ayette olduğu gibi bir manadan diğer bir manaya intikal için gelir. Kendisinden önceki cümle manasını korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 436; Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۙ ٥٧
اِنَّ الَّذ۪ينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ خَشْيَةِ car mecruru مُشْفِقُونَ ‘ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُشْفِقُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
مُشْفِقُونَ , sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. [Onlar şuurlu değiller] dedikten sonra Allah Teâlâ, işin şuurunda olanların özelliklerini bildiriyor.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ‘nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, sılada ifade edilen manaya dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim içindir.
Has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۙ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ , ihtimam için amili olan مُشْفِقُونَۙ ’ye takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan هِمْ zamiri dolayısıyla haşyet sahibi kimseler, yine Rabb ismine muzâf olması sebebiyle خَشْيَةِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Müsned olan مُشْفِقُونَۙ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi, 61. ayetteki اُو۬لٰٓئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ cümlesidir.
خَشْيَةِ - مُشْفِقُونَۙ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yüce Allah kâfirleri ve onlara olan tehditleri söz konusu ettikten hemen sonra, hayırlarda ellerini çabuk tutan müminleri ve onlara olan vaatlerini dile getirmekte ve bunu onların en açık ve beliğ sıfatları ile birlikte söz konusu etmektedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Ayetin إنَّ ile başlaması haberin önemi dolayısıyladır. Arkadan ismi olarak الَّذ۪ينَ ism-i mevsûlunun gelmesi arkadan gelecek habere ima içindir. Bu haber; onların hayırlarda yarıştıkları ve kazandıklarıdır. Atıfla yetinilmeyip ism-i mevsûlun tekrarı herbirinin sılasının önemi dolayısıyladır. Maksat sılayla vasıflanmış gruplardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَۙ ٥٨
وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَۙ
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , atıf harfi وَ ’la önceki ism-i mevsûle matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُؤْمِنُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَۙ
Ayetteki الَّذ۪ينَ , önceki ayetteki الَّذ۪ينَ ’ye atıf harfi و ’la atfedilmiştir.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ car mecruru ihtimam için amili olan يُؤْمِنُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak Rab isminin zikredilmesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan هِمْ zamiri dolayısıyla bahsi geçen kişiler, yine Rab ismine muzâf olması sebebiyle اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُؤْمِنُونَ cümlesi müsneddir. Müsnedin, müspet muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَۙ ٥٩
وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَۙ
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , atıf harfi وَ ’la önceki ism-i mevsûle matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. بِرَبِّهِمْ car mecruru لَا يُشْرِكُونَ fiiline mütealliktir. لَا يُشْرِكُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُشْرِكُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُشْرِكُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَۙ
Ayetteki الَّذ۪ينَ , önceki ayetteki الَّذ۪ينَ ’ye و ’la atfedilmiştir.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَۙ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِرَبِّهِمْ car mecruru ihtimam için amili olan لَا يُشْرِكُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak Rab isminin zikredilmesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, بِرَبِّهِمْ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan هِمْ zamiri dolayısıyla bahsi geçen kişiler şan ve şeref kazanmıştır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يُشْرِكُونَۙ cümlesi müsneddir. Müsnedin, müspet muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ cümlesiyle هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَۙ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يُشْرِكُونَۙ [İnanırlar] - يُؤْمِنُونَۙ [Ortak koşarlar] arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
مُشْفِقُونَۙ - يُؤْمِنُونَۙ - يُشْرِكُونَۙ - صَابِقُونَ benzeri kelimelerde kuvvetli bir seci vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsîr)
Bu cümle, özet olarak gelen kafirlerin durumuna mukabil olarak müminlerin durumunun tafsili olarak gelmiştir. Çirkin sıfatlar bütün rezillikleriyle sayılmamıştır ama güzel sıfatlar tafsilatlı olarak gelmiştir. Böylece eşsiz bir îcaz ve tıbâk gerçekleşmiş, fesahat; çirkin vasıfların kerihliğinden korunmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)