بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَلَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اِنَّـنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِۚ ١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | (onlar ki) |
|
| 2 | يَقُولُونَ | derler |
|
| 3 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 4 | إِنَّنَا | gerçekten biz |
|
| 5 | امَنَّا | inandık |
|
| 6 | فَاغْفِرْ | bağışla |
|
| 7 | لَنَا | bizden |
|
| 8 | ذُنُوبَنَا | günahlarımızı |
|
| 9 | وَقِنَا | ve bizi koru |
|
| 10 | عَذَابَ | azabından |
|
| 11 | النَّارِ | ateş |
|
اَلَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اِنَّـنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِۚ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, هم şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası يَقُولُونَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يَقُولُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl, رَبَّنَٓا اِنَّنَٓا اٰمَنَّا ’ dır. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı اِنَّنَٓا اٰمَنَّا ’ dır.
İsim cümlesidir. إنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamir إنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. اٰمَنَّا cümlesi, إنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اٰمَنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
فَ atıf harfi sebebiyyedir. اغْفِرْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. لَنَا car mecruru اغْفِرْ fiiline mütealliktir. ذُنُوبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قِ dua manasında, illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَذَابَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلنَّارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَلَّذ۪ينَ يَقُولُونَ [diyenler] ifadesi, kendilerine cennet nimeti verilecek olan takva sahibi müminlerin vasfıdır. Sıfat olarak mecrurdur. Medih (övgü) olarak mansub olması da caizdir. Cümlenin başında gizli bir هُمْ [onlar] zamiri takdir edilerek merfû sayılması da mümkündür. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنَّا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَلَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اِنَّـنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِۚ
Müstenefe cümlesi olarak fasılla gelen ayette اَلَّذ۪ينَ has ism-i mevsûlu, takdiri هم olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mübtedanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Önceki ayetteki ism-i mevsûlden bedel veya onun sıfatı olduğu da söylenmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Müsned konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ ‘ nin sılası olan يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اِنَّنَٓا اٰمَنَّا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ism-i mevsûlle marife gelmesi o kimselere tazim ve sonraki habere dikkat çekmek içindir.
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبَّنَٓا اِنَّنَٓا اٰمَنَّا cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبَّنَٓا izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.
Nidanın cevabı olan اِنَّنَٓا اٰمَنَّا cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنّ ’ nin haberi olan اٰمَنَّا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِنَّ ’ nin haberinin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
Cümle, haber üslubunda geldiği halde dua manası taşıdığı için muktezayı zahirin hilafına durum oluşmuştur. Bu nedenle mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem / sağlam cümlelerdir. (Elmalılı,M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا cümlesi, اِنَّنَٓا اٰمَنَّا cümlesine فَ ile atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin dua manasında olması, inşâ cümlesinin haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَنَا , istirhamı artırmak için, mef’ûl olan ذُنُوبَنَا ‘ ya takdim edilmiştir.
Bu ayet ya “O takva sahipleri, o üstün faziletli kullar kimlerdir?” şeklindeki gizli bir sualin cevabıdır ya da daha önce zikri geçen takva sahiplerine meth ü sena, vasıflama ve izahtır.
اِنَّنَٓا اٰمَنَّا [Biz şüphesiz iman ettik.] cümlesinin tekitli olması, takva sahiplerinin büyük rağbetinden ve sonsuz isteklerinden ileri gelmektedir.
وَقِنَا عَذَابَ النَّارِۚ cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mef’ûl olan عَذَابَ النَّارِۚ izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C.7, S. 238)
عَذَابَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
النَّارِۚ , cehennemden kinayedir.
Nidanın cevabına dahil olan iki emir cümlesi de gerçek manada emir olmayıp dua manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ cümlesi, Bakara Suresi 201. ayetteki cümlenin tekrarıdır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
“Artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!” duasının mücerred imandan sonra zikredilmesi, ilahî mağfirete ve cehennem ateşinden korunmaya hak kazanmak için bu kadarının yeterli olduğuna delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
“Ey Rabbimiz, biz iman ettik.” dedikleri, daha sonra da “Artık bizim günahlarımızı bağışla.” diye dua ettikleri nakledilmiştir. Bu da onların sırf imanları ile Allah’ın mağfiretini istemeye yol bulduklarını gösterir. Allah Teâlâ bu sözü onları medh ve sena etmek için nakletmiştir. Binaenaleyh bu, kulun sırf imanı ile Allah'ın rahmet ve mağfiretine müstehak olacağına delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada sanki “Kim bu yüce ikramlarla yükselen takva erbabı?” diye bir soru sorulmuş ve cevabı alınmıştır. İşte onla, “Ey Rabbimiz! Seni ve Senin peygamberini tasdik ettik. Bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru.” diyenlerdir. Buradan anlaşılıyor ki mücerred bir iman, kulun bağışlanmasına ve ateşten korunmasına yetmektedir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
اَلصَّابِر۪ينَ وَالصَّادِق۪ينَ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْمُنْفِق۪ينَ وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ بِالْاَسْحَارِ ١٧
14. ayette insanlar için süslenmiş arzu ve isteklerden bahsedilmişti. Bunlar doğru kullanıldığında hayatın devamı için gerekli olan arzulardır. Ama freni olmayan çok muhteşem lüks bir araç nasıl kaza yapmaya sebep olur ve frene ihtiyaç duyarsa, insanoğlunun da bu duygularını frenlemeye ihtiyacı vardır. İlk ve en önemli fren de sabırdır. Onun için bu arzu ve isteklerle savaşmak için gereken kişilik özelliklerini sayarken ilk önce sabrı sayarak başlıyor ayet.
Sabır; darda tutmaktır. Nefsi, akıl ve şer’in gerektirdiği hususlar üzerinde veya onların onu hapsetmeyi gerektirdikleri hususlara karşı hapsetmektir. Sabrın çeşitleri vardır. Nefsin hapsedilmesi bir musibetten dolayı ise buna صبر denir ki zıttı feryattır (جزع). Savaşta olan sabra شُجَاعَة (kahramanlık, cesaret) denir ki zıttı korkaklıktır (جُبْن). Konuşma konusundaki sabra كِتْمَان (sır saklama, ketumluk), zıttına مَزْل (sırrı ifşa) denir. (Müfredat)
اَلصَّابِر۪ينَ وَالصَّادِق۪ينَ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْمُنْفِق۪ينَ وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ بِالْاَسْحَارِ
اَلصَّابِر۪ينَ kelimesi, 15. ayetteki لِلَّذ۪ينَ اتّقوا ’ın sıfatı olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الصَّادِق۪ينَ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْمُنْفِق۪ينَ وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ kelimeleri atıf harfi وَ ’ la اَلصَّابِر۪ينَ ‘ ye matuf olup, cer alameti ي 'dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. بِالْاَسْحَارِ car mecruru الْمُسْتَغْفِر۪ينَ ’ ye mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Burada sayılanların tamamı takva sahibi müminlerin sıfatlarıdır. Bu ifadenin îrabı üç şekilde yapılabilir: [Önceki ayette geçen] اَلَّذِينَ kelimesine atıfla mecrur olabilir. اَلَّذِينَ medih üslûbu üzerine mansub sayılırsa bu kelimeye atıfla mansub olabilir. اَلَّذِينَ kelimesi merfû veya mecrur kabul edilip bu ifadeler medih üslubu üzere mansub sayılabilir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Tek bir gruptan bahsedildiği halde sıfatların arasında وَ harfinin bulunması da övgü kastının bulunduğunu gösterir. وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا [Efendi, iffetli, peygamber (Âl-i İmran 3/39)] ayetinde ve “Oruç ayı, namaz ayı ve insanları doyurma ayı geldi.” sözünde de bu üslûp bulunur.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
صَّابِر۪ينَ , sülâsi mücerredi صبر olan fiilin ism-i failidir.
صَّادِق۪ينَ , sülâsi mücerredi صدق olan fiilin ism-i failidir.
قَانِت۪ينَ , sülâsi mücerredi قنت olan fiilin ism-i failidir.
الْمُنْفِق۪ينَ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.
الْمُسْتَغْفِر۪ينَ , sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babından ism-i faildir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلصَّابِر۪ينَ وَالصَّادِق۪ينَ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْمُنْفِق۪ينَ وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ بِالْاَسْحَارِ
Birbirine atfedilmiş ism-i fail kalıbındaki bu kelimeler 15. ayetteki لِلَّذ۪ينَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
İsm-i fail kalıbı sıfatın mevsûfta zamandan bağımsız olarak sürekli varlığına, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
اَلصَّابِر۪ينَ - الصَّادِق۪ينَ - الْقَانِت۪ينَ kelimeleri arasında muvazene, الْمُسْتَغْفِر۪ينَ ve الْمُنْفِق۪ينَ de dahil edildikten sonra bütün bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بِالْاَسْحَارِ car-mecruru, ism-i fail vezninde gelen الْمُسْتَغْفِر۪ينَ ‘ ye mütealliktir.
İman edenlerin sıfatlarının sayılması taksim sanatıdır.
اَلصَّابِر۪ينَ وَالصَّادِق۪ينَ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْمُنْفِق۪ينَ وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ بِالْاَسْحَار… Sıfatların arasına hep وَ harfi girmişdir. Aslında sıfatların arasına وَ harfi girmez. Buradaki و ’ lar; kâmil manada sabredenler, kâmil manada sadık olanlar, kâmil manada boyun eğenler ve kâmil manada seherlerde istiğfar edenler manasını kazandırır. Her bir sıfatın başlı başına özel bir değeri olduğu, araya kaynayıp gitmemesi, her birinin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği için ve takva sahiplerinde bu sıfatların kemâl derecede olduğunu bildirmek üzere böyle gelmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette sayılan bu beş sıfat, bunların tek bir mevsûfa (şahsa) ait olacağına işarettir. Binaenaleyh bu sıfatların başlarındaki atıf harflerinin hazfi gerekirdi. Fakat burada atıf harfi olan وَ ’ lar gelmiştir. Doğrusunu Allah bilir, fakat öyle sanıyorum ki bu; kendisinde bu sıfatlardan tek bir tanesi bulunanın da ayetteki büyük medhin muhtevasına girdiğini ve bol mükâfata ereceğini gösteriyor. En iyisini Allah bilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu atıf harfinin zikrinin veya terk edilmesinin taşıdığı başka manalar da vardır. Bazen وَ terk edilir ve sıfatlar atıfsız olarak birbiri peşi sıra gelir. Bu da mevsûfta bu sıfatların hepsinin birden bulunduğuna delalet eder. (Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
سْحَارِ kelimesi, sihir kelimesinden gelir. Alacakaranlık olduğu için o vakitte bir şeyi aslına uygun olarak göremeyebiliriz. Sihir de göz aldatmacasıdır.
Seher ayrıca “ciğer” demektir. Sabahın nefes alması, yeni günün başlaması, tazelenme manaları ve göğüs kafesindeki nefes alma organlarımız olan akciğerleri akla getirir. Çok değerli bir vakittir, insanın kafasında hiçbir düşünce ve günün yorgunluğu yoktur.
اَلصَّابِر۪ينَ [Sabredenler] Sabır, dinde yasaklanmış istekleri yapmaması için nefsi tutmaktır. Sabır üç çeşittir: Allah'a itaat etmek için sabır, Allah'a isyan etmemek için sabır, zorluklara ve musibetlere karşı sabır.
الصَّادِق۪ينَ [Sadıklar] Doğruluk üç çeşittir: Sözde, işte ve niyette doğruluk.
الْقَانِت۪ينَ [Boyun eğenler] قَانِت۪ itaat eden demektir. Manası hakkında; itaatinde devamlı olan, dua eden kişi, gece namazı kılan, Allah’tan korkan, boyun eğen, hiç ara vermeden ve gaflete düşmeden Allah'a itaat edendir şeklinde çeşitli görüşler vardır.
الْمُنْفِق۪ينَ [İnfak edenler] mallarını ve malları dışında sahip oldukları şeyleri hayır yolunda harcayanlardır.
الْمُسْتَغْفِر۪ينَ بِالْاَسْحَارِ [Seherlerde Allah’tan af dileyenlerdir.] Yani onlar, Allah Teâlâ’dan günahlarının bağışlanmasını isteyenlerdir. Bir görüşe göre onlar sabır, sıdk, itaat ve infakı tam manasıyla yaşayanlardır ve günah işlemeyenlerdir. Yaptıkları istiğfar kusur ve noksanları sebebiyledir. Bir görüşe göre de onlar gecenin son vaktinde namaz kılanlardır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en- Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Ayette seher vakitleri mağfiret dilemeye tahsis edilmiştir. Çünkü seher vakitlerindeki dua, icabete daha yakındır. Zira o vakitlerde özellikle de ondan önce teheccüd namazını kılmış olanlar için ibadet hissi, gönül safiyeti ve ruh huzuru daha yüksek olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ بِالْاَسْحَارِ [Seherlerde bağışlanmak için Allah'a dua eden] ifadesinde hususi olarak seher vakitleri zikredilmiştir, çünkü onlar önce geceyi ibadetle geçirirlerdi. Dolayısıyla ibadetle geçen bir gecenin ardından hacetlerini arz etmeleri güzel ve yerinde oluyordu. Nitekim Allah Teâlâ, اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ [Güzel sözler yalnızca O’na yükselir; onu yükselten de salih ameldir.” (Fatır 35/10)] ayetinde bunu ifade etmiştir. Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: Onlar gecenin başında namaz kılarlar, seher vakti geldiğinde de dua ve istiğfara başlarlardı; geceleri böyle [ibadetle] gündüzleri de böyle [dua ve istiğfarla] geçerdi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِماً بِالْقِسْطِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۜ ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | شَهِدَ | şahiddir (ki) |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | أَنَّهُ | şüphesiz |
|
| 4 | لَا | yoktur |
|
| 5 | إِلَٰهَ | ilah |
|
| 6 | إِلَّا | başka |
|
| 7 | هُوَ | O’ndan |
|
| 8 | وَالْمَلَائِكَةُ | ve melekler |
|
| 9 | وَأُولُو | ve sahipleri |
|
| 10 | الْعِلْمِ | ilim |
|
| 11 | قَائِمًا | gözeten |
|
| 12 | بِالْقِسْطِ | adaletle |
|
| 13 | لَا | yoktur |
|
| 14 | إِلَٰهَ | ilah |
|
| 15 | إِلَّا | başka |
|
| 16 | هُوَ | O’ndan |
|
| 17 | الْعَزِيزُ | azizdir |
|
| 18 | الْحَكِيمُ | hakimdir |
|
“La ilahe illallah”ın ilk olası sonucu ve ilk belirtisi adalettir. Mekki surelerin en önemli konusu “la ilahe illallah” bilincini yerleştirmekti… Henüz kurban ayeti, miras ayetleri, boşanma ayetleri gelmeden önce “tartıda adaleti emreden Mutaffifin, kız çocuklarının öldürülmemesi gerektiğini içeren Tekvir suresi, dini yalanlayanı uyaran Maun suresi gelmiştir. Yani ilk inen ayetlerle iman edenlerden beklenen değişiklik “adil” olmalarıdır. “La ilahe illallah” sayesinde Hz. Bilal ve Hz. Ebubekir aynı safta namaza durmuştur. İslam adaleti emreder.
Allah şahittir, muhakkak ki o, ondan başka ilah yoktur, ve melekler ve ilim sahipleri ve doğruluk üzerine yaşayanlar (şahittir). Ondan başka ilah yoktur. (Bu ifade tekrar edildi). Aziz ve Hakimdir.
Bu ayetin de ism-i azam olduğu söyleniyor. Namazlardan sonra okunmasının çok faziletli olduğu söylenmiş.
Allah’ın şahit olması şöyle açıklanabilir: Ezelde Allah’tan başka hiçbir şey mevcut değildi. Dolayısıyla şahit olacak başka kimse de yoktu. Bize de öğretiyor ki, siz de bunu taklid edin, La ilahe illallah’ı söyleyin. Yani bu ayetin talim için geldiği söylenir.
Kıst ile adl arsında anlam yakınlığı vardır.
Adl, “iki müsavi şey arasındaki eşitlik”tir. Qıst ise “paylaştırma ve cüzlere ayırmak”tır.
Adl iki taraf arasında olur, “yani iki taraf arasındaki eşitlik”tir. İki taraf arasındaki denklik ve eşitliğe delâlet etmek için mekân zarfı olan beyne ile müteaddî olur.
Qıst'a gelince, “güzel bir şekilde paylaştırmak” demektir. أَقسطَ في تعامله مع الناس [İnsanlarla ilişkilerde hakkı gözetir] denir. Yani, “her hak sahibine hakkını ve payını, tam ve eksiksiz olarak verir” demektir. “Paylaştırmak ve hakkın, hissenin çıkarılması” manasındadır.
يُقْسِطُ fiili payın tam verildiğine delâlet etmek için, وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ فِي الْيَتَامَى [Eğer, yetîmler hakkında qıst yapamamaktan korkarsanız] şeklinde olduğu gibi, kendisinden sonra gelen فِي harfi ile müteaddî olur. Güzel muamele ve hakkın yerine getirildiğine delâlet için اِلَى harfiyle de gelebilir. (Vakafat-Halidi, Nisa/3)
شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِماً بِالْقِسْطِۜ
Fiil cümlesidir. شَهِدَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, mahzuf ب harf-i ceri ile شَهِدَ fiiline mütealliktir.
İsim cümlesidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُ muttasıl zamiri اَنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو cümlesi, اَنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَٓا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
اِلٰهَ kelimesi لَٓا 'nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. اِلَّا istisna harfidir. لَٓا ’ nın haberi mahzuftur. Takdiri; موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir هُوَ mahzuf haberin zamirinden bedeldir.
الْمَلٰٓئِكَةُ atıf harfi وَ ’ la lafza-i celâle matuftur. اُو۬لُوا atıf harfi وَ ’ la lafza-i celâle matuf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için, ref alameti و ’ dır. Aynı zamanda muzâftır. الْعِلْمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
قَٓائِمًا kelimesi, اِلَّا ‘dan sonra gelen munfasıl zamirden hal olup, fetha ile mansubdur. بِالْقِسْطِ car mecruru قَٓائِمًا ’ e mütealliktir.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَٓائِمًا , sülâsi mücerredi قوم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۜ
İsim cümlesidir. لَٓا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.
اِلٰهَ kelimesi لَٓا 'nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. اِلَّا istisna harfidir. لَٓا ’ nın haberi mahzuftur. Takdiri; موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir هُوَ mahzuf haberin zamirinden bedeldir.
الْعَز۪يزُ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri هو şeklindedir. الْحَك۪يمُ mahzuf mübtedanın ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِماً بِالْقِسْطِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük, haşyet ve muhabbet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Masdar ve tekit harfi اَنَّ ’ nin dahil olduğu اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ cümlesi masdar tevilinde, takdir edilen ب harfi ile شَهِدَ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ‘ nin haberi, cinsini nefyeden لَٓا ’ nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Kasrla tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır.
Munfasıl zamir هُوَ , cinsini nefyeden لَاۤ ’ nın ismi olan اِلٰهَ ’ nin mahallinden veya لَٓا ’ nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.
لَاۤ ’ nın takdiri حق (gerçektir) veya موجود (vardır) olan haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لَاۤ ve إِلَّا ile oluşan kasr, إِلَـٰهَ ile هُوَ arasındadır. هُوَۚ mevsûf/maksûrun aleyh, اِلٰهَ sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
الْمَلٰٓئِكَةُ ve وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ kelimeleri, fail olan اللّٰهُ lafzına matuftur.
Munfasıl zamir هُوَ ‘ den müekked hal olan قَٓائِمًا , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. بِالْقِسْطِۜ car mecruruna müteallak olmuştur.
Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına vav gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
O’nun tek ilâh olduğuna şahit olanların Allah, melekler ve akıl sahipleri olarak sayılması taksim sanatıdır.
Âşûr, شهد fiilinin lüzumiyet alakası ile mecaz veya tebeî istiare ya da teşbih olduğunu söyler.
Burada şehadete ikrar ve imanı da kapsayan genel ve mecazî bir anlam yüklemek suretiyle melekler ve ilim sahipleri, ism-i celâle (Allah'a) atfedilmiştir. Yani melekler de bunu ikrar ettiler ve ilim sahipleri de buna iman ettiler. Tekvînî (kâinattaki) ve teşriî delillerle buna hüccet getirdiler, demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayetin başında Allah’ın zatının kemâli anlatıldıktan sonra “adaletle kâim/adil” yani “bütün işlerinde adaleti ayakta tutan” ifadesiyle de Allah’ın fiillerindeki kemâl açıklanır. Allah’ın bu sıfatının, melekler ve ilim sahiplerinden sonra zikredilmesi meleklerin ve ilim sahiplerinin mertebelerinin yüksekliğini ve Allah'a yakınlıklarını zımnen belirtmek bir de tevhidin yüce şanına binaen onun şahitlerini bir an önce bildirmek içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
[Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu hususu açıklamıştır ki kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de…] اُو۬لُوا الْعِلْمِ [İlim sahipleri] adları geçen ve övülen kimselerdir. Onların bu şahitlikte bulunmaları kendileri için yapılan övgülerin en üst seviyeye ulaştırılması anlamına gelir. Kendilerinden önce Allah Teâlâ ve melekler zikredilmiştir. Bir görüşe göre شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ [Allah şahitlik etti.] ifadesi “Bu durumu haber verdi.” anlamındadır. Meleklerin ve ilim sahiplerinin şahitliği de böyledir. (Onların başında da “Allah haber verdi.” ifadesi takdir edilir.) İfadenin şahitlik kelimesiyle sınırlanması haberi pekiştirmektedir. “Senin şöyle olduğuna şehadet ederim.” şeklindeki ifade dilde yaygın olarak kullanılır. Aynı durum (belirli bir hususun şahitlik kelimesi ile tekid edilmesi) müezzinin ezanda okuduğu şehadet kelimesinde, namaz kılanın oturduğu zaman teşehhüt okumasında (ettehiyyatü duasında şehadet kelimesinde), İslam’a giren kimsenin okuduğu kelime-i şehadette de söz konusudur. Ancak tehlîl ismiyle kısaca ifade edilen لا إلَهَ إلّا اللَّهُ kelimesi tamdır (başında şahitlik kelimesi yer almaz), buna karşılık kelime-i şehadette aynı ifade “şahitlik ederim” ifadesi ile tekid edilir. [Ancak Allah sana indirdiğine şahitlik eder; onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de buna şahitlik eder. Ve şahit olarak Allah kâfidir. (Nisa 4/166)] ayetinde de benzer bir kullanım vardır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Allah, kâinatta enfüsî (öznel) ve afakî (nesnel) deliller yaratarak vahdaniyetini (birliğini) apaçık ortaya koymuş ve bunu ifade eden teşriî ayetler indirmiştir. Bu mananın şehadet olarak tavsifi, mecazî olup mevcut delillerin matlubun ispatındaki kuvvetlerini ve inkârın ne kadar anlamsız olduğunu ifade içindir. (Ebüssuûd,İrşâdü ‘l-Akli’s-Selîm)
قَٓائِمًا بِالْقِسْطِۜ yani taksim ettiği rızık ve ecel, verdiği sevap ve ceza, kullarına verdiği birbirlerine insaflı olma ve aralarında eşit bir şekilde muamelede bulunma emri gibi konularda adaleti sağlayarak, demektir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı ’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Cinsini nefyeden لَٓا ’ nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Fasıl zamiriyle tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır.
Munfasıl zamir هُوَ , cinsini nefyeden لَاۤ ’ nın ismi olan اِلٰهَ ’ nin mahallinden veya لَٓا ’ nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.
لَاۤ ’ nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لَاۤ ve إِلَّا ile oluşan kasr, إِلَـٰهَ ile هُوَ arasındadır. هُوَۚ mevsûf/maksûrun aleyh, اِلٰهَ sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ , takdiri هُوَ olan mübtedanın haberi veya اِلٰهَ için ikinci haberdir. Müsnedin ال takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi, bu vasıfların her ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir.
الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumda mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatlarıdır.
Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Bu iki sıfat medih içindir. Ulûhiyyetin deliline ve bu iki sıfatta O’nun tek olduğuna telmih vardır. Bu iki sıfat hasra delalet etmez. Fakat bu manaya tariz vardır. Çünkü kelam başkalarının ilahlığını geçersiz kılma amacıyla gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Önceki cümleyi tekid için yapılan bu tekrarda ve Bakara 163. ayetle aralarında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada إلّا menfi bir şeyden istisna için gelmiştir. Olumsuz ilâh cinsinden, bir ferd istisna edilmiştir. لا ’nın haberi böyle yerlerde çoğunlukla olduğu gibi burada da hazfedilmiştir. Çünkü bu لا harfi, cinsi olumsuzlar. Habere ihtiyaç duymaz. Sadece لا رَجُلَ في الدّارِ (Evde kimse yok) gibi isim veya harfin olmasını istemedikleri zaman veya haberin yerini tutacak bir şey olduğu zaman haberi hazfederler. لا إلَهَ إلّا اللَّهُ gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
الْعَز۪يزُ ismi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ [kelime-i tevhid]’e, الْحَك۪يمُ ismi قَٓائِمًا بِالْقِسْطِۜ ifadesine münasiptir. Teşâbüh-i etrâf vardır.
Bu tevhid ifadesinin tekrarı, anlamı tekid etmek (kuvvetlendirmek, güçlendirmek), tevhid delillerini öğretmeye ziyadesiyle itina göstermek, delilleri ortaya koyduktan sonra varılan hükmü anlatmak, Azîz ve Hakîm sıfatlarıyla bağlantı kurmak ve bunların Allah’ın sıfatları olduğunu bildirmek içindir. Azîz sıfatının, Hakîm sıfatından önce zikredilmesi de Allah'ın kudretine (Azîz sıfatının manasına) olan ilmin, O’nun hikmetine olan ilimden önce geldiğini zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cenab-ı Hakk, “(O), Azîz ve Hakîmdir.” buyurmuştur. “Azîz”, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin, “Hakîm” ise ilminin mükemmelliğine işaret etmektedir. İlahın ancak bu iki sıfatla ilâh olması mümkündür. Çünkü ilahın adaleti ayakta tutması, ancak ihtiyaçların hepsinin miktarını bilip mahlukatın işlerini yaratmaya kadir olmakla tam olur. Allah, “Azîz” vasfını “Hakîm” vasfından önce getirmiştir. Çünkü O’nun kudretini bilmek, istidlal yoluyla bilgi elde etmede, O’nun Alîm olduğunu bilmeden önce gelir. İstidlalî bilgilerde bu önce olduğu için ve hitap istidlal eden insanlara yapıldığı için Allah, izzet sıfatını hikmet sıfatından önce zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Yüce Allah’ın kendisinden başkasının kudret yetiremeyeceği, kendine mahsus fiilleri ile ve tevhide delalet eden İhlas Suresi, Ayete’l-kürsî ve benzeri vahiyleriyle vahdaniyetini göstermesi, bir şahidin açıklığa kavuşturma ve ortaya çıkarma noktasındaki şahitliğine benzetilmiştir. Aynı şekilde meleklerin ve ilim ehlinin bunu ikrar etmeleri ve delillendirmeleri de bu şehadete benzetilmiştir. ُالْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُۜ ْAllah Teâlâ’nın zatını nitelemiş olduğu vahdaniyet ve adaleti teyit eden iki sıfattır. Yani O, kendisine bir başka ilâhın asla galip gelemeyeceği Azîz ve fiillerinde adaletten şaşmayan Hakîm’dir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni ’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الدِّينَ | din |
|
| 3 | عِنْدَ | katında |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah |
|
| 5 | الْإِسْلَامُ | İslamdır |
|
| 6 | وَمَا |
|
|
| 7 | اخْتَلَفَ | ayrılığa düşmediler |
|
| 8 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 9 | أُوتُوا | verilmiş olan |
|
| 10 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 11 | إِلَّا | başka (bir sebeple) |
|
| 12 | مِنْ |
|
|
| 13 | بَعْدِ | sonra |
|
| 14 | مَا |
|
|
| 15 | جَاءَهُمُ | geldikten |
|
| 16 | الْعِلْمُ | ilim |
|
| 17 | بَغْيًا | aşırılıkları |
|
| 18 | بَيْنَهُمْ | aralarındaki |
|
| 19 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 20 | يَكْفُرْ | inkar ederse |
|
| 21 | بِايَاتِ | ayetlerini |
|
| 22 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 23 | فَإِنَّ | (bilsin ki) şüphesiz |
|
| 24 | اللَّهَ | Allah |
|
| 25 | سَرِيعُ | çabuk görendir |
|
| 26 | الْحِسَابِ | hesabı |
|
İslâm kelimesi, silm, selm, selamet köklerinden gelir; hemzesi duhul veya müteaddi (geçişli) fiil yapmak için kullanılır. Kapsamlı ve pek temiz bir kelimedir ki, silme (barışa) ve selamete girmek veya koymak veya selamet temin eden teslimiyet, karşılıklı olarak barış içine girmek, hasılı sâlim olan mânâlarına gelir ki, hepsinde selamet ve sâlimiyet gayesiyle bir bağlılık ve uyumluluk mânâsı vardır.
Din dahi irade ve akıl sahipleri arasında anlaşmazlıkları ve didişmeleri bir yana bırakıp toplumsal barışı sağlayan bir kanundur. Bununla yalnızca insanlar arasında uyumluluk değil, insanlarla Allah arasında da bir uyum sözleşmesi vardır. Din sayesinde yaratıcının iradesi ile yaratılanın iradesi arasında bir uyum sağlanmış olur.
Kul, Allah'ın dilediği gibi ister, Allah da kulun dilediği gibi yapar; böylece arada didişme ve anlaşmazlık kalmaz. Allah'a ebedî vuslat hasıl olur. Bu sayede insanların birbirleriyle çatışan istek ve iradeleri, bir hedefe yönelerek aralarında bir sâlim medeniyet ve sürekli bir barış meydana gelir.
Ve hepsi ilâhî nimetten istifade eder, felah bulur. Allah'ın birliğine bağlanıp uymayınca da bu maksat hasıl olmaz. Bu sûretle dinin özü, bu tevhid inancı çerçevesinde, her yönüyle ve gerçek anlamıyla İslâm'dır. "Kendisinden başka ilah olmayan" Allah'ın emrettiği gerçek dindarlığın gereği de bu tevhide şehadet ve bu tevhid çerçevesinde bir olan Allah'a teslimiyet ve itaattir. Hakkıyle kurtuluş, felah ve selamet ve hayır ve mutluluk ancak bu ihlasta, bu bağlılıktadır.
Allah katında din, halis din olan "Allah'a teslimiyettir". Allah'dan başka ilâh ve ilâhlar tanıyan veya gerçeği bildiği halde, dine bağlanmayı gerçekten başka bir şey sanan, din ile ilim, Hak Teâlâ ile en yüce hayır arasında didişme var zanneyleyen veyahut hayırla şer çatışmasının çözümüne Allah Teâlâ'nın hakim olmadığını, O'nun hükmünün dışında herhangi bir şey kalabileceğini farzeden velhasıl Hakk'tan gelmeyen ve Hakk'ın âyetlerinden çıkarılmayan dinlerin, bağlılıkların ve dindarlıkların hiçbiri insanlara selamet ve seadet bahşedecek hak din değildir. Allah Teâlâ'ya ortak tasavvuru, muhal ve batıl olan birşey olduğu gibi, İslâm'dan başka bir hak din tasavvur etmek de batıldır.
Özetleyecek olursak, din ve dindarlığın bütün mânâsı, itaat ve bağlılık anlamıyla selametin sağlanmasında toplanır. İslâm'ın mânâsı da faydalı bir selamet, katıksız bir teslimiyet ve bağlılıkta toplanır. Şu halde din kavramı, mutlak anlamıyla ele alındığı zaman bile mutlak olarak İslâm kelimesiyle eşit ve eş anlamlıdır. Hangi din ele alınacak olsa, onun özünün teslimiyet ve boyun eğmekten ibaret olduğu görülür.
Zahir din, İslâm'ın dış görünüşü; batın din İslâm'ın içyüzü; tam din, dışyüzü ve içyüzü ile hakiki İslâm; batıl din yalan ve yanlış bir İslâm; hak din, hak bir İslâm'dır. Hakikaten selamet bahşeden hak bir İslâm ise ancak hakiki tevhid inancına dayanan bir İslâm'dır. Hakiki tevhid ise, şeriki ve ortağı bulunmak ihtimali bile olmayan, ezel ve ebed bakımından hayy ve kayyum bir ilâh tanımak ve ancak O'na şehadet etmektir. Böyle bir ilâh ise ancak Allah Teâlâ'dır. Evvel ve âhir bütün izzet ve hakimiyeti şahid ve meşhud olan zat-ı ehadiyyetinde toplayıp, kendisinden başka ilâhları nefyetmiş, O'ndan başka tanrılık iddia eden veya tanrılık nisbet edilenlerin hepsinin acz ve zavallılığını daima göstermiş ve göstermekte bulunmuş ve herhangi bir zamanda tevhid nizamından çıkmak isteyenleri perişan eylemiş ve her türlü mutluluğu tevhid yolundan bahşeylemiş, velhasıl diye ilâhlıkta birliğe kendisi de şehadet etmiş olmakla Allah'ın birliğine şehadet ile hakiki İslâmın, Hak Teâlâ'nın dini olduğunda hiç şüphe yoktur. Hakiki din kurucusu olan Allah Teâlâ'nın İslâmını, melekler ve ilim sahipleri gibi, kendi birliğine iman ve ihlâs ile bağlananları rahmeti ile selamete çıkarmak, kulların İslâmı da Allah'a kendilerini teslim ederek bu selamet yoluna girmek demektir.
İşte İslâm dini, Allah ile kullar arasındaki bu birlik ilişkisidir. Meleklerin ve ilim sahiplerinin dini de budur. İlim alanında bundan başka bir din yoktur. Bu dinin başı hakkı bilmek, hak ilmin başı da bu dindir. Bu dinden başka bir din aramak ya Allah'ın üstüne çıkmaya çalışmak, ya Allah'dan aşağısına nefsini teslim eylemektir ki, ikisi de dinsizlik ve küfürdür. İsyan ve tefrikadır, felakettir. Binaenalyh kitap ehli olanların anlaşmazlıkları ile bunun bilimselliğine ve gerçekliğine hiç halel gelmez. Onların gerek kendi aralarında, gerek Rasûlullah'a karşı ihtilaf çıkarmaları, hak ve hakikatı bildiren bütün ilim sebepleri geldikten sonra adalet ve hakkaniyetle hareket etmeyi, hakka ve ilme teslim olmayı, boyun eğmeyi bir yana bırakıp, kendi aralarında azgınlık ve düşmanlıkla, hükmetme sevdasıyla dinsizliğe ve inkâra saptıklarından dolayıdır. Fakat adalet ve hakkın ispatı için gönderdiği ve delil olarak öne sürdüğü gibi kesin âyetler ve belgelere her kim küfreder, bunları inkâr eder, İslâm'dan kaçınırsa Allah hesabı çabuk görendir. Cezalarını hemen vermekten çekinmez. (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır)
اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الدّ۪ينَ kelimesi اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. عِنْدَ mekân zarfı, الدّ۪ينَ ‘ nin mahzuf sıfatına veya mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; الدين الثابت (sabit din) şeklindedir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاِسْلَامُ kelimesi, اَنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اخْتَلَفَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْكِتَابَ ’ dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır. مِنْ بَعْدِ car mecruru اخْتَلَفَ fiiline mütealliktir. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel, بَعْدِ ’ nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْعِلْمُ fail olup damme ile merfûdur. بَغْيًا sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. بَيْنَ mekân zarfı, بَغْيًا ’ e veya onun mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur. Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اخْتَلَفَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خلف ’ dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَكْفُرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir. بِاٰيَاتِ car mecruru يَكْفُرْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl, muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَر۪يعُ kelimesi, إِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحِسَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Şartın cevabının ta'lili mahzuftur. Takdiri, فالله محاسبه لأنه سريع الحساب. (Allah onu muhasebe eder. Çünkü O hesabında hızlıdır.)şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ve müsnedin tarifi olmak üzere iki unsurla tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsned olan الْاِسْلَامُ۠ ‘nun tarifi, kasr ifade etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , kasr ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haberin الْ takısıyla marife olması kasr ifadesinin yanında bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. Din, islam olmaya tahsis edilmiştir. الدّ۪ينَ , mevsûf/maksûr, الْاِسْلَامُ۠ sıfat/maksûrun aleyh olur.
Bu ayette اِنَّ ’ nin hem ismi hem de haberi marife olarak gelmiştir. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani Allah katında İslam’dan başka din yoktur demektir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عِنْدَ اللّٰهِ car-mecruru الدّ۪ينَ ‘ nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Az sözle çok anlam ifade eden عِنْدَ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olması عِنْدَ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Arapçada “din”, “Karşılık, mükâfaat ve ceza” demektir; verilen mükâfatın sebebi oldukları için yapılan ibadetlere de “din” denilmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
وَمَا اخْتَلَفَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ
Cümle atıf harfi وَ 'la istînâf cümlesine atfedilmiştir. Mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Fail konumundaki ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘ nin sılası olan اُو۫تُوا الْكِتَابَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُو۫تُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, fiil ve car mecrur arasındadır. اخْتَلَفُٓوا sıfat/maksûr, مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ mevsûf/maksûrun aleyh olduğu için kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اخْتَلَفَ fiiline müteallik olan car-mecrur مِنْ بَعْدِ مَا , konudaki önemine binaen, mef’ûl olan بَغْيًا ‘ e takdim edilmiştir
Masdar harfi مَا ‘ nın sılası olan جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ cümlesi masdar tevilinde olup بَعْدِ ‘ nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَغْياً , mef’ûlun lieclihtir. Kelimedeki nekrelik nev, tahkir ve kesret ifade eder.
بَغْياً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Masdar vezni mekan zarfı بَيْنَهُمْۜ ‘ e müteallak olmasını sağlamıştır.
جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ [İlmin gelmesi] ibaresinde الْعِلْمُ ‘ in جَٓاءَ fiiline isnadı, sebep müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı ya da istiare vardır. İlim, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
مَا ‘ nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ihtilaf, ihtilafın nefyi üzerine tertip edilmiştir. Kasr üslubu ile ifade edilen bu mana bu acayip hakikate dikkat çeker, sonra da nefy harfi ve istisna ile kurulmuş kasr cümlesi gelir, ki bu bina, dinleyen kişinin konuyu bilmediği ya da inkâr ettiği durumlarda manayı tekid için kullanılır. Böylece bu acayip şeye çekilen dikkat artar. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, C. 6, s.133)
[Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki ayrılığa düştüler.] Yani Allah’ın dini olan İslam hakkında kendilerine Tevrat’ın ve İncil’in ilmi verilen Yahudi ve Hristiyanlar kendilerine vahiy açıklandıktan sonra ihtilafa düştüler. Bunun sebebi, açıklamadaki bir kusur veya delillerdeki bir kapalılık değildir. Bilakis tevhidin delilleri açıktır. “Aralarındaki kıskançlık yüzünden…” Ahfeş söyle demiştir: Bu ifade öne alınmıştır. Aslında “Aralarındaki kıskançlık yüzünden ancak şu kimseler ayrılığa düştüler.” şeklinde takdir edilir. بَغْيًا , zulmederek üstünlük elde etmeye çalışmaktır. Yani hakka karşı inat edenler, Hz. Peygamber (sav) ve müminlere hasetlerinden, reis olmak istediklerinden ve başkalarına büyüklendiklerinden O’nun ayetlerini düşünmekten yüz çevirdiler. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Onların, اُو۫تُوا الْكِتَابَ [kitap verilmiş olanlar] şeklinde vasıllandırılmaları, hallerini daha çok takbih içindir. Çünkü ellerinde ihtilafı giderecek ve bu yarayı kökünden kurutacak bir düstura sahip olanların buna rağmen uyuşmazlığa düşmeleri son derece çirkindir. Yani o Yahudiler ve Hristiyanlar, İslam’ın yegâne hak din olduğunu bütün delilleriyle öğrenme imkânına sahip oldukları halde buna arkalarını dönerek kendileri için kapalı bir nokta ve bir şüphe kaldığı için değil, sırf aralarındaki kıskançlık ve rekabet yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Ayetin bu ifadesi, onların, dalaletin son haddinde olduklarını gösterir. Çünkü bu imkâna sahip olanların ihtilafa düşmeleri akıl işi değildir. Ayetin, onların sırf kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüklerini ifade etmesi ise kendileri için takbih üstüne takbihtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
وَ , istînâfiyyedir.
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ cümlesi, mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil olması, cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Az sözle çok anlam ifade eden بِاٰيَاتِ اللّٰهِ izafeti, lafza-i celâle muzâf olan ayetlere şan ve şeref kazandırmıştır.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla Allah lafzında tecrîd sanatı vardır.
فَ karinesiyle gelen فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması ikazı ve kalplerdeki korkuyu artırmak içindir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkâri kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Az sözle çok anlam ifade eden müsned سَر۪يعُ الْحِسَابِ izafetinde, sıfat mevsûfuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ [Allah hesabı çabuk görendir.] ifadesinin manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
مَنْ , مَا ve الَّذ۪ينَ ayetteki ism-i mevsûllerdir. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Kalplere korku salmak kastıyla ayette üç kez tekrarlanan اللّٰهِ lafzında ıtnâb, tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ Burada zamir yerine اللّٰهِ lafzının gelmesi, kalplere korku ve heybet yerleştirmek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
[Allah’ın hesabı çok çabuktur.] Yani o hemen Allah Teâlâ’nın huzuruna gelir ve Allah onu hemen hesaba çekip küfrüne karşılık cezasını verir. Bir görüşe göre Allah’ın hesabı çabuk görmesi cezasının şiddetli olması anlamına gelir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
فَاِنْ حَٓاجُّوكَ فَقُلْ اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّـبَعَنِۜ وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْاُمِّيّ۪نَ ءَاَسْلَمْتُمْۜ فَاِنْ اَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ۟ ٢٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَإِنْ | eğer |
|
| 2 | حَاجُّوكَ | seninle tartışmaya girişirlerse |
|
| 3 | فَقُلْ | de ki |
|
| 4 | أَسْلَمْتُ | ben teslim ettim |
|
| 5 | وَجْهِيَ | özümü |
|
| 6 | لِلَّهِ | Allah’a |
|
| 7 | وَمَنِ | ve kimseler |
|
| 8 | اتَّبَعَنِ | bana uyan |
|
| 9 | وَقُلْ | ve de ki |
|
| 10 | لِلَّذِينَ | kendilerine |
|
| 11 | أُوتُوا | verilenlere |
|
| 12 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 13 | وَالْأُمِّيِّينَ | ve ümmilere |
|
| 14 | أَأَسْلَمْتُمْ | Siz de İslam (teslim) oldunuz mu? |
|
| 15 | فَإِنْ | eğer |
|
| 16 | أَسْلَمُوا | İslam olurlarsa |
|
| 17 | فَقَدِ | muhakkak |
|
| 18 | اهْتَدَوْا | doğru yolu bulmuşlardır |
|
| 19 | وَإِنْ | yok eğer |
|
| 20 | تَوَلَّوْا | dönerlerse |
|
| 21 | فَإِنَّمَا | artık |
|
| 22 | عَلَيْكَ | sana düşen |
|
| 23 | الْبَلَاغُ | sadece duyurmaktır |
|
| 24 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 25 | بَصِيرٌ | görmektedir |
|
| 26 | بِالْعِبَادِ | kulları(nın yaptıkları)nı |
|
Biriyle konuşurken sizi dinlemez, yüz çevirirse demotive olur tekrar o kişiyle konuşmak istemezsiniz. “Kabul etsinler, etmesinler size düşen ancak /sadece tebliğdir” diyor Allah, peygamberimize. Bize de düşen aynısıdır. Eşimize, çocuklarımıza, yakın çevremize nazik ve yumuşak bir dille tebliğ...
فَاِنْ حَٓاجُّوكَ فَقُلْ اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّـبَعَنِۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَٓاجُّو şart fiili olup, damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ ’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَسْلَمْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. وَجْهِيَ mef’ûlun bih olup, هِ üzere mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلّٰهِ car mecruru اَسْلَمْتُ fiiline mütealliktir.
مَن müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile اَسْلَمْتُ ’ deki zamire matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اتَّبَعَنِ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اتَّبَعَنِ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mütekellim zamirinden ivazdır. Hazfedilen يَ ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَمَنِ اتَّبَعَنِ ifadesi اَسْلَمْتُ fiilindeki تُ ’ ya yani fail zamirine atıftır ve arada başka ifadeler olduğu için bu şekilde atıf güzeldir. Ayrıca bu ifadenin başındaki وَ ’ ın, مَعَ [birlikte] manasında olması ve ifadenin mef’ûl-i ma‘ah [birliktelik bildiren nesne] olması da mümkündür.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘ Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَٓاجُّو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi حجج ’ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَسْلَمْتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سلم ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اتَّبَعَنِ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’ dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْاُمِّيّ۪نَ ءَاَسْلَمْتُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl, لِ harf-i ceri ile قُلْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْكِتَابَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْاُمِّيّ۪نَ atıf harfi وَ ile الَّذ۪ينَ ‘ ye matuf olup, cer alameti يّ۪ ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Mekulü’l-kavli, ءَاَسْلَمْتُمْ ’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. اَسْلَمْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.
فَاِنْ اَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَسْلَمُوا şart fiili olup, damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدِ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
اهْتَدَوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. تَوَلَّوْا şart fiili olup, iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّمَا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
İsim cümlesidir. عَلَيْكَ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْبَلَاغُ muahhar mübteda olup, damme ile merfûdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https:// www. arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
اهْتَدَوْاۚ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi هدى ’ dir.
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. بَص۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur. بِالْعِبَادِ car mecruru بَص۪يرٌ 'a mütealliktir.
بَص۪يرٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنْ حَٓاجُّوكَ فَقُلْ اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّـبَعَنِۜ
Ayet, önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubunda gelen terkipte حَٓاجُّوكَ cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَقُلْ اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mef’ûlü olan mekulü’l-kavl cümlesi اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِۜ şeklinde müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl olan وَجْهِيَ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Hz. Peygamber’e ait zamire muzaf olan وَجْهِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Ayette geçen وَجْهَ ‘ de cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
اَسْلَمْتُ fiilindeki fail zamire matuf olan ism-i mevsûl مَنِ ‘ in sılası olan اتَّبَعَنِۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَسْلَمْتُ - اتَّبَعَنِۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, حَٓاجُّو - اَسْلَمْتُ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
[Eğer seninle tartışmaya girerlerse…] ; ‘seninle tartışırlarsa’ demektir. Ne konuda tartışacakları söylenmemiştir. Ancak cevaptan tartışmanın din hakkında olduğu anlaşılmaktadır. [De ki: Ben kendimi Allah'a teslim ettim.] Yani ben sadece Allah'a yöneldim. Başkalarına yönelmem. Bir görüşe göre yüzümü yani dinimi Allah'a adadım. Bir görüşe göre ilmimi Allah'a adadım. Diğer bir yoruma göre nefsimi teslim ettim. مَنِ اتَّبَعَنِۜ [Bana uyanlarla birlikte.] Bu ifade اَسْلَمْتُ [Teslim ettim.] fiilindeki ت zamirine atfedilmiştir. Yani ben ve bana uyanlar bunu yaptık. Bu ifade اَسْلَمْتُ fiilinden sonra انا zamiri getirilerek veya getirilmeden kullanılır. Daha yaygın olanı انا zamirinin getirilmesidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَمَنِ اتَّبَعَنِۜ ifadesi اَسْلَمْتُأ fiilindeki ت ’ ye yani fail zamirine atıftır ve arada başka ifadeler olduğu için bu şekilde atıf güzeldir. Ayrıca bu ifadenin başındaki وَ ’ ın, مع [birlikte] manasında olması ve ifadenin mef’ûlu ma‘ah (birliktelik bildiren nesne) olması da mümkündür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ Burada جْهِيَ [yüz] zikredilmiş, şahsın kendisi kastedilmiştir. Bu mecaz-ı mürsel olup zikr-i cüz irade-i küll (bir bölümünün zikredilip tamamının kastedilmesi) kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ [Ben yüzümü Allah’a teslim ettim.] cümlesinden murad, insanın nefsi, kalbi ve bütün varlığı ile Allah’a yönelmesi, teslim olmasıdır. Bunlar yüz olarak ifade edilmiştir. Çünkü yüz, insan vücudunun en şerefli cüz’ü; beşerî kuvvetlerin ve duyuların mazharı; ibadetlerin büyük bir kısmını ifa eden bölümüdür. Bundan başka bir şeye yönelme de yüz ile gerçekleşir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْاُمِّيّ۪نَ ءَاَسْلَمْتُمْۜ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اُو۫تُوا الْكِتَابَ cümlesi mecrur mahaldeki ism-i mevsûlün sılasıdır. Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَالْاُمِّيّ۪نَ , mecrur mahaldeki ism-i mevsûle atfedilmiştir.
الْاُمِّيّ۪نَ Ümmiler; her şeyden habersiz olup yanlış yola sapanlar ya da kitap verilmeyenlerdir.
İstifham üslubunda talebi inşâî isnad olan ءَاَسْلَمْتُمْۜ cümlesi قُلْ fiilinin mekulü’l-kavlidir.
قُلْ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لِلَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ Yahudi ve Hristiyanlardan “kendilerine kitap verilenler” diye bahsedilmesi, onların fazlaca adilik ve çirkinliklerini ifade eder. Çünkü kitabı bilmelerine rağmen ihtilafa düşmeleri, son derece âdi ve çirkin olduklarını göstermektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اُو۫تُوا الْكِتَابَ [kendilerine kitap verilenler] manasında اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ [Kendilerine kitap verdiğimiz] buyurulduğunda Allah kendilerinden memnun olduğu kullarından bahsediyordur. ‘’Kendilerine kitap verilenler’’ şeklindeki ifade Allah’ın kendilerinden memnun olmadığı durumlarda gelmiştir. Çünkü kulluğun gereğini yerine getirmemişlerdir. Ayetin içeriğinde bile Allah kendini fiile katmayarak onlardan uzak tutmuş ve edilgen fiil kullanmıştır.
Nahivciler şöyle demişlerdir: Hak Teâlâ’nın, ‘’İslam olun’’ emri istifham şeklinde getirmiştir. Çünkü bu ifade fiilin yapılmasını isteme, buna davet etme hususunda bir emir gibidir. Ancak emri bir istifham cümlesiyle ifade etmedeki mana daha çoktur. Bu da muhatabın inatçı olduğunu, insaftan uzak bir kimse olduğunu anlatmaktır. Çünkü adil ve insaflı kimseye bir hüccet ve delil izhar edilince hiç beklemeksizin hemen o anda onu kabul eder. Bu senin, meseleyi kendisine iyice izah edip her türlü açıklamayı yapmış olduğun kimseye, “Meseleyi anladın mı?” demen gibidir. Çünkü bu ifadede, muhatabın anlayışının kıt olduğuna bir işaret bulunmaktadır. Nitekim Hak Teâlâ, içkiyle ilgili ayetin sonunda [Vazgeçtiniz değil mi? (Maide, 91)] buyurmuştur. Bu tabirde onların yasaklanan şeyden vazgeçmek istemediklerine ve ona karşı aşırı bir istek duyduklarına bir işaret bulunmaktadır. Allahu Teâlâ daha sonra [Eğer İslam’a girerlerse muhakkak ki doğru yolu bulurlar.] buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü İslam Allah’ın kendisine ilettiği, hidayet ettiği şeylere sımsıkı sarılmaktır. Allah’ın hidayetine sarılan ise hidayete ulaşmış olur. Bu ifadenin “Eğer İslam’da sebat ederseniz, ahirette kurtuluşa ve necata ulaşırsınız.” manasında olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Aşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاِنْ اَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte اَسْلَمُوا cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ , tahkik harfi قَدِ ile tekid edilmiştir. Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اهْتَدَوْاۚ , iftial babında geldiği için hidayete ermenin zaman aldığını ifade eder. O yüzden ‘’İman ettiniz mi?’’ diye değil, ‘’Teslim oldunuz mu?’’ diye sorulur. İmana girmek o kadar kolay ve çabuk olan bir şey değildir.
اَسْلَمْتُمْۜ - اَسْلَمُوا - اَسْلَمْتُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَسْلَمُوا - اهْتَدَوْاۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُۜ
Cümle وَ ’ la makabline atfedilmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte تَوَلَّوْا cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُۜ , kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عَلَيْكَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Car mecrurun takdimi siyaktaki önemine binaendir.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. عَلَيْكَ maksur-mevsûf, الْبَلَاغُۜ maksurun aleyh- sıfat, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Cümlede اِنَّمَا ile takdim kasrı bir arada gelmiştir. Bu durumda siyaktan anlaşılan mana dolayısıyla takdim kasrı geçersizdir. Çünkü bu iki kasr şeklinin bir arada kullanılması çelişkilidir. اِنَّمَا ile yapılan kasrda maksurun aleyh muahhar, takdim de ise mukaddem olandır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّمَا edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatab konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الْبَلَاغُۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
تَوَلَّوْا - اهْتَدَوْاۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Zuhaylî’nin ifadesiyle bu ayet-i kerîmedeki فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ kısmında, mevsufun sıfata kasr edilmesi türünden izâfî kasr bulunmaktadır. Yani: “Senin için yalnız tebliğ sıfatı vardır” demektir. ‘’Ey Muhammed(s.a.v) sana düşen Rabbinin elçiliğini ifa etmektir. Biz seni ancak Allah’ın mesajını insanlara ulaştırasın diye gönderdik. Hiç kuşkusuz sen de sana emredilen görevi yerine getirdin. Onları ıslah etmekse senin sorumluluğun değildir. Neticede hesaba çekmek ve yaptıkları iyilik ve kötülüklerin karşılığını vermek de bize düşer.’’ (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsiru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâğat İlmi Uygulamaları, Rad/40)
وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ۟
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması ve zamir makamında zahir isim olarak tekrarlanması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra ikazı artırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd, tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan بَص۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Aynı zamanda lazım melzum alakasıyla mecazı mürsel mürekkeptir.
[Allah, o kullarını görmektedir], yani onları hak ettikleri şekilde ödüllendirecek ve cezalandıracaktır; ya da müttakileri ve durumlarını gayet iyi görmektedir, onlara cennetleri işbu sebeple hazırlamıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Burada Allah Teâlâ peygamberine, seninle tartışanlarla tartışmayı bırak demeye gerek duymamış ve iki din arasındaki farkı ortaya koyarak onları İslam’a davet etmesi konusundaki hitaba, tartışmaya gerek olmadığını ve onların hidayeti konusunda ne kadar istekli olduğunu idmâc etmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’Sanatları)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَيَقْتُلُونَ الَّذ۪ينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ ٢١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | يَكْفُرُونَ | inkar eden(ler) |
|
| 4 | بِايَاتِ | ayetlerini |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 6 | وَيَقْتُلُونَ | ve öldürenler |
|
| 7 | النَّبِيِّينَ | peygamberleri |
|
| 8 | بِغَيْرِ | olmaksızın |
|
| 9 | حَقٍّ | hak |
|
| 10 | وَيَقْتُلُونَ | ve öldürenler (var ya) |
|
| 11 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 12 | يَأْمُرُونَ | emreden |
|
| 13 | بِالْقِسْطِ | adaletle |
|
| 14 | مِنَ | arasında |
|
| 15 | النَّاسِ | insanlar |
|
| 16 | فَبَشِّرْهُمْ | onlara müjdele |
|
| 17 | بِعَذَابٍ | bir azabı |
|
| 18 | أَلِيمٍ | acı |
|
Peygamberimizin “ulemau ümmeti ke enbiya beniisrail”; “Ümmetimin alimleri, İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir." şeklinde bir hadisi vardır. Bu hadise hem İslam dini alim ve ulemalarının çok bilgili olacağı şeklinde hem de çok trajik bir bakış açısıyla bakabiliriz. Beni israil’in kendi peygamberlerini haksız yere öldürmesi gibi, islam dünyasında da pek çok alim, ulema maalesef müslüman olduklarını iddia edenler tarafından öldürülmüştür.
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl, اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَكْفُرُونَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يَكْفُرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ car mecruru يَكْفُرُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَقْتُلُونَ fiili atıf harfi وَ ’ la sılaya matuftur.
يَقْتُلُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّبِيّ۪نَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. بِغَيْرِ car mecruru يَقْتُلُونَ ‘deki failin müekked haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. حَقّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Tekili النبيّ olan النَّبِيّ۪نَ sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَقْتُلُونَ الَّذ۪ينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِۙ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la sılaya matuftur.
Fiil cümlesidir. يَقْتُلُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَأْمُرُونَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَأْمُرُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْقِسْطِ car mecruru يَأْمُرُونَ fiiline mütealliktir. مِنَ النَّاس car mecruru يَأْمُرُونَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.
فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ
فَ harfi zaiddir. Cümle اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. بَشِّرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِعَذَابٍ car mecruru بَشِّرْهُمْ fiiline mütealliktir. اَل۪يمٍ kelimesi عَذَابٍ 'nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَشِّرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بشر ’ dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَل۪يمٍ ; sıfat-ı müşebbehedir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَيَقْتُلُونَ الَّذ۪ينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsm-i mevsûl, اِنَّ ’ nin ismi, فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ cümlesi, haberidir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
Müsnedün ileyh konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’ nin sılası olan يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Veciz ifade kastına matuf بِاٰيَاتِ اللّٰهِ izafetinde, Allah lafzına muzâf olan بِاٰيَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
Aynı üslupta gelen وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle atıf harfi وَ ’ la sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
النَّبِيّ۪نَ kelimesinin başındaki harf-i tarif, istiğrak manasına değil, ahd manasına hamledilmiştir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَيَقْتُلُونَ الَّذ۪ينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِۙ cümlesi de sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede failin mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tazim amacına matuftur.
Müsnedün ileyh konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’ nin sılası olan يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah’ın ayetlerine küfredenlerin, öldürdükleri kişilerin nebiler ve doğruluğu emredenler olarak açıklanması taksim sanatıdır.
حَقٍّۙ - الْقِسْطِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ ve يَقْتُلُونَ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الَّذ۪ينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِۙ [Adaleti emreden insanları öldürenler] Yani peygamberlere inananları ve onlara iyiliği emreden tâbilerini de öldürmüşlerdir. Bu; kendilerini bu hususta uyaranları dinlememeleri ve bu kişileri de öldürmeleri sebebiyle onları kınamadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَيَقْتُلُونَ الَّذ۪ينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِۙ [İnsanlardan adaleti emredenleri de öldürenler] buyrulmak suretiyle öldürmek fiilinin tekrar edilmesi, ya iki öldürmenin birbirinden farklı olduğunu ya da ayrı ayrı zamanlarda vuku bulduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Hasan el-Basri şöyle demiştir: “Bu ayet, korku ve tehlike zamanlarında emr-i maruf nehy-i münker (iyiyi yayma, kötülükten sakındırma) yapan kimselerin mertebelerinin, yücelik bakımından peygamberlerin mertebelerinin hemen peşinden geldiğine delalet etmektedir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ ’ nin haberi olan فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ cümlesinde فَ , tekit ifade eden zaid harftir. Emir üslubunda gelmiş talebî inşâi isnaddır.
عَذَابَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Mef’ûl olan بِعَذَابٍ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen اَل۪يماً ile sıfatlanması bu korkunçluğa delildir.
بِعَذَابٍ ‘ in sıfatı olan اَل۪يمٍ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve tahkir manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ [Onu, elem verici bir azapla müjdele!] cümlesinde alay üslubu vardır. Çünkü müjde, sadece hayırda olur. Müjdenin şerde kullanılması alay ve istihza ifade eder. (Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Azapla müjdelemek ifadesinde istiare vardır. Uyarmak, ikaz etmek; müjdelemeye benzetilmiş, tehekküm ve alay maksadıyla bu istiare yapılmıştır. Câmi’; her ikisinde de sürura kavuşmak olmasıdır. İnzar masdarı tebşir masdarına benzetilmiş, sonra bu masdarlardan fiil türetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Ayrıca ayette tehekküm sanatı vardır.
Tehekküm, “kibirli kimselere karşı hakaret anlamında yüceltme, korkutma/uyarma anlamında müjde, tehdit anlamında vaad, alay anlamında övgü lafzı getirmek suretiyle onlarla alay etmedir. (Dr.Mustafa Aydın Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ ٢٢
Habeta حبط :
حبط Boşa çıkmak demektir. Amelin boşa çıkarak heder olması birkaç şekilde olur:
Birincisi: Ameller dünyevi olur. Bundan dolayı kıyamet gününde hiç bir fayda vermez.
İkincisi: Ameller uhrevi olur, fakat bu amellerin sahibi, onlarla Allah'ın rızasını amaçlamamıştır. Üçüncüsü: Ameller salih olur ama onların mukabilinde bunları bastıracak kadar da kötü ameller bulunur. İşte mizanın hafif gelmesiyle de işaret edilen de budur. (Müfredat)
Kur’ân’ı Kerim’de 16 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kur’ân-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ
Ayet, önceki ayetteki اِنَّ ’ nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. حَبِطَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. اَعْمَالُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِي الدُّنْيا car mecruru اَعْمَالُ ’ nun mahzuf haline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. الْاٰخِرَةِۘ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ [Bunların amelleri hem dünyada hem de ahirette boşa gitmiştir.] Çünkü onlar dünya hayatında lanet ve rüsvalık hükmüne, ahirette ise azaba maruz kalmışlardır. Şayet, ‘’ اِنّ ’ nin haberinin başına neden فَ gelmiştir?’’ dersen şöyle derim: Çünkü اِنّ ’ nin ismi ceza manası ihtiva etmektedir; sanki الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ فَبَشِّرْهُمْ [inkâr edenler… var ya onları azapla müjdele!] denilmiştir. Bu, مَنْ يَكْفُرْ فَبَشِّرْهُمْ [kim inkâr ederse onu azapla müjdele] manasındadır. Buradaki اِنّ, mübtedanın manasını değiştirmemektedir; dolayısıyla, varlığı yokluğu gibidir, ancak اِنّ yerine لَيْتَ [keşke] ya da لَعَلَّ [belki] ifadesi gelmiş olsaydı, mübtedanın manası değiştiği için فَ ’ nin gelmesi mümkün olmazdı. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t -Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. نَاصِر۪ينَ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfû olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
مِنْ nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)
نَاصِر۪ينَ ; sülâsi mücerredi نصر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ
Ayet, fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Önceki ayetteki اِنَّ ‘ nin ikinci haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, الَّذ۪ينَ haberdir.
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olarak gelmesi, işaret edilene dikkat çekmek ve tahkir içindir.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması ise tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek ve onların muhatap tarafından bilinen kişiler olduklarını belirtmek içindir.
Has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’ nin sılası olan حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
وَالْاٰخِرَةِۘ ifadesi, tezat nedeniyle fail olan اَعْمَالُهُمْ ’un mahzuf haline müteallik olan فِي الدُّنْيَا ‘ya, atfedilmiştir.
Cümlede cem mea taksim sanatı vardır. Dünya ve ahirettekiler olmak üzere taksim edilen ameller boşa gitmede cem edilmiştir.
Ayetin fasılası olan مَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ , cümlesi وَ ’ la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar haber نَاصِر۪ينَ ’ ye dahil olan مِنْ harfi, zaiddir. Tekid ifade eder.
نَاصِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِۘ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ [Dünyada ve ahirette] Yani ne dünyada ne de ahirette bir fayda elde edebilirler. Bilakis dünyada yağma, katil, cizye gibi zorluklara; ahirette ise hiç bitmeyen azaba duçar olacaklardır. Onların dünyada ve ahirette amellerinin karşılığı boşa gitmiştir. Allah katında dünya sevabı, hamd senâ ve kerametler, ahiret sevabı ise cennette müminlere vaad edilen nimetler ve derecelerdir. مَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ [Onların hiçbir yardımcısı da yoktur.] Yani onlardan dünya ve ahiretteki bu utanç ve azabı giderebilecek kimse yoktur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Âşûr, buradaki من harfinin umum ifade ettiğini söylemiştir.
Allahu Teâlâ, ilk tehdidi ile onlar için elem ve kötülük sebeplerinin toplandığını, ikincisi ile menfaat yollarının onlara tamamen kapandığını, bu üçüncü tehdit ve vaîd’i ile de onlar için bunların, hiçbir yardımcıları ve koruyucuları olmayacak şekilde vuku bulacağını göstermiştir. Allah en iyisini bilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Çoğu insan bir şeyi anlattığında, bir defa da anlaşılsın ister. Her tekrardan sonra sinirleri gerilmeye başlar. Bir ifadesiyle karşı tarafın duygu ve düşüncelerini değiştirmesini ve değişmesini bekler. İstediğini göremediğinde hayal kırıklığı yaşar. Bu kırgınlık belki kendisine, belki karşı tarafa yönelik olur. Davetine hemen olumlu karşılık alacağını sanar. Umduğunu bulamayınca, vazgeçme noktasına çabuk ulaşır. Söyledikleri anlaşıldığı zamanlarda ise maharetin kendisinde olduğunu düşünür.
Dinini hakkıyla tebliğ etmek belki dile kolay gelir ama uygulaması zordur. Kendin gibi düşünmediğini bildiğin insanlara hakikati anlatmak yürek ister. Değiştirmek gayesinden öte Allah rızası için çabalamayı gerektirir. Hele ki Rasulullah (sav)’i örnek alarak davet etmek ayrı bir çaba ve sabır ister. Ancak gönülleri İslam’a ısındıran Peygamberimizin o merhametli, kararlı ve daha nice güzel huylarını barındıran tavrıydı.
Allahım! Senin katında din olan İslam’ı, en güzel şekilde yaşayan ve yaşadığına çağıran kullarından olmamızı nasip et. Bizleri nefsine yenik düştüğü için ayrılan ümmetlere benzemekten koru. Rasulullah (sav)’in ve ashabının “Sana teslim olduk” dediği gibi bizler de “Sana teslim olduk”. Teslimiyetimizi kolaylaştır ve kabul et. Doğru yolu bulanlardan ve doğru yolda ilerleyenlerden olmak duasıyla.
Amin.
Denilir ki: Her şeyi isterken yaptığın gibi ilmin de hayırlısını iste. Kalbinin hangisini sindireceğini ve nefsinin hangisini kaldıracağını ancak Allah bilir. Kalbin sindirmesi önemlidir çünkü ancak o zaman, kul öğrendiklerini ayırır ve hakikat ile amel ederek imanına kuvvet katar. İlim dünyası genişleyen nefsin, idrak ettiklerine verdiği tepki mühimdir çünkü ona göre dünyevi ya da uhrevi yönü güçlenir.
Kimi insan vardır; bildiklerim bana yeter der ve öğrenmenin getireceği sorumluluklardan kaçar. Kimisi vardır; hakikat ya da batıl demeden zihnine her şeyi toplar ve zamanla yıpranır. Kimi insan vardır; gereken yerlerde bildiği doğruları paylaşmamak konusunda ısrarcıdır. Kimisi vardır; hakiki bilgilere aykırı olan fikirleri zorla başkalarına kabul ettirmeye ve diğer ilim adamlarını küçümsemeye başlar.
Ey Allahım! Bize ilmin hayırlısını ver ve ilmimizi arttır. Hakikat ile batılı ayırt etmesini bilenlerden, öğrenmeyi sevenlerden, boş bilgilerden uzak duranlardan ve öğrendiği hakikat bilgileriyle amel edenlerden eyle. Öğrendiklerimizle şımarmaktan, yanlış bilgilerden dolayı ayrılığa düşmekten ve başkalarını küçümsemekten muhafaza buyur. Ayırdığı az zaman ve harcadığı az emek ile kendi nefsini yüceltenlere ve Senin katında kıymeti olan alimlerine dil uzatanlara benzemekten Sana sığınırız. Aklımızı ve kalbimizi; Senin razı olduğun ilimlerle meşgul eyle ve bizi Sana kavuştur.
Amin.