9 Eylül 2024
En'âm Sûresi 111-118 (141. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

En'âm Sûresi 111. Ayet

وَلَوْ اَنَّـنَا نَزَّلْـنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلاً مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُٓوا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ  ١١١


Biz onlara melekleri de indirseydik, kendileriyle ölüler de konuşsaydı ve her şeyi karşılarında (hakikatın şahidleri olarak) toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 أَنَّنَا biz
3 نَزَّلْنَا indirseydik ن ز ل
4 إِلَيْهِمُ onlara
5 الْمَلَائِكَةَ melekleri م ل ك
6 وَكَلَّمَهُمُ ve kendilerine konuşsaydı ك ل م
7 الْمَوْتَىٰ ölüler م و ت
8 وَحَشَرْنَا ve toplayıp getirseydik ح ش ر
9 عَلَيْهِمْ onlara
10 كُلَّ her ك ل ل
11 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
12 قُبُلًا karşılarına ق ب ل
13 مَا
14 كَانُوا onlar yine de ك و ن
15 لِيُؤْمِنُوا inanmazlardı ا م ن
16 إِلَّا dışında
17 أَنْ
18 يَشَاءَ dilemesi ش ي ا
19 اللَّهُ Allah’ın
20 وَلَٰكِنَّ ve fakat
21 أَكْثَرَهُمْ çokları ك ث ر
22 يَجْهَلُونَ cahillik ederler ج ه ل

Allah müşriklerin istedikleri şekilde mûcize olarak onlara melekleri indirse, onları ölülerle konuştursa, daha başka türlü mûcizeleri önlerine serse yine de Allah dilemedikçe inanmayacaklardır.

 Bu ve bundan önceki âyetin üslûbuna bakarak bundan cebirci bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Kur’an, kendine özgü üslûbu içinde, evrendeki bütün olup bitenler gibi insanların inanç ve amel hayatındaki gelişme ve değişmeleri de ontolojik bakımdan Allah’ın kuşatıcı iradesine bağlar ve bunu doğru bir tanrı akîdesinin gereği sayar. Buna göre müminin imanı da kâfirin inkârı da O’nun mutlak iradesi ve kanunları çerçevesinde oluşmaktadır; bunları Allah’ın kudret ve iradesinin dışında görmek, bazı şeylerin O’nun hâkimiyet ve tasarruf alanı dışında olup bittiği gibi yanlış bir sonuca ve kusurlu bir tanrı anlayışına götürür. Bununla birlikte Allah, yine kendi iradesi ve yaratmasıyla evrende sadece insanı akıl, irade gibi hakkı bâtıldan ayırma yetenekleriyle donatmıştır. Buna rağmen insan, müşrik Araplar gibi, içinde doğup büyüdüğü psikolojik ve sosyal şartların doğal tesirlerini aşamaz, insanî yeteneklerini kullanarak gerçeğin ve iyinin arayışı içinde olmaz, aksine bâtılda ısrar ederse, böylelerinin gözleri ve gönülleri iyice kararır. Allah’ın böylelerini zorla hakikate sevketmesimümkünse de (meselâ bk. En‘âm 6/35, 107, 112, 137) bu durum, O’nun koymuş olduğu görev, sorumluluk ve ceza-mükâfat düzeniyle uyuşmaz. Bu yüzden bir âyette “Gerçek, rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” (Kehf 18/29) buyurulur.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 455-456

تمّ Temme : تَمَام الشَّيْءِ bir şeyin kendisinin dışında başka bir nesneye ihtiyaç duymayacağı bir sınıra ulaşmasıdır. Bunun zıddı ise dışarıdan başka bir şeye ihtiyaç duyan manasındaki, Türkçede de kullandığmız نَاقِصٌ nâkıs kelimesidir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 22 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri tamam, tüm, itmam ve mütemmimdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَلَوْ اَنَّـنَا نَزَّلْـنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلاً مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُٓوا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ


وَ  istînafiyyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

نَا  mütekellim zamiri  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  نَزَّلْـنَٓا  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri,  ثبت  (Sabit oldu) şeklindedir. 

نَزَّلْـنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِمُ  car mecruru  نَزَّلْـنَٓا  fiiline mütealliktir.  الْمَلٰٓئِكَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَلَّمَهُمُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْمَوْتٰى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.

وَ  atıf harfidir.  حَشَرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  حَشَرْنَا  fiiline mütealliktir. 

كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قُبُلاً kelimesi  حَشَرْنَا  fiilinin mef’ûlunun hali olup fetha ile mansubdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur.

يُؤْمِنُٓوا  fiiline dahil olan  لِ, lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli  أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel  كَانُوا ’nun mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, ما كانوا أهلا للإيمان (İman etmeye ehil değillerdi.) şeklindedir.

يُؤْمِنُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اِلَّٓا  istisna harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, munkatı’ veya muttasıl istisna olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَشَٓاءَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir. İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:

1. Muttasıl istisna  2. Munkatı’ istisna 3. Müferrağ istisna. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Burada lam-ı cuhûddan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

نَزَّلْـنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

كَلَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كلم ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

يُؤْمِنُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  لَـٰكِنَّ  istidrak harfidir. لٰكِنَّ  harfi  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لٰكِنَّ ’de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder. 

اَكْثَرَهُمْ  kelimesi  لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَجْهَلُونَ  cümlesi,  لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَجْهَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ اَنَّـنَا نَزَّلْـنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلاً مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُٓوا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ

 

Şart üslubunda gelen cümlede  وَ , istînâfiyye لَوْ , şart edatıdır.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّـنَا نَزَّلْـنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ  cümlesi, masdar tevili ile takdiri, ثبت  (Sabit oldu) olan mahzuf şart fiilinin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi, müsbet mazi fiil sıygasında gelerek hudus, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde  اَنَّ ’nin haberi olan  نَزَّلْـنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلَيْهِمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Aynı üslupta gelen  كَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى  ve  وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلاً  cümleleri, نَزَّلْـنَٓا  cümleleri hükümde ortaklık sebebiyle  اَنَّ ‘nin haberine atfedilmiştir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

نَزَّلْـنَٓا  ve  حَشَرْنَا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

شَيْءٍ ’deki tenvin kesret ve tazim ifade eder.  

قُبُلاً  kelimesi, mef’ûlun halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُٓوا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ  cümlesi şartın cevabıdır. Menfî nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَا كَان ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)

كَان ’nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124) 

Cümlede îcâzı hazif sanatı vardır.

Lam-ı cuhudun dahil olduğu  لِيُؤْمِنُٓوا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ  cümlesi masdar teviliyle  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri,  ما كانوا أهلا للإيمان  [İman etmeye ehil değillerdi.] şeklindedir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki muzari fiil sıygasındaki  يَشَٓاءَ اللّٰهُ  cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِلَّٓا , istisna edatı, masdar-ı müevvel, müstesna konumundadır.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetteki istisna munkatıadır. Muttasıl olduğu da söylenmiştir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Bu cümlede azamet zamirinden dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır.

Bu istisnadan maksat, Allah Teâlâ her an dileyebilir; binaenaleyh onlar da her an iman edebilirler demek değildir. Aksine Allah Teâlâ’nın dilemesi imkânsız olduğuna göre onların imanı da imkânsızdır, demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Genel olarak  شَٓاءُ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Her ikisi de Türkçeye “indirdi” şeklinde tercüme edilse de نَزَّل ve اَنزل fiilleri arasında fark vardır. نَزَّل  fiilinde fiilin vukuu ve mef’ûlle alakası vurgulanır. اَنزل  fiilinde ise filin failden süduru ve salt indirmek vurgulanır. 

İnzal fiilinde fail, tenzil fiilinde mef’ûl vurgulanır. İkisi de Kur’an hakkında kullanılır. انذلنا  derken Allah kendisini,  نَزَّلْنَا  derken Kur’an’ı vurgular.  انذلنا ; Ben indirdim.  نَزَّلْنَا ; Kur’an’ı indirdim demektir. (Tahkîk)

يَشَٓاءَ - شَيْءٍ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ

 

Ayetin atıfla gelen son cümlesi, istidrak manasındaki tekid ifade eden  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle şart cümlesine atfedilmiştir.

Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesinin atfını mümkün kılmıştır. Şart cümlesinden haber cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

لٰكِنَّ ‘nin ismi olan  اَكْثَرَهُمْ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağaya işaret etmiştir.

لٰكِنَّ ’nin haberi olan  يَجْهَلُونَ ’nin müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır.

İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüzü bir bütünden ayırmak, istidrak ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَـٰكِنَّ, kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (İtkan, c. 2, s. 474) 

أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ  ibaresi Kur’an’da 20 yerde, üç konuda gelmiştir. İnsanların çoğu bilmezler (11 kez), şükretmezler (3 kez), iman etmezler (6 kez).

En'âm Sûresi 112. Ayet

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُواًّ شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوح۪ي بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراًۜ وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ  ١١٢


İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَذَٰلِكَ ve böylece
2 جَعَلْنَا biz yaptık ج ع ل
3 لِكُلِّ her ك ل ل
4 نَبِيٍّ peygambere ن ب ا
5 عَدُوًّا düşman ع د و
6 شَيَاطِينَ şeytanlarını ش ط ن
7 الْإِنْسِ insan ا ن س
8 وَالْجِنِّ ve cin ج ن ن
9 يُوحِي fısıldarlar و ح ي
10 بَعْضُهُمْ bir kısmı ب ع ض
11 إِلَىٰ
12 بَعْضٍ diğerlerine ب ع ض
13 زُخْرُفَ yaldızlı ز خ ر ف
14 الْقَوْلِ sözler ق و ل
15 غُرُورًا aldatmak için غ ر ر
16 وَلَوْ ve eğer
17 شَاءَ dileseydi ش ي ا
18 رَبُّكَ Rabbin ر ب ب
19 مَا
20 فَعَلُوهُ onu yapamazlardı ف ع ل
21 فَذَرْهُمْ artık onları baş başa bırak و ذ ر
22 وَمَا şeylerle
23 يَفْتَرُونَ uydurdukları ف ر ي

Daha önceki âyetlerde geniş olarak bildirildiği üzere, Allah Teâlâ müşriklerin inat, inkâr ve türlü tecavüzleri karşısında Hz. Muhammed’i imtihan ettiği gibi, eski peygamberlerin hayatlarına dair birçok âyette gösterildiği gibi o peygamberlere de bazı ruhanî ve cismanî güçleri düşman kılıp onların mücadele etmekteki sabır ve sebatlarını denemiş; bu suretle, Allah’ın bu en seçkin kulları, ilâhî hakikatleri tebliğ ve yaşatma uğruna büyük mücadeleler sergilemişlerdir. 

Burada ifade buyurulduğu gibi Allah dileseydi o “insan ve cin şeytanları” düşmanlık yapamaz, aldatıcı ve kandırıcı telkinlerde bulunamazlardı. Allah’ın bunları peygamberlere düşman kılması, bir yandan peygamberlerin güçlükler karşısındaki sabır ve kararlılıklarını ölçmek; bir yandan da her bir ümmete, üstün ideallere ağır meşakkatleri, güçlü direnişleri yenerek ulaşılabileceğini; kişinin değerinin de bu yoldaki azim ve sebatıyla ortaya çıkacağını göstermektir. İlâhî irade dünya hayatını–imanla inkârın, hayırla şerrin– bir çatışma alanı yapmıştır. Hakkı yaşatmak ancak, daima direniş konumunda bulunan bâtılı etkisiz kılmakla mümkün olur. Allah’ın hikmetli yaratışı ve bu yaratmanın bir eseri olan insan aklı ve mantığı uyarınca, peygamberlerle onlara uyanların iman ve amellerinin değer kazanması için böyle bir mücadeleye gerek vardır. Kahramanlık şerefini sadece bir savaştan zaferle çıkanlar hak edebilirler. Dünyada insanın insan olmayandan farkı ve ayrıcalığı da buradadır.

 “İnsanların şeytanları”, bâtılı ve şerri seçmeleri yanında, hakkı temsil eden peygamberlere ve onları izleyenlere karşı düşmanlık bayrağını açanlar; “cinlerin şeytanları” da bu mücadelede insanların şeytanlarına destek olup onlara aldatıcı ve yıkıcı fikirler telkin eden mânevî güçlerdir. Çünkü, İslâm itikadına göre cinlerin de mümini kâfiri vardır (cinler hakkında bilgi için bk. Cin 72/1-3). 

 112. âyette zımnen “Yâ Muhammed! Düşmanı olan tek peygamber sen değilsin. Biz geçmiş peygamberlere insan ve cin şeytanlarını düşman yaparak onları da sıkıntılardan geçirdik” buyurulmak suretiyle bir bakıma Hz. Peygamber teselli edilmiştir. Ayrıca “Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak” ifadesi de, 113. âyetin beyanına göre, kalpleri bu şeytanların yaldızlı sözüne kanıp bu sözlerden hoşlanan, işlemekte oldukları fenalıkları devam ettiren inkârcılar için bir tehdit, Resûlullah için de bir teselli anlamı taşımaktadır.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 457-458 

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُواًّ شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوح۪ي بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراًۜ


وَ  istînâfiyyedir. كَ  harf-i cer veya  مثل “gibi” manasındadır. Bu ibare, amili  جَعَلْنَا  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri,  جعلًا مثلَ ذلك جعلنا  şeklindedir.

ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme manasında kalp fiilidir. لِكُلِّ  car mecruru  عَدُواًّ ’nin mahzuf haline mütealliktir.  نَبِيٍّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

عَدُواًّ  amili  جَعَلْنَا ‘nın ikinci mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. شَيَاط۪ينَ  birinci mef’ûlun bih veya عَدُواًّ ‘den bedel olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. الْاِنْسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الْجِنِّ  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.

يُوح۪ي بَعْضُهُمْ  cümlesi,  شَيَاط۪ينَ ’nin hali olarak mahallen mansubdur. 

يُوح۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. بَعْضُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur.  Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلٰى بَعْضٍ  car mecruru  يُوح۪ي  fiiline mütealliktir.  زُخْرُفَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. الْقَوْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  غُرُوراً  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur.

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.

2 tür kullanımı vardır: 1 Harfi cersiz kullanımı. 2 Harfi cerli kullanımı

1. Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a. Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.

b. Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c. Mef’ûlün leh olacak masdarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d. Fiilin faili ile mef’ûlün faili aynı olmalıdır.

e. Fiilin oluş zamanı ile mef’ûlün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır. Mef’ûlün lehin harf-i cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُوح۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وحي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوۡ  gayri cazim şart harfidir. شَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّكَ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı  مَا فَعَلُوهُ ’dur. 

Nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  فَعَلُوهُ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul   و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن صدر الإيحاء من بعضهم فذرهم (Onların bazılarından vahiy ortaya çıkarsa onları terk et.) şeklindedir. 

ذَرْهُمْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

وَ  atıf harfi veya vav-ı maiyyedir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun meah olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَفْتَرُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَفْتَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. 

Şart cümlesi mazi ve muzari fiille olur. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; olumlu mazi, olumlu muzari ve umumiyetle لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَفْتَرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فري ’dır.

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُواًّ شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوح۪ي بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراًۜ


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Âşûr ise bu harfin itiraziyye olduğu görüşündedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

كَذٰلِكَ , amili  جَعَلْنَا olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Ayette îcâz-ı hazif vardır. 

Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

جَعَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki kullanımı, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Cümlenin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101) 

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile  ك ‘den oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لِكُلِّ نَبِيٍّ  car mecruru  عَدُواًّ’in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İkinci mef’ûl olan  عَدُواًّ ‘deki nekrelik kesret ve nev ifade eder. Veciz ifade kastına matuf  شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ  izafeti ilk mef’ûldür.

وَالْجِنِّ , tezayüf nedeniyle  شَيَاط۪ينَ ‘ye atfedilmiştir.

يُوح۪ي بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراً  cümlesi  شَيَاط۪ينَ ’nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُوح۪ي  fiilinin mef’ûlü olan  زُخْرُفَ الْقَوْلِ  izafeti sözü kısaltmış ve vecîz [az sözle çok şey ifade etmek] hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

زُخْرُفَ الْقَوْلِ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede sözler allanıp pullanarak hoş gösterilen, bir mala benzetilmiştir. Çünkü süsleme gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, söyledikleri sözlerdeki kötü niyeti bildirmektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Mef’ûlü lieclih olan  غُرُوراً ’daki nekrelik, nev, kesret ve tahkir ifade eder.

وَالْجِنِّ - الْاِنْسِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

بَعْضُ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Vahiy kelimesi, kalbe sür'atli bir şekilde söz veya işaret ilka etmek, yerleştirmek demektir. Yani cin şeytanları, insan şeytanlarına yahut her iki fırka birbirine vesvese ilka ediyorlar demektir..

Zuhruf; yaldızlı söz, görünüşü süslü, içyüzü ise batıl (geçersiz) söz demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)

Bu ayet Resulullah’ı Kureyş kâfirlerinden gördüğü düşmanlık ve söyledikleri kötü söz ve hareketlerden dolayı teselli eder. Şöyle ki: “Resulüm! Bu sıkıntılar, Sana mahsus değildir; Senden önceki bütün peygamberler de bu sıkıntılara maruz kalmışlardır. Onların da Sana şiddetle karşı çıkan, zarar veren, inanmayan, Senin başına gaileler açmak isteyen ve Seni başarısızlığa uğratmak için planlar yapan düşmanların gibi düşmanları vardı. Senin düşmanlarının Sana yaptıklarını, onların düşmanları da onlara yapıyorlardı. O peygamberlerin başlarına gelenler Seninkinden az değildir.”

Bu ayet, kâfirlerin peygamberlere olan adavetinin, Allah Teâlâ’nın yaratmasıyla olduğuna delildir. Bundan amaç imtihandır.

İnsan ve cin şeytanlarından murad, bu iki fırkanın en inatçı azgınlarıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)


وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘ la istînâfa matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte  لَوۡ , gayrı cazim şart edatıdır. Mazi fiil sıygasıyla gelen şart cümlesi olan  شَٓاءَ رَبُّكَ ; faide-i haber ibtidaî kelamdır.  شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müsnedün ileyhin Rabb ismiyle marife olması Allah Teâlâ’nın Hz. Peygambere rahmet ve şefkatinin işaretidir. Azamet zamirinden dönülerek Rab isminin getirilmesi iltifat sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبُّكَ  izafetinde Rab isminin Hz. Peygambere ait zamire muzâf olması peygamberin makamını şereflendirmek ve teselli hususunda son derece lütuf ile muamele etmek içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

لَوۡ ,muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, 5/63)

مَا فَعَلُوهُ  cümlesi şartın cevabıdır. Menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart manasından çıkarak faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle, haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Mazi fiilin  مَٓا  harfiyle olumsuzlanması,  لَمْ  harfiyle olumsuzluktan daha kuvvetlidir. Çünkü  مَٓا  harfiyle olumsuzlanmış mazi fiil, لَمْ  ile olumsuzlanmış fiilin aksine, kasemin cevabı olarak gelir. Dolayısıyla bu tabir tekitli bir olumsuzluk demektir. (Samerrâî, Beyanî Tefsir yolu, c. 3, s. 219) 

Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوۡ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Bu tanıma göre لَوۡ  edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacı bekir oğlu)

Genel olarak  شَٓاءُ  fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

لو ـ لولا ـ لوما ـ كلما ـ لما  şart kelimeleri ile kurulan cümleler geçmiş zaman anlamı ifade eden cümleleridir. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, (Arapça Şart Cümlelerinde Zaman) 

Bu cümle ile yine Peygamber ile kavmi arasında cereyan eden hadiselerin beyanına dönülüyor: “Resulüm, eğer Rabbin bu kabil şeylerin olmamasını dileseydi, onlar Sana bu düşmanlığı yapamazlar ve birbirlerine Senin hakkında batıl sözler fısıldayamazlardı.”

Bazılarının dediği gibi “Rabbin onların imanını dileseydi…” demek değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)


 فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ

 

Şart üslubundaki terkip, müstenefedir. Rabıta harfi  فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelmiştir. Cevap cümlesi olan  ذَرْهُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri …  إن صدر الإيحاء من بعضهم  (Eğer onların bazılarından böyle bir ilham sudur ederse… ) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

وَمَا يَفْتَرُونَ  cümlesindeki vav harfi maiyyedir. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  ‘nın sılası olan  يَفْتَرُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَفْتَرُونَ - غُرُوراً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

En'âm Sûresi 113. Ayet

وَلِتَصْغٰٓى اِلَيْهِ اَفْـِٔدَةُ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُمْ مُقْتَرِفُونَ  ١١٣


Bir de (şeytanlar), ahirete inanmayanların gönülleri bu yaldızlı sözlere meyletsin, onlardan hoşlansınlar ve işleyecekleri günahları işlesinler diye (bu fısıldamayı yaparlar).

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِتَصْغَىٰ ve meyletsin ص غ و
2 إِلَيْهِ ona
3 أَفْئِدَةُ kalbleri ف ا د
4 الَّذِينَ kimselerin
5 لَا
6 يُؤْمِنُونَ inanmayan(ların) ا م ن
7 بِالْاخِرَةِ ahirete ا خ ر
8 وَلِيَرْضَوْهُ ve ondan hoşlansınlar ر ض و
9 وَلِيَقْتَرِفُوا ve işlemeğe devam etsinler ق ر ف
10 مَا
11 هُمْ onların
12 مُقْتَرِفُونَ işledikleri suçları ق ر ف

وَلِتَصْغٰٓى اِلَيْهِ اَفْـِٔدَةُ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُمْ مُقْتَرِفُونَ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِ  harfi,  تَصْغٰٓى  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ile  يُوح۪ي  fiiline mütealliktir.  

تَصْغٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. اِلَيْهِ  car mecruru  تَصْغٰٓى  fiiline mütealliktir.  اَفْـِٔدَةُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِالْاٰخِرَةِ  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. لِ  harfi,  يَرْضَوْهُ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ile  يُوح۪ي  fiiline mütealliktir. 

يَرْضَوْهُ  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. لِ  harfi  يَقْتَرِفُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ile  يُوح۪ي  fiiline mütealliktir.  

يَقْتَرِفُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  هُمْ مُقْتَرِفُونَ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamiri mahzuftur. Takdiri, هم مقترفوه (Onlar onu uydururlar.) şeklindedir.

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مُقْتَرِفُونَ  haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يَقْتَرِفُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi  قرف ’dir.

İftial babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

مُقْتَرِفُونَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

وَلِتَصْغٰٓى اِلَيْهِ اَفْـِٔدَةُ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُمْ مُقْتَرِفُونَ

 

وَ , atıf harfidir. Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  وَلِتَصْغٰٓى اِلَيْهِ اَفْـِٔدَةُ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ  cümlesi, masdar teviliyle önceki ayetteki  يُوح۪ي  fiilinin mef’ûlü lieclihi olan  غُرُوراً ‘a  atfedilmiştir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لِتَصْغٰٓى  fiiline müteallik olan  اِلَيْهِ  car-mecruru konudaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.

لِتَصْغٰٓى  fiilinin  اَفْـِٔدَةُ ‘ye nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan meyletme, dinleme fiili, gönüle nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Zararın dokunması ibaresinde sebep-müsebbep alakasıyla mecazı mürsel olduğu da söylenebilir.

اَفْـِٔدَةُ ’ nun muzâfun ileyhi konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelen masdar tevilindeki müteakip  وَلِيَرْضَوْهُ ve  وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُمْ مُقْتَرِفُونَ  cümleleri, ayetteki ilk masdar-ı müevvele matuftur.

لِيَقْتَرِفُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sıla cümlesi olan  هُمْ مُقْتَرِفُونَ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şeytanın fısıldamasının sebeplerinin sayılması, taksim sanatıdır.

لِيَقْتَرِفُوا - مُقْتَرِفُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlesinde müsned olan  مُقْتَرِفُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

Lâm harfi, كي (için) manasına gelen lamdır. Binaenaleyh bunun emir lamı olduğunu söylemek uzak bir ihtimal olup bu, Allah'ın kelamını tahrif etmeye yeltenme olur ki bu caiz değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayette görüldüğü gibi onların ahiret hayatına inanmadıkları açıkça ifade edilmiştir. Ancak onlar sadece ahireti değil bunun dışında kalan ve inanılması gereken diğer şeyleri de inkâr ediyorlardı.

Ahiret lezzetleri bu dünyada sevimsiz şeylerle kuşatılmıştır ve ahiretin acıları da bu dünyada cazip şeylerle süslenmiştir. İşte bundan dolayıdır ki ahirete ve onun ahvaline iman etmeyenler, o sevimsiz şeylerin ötesinde lezzetler ve o cazip şeylerin ötesinde de acılar olduğunu bilmezler. Onlar bu dünyada her şeyin ancak dış görünüşüne bakarlar. Bu yüzden de onlar, bu yaldızlı sözlerin ve süslü batılların dahil olduğu şehvetleri severler.

Ahirete iman edenler ise, gerçek duruma vakıf oldukları ve işlerin akıbetine baktıkları için, o yaldızlı şeylere meyletmekten sakınırlar. Çünkü müminler, onların batıl ve akıbetlerinin vahim olduğunu bilirler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

En'âm Sûresi 114. Ayet

اَفَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْتَغ۪ي حَكَماً وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاًۜ وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ اَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  ١١٤


“Size Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indiren O iken ben Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım?” (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَغَيْرَ başka mı? غ ي ر
2 اللَّهِ Allah’tan
3 أَبْتَغِي arayayım ب غ ي
4 حَكَمًا bir hakem ح ك م
5 وَهُوَ ve O
6 الَّذِي
7 أَنْزَلَ indirmiş iken ن ز ل
8 إِلَيْكُمُ size
9 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
10 مُفَصَّلًا açıklanmış olarak ف ص ل
11 وَالَّذِينَ ve kimseler
12 اتَيْنَاهُمُ kendilerine verdiğimiz ا ت ي
13 الْكِتَابَ Kitap ك ت ب
14 يَعْلَمُونَ bilirler ع ل م
15 أَنَّهُ ki O gerçekten
16 مُنَزَّلٌ indirilmiştir ن ز ل
17 مِنْ tarafından
18 رَبِّكَ Rabbin ر ب ب
19 بِالْحَقِّ hak olarak ح ق ق
20 فَلَا
21 تَكُونَنَّ hiç olma ك و ن
22 مِنَ -dan
23 الْمُمْتَرِينَ kuşkulananlar- م ر ي

Fahreddin er-Râzî’ye göre âyet bir bakıma, Hz. Peygamber bir mûcize getirirse buna inanacaklarına dair yemin eden (bk. 109. âyet) müşriklere bir cevap teşkil etmektedir. Buna göre Allah’ın, gerek fesahat ve belâgatı, gerekse açık seçik muhtevasıyla gerçekliği apaçık olan Kur’an’ı indirmesi, başka bir mûcizeye olduğu gibi, Hz. Peygamber’in doğruluğunu kanıtlamak için Allah’tan başka bir hakemin hükmüne de gerek bırakmamıştır (XIII, 159). Üstelik hissî (duyu organlarına hitap eden) mûcizelerin delâleti müphem ve geçici, “mufassal bir kitap” olan Kur’an’ın delâleti ise açık, kesin ve kalıcıdır (Elmalılı, III, 2033).

 Bu sûre Mekke’de inmiştir. Burada kayda değer bir Ehl-i kitap topluluğu yoktu; ancak özellikle yahudiler Mekke’ye ticarî seyahat yaptıkları gibi Araplar da yahudilerin yaşadığı bölgelere gidiyorlardı. Böylece Araplar Tevrat hakkında bilgi sahibi oldukları gibi, Hz. Peygamber’in tebliğlerinden haberdar olan ve henüz onunla herhangi bir nüfuz çatışmaları bulunmayan yahudiler de Kur’an hükümlerinin özü itibariyle Tevrat’la uyuştuğunu biliyorlardı. Âyette onların bu bilgisi de Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu kanıtlayan bir delil olarak gösterilmiştir (İbn Âşûr, VIII, 16). Âyetin son cümlesi her müslümana karşı doğrudan yöneltilmiş bir uyarı sayılabilir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 459

اَفَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْتَغ۪ي حَكَماً وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاًۜ

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ  atıf harfi ile mukadder sözün mekulü’l-kavline matuftur. Takdiri,  قل لهم : أأميل إلى زخارف الشياطين فأبتغي حكما  (Onlara de ki: Ben şeytanların ziynetlerine meyledip hikmet mi arayayım?) şeklindedir. 

غَيْرَ  mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَبْتَغ۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. حَكَماً temyiz olup fetha ile mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاً ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اِلَيْكُمُ  car mecruru  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir.  الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مُفَصَّلاً  kelimesi  الْكِتَابَ ’nin hali olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden sonra geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.

Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal; cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَبْتَغ۪ي  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  بغي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُفَصَّلاً  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i  mef’ûludur. 


اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ اَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتَيْنَاهُمُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰتَيْنَاهُمُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْكِتَابَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَعْلَمُونَ  cümlesi, اَلَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  يَعْلَمُونَ  fiilinin iki mef’ûlun bihi yerinde olup mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُ  muttasıl zamiri  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur ve şan zamiridir. مُنَزَّلٌ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  مِنْ رَبِّكَ  car mecruru  مُنَزَّلٌ ’e mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْحَقِّ  car mecruru  مُنَزَّلٌ ’deki veya  رَبِّكَ ’deki zamirin haline mütealliktir. 

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ‘dır.

مُنَزَّلٌ  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.

 

  فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن كان أهل الكتاب يعلمون أنه منزل من الله فلا تكونن (Kitap Ehli, onun Allah tarafından indirildiğini bilirlerse sakın … olma.) şeklindedir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

تَكُونَنَّ  nakıs, fetha üzere mebni muzari fiildir. تَكُونَنَّ ’nin ismi müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Fiilin sonundaki  نَّ  tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  car mecruru  تَكُونَنَّ  fiiline müteallik olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. 

Şart cümlesi mazi ve muzari fiille olur. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; olumlu mazi, olumlu muzari ve umumiyetle لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid  نَ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)  الْمُمْتَر۪ينَ  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَفَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْتَغ۪ي حَكَماً وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاًۜ


فَ  atıf harfi ile mukadder sözün mekulü’l-kavline atfedilmiştir. Takdiri,  قل لهم : أأميل إلى زخارف الشياطين فأبتغي حكما  (Onlara de ki: Ben şeytanların ziynetlerine meyledip hikmet mi arayayım?) şeklindedir. 

Hemze inkarî istifham harfidir. Ayetin ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve taaccüb anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle istifhamda tecâhül-i ârif sanatı,  اللّٰهِ  isminde tecrîd  sanatı vardır.

Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan  غَيْرَ اللّٰهِ  izafeti önemine binaen amili olan  اَبْتَغ۪ي  fiiline takdim edilmiştir.

حَكَماً  kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

İslam alimleri derler ki hakem, hakimden daha anlamlı ve daha derindir. Çünkü hakem, ancak tekrar tekrar hükmetmiş ve adil olanı hükmedene denir; hakim ise böyle değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

غَيْرَ اللّٰهِ  izafeti gayrının tahkiri içindir.

Hal وَ ’ıyla gelen  وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاً  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede her iki rüknun de marife olması kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  Kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  maksûr/mevsûf,  الَّـذ۪ٓي  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Yani o kitabı indirendir, başkası değil. 

Haber konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan  اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsin önemini vurgulamak, tazim ve gelen habere dikkat çekmek içindir. 

مُفَصَّلاً  kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Burada 111. ayetin aksine  اَنْزَلَ  fiili gelerek fiilin failden süduru ve salt indirmek manası kastedilmiştir. 

اَنْزَلَ - اٰتَيْنَاهُمُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ اَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan  اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder. Ayrıca ism-i mevsûl, sonradan gelecek habere dikkat çeker.

اٰتَيْنَاهُمُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

يَعْلَمُونَ اَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ  cümlesi, الَّذ۪ينَ ‘nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’yi takip eden  اَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ  cümlesi, masdar teviliyle  يَعْلَمُونَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

رَبِّكَ  izafetinde, Rab isminin Hz. Peygambere ait zamire muzâf olması, Peygamberin makamını şereflendirmek ve teselli hususunda son derece lütuf ile muamele etmek içindir.

Azamet zamirinden dönülerek Rab isminin zikredilmesi iltifat sanatıdır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla Rab isminde tecrîd sanatı vardır.

اَنْزَلَ - مُنَزَّلٌ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْكِتَابَ - الَّـذ۪ٓي - مِنَ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.


 فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede  فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri, إذا علمت هذا وتأكدت منه  [Bunu biliyor ve onaylıyorsan..) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cevap cümlesi olan  لَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden menfî isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  car mecruru  كَانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

تَكُونَنَّ  fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.

Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الِامْتِراءُ  kelimesi  المِراءِ  kelimesinin  افْتِعالٌ  babındandır. Şüphe demektir. Buradaki  افْتِعالٌ  babı mutâvaat için değildir. مري ‘nin masdarı ve mücerred fiili bilinmez. Daima  افْتِعالٌ  sigasıyla kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/147)  

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’ deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) 

فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ [Sakın şüphe edenlerden olma] sözü heyecanlandırma ve tahrik yoluyla Resulullah’a (s.a.v) yapılan hitaptır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

En'âm Sûresi 115. Ayet

وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقاً وَعَدْلاًۜ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ  ١١٥


Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَتَمَّتْ ve tamamlanmıştır ت م م
2 كَلِمَتُ sözü ك ل م
3 رَبِّكَ Rabbinin ر ب ب
4 صِدْقًا doğruluk ص د ق
5 وَعَدْلًا ve adalet bakımından ع د ل
6 لَا yoktur
7 مُبَدِّلَ değiştirebilecek ب د ل
8 لِكَلِمَاتِهِ O’nun sözlerini ك ل م
9 وَهُوَ O
10 السَّمِيعُ işitendir س م ع
11 الْعَلِيمُ bilendir ع ل م

Sıdk, “sözde ve işte doğruluk, dürüstlük, gerçeğe uygunluk”; adl de “bir sözün veya işin yerli yerince, hak ve nesafet kaidelerine uygun olması; hiçbir zulüm, haksızlık ve aşırılık unsuru taşımaması” demektir. Âyette Allah’ın sözünün yani kelâmının, belirtilen değerleri eksiksiz taşıdığı ve bu niteliklerini değiştirmenin de mümkün olmadığı vurgulanıyor. Nitekim Râzî de, âyeti geniş olarak açıkladıktan sonra okuyucusuna hitaben, “Kur’an bahislerinin bu iki kısma (yani haber bildiren ve yükümlülük getiren âyetler grubuna) ayrıldığını bildiğine göre, biz deriz ki eğer bir âyetin konusu haber grubuna giriyorsa Allah’ın kelâmı sıdk (doğruluk ve gerçeklik) bakımından; eğer yükümlülük grubuna giriyorsa adalet bakımından eksiksiz ve mükemmeldir. Bu, son derece güzel bir tesbittir” (XIII, 161) demektedir. Böylece âyette Allah kelâmının, diğer bütün üstün nitelikleri de kapsayan dört temel niteliğine işaret edilmiştir: Tam ve mükemmel oluşu, doğru ve gerçek oluşu, âdil oluşu, değiştirilemez ve tahrif edilemez oluşu.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 459-460

وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقاً وَعَدْلاًۜ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  تَمَّتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. كَلِمَتُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّكَ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

صِدْقاً  hal olup fetha ile mansubdur.  عَدْلاً  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.    

لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir.  مُبَدِّلَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir.

لِكَلِمَاتِ  car mecruru  مُبَدِّلَ ’ye mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪ۚ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  لَا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri,  موجود  şeklindedir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُبَدِّلَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. السَّم۪يعُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  الْعَل۪يمُ  ikinci haber olup damme ile merfûdur. 

السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ  kelimeleri mübalağalı ism-i fail vezninde sıfat-ı müşebbehedir. Sıfat-ı müşebbehe; “benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقاً وَعَدْلاًۜ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)

تَمَّتْ  mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen  صِدْقاً وَعَدْلاً  kelimeleri haldir. Hal, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  كَلِمَتُ رَبِّكَ  izafeti, muzâf olan  كَلِمَتُ ’ye ve muzâfun ileyh olan  كَ  zamirinin aid olduğu Hz.Peygambere şan ve şeref ifadesi yanında Allah Teâlânın ona teselli hususunda son derece lütuf ile muamele ettiğine işaret eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

كَلِمَتُ رَبِّكَ  [Rabbinin kelimesi]  ifadesindeki  كَلِمَتُ  ile vahiy kastedilmiştir. Cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. 

Kur’an’da bulunan her şey iki çeşittir: Bu, ya haber çeşididir ya da teklif. Kur’an-ı Kerim’de bulunan konuların bu iki kısma hasredildiğini anladığın zaman, biz deriz ki: 

Allah Teâlâ eğer bu söz haber türünden ise “Rabbinin sözü doğruluk bakımından tam oldu.” eğer bu söz mükellefiyet bildiren türden ise “Rabbinin sözü adalet bakımından tam ve mükemmel oldu.” buyurmuştur. İşte bu son derece güzel bir kaidedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مُبَدِّلَ  kelimesi  لَا ’nın ismidir. لَا ’nın haberi mahzuftur.  لِكَلِمَاتِه۪  car-mecruru bu mahzuf habere mütealliktir. 

Veciz ifade kastına matuf   لِكَلِمَاتِه۪ۚ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  لِكَلِمَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

لِكَلِمَاتِه۪ۚ - كَلِمَت  kelimeleri arasında ıtnâb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bundan önce Kur’an’ın, Allah Teâlâ katından hak olarak indirildiği, Bunun Ehl-i Kitap bilgisiyle de tespit edildiği, Allah Teâlâ’ya izafeti cihetiyle onun mükemmel bir kitap olduğu beyan edilmişti. Şimdi burada da Kur’an’ın, zatı (kendisi) itibariyle de mükemmel olduğu ifade ediliyor. Bu cümlede  كَلِمَتُ رَبِّكَ  lafzından murad Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an, kelime olarak ifade edilmiştir.Çünkü doğruluk ve adaletle asıl vasıflandırılan kelimedir ve hikmetlerin sonuçları kelimelerle ifade edilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

Bu cümle, Tevrat tahrif edildiği gibi hiç kimse Kur’an’ı tahrif edemez, demektir. Aynı zamanda Allah Teâlâ’nın Kur’an’ı koruyacağına dair bir teminattır. Tıpkı “Kur’an’ı şüphesiz Biz indirdik ve hiç şüphesiz onu koruyacak yine Biziz.” ayeti gibi. Yahut Kur’an'dan sonra onu neshedecek (hükmünü ortadan kaldıracak) bir kitap ve peygamber yoktur, demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Ayetin son cümlesi olan  وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ , makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Meânî İlmi, s. 218)

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında وَ  olmadan gelmesi, bu vasıfların ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir.

السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ  sıfatlarının ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Cümle “Allah Teâlâ bilir, işitir.” anlamının yanında “bilmekle ve işitmekle kalmaz, gereken karşılığı verir” manası da taşımaktadır. Lâzım zikredilmiş melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Bu cümle, mesel tarikinde olmayan tezyîldir. Tezyîl anlamı tekid eden ıtnâb sanatıdır.

Bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (TDV İsmail Durmuş)

Ayetin bu son cümlesi, Kur'an’da altı ayette aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

O semî’ ve alîmdir. Bu isimler onların “Yahudi olun” gibi bütün konuşmalarını Allah'ın işittiğine ve bildiğine tazrizdir.

السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ  Bu iki kelime mübalağa sıygalarındandır. manası: Al­lah'ın işitmesi ve bilgisi herşeyi kuşatmıştır, demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Sıfat-ı müşebbehe sübut (devamlılık ve süreklilik) ifade eder.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-

Gayb )

Ayet, Allah Teâlâ'nın iki sıfatının zikriyle şöyle bitmiştir: وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ [O, hakkıyla işitici, kemâliyle bilicidir] Burada Allah Teâlâ'nın  السَّمِيعُ الْعَلِيمُ  sıfatları zikredilmiştir. Bunun sebebi, ayet-i kerimede işitilecek ve bilinecek şeylerini zikredilmiş olmasıdır. İnatlaşma ve muhalefet içinde olanlar söz ya da eylemle müdahalede bulunuyorlardı. Dolayısıyla ayet bu iki yüce sıfatla sona ermiştir.

Bu iki sıfatın bir arada zikredilmesi, hem vaat hem vaid içermektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

“…O semî‘dir, alîmdir…Bu ifade, hem öncesinde zikredilen vaadlere dair verilen ek bir bilgi, hem de onları tekit eden bir ifadedir. Yani; Ey rasulüm! O Mevlâ kendisine dua etmeni (önceki ayette bahsi geçen Hz. Peygamber’in (s.a.v) duası kastediliyor) işiten ve dinini galip hale getirme hususundaki niyetini bilendir. (Bunun neticesi olarak da) Senin duana icabet eder ve seni muradına erdirir. Veya (bu ifadeler) kafirler için bir vaîddir.”  Âlûsî bu iki sıfatı, hem önceki ayetle hem de ayetin kendisiyle ilişkilendirmiş, ‘Allah Teâlâ’nın, habibinin dua ve niyazlarını semî‘ sıfatıyla işittiğini, alîm sıfatıyla da onun gayretlerini bildiği’ yorumunun yanında, bu esmâların kafirler için bir tehdit olduğunu belirtmiştir.(Keziban  Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)

En'âm Sûresi 116. Ayet

وَاِنْ تُطِـعْ اَكْثَرَ مَنْ فِي الْاَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ  ١١٦


Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ eğer
2 تُطِعْ uysan ط و ع
3 أَكْثَرَ çoğuna ك ث ر
4 مَنْ kimselerin
5 فِي
6 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
7 يُضِلُّوكَ seni saptırırlar ض ل ل
8 عَنْ -ndan
9 سَبِيلِ yolu- س ب ل
10 اللَّهِ Allah’ın
11 إِنْ
12 يَتَّبِعُونَ onlar uyuyorlar ت ب ع
13 إِلَّا sadece
14 الظَّنَّ zanna ظ ن ن
15 وَإِنْ ve
16 هُمْ onlar
17 إِلَّا sadece
18 يَخْرُصُونَ saçmalıyorlar خ ر ص

Kur’an dilinde zan, çoğu yerde “delile dayanmadığı, bu yüzden de hatalı olduğu halde sahibinin gerçek ve sahih saydığı inanç” anlamında kullanılır. Müfessirler genellikle âyet metnindeki yahrusûn fiilini “yalan söylerler” mânasında anlamışlarsa da İbn Âşûr kelimenin buradaki mânasının “temelsiz tahminde bulunurlar” anlamına geldiğini savunmuştur.

 

 Kur’an’da arz kelimesi hem bütünüyle “dünya” hem de belli bir “ülke” veya “şehir” (bk. Mâide 5/21; İsrâ 17/104) anlamında kullanılır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre buradaki arz ile bütün dünya kastedilmiştir; ancak bu âyette sadece Mekke’nin ve Mekkeli müşriklerin söz konusu edildiği görüşü de vardır (Şevkânî, II, 179). Asıl vurgulanan husus, dinî ve dünyevî meselelerde insanların çoğunluğunun belli bir görüş, inanç ve yaşayış biçimini seçtiğine bakarak, sadece buradan hareketle bunun doğru olduğunu zannetmenin ve onlara uymanın her zaman isabetli olmayacağıdır. Zira bu çoğunluk, inançlarını ve hayat tarzlarını oluşturup belirlerken aklıselime, gerçek bilgiye ve temiz vicdana dayanmak yerine –Mekke müşriklerinde görüldüğü gibi– kuruntulara, zan ve tahminlere de dayanıyor olabilirler. Bu sebeple Hz. Muhammed’in şahsında müslümanlar, inanç ve yaşayışlarını, nefsânî meyil ve güdüler, zan ve tahminler veya yalanlar üzerine kuran çoğunluğu taklit edip onlara uymaktan sakındırılmıştır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 460

ظَنَّ Zanne : ظَنٌّ bir emâreden hareketle ulaşılan tahmin ya da varsayımın adıdır. Bu emâre güçlendikçe bilgiye götürür, zayıfladıkça ise vehmin ötesine geçemez. Zann güçlü olduğunda beraberinde şeddeli أنَّ edatı veya bu edatın tahfifli hali olan أنْ edatı kullanılır. Zann çoğu işte yerilmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Necm, 53/28 وَاِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَيْـٔاًۚ (Zan ise asla gerçek bilginin yerini tutamaz.) (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 22 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri zan, (sûi) zan, (hüsnü) zan ve maznundur. 

وَاِنْ تُطِـعْ اَكْثَرَ مَنْ فِي الْاَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُطِـعْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. اَكْثَرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يُضِلُّوكَ  cümlesi şartın cevabıdır.

يُضِلُّوكَ  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنْ سَب۪يلِ  car mecruru  يُضِلُّوكَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. 

Şart cümlesi mazi ve muzari fiille olur. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; olumlu mazi, olumlu muzari ve umumiyetle لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُطِـعْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir. 

يُضِلُّو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ


اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَّبِعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  الظَّنَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. يَخْرُصُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَخْرُصُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يَتَّبِعُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاِنْ تُطِـعْ اَكْثَرَ مَنْ فِي الْاَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki …وَتَمَّتْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan …تُطِـعْ اَكْثَرَ مَنْ  müspet muzari fiil sıygasında gelerek, hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

اَكْثَرَ ‘nin muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘ in sılası mahzuftur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يُضِلُّوكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda, haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  car-mecruru, يُضِلُّوكَ  fiiline mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. سَبِیلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. Burada kâfirlerin, O kemalatın zıtları ile muttasıf bulundukları, O zıtların da dalalet, idlal, cehalet ve Allah’a karşı yalan uydurmak ve fasit zanna uymak gibi nakısalar olduğu belirtiliyor. Bundan amaç, o kâfirlerin hallerinin iddialarına tamamen ters düştüğünü ortaya koymak, insanları onlara meyletmekten ve fikirleri ile amel etmekten sakındırmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yeryüzünde olanlardan murad bütün insanlar, çoğundan murad ise kâfirlerdir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)


 اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. اِنْ  ve  اِلَّا ’nın oluşturduğu kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يَتَّبِعُونَ  maksûr/sıfat,  الظَّنَّۚ  maksûrun aleyh/mevsuf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka mef'ûllere değil zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. O mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

الظَّنَّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ  ifadesinde istiare sanatı vardır. الظَّنَّ , tabi olmak fiiline isnad edilerek bir şahsa benzetilmiştir. Zanna bir şahıs gibi uyarak onu takip etmek, zannın kütülüğünü, artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Aynı üsluptaki  اِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ  cümlesi makabline matuftur. İsim cümlesi formundaki terkip kasrla tekid edilmiştir. Mübteda ve haber arasındaki kasr, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خْرُصُ  kelimesi ‘tahmin etmek’ demektir. Bu, ilmin zıddıdır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.109)

يَتَّبِعُونَ -  تُطِـعْ  ve  خْرُصُ - الظَّنَّ  kelimeleri arasında murâât-i nazîr vardır.

En'âm Sûresi 117. Ayet

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ مَنْ يَضِلُّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ  ١١٧


Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı çok iyi bilir ve yine O, doğru yolu bulanları en iyi bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ elbette
2 رَبَّكَ Rabbin ر ب ب
3 هُوَ O
4 أَعْلَمُ çok iyi bilir ع ل م
5 مَنْ kimseleri
6 يَضِلُّ sapan(lar)ı ض ل ل
7 عَنْ -ndan
8 سَبِيلِهِ yolu- س ب ل
9 وَهُوَ ve O
10 أَعْلَمُ çok iyi bilir ع ل م
11 بِالْمُهْتَدِينَ hidayete erenleri ه د ي

İnsanlar inanç ve yaşayış bakımından genellikle “Allah’ın yolundan sapanlar” ve “doğru yolda gidenler” şeklinde ikiye ayrılmış; kimlerin yoldan saptığını, kimlerin hak yolda olduğunu Allah Teâlâ’nın çok iyi bildiği belirtilerek, dolaylı bir ifadeyle, yalan ve kuruntularla yollarını belirleyen dalâlet ehline güvenmek ve bağlanmak yerine, Allah’a güvenip bağlanmak, hakikati tayinde sadece O’nu ve O’nun bilgi hazinesi olan Kur’an’ı rehber kılmak gerektiğine işaret edilmiştir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 460-46

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ مَنْ يَضِلُّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۚ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  هُوَ  fasıl zamiridir. Tekid ifade eder. اَعْلَمُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  takdir edilen  ب  harf-i ceriyle mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَضِلُّ عَنْ سَب۪يلِه۪ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَضِلُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  عَنْ سَب۪يلِه۪  car mecruru  يَضِلُّ   fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَعْلَمُ  kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

 

 وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَعْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur.

بِالْمُهْتَد۪ينَ  car mecruru  اَعْلَمُ ’ye müteallik olup cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُهْتَد۪ينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ مَنْ يَضِلُّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ve fasıl zamiriyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

اِنَّ ’nin isminin izafetle gelmesi az sözle çok anlam ifadesi ve Hz. Peygambere destek ve muhabbetle muamelenin işaretidir. Ayrıca  رَبَّكَ  izafeti, Peygambere şan ve şeref ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayetteki  هُوَ  fasıl zamiri kasr ifade eder. Müsned, müsnedün ileyhe kasredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr). Kasr, mübteda ve haber arasındadır. رَبَّكَ , maksurun aleyh-mevsûf,  اَعْلَمُ مَنْ يَضِلُّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۚ  maksur-sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat, ale’l mevsûftur. Yani, onun yolundan sapmış olanları ve hidayette olanları bilmek, Allah’a hasredilmiştir. 

Takdir edilen  ب  harf-i ceri nedeniyle müşterek ism-i mevsûl  مَا , ism-i tafdil veznindeki  اَعْلَمُ ’ya mütealliktir. Sılası olan  يَضِلُّ عَنْ سَب۪يلِه۪  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَعْلَمُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

سَب۪يلِه۪  [O’nun yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.

Bu izafette, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve teşrif ifade eder. 

Ayetin son cümlesi olan  وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ , atıf harfi  وَ ‘ la  اِنَّ ’nin haberine matuftur. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ [Muhtedileri bilir] ifadesi, bilmekle kalmaz karşılığını da verir anlamında lâzım-melzûm alakasıyla, mecaz-ı mürseldir.

Yine [Muhtedileri bilir] ifadesinin mefhumu muhalifi “Allah’ın bilmediği hiçbir şey yoktur. Muhtedileri bilir ama ihtida etmeyenleri de bilir.” manasıdır.

الْمُهْتَد۪ينَ - يَضِلُّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

هُوَ- اَعْلَمُ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [O, hidayette olanları ve onun yolundan sapmış olanları en iyi bilendir.] ifadesinde Allah Teâlâ, onları bildiğini beyan ederken, bunun içine hesap, ceza ve mükafatı idmâc etmiştir. Vaad ve vaid anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

هُوَ اَعْلَمُ  ibaresi ihtimam ve mananın zihinde yerleşmesi için tekrar edilmiştir. 

Ayet, mesel tarikinde tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cümleler tezyîl olarak önceki anlamı tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

İslam’daki üstünlük veya daha iyi bilmek, Bilginin çokluğu ile Bilgi konularını etraflıca, bütün yönleri bilmekle, Bilgiye bilvasıta değil, bilavasıta sahip olmakla mümkündür.(Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)

En'âm Sûresi 118. Ayet

فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ بِاٰيَاتِه۪ مُؤْمِن۪ينَ  ١١٨


Artık, âyetlerine inanan kimseler iseniz üzerine Allah’ın ismi anılarak kesilmiş hayvanlardan yiyin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَكُلُوا o halde yeyiniz ا ك ل
2 مِمَّا (hayvan)lardan
3 ذُكِرَ anılan ذ ك ر
4 اسْمُ adı س م و
5 اللَّهِ Allah’ın
6 عَلَيْهِ üzerine
7 إِنْ eğer
8 كُنْتُمْ siz ك و ن
9 بِايَاتِهِ O’nun ayetlerine ا ي ي
10 مُؤْمِنِينَ inanıyorsanız ا م ن

Bir önceki âyetin sonunda yoldan sapmışlarla hidayette olanlardan söz edilmişti. Burada ise hidayet ehli olan müslümanlardan, (“bismillâh…” diyerek veya başka şekillerde) Allah’ın ismi anılmak suretiyle kesilen (yahut avlanan) hayvanlardan yemeleri istenmekte olup bu istek buyruk değil, “yiyebilirsiniz” anlamında izin (ibâha) ifade eder. Müşrikler putların ve cinlerin adını anarak da hayvan kesiyorlardı. Âyette bu uygulama yasaklanmaktadır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 462

فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ بِاٰيَاتِه۪ مُؤْمِن۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كنتم أيها المسلمون محقين في الإيمان فكلوا (Ey Müslümanlar, eğer imanda doğru iseniz, …. yiyin.) şeklindedir.

كُلُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  كُلُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

ذُكِرَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  اسْمُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَيْهِ  car mecruru  ذُكِرَ  fiiline mütealliktir. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’un dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِه۪  car mecruru  مُؤْمِن۪ينَ ‘ye mütealliktir.  Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  كُنْتُمْ ’un haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir.  

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُؤْمِن۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümledeki  فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri;  …إن كنتم أيها المسلمون محقين في الإيمان (Ey Müslümanlar, eğer imanda doğru iseniz …) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Emir, ibaha içindir.

Cevap cümlesi olan  فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cevap cümlesindeki emir, ibaha manasına geldiği için cümle mecâz-ı mürsel mürekkeptir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle كُلُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ذُكِرَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. Burada Allah’ın ismini kimin andığı önemli değil, önemli olan O’nun isminin anılmasıdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْمَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olması  اسْمَ ‘ye şan ve şeref kazandırmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.

عَلَيْهِ  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلَيْ  harfinde istiare vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Allah’ın ismi, yenilen şeyleri kaplamışlar gibi ifade edilmiştir. Yiyecekler sanki bir binek, Allah’ın ismi onların üzerindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

عَلَيْهِ harf-i ceri, istila manasında mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


اِنْ كُنْتُمْ بِاٰيَاتِه۪ مُؤْمِن۪ينَ

 

Şart üslubundaki son terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ بِاٰيَاتِه۪ مُؤْمِن۪ينَ , şart cümlesidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  بِاٰيَاتِه۪ , ihtimam için, amili olan  مُؤْمِن۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri, فكلوا (Yiyin) şeklindedir.

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.  

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan ayetler, tazim ve şeref kazanmıştır. 

كَان ’nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

اِنْ  harfi burada, asla gerçekleşmeyecek bir fiilin başında gelmiştir. Halbuki bu harf aslında vuku bulma ihtimali şüpheli olan fiillerin başında gelir. Bu da şüphe ifade eden olayın ve onların doğru sözlü olma ihtimalinin olumsuzluğu konusunda kesinlik ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ- Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.77)

Bu emir, saptıranlara ve ezcümle haramı helâl ve helâli de haram sayanlara uyma nehyine terettüb eder. O kâfirler diyorlardı ki: “Mademki siz Allah’a ibadet ediyorsunuz o halde Allah’ın öldürdüğü hayvanların etlerini yemeniz, sizin öldürdüğünüz hayvanların etlerini yemenizden evladır.” Bu sebeple inen bu ayette, “Siz ey Müslümanlar yalnız, kesilirken üzerine Allah adının anıldığı hayvanların etlerinden yiyin; Allah adı ile beraber başkasının adının da anıldığı veya yalnız başkasının adının anıldığı ya da kendiliğinden ölen hayvanların etinden yemeyin.” buyrulur. Eğer siz Allah’ın ayetlerine ve ezcümle bu konuda nazil olan ayetlere iman ediyorsanız, bu ilâhî emri uygulayın. Çünkü iman, Allah Teâlâ'nın helal kıldıklarını helal saymayı ve haram kıldıklarından da sakınmayı gerektirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Günün Mesajı
İnsan şeytanları cin şeytanlarından daha güçlüdür. Çünkü bizler cin şeytanlarına “eüzubillahi mineşşeytanirracim" (Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım) diyerek galip gelebiliriz. Böylelikle onların hile ve tuzaklarını çürütmüş, vesveselerini uzaklaştırmış oluruz. İnsan şeytanlarına gelince, onlara karşı pek büyük bir çaba ve gayret ortaya koymaya ve kötü nefislerin içlerinde sakladıklarını bilmeye ihtiyaç vardır. Onların bize verecekleri zararı bizden uzaklaştırabilen ise ancak yüce Allah'ın bize olan lütfu ve merhametidir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Her şey zamanı gelince biter. Yıllar geçtikçe yerinizi başkaları alır, kullandığınız eşyaların yerine yenileri gelir. Paylaşmak istemediğiniz eşyalarınız, tanımadığınız insanların eline düşer, çöp olur, parçalanır veya yeni bir eşyanın yapımında kullanılır, belki.

Dünyalık hiçbir şey sonsuz değildir. Ne sevenler, ne de sevilenler. Önce sadece anlatılanlar kalır, sonra anlatanlar. Daha sonra ise yeryüzünde ne anlatılanların, ne de anlatanların yaşadıklarına dair hiçbir delil kalmaz. Bundan dolayı ne kişiler, ne mekanlar, ne de eşyalar. Hiçbiri vazgeçilmez değildir aslında. Ya elinizden alınır siz vazgeçmek zorunda kalırsınız ya da gün gelir kendiniz sıkılırsınız.

 

İşte bu yüzden istediğini Rabbinden ukala bir tavırla istememeli. Sanki kendisi için en iyisini, kendisi bilirmiş gibi veya elinde kullanabileceği bir kozu varmış gibi davranmamalı insan. Çünkü kavuşmak için her şeyi yaptıktan sonra, istediğiniz şeye kavuştunuz diyelim. Eğer istediğiniz sizin için hayırlı değilse, kavuştuğunuz nimet olmaktan çıkar da kurtulmak isteyip kurtulamadığınız, sizi bunaltan bir sebep ya da imtihan haline dönüşür. Ki bu ağırdır. Ve bundan daha da korkuncu istediğinizin sizi geçici dünya mutluluğuyla sarmalayarak, görmezden gelmeyi seçtiğiniz sonsuz felaketin kıyısına çekmesidir.

Rabbine hakiki manada güvenenlerden, emrettiği gibi geçmişten ibret alanlardan, isterken hayırlısını istemek için Allah’a sığınanlardan, istediğine kavuştuğunda da kavuşmadığında da razı olanlardan olmak duasıyla.

Amin.

***

Kendine güvenmek önemlidir. Sosyal ilişkilerde ve farklı hayat alanlarında net kararlar almaya ve doğru adımlar atmaya yardımcı olur. Ancak, her şey de olduğu gibi özgüvenin aşırısı da zarar verir. Kişi kendisine, yaptıklarına, kararlarına, düşündüklerine, hislerine ve sevdiklerine aşırı derecede güvendiği zaman bir çeşit yanılgıya düşer. Haksızlığını ve yanlışlarını göremeyecek hale gelir. Yıpratır ve yıpranır ama suçlular hep dışarıda arar.

Kimisinin, sevdikleri veya halini beğendikleri hakkında düştüğü yanılgı ise şöyle olabilir: o kişileri göklere çıkarırken, tabiri caizse diğerlerini gömer. Birini sevmenin, onu iyi biri yapmadığı gibi sevmemek de kötüleştirmez. Birine duyulan hayranlığın, o kişiyi cennetlik kılmadığı gibi, nefret de cehenneme layıklığını ispat etmez. Zira kalplerdeki manevi dünyayı, yapılanlardaki asıl niyeti, kişinin son halini ve aslında neyi hakkettiğini; ancak Allah bilir. 

Ey yolundan sapanları ve doğru yolda gidenleri en iyi bilen Allahım! Kendimize ve sevdiğimiz her dünyalığa; düzeltilebilecek kusurları göremeyecek şekilde sorgusuz sualsiz güvenmekten ve bağlanmaktan muhafaza buyur. Düşmanlık etmekten ve düşmanlığa uğramaktan; canlı cansız her varlığın şerrinden muhafaza buyur. Bizi ayetlerine, ahiret gününe ve Senin adaletine şüphesiz inananlardan; Senin yolunda gidenlerden ve hakiki manada Sana teslim olanlardan eyle.
Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji