24 Şubat 2025
Hicr Sûresi 1-15 (261. Sayfa)
Hicr Sûresi
Mekke döneminde inmiştir. 99 âyettir. Sûre, adını 80. âyette geçen “Hicr” kelimesinden almıştır. Hicr, Medine’nin kuzeyinde vaktiyle Semûd kavminin yaşadığı bir yerin adıdır. Sûre de başlıca Allah’ın birliği, peygamberlik, öldükten sonra dirilme ve hesap konuları; peygamberlerin, çeşitli zamanlarda azgınlara ve inkârcılara karşı verdikleri mücadeleler çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu sûre de ayrıca ilâhî kitapların kendisiyle kemale erdiği Kur’an’ın, her türlü tahriften korunacağı hükmü de yer almaktadır.
Mushaftaki sıralamada on beşinci, iniş sırasına göre elli dördüncü sûredir. Yûsuf sûresinden sonra, En‘âm sûresinden önce Mekke döneminde, müşriklerin Hz. Peygamber’e ve müslümanlara yaptıkları baskıların şiddetlendiği yıllarda nâzil olmuştur (bk. âyet 94). İbn Âşûr’a göre (XIII, 6) bi‘setin (Hz. Peygamber’e vahyin gelmeye başlamasının) dördüncü yılının sonunda inmiştir. 87. âyetin Medine’de indiği yolundaki bilgi itimada şayan görülmemektedir.
Sûrenin ilk konusu Kur’an, vahiy ve peygamberliktir. Daha sonra insanın beden ve ruh varlığının yaratılış süreci ile İblîs’in Allah’tan gelen secde buyruğuna uymaması anlatılır. İyilerin uhrevî mükâfatları, Allah’ın rahmetinin genişliği; Hz. İbrâhim ve Lût ile Eyke halkı ve Hicr halkıyla ilgili kısa bilgiler, Hz. Peygamber’e ve müminlere verilen müjdeler, inkârcılara yapılan uyarılar sûrenin belli başlı konularıdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Hicr Sûresi 1. Ayet

الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ  ١


Elif Lâm Râ. Bunlar, kitabın ve apaçık olan Kur’an’ın âyetleridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الر Elif Lam Ra
2 تِلْكَ şunlar
3 ايَاتُ ayetleridir ا ي ي
4 الْكِتَابِ Kitabın ك ت ب
5 وَقُرْانٍ ve Kur’an’ın ق ر ا
6 مُبِينٍ apaçık ب ي ن
Kur’ân-ı Kerîm’in bazı sûrelerinin başında yer alan bu harflere “hurûf-ı mukattaa” adı verilir (İslâm bilginlerinin bu harflerle ilgili görüş ve yorumları hakkında bilgi için bk. Bakara 2/1).
 Âyetteki “bu” işaret zamiri sûrenin âyetlerini ve onların içerdiği bilgileri gösterir. Taberî’ye göre “kitap” –bugün Kitâb-ı Mukaddes diye anılan– Tevrat ve İncil gibi önceki kitaplardır; “Kur’an” ise Kur’ân-ı Kerîm’in (o zaman henüz tamamlanmadığı için bütününü değil) inzal edilmiş olan kısmını ifade eder (XIV, 1). Zemahşerî hem “kitap” hem de “Kur’an” kelimesiyle konumuz olan sûrenin kastedildiğini belirtir (II, 309). Râzî’ye göre ise her iki kelimeden maksat Kur’ân-ı Kerîm’dir; fakat ilki onun yazılı şeklini, ikincisi de okunuşunu ifade eder (XIX, 151). İbn Âşûr da bu görüşü tercih etmiştir (XIV, 8).
 Âyetin sonundaki mübîn kelimesi genellikle “açık seçik, anlaşılan” veya kısaca “apaçık” şeklinde çevrilir. Taberî’ye göre kelime burada, “O Kur’an âyetleri, üzerinde düşünüp taşınanlara doğruluk ve hidayet yolunu açıklar” anlamına gelecek bir konumda kullanılmıştır. Bu anlama göre sûrenin başında dinleyici ve okuyucu, sıradan bir sözle değil, insanlığa doğruluk ve hidayet yolunu gösteren, ebedî kurtuluş için gerekli olan inanç ve amel hayatıyla ilgili bilgiler ve dersler veren ilâhî kelâmla karşı karşıya bulunduğu hususunda uyarılmakta; âyetleri bu şuurla, onlardan istifade edecek tarzda dikkatli ve edepli bir şekilde dinlemek veya okumak gerektiğine işaret edilmektedir.
 Sonuç olarak sûrenin başında ilâhî vahyin önemine dikkat çekilmekte, onu dikkatle dinleyip aydınlatıcı içeriğinden yararlanarak doğru yolu bulmanın gerekliliği vurgulanmaktadır. 

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 330

الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ

 

الٓـرٰ۠  hurûf-u mukattaa harflerindendir.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  تِلْكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.  اٰيَاتُ  mübtedanın haberi olarak damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

قُرْاٰنٍ  atıf harfi  وَ ‘la  الْكِتَابِ ‘ye matuftur.  مُب۪ينٍ  kelimesi  قُرْاٰنٍ  ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينٍ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ

 

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâaet-i istihlâl ve hüsn-i ibtida (duruma göre güzel lafızların seçilmesi) sanatlarının güzel bir örneğidir.

Kur’ân’daki sûrelerin başı öylesine güzeldir ki muhâtabın dikkatini celb edip hemen etkisi altına alır ve devâmını dinlemeye sevk eder.  

Hurûf-u mukattaa ile başlayan bütün sureler buna örnektir. Çünkü muhatabın dikkatini celbeder ve dinlemeye teşvik eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

الٓمٓرٰ , hurûf-u mukattaa harflerindendir. 

Tefsir alimleri surelerin başlarındaki bu harfler hakkında farklı görüşlere sahiptir. Âmir eş-Şâbi, Süfyan es-Sevri ve bir grup muhaddis şöyle demiştir: “Bunlar Allah'ın Kur’an-ı Kerim’de sakladığı bir sırdır. Yüce Allah’ın her bir kitabında böyle bir sırrı vardır. Bunlar, yüce Allah’ın bilgisini yalnızca kendisine sakladığı müteşabih ayetler arasında yer alırlar. Bunlar hakkında bir şey söylemek gerekmez. Biz bunlara iman eder ve Allah’tan geldikleri gibi okuruz.” (Kurtubî, El- Câmi’li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Aynı mukattaa harfleriyle başlayan surelerin aralarında mana veya konu açısından bir yakınlık vardır. Kur’an-ı Kerim’de mukattaa harfleriyle başlayan surelerin hepsinde bu harflerden sonra muhakkak kitapla ilgili bir açıklama gelir.

6 sure  الٓمٓ  harfleriyle başlamıştır. Hepsi de mushafta arka arkaya yer alan Yunus, Hud, Yusuf, Ra’d, İbrahim ve Hicr sureleri bu şekilde başlamıştır. Sadece Ra’d suresinde ilave olarak mim harfi de eklenmiştir.

Surenin ilk cümlesi olan  تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ , ibtidaiyye olarak gelmiştir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan  bu işaret ismi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder. 

Kur’ân’ın ayetlerine işaret eden  تِلْكَ  ‘de istiare sanatı vardır. Ayetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

Müsned olan  اٰيَاتُ الْكِتَابِ  izafeti, hem muzâf hem de muzâfun ileyhin şanı içindir.

Müsnedin izafetle marife olması, az sözle çok anlam amacı taşımasının yanında tazim ifade eder. 

وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ  terkibi temasül nedeniyle muzafun ileyh olan  الْكِتَابِ ‘ye atfedilmiştir.

مُب۪ينٍۙ , bilindiği gibi  إبان ‘den ism-i faildir.  إبان  ise hem lazım, hem de müteaddi olur. Lazım olunca mübin açık demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamında, ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Hud/96)

مُب۪ينٍ  kelimesi  وَقُرْاٰنٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

مُب۪ينٍ  , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir. İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

قُرْاٰنٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.

الْكِتَابِ - قُرْاٰنٍ - اٰيَاتُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

تِلْكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)

تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ [Onlar, kitabın ayetleridir] cümlesinde, uzaklık ifade eden işaret ismi ile, yakın olan bir şey gösterilmiştir. Ayetlerin şanının yüceliğini ve makamının yüksekliğini göstermesi için ayetler uzak makamında tutulmuştur.

الْكِتَابِ  kelimesinin başındaki  الْ  takısı da büyüklüğünü ifade etmek için gelmiştir. Yani ‘’îcâzında ve açıklamasında mükemmel, fevkalade kitap’’ demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ [Bunlar kitabın ve apaçık bir Kur’an’ın ayetleridir.] ile  طٰسٓ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُب۪ينٍۙ [Ta,Sin. Bunlar sana Kur’an’ın ve apaçık bir kitabın ayetleridir] (Neml/1) ayetleri karşılaştırıldığında ‘’Kur’an ve Kitap’’ kelimeleri arasında dizim değişikliği görülür. Zemahşeri bu durumu ikil (tesniye) kelimeler gibi değerlendirir. Zemahşerî’nin görüşü biraz daha açılırsa, Kitap ve Kur’an arasında belli bir mutabakatın olduğu sonucuna varılabilir. Bir başka ifadeyle denilebilir ki, gerçek kitap Kur’an’dır veya Kur’an gerçek kitaptır. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)

Burada Kitap’tan maksat, Kur’an'ın tamamından yahut o zamana kadar nazil olmuş bölümlerin tamamından ibarettir. Zira o zaman mutlak olarak zikredilen kitaptan ilk akla gelen bu manadır ve ayetleri herhangi bir vasıfla vasıflandırmak da bu manaya terettüp etmektedir; yoksa kitabı bu sureden ibaret saymak manasına gelmemektedir. Zira surenin bu vasıfla tanınması, o mertebede meşhur olmadığından dolayı o kemâl vasfının, bütün ayetler için geçerli olduğunun sarahatle belirtilmesine ihtiyaç vardır. Kur’an'ın apaçık olması demek, ihtiva ettiği hükümleri ve hikmetleri yahut rüşd ile dalalet yollarını apaçık göstermesi yahut hak ile batılı ve helal ile haramı birbirinden açıkça ayırması demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada hem kitap, hem de Kur’an lafızlarının zikredilmesi, Kur’an'ın yüce şanını iki yönden tazim etmektedir: Birincisi, Kur’an-ı Kerim bütün ilâhî kitapların kemâl sıfatlarını taşıdığı için, sanki o kitapların tamamı sayılır. İkincisi, Kur’an'ın diğer semavî kitaplar arasında mümtaz bir yerinin bulunması, kendi tarzında harika olması ve her türlü beyanın da üstünde bulunmasıdır. 

Anlaşılmaktadır ki, Kur’an-ı Kerim’de kitap kelimesi dini kitaplar ve bilhassa Kur’an’ın kendisi için kullanılmaktadır. Çünkü Kur’an, vahiy eseri olan kitapların hepsinin özünü ihtiva, bozulmuş taraflarını da tashih etmekte ve dolayısıyla da en son, en üstün "Kitap" olarak takdim edilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetin metninde, ikinci vasıf, birinciden sonra zikredilmiş. Çünkü Kur’an'ın, diğer ilâhî kitapların üstün vasıflarını taşıdığına dikkat çekildikten sonra diğer kitaplardan imtiyazlı olduğuna işaret etmek övgüde daha etkili olur. Ancak böyle olunca onun imtiyazının diğer kitapların kemâl vasıflarına haiz olmadan, müstakil özel vasıflara sahip bulunmasından kaynaklandığının vehmedilmesi bertaraf edilmiş olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Buradaki  تِلْكَ (bunlar) kelimesi bu surenin ihtiva ettiği ayetlere işaret etmektedir. الْكِتَابِ  ve  قُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ  ile ise Allah Teâlâ’nın Hz Muhammed (s.a.v)’e vadettiği (gönderdiği) kitap kastedilmiştir.  قُرْاٰنٍ  kelimesinin nekre (elif-lamsız) gelmesi, tefhim (onun şanının yüceliğini göstermek) içindir. Buna göre mana şöyle olur: “Bu ayetler, bir kitap olması ve beyan-ı ilâhîyi ifade eden bir Kur’an olması bakımından mükemmel olan şu kitabın ayetleridir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hicr Sûresi 2. Ayet

رُبَمَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِم۪ينَ  ٢


İnkâr edenler, “Keşke müslüman olsaydık” diye çok arzu edeceklerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 رُبَمَا bir zaman gelir ki
2 يَوَدُّ arzu ederler و د د
3 الَّذِينَ kimseler
4 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
5 لَوْ keşke
6 كَانُوا olsaydılar (diye) ك و ن
7 مُسْلِمِينَ müslüman س ل م
İnkârcıların ileride, İslâm ve müslümanlar karşısındaki tutumlarının haksız ve yanlış olduğunun farkına vardıklarında ve bu tutumun kendilerini götürdüğü kötü âkıbetle karşılaştıklarında hissedecekleri pişmanlık dile getirilmekte, ama bunun boşuna bir hayıflanma olacağına işaret edilmektedir. Bu suretle dolaylı olarak, muhataplara, “Şimdi Allah’ın âyetlerini dikkatle dinleyip onların ışığıyla inanç ve amel hayatınızı aydınlatmazsanız sizin başınıza gelecek olan budur!” denilmektedir.
 Tefsirlerde inkârcıların bu pişmanlığı ne zaman ve hangi olay veya olaylar karşısında yaşayacakları konusuyla ilgili, “ölüm sırasında”, “kıyamet saatinde”, “âhirette müslümanların cehennem ateşinden kurtuldukları vakit” şeklinde üç değişik görüş ileri sürülmüştür. Ancak Râzî’nin Zeccâc’a isnat ettiği ve benimsediği “İnkârcı kişi, bir azap manzarasıyla karşılaştığında, müslümanın güzel bir durumunu gördüğünde hep kendisinin de müslüman olmadığına hayıflanacaktır” (XX, 154) şeklindeki yorum en isabetli olanıdır. Aslında, âyetin ilk muhatapları Hz. Peygamber’e karşı ilk direnişte bulunup inkâra sapan Mekke müşrikleri olduğuna göre onlar bu pişmanlık halini ilk defa daha Peygamber efendimiz Mekke’yi fethettiği, dolayısıyla müşriklerin müslümanlar karşısında bir daha ayağa kalkamayacak şekilde yıkılıp gittiklerini gördükleri zaman yaşamışlardır; kuşkusuz âhirette müslümanların nâil olacağı nimetleri gördüklerinde onlara daha çok yerinecekler, ettiklerine daha çok pişman olacaklardır. Kur’ân-ı Kerîm’de inkârcıların âhirette hissedecekleri pişmanlığı anlatan ifadelerin birinde şöyle buyurulmaktadır: “İşte o gün gerçek egemenlik rahmânındır ve o gün inkârcılar için çok zor bir gün olacaktır. O gün, (dünyadayken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: Keşke Peygamber’le birlikte aynı yolda olsaydım! Eyvah! Keşke falancayı kendime dost edinmeseydim!” (Furkan 25/26-29).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 330-331

رُبَمَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. رُبَمَا  kâffe ve mekfûfe’dir.  يَوَدُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لَوْ  ve masdar-ı müevvel,  يَوَدُّ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَوْ ‘in bir masdar harfi olabilmesi için daha çok  وَدَّ  ve  أحَبَّ  gibi temenni bildiren fiillerle birlikte kullanılması şarttır. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. مُسْلِم۪ينَ  kelimesi,  كَانُوا ’nun haberi olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

رُبَمَا ‘daki  مَا  harfi kâffedir ve onu cer etme fonksiyonundan çıkarır; o zaman fiile dahil olması caizdir. Hakkı da fiilin mazi olmasıdır. Ancak Allah Teâlâ’nın verdiği haberler mazi gibi tahakkuk ettiğinden  يَوَدُّ  muzari fiili onun yerine konulmuştur. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

مُسْلِم۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

رُبَمَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِم۪ينَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

مَا , nice manasında cer harfi olan  رُبَ ‘yi amelden düşürmüştür.  رُبَ , böylelikle fiil cümlesine dahil olmuştur.

يَوَدُّ  fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi bahsi geçen kişileri tahkir ifade eder. 

Masdar harfi  لَوْ  ve akabindeki  كَانُوا مُسْلِم۪ينَ  cümlesi, masdar teviliyle  يَوَدُّ  fiilinin mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Müsned olan  مُسْلِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَفَرُوا  ve  مُسْلِم۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

رُبَ  kelimesi Sîbeveyhi’ye göre harf-i cer olup, ona şu iki durumda  مَا  harfi bitişir:

مَا  harfinin “şey” anlamında olmak üzere “nekre” olmasıdır.  مَا  edatının, ربّ ’den sonra olduğu zaman bazan isim olabileceğine delâlet eden şeylerden biri de  ربّ  kelimesinden sonra  من  edatının da gelebilmesidir.

Bir başka şekli ise,  ربّ  kelimesinin, bu ayette olduğu gibi, “mâ-i kâffe”nin başına gelmesidir. Nahiv alimleri bu  مَا ‘ya, kâffe adını verirlerken, bununla o harfin kelimeye dahil olması ile kendisinden önceki harfi amelinden alıkoyduğu manasını kastederler. Bu  مَا  harfi, bu ayette de olduğu gibi, onun fiile dahil olmasını mümkün kılar. “Azlık” manası, tehdidi ifade etmede daha beliğ, daha etkilidir. Çünkü bunun manası “seni, bu fiilden alıkoyma hususunda azıcık bir pişmanlık bile sana yeter. Düşün, ya o pişmanlığın çoğu nasıl olur!” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Zuhaylî bu ayetin tefsirinde şöyle der: Kâfirler küfür üzere bir hayat yaşadıkları için kıyamet günü pişman olacaklar ve keşke dünyada iken Müslüman olsaydık, diye temenni edeceklerdir.  رُبَمَا  kelimesiُ her ne kadar azlık/taklîl ifade etmek için kullanılsa da tehdit hususunda gayet beliğ bir tabirdir. İbni Abbas, İbni Mes’ud ve diğer bazı sahabinin zikrettiğine göre Kureyş kâfirleri cehenneme arz edilecekleri zaman keşke dünyada iken Müslüman olsaydık, diye temenni edeceklerdir. Zeccâc da “kâfir, her ne zaman azap hallerinden birini görse ve Müslümanın güzel hallerinden birine şahit olsa “keşke Müslüman olsaydım” diye arzu/temenni edecektir” demektedir. 

İbn Âşûr da şu izahatı yapmaktadır: Ayette istikbal sıygasının manası gayet açıktır. Zira kâfirler hicretten önce İslam’ın kuvveti henüz ortaya çıkmamışken Müslüman olmayı arzu etmemişlerdi. Burada kelam haber cümlesi olup onların İslam’a tabi olmamaları hakkında tehdit ve korkutma manasında kullanılmıştır. Manası, “kâfirler muhakkak surette keşke Müslüman olsaydık diye arzu edeceklerdir” şeklindedir. Buradaki azlık ifadesi ise tehekküm ve korkutma amaçlı kullanılmıştır. Yani “Müslüman olmayı arzulamaktan sakının” anlamında olabilir. Ya da Arapların  لَعَلَّكَ سَتَنْدِمُ عَلَى فَعْلِكَ  /belki de yakında yaptığına pişman olacaksın” ifadesinde olduğu gibi nadiren tevbih anlamında da olabilir. Bu durumda da mana “onlar mutlaka keşke Müslüman olsaydık diye arzulayacaklar fakat iş işten geçtikten sonra” şeklinde olur. Onların bu arzuları, Müslümanların eliyle öldürülürken ve hesap gününde olacaktır. Ayrıca onlar daha dünya hayatında iken de birçok kez Müslümanların muzafferiyetine şahit olduklarında bunu istemişlerdir. İbn Mesud’dan nakledildiğine göre Kureyş kâfirleri Bedir günü Müslümanların muzafferiyetine şahit olduklarında bunu arzulamışlardı ve ahirette kâfirlikleri sebebiyle cehenneme sevk olunurken de bunu temennî edeceklerdir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

رُبَمَا ‘ daki  مَا  harfi kâffedir ve onu cer etme fonksiyonundan çıkarır; o zaman fiile dahil olması caizdir. Hakkı da fiilin mazi olmasıdır. Ancak Allah Teâlâ’nın verdiği haberler mazi gibi tahakkuk ettiğinden   يَوَدُّ  muzari fiili onun yerine konulmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Hicr Sûresi 3. Ayet

ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ  ٣


Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalayadursun. İleride (gerçeği) bilecekler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَرْهُمْ bırak onları و ذ ر
2 يَأْكُلُوا yesinler ا ك ل
3 وَيَتَمَتَّعُوا ve eğlensinler م ت ع
4 وَيُلْهِهِمُ ve onları oyalasın ل ه و
5 الْأَمَلُ arzu ا م ل
6 فَسَوْفَ yakında
7 يَعْلَمُونَ bileceklerdir ع ل م
“Bırak onları…” buyruğu, Hz. Peygamber’in artık inkârcıları uyarmaktan vazgeçmesini, tebliğ görevini terketmesini öngören bir emir olarak anlaşılmamalıdır. Bu ifade, nefsanî tutkularının kölesi olmak yüzünden büsbütün dalâlette bulunan inkârcıların, bu durumlarıyla muhatap almaya değer sayılmayacak kadar kendilerini değersiz hale getirdiklerini ima etmekte, bu yönüyle onlara karşı ağır bir kınama ve uyarı maksadı taşımaktadır. 
“Boş ümit” diye çevirdiğimiz emel kelimesi, sözlükte “istemek, ummak” anlamına gelir. Özellikle ahlâk kitaplarında, gerçekleşmesi uzun zamana bağlı olan ve çok defa elde edilemeyen ümit ve arzular için kullanılır. Bazı dilciler uzun vadeli ümit ve beklentilere emel, orta vadeli olanlara recâ, kısa vadeli olanlara da tama‘ (tamah) denildiğini belirtirler (Feyyûmî, “eml” md.). Kehf sûresinin 46. âyetinde emel kelimesi mutlak anlamda “arzu edip ümit bağlama” mânasına gelecek şekilde geçmektedir. Ahlâk kitaplarında, emel kelimesinin hadislerdeki kullanımından yararlanılarak, insanın uzun vadeli dünyevî arzular taşımasına, zihnini yoğun bir şekilde bunlarla meşgul edip çabalarını bu yönde harcamasına tûl-i emel, istek ve arzularına sınır koyarak özellikle âhiret hayatı için yararlı olacak işlere önem vermesine de kasr-ı emel denilmiştir. “Yaşlı kişinin bütün güçleri zayıflasa da dünya sevgisi ve uzun emeller konusunda gönlü hep genç kalır” (Buhârî, “Rikak”, 5) anlamındaki hadis, bir yandan uzun emellere kapılmama yönünde bir uyarı anlamı taşırken, bir yandan da insanın içindeki emel eğiliminin bütünüyle yok edilemeyeceğini göstermektedir. Bu hadisi de dikkate alan bazı ahlâk âlimleri, hırs derecesindeki emeli yanlış ve zararlı bulmakla beraber, insana yaşama arzusu ve gelecek ümidi veren emel duygusunu yararlı, hatta dünya hayatının düzeni, birey ve toplumun refahı için gerekli görmüşlerdir (meselâ bk. İbn Hibbân el-Büstî, s. 129-132; Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 146-147). Ancak konumuz olan âyette emel kelimesi bu olumlu anlamıyla değil “insanı oyalayan, âhireti unutturan dünyevî arzular”ı ifade etmek üzere kullanılmıştır.
 Bu âyetten anlaşıldığına göre inkârcıları müslüman olmaktan alıkoyan ve ileride pişmanlık duyup müslümanlara imrenecekleri bir duruma düşmelerine sebep olan şey, onların akıllarını kullandıktan, düşünüp taşındıktan sonra bu dinin hak olmadığı kanaatine varmaları değildir; aksine, onların sağlıklı düşünmelerini, hakikati görmelerini ve hidayete ermelerini engelleyen şey, bedensel hazlara, arzu ve ihtiraslara kendilerini kaptırmaları; geçici, boş ve değersiz amaç, emel ve kuruntularla oyalanmalarıdır. Âyet, insanların kendi tercihleri istikametinde yaşamakta serbest olduklarını ve sonuçta eylemlerinin kendileri için ne getirip ne götüreceğini ileride görüp anlayacaklarını bildirerek hem insanın özgürlüğüne işaret etmekte hem de özgürlüğün aynı zamanda bir sorumluluk getirdiği, dolayısıyla doğru kullanılması gerektiği hususunda uyarıda bulunmaktadır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 331-332
“ Boş ümitler” diye tercüme edilen “emel” konusunda Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:” İnsan yaşlansa da, iki duygusu hep genç kalır: Biri çok kazanma hırsı , öteki çok yaşama arzusu”
(Buhâri, Rikâk5; Müslim, Zekât 113-115).

ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

 

Fiil cümlesidir.  ذَرْهُمْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘ dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  karînesi olmadan gelen  يَأْكُلُوا  cümlesi mukadder şartın cevabıdır. Takdiri;  إن تتركهم يأكلوا (Eğer yemelerine izin versen.) şeklindedir.

يَأْكُلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَتَمَتَّعُوا  cümlesi, atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

يَتَمَتَّعُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يُلْهِهِمُ  cümlesi, atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

يُلْهِهِمُ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْاَمَلُ  fail olup damme ile merfûdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن يشغلهم أمر الدنيا فسوف يعلمون (Eğer dünya meseleleri onları meşgul ediyorsa, bilecekler.) şeklindedir.

سَوْفَ  gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif-erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin  başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.

يَعْلَمُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يَتَمَتَّعُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  متع ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

يُلْهِهِمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لهو ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi  ذَرْهُمْ  şeklinde emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen, gerçek manada emir kastı taşımamaktadır. Aksine tehdit ve vaîd anlamı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazanan terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır.

يَأْكُلُوا  cümlesi, takdiri  إن تتركهم يأكلوا [Eğer yemelerine izin versen.] olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi  يَأْكُلُوا  , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üslupta gelen  وَيَتَمَتَّعُوا  cümlesi ile  وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

يَأْكُلُوا - يَتَمَتَّعُوا - يُلْهِهِمُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayet-i Kerime, dünyadan lezzet alıp ondan yararlanmayı ve bunlara götürecek şeyleri tercih etmenin, tûl-i emel olduğuna ve müminlerin ahlâkından olmadığına delalet etmektedir. Mutezile, “Bu bir izin ve müsaade etmek değildir. Aksine, bir tehdit ve vaîd ifade etmektedir” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الْاَمَلُ ’nun gerçek mahiyeti dünya tutkunluğu ve dünyaya dört elle sarılmak, dünyayı sevmek, ahiretten yüz çevirmektir. Resulullah (s.a.v) ’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Bu ümmetin ilkleri yakîn ve zühd ile kurtulmuştur. Sonrakileri ise cimrilik ve emel ile helak olacaktır.” (Kurtubi [Taberanî. Mu’cemu’l-Evsat, VII. 316: Beyhakî, Şuabu’l îman, VII. 345])


 فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri  إن يشغلهم أمر الدنيا (Eğer dünya meseleleri onları meşgul ediyorsa..) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan  فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ  müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Tehdit makamında olan cümle istikbal harfi  سَوْفَ  ile tekid edilmiştir. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Haberî formda gelen cümle, muktezâ-i zâhirin hilafına olarak tehdit içeren manaya sahip olduğu için lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ  [Yakında bilecekler] cümlesi, kâfirlerin akıbetini belirten bir haber cümlesidir. Fiilin mef’ûlu mahzuftur. Yani ‘yaptıklarının sonucunu anlayacaklar’ demektir.

Tesvif harfi  سَوْفَ ’den murad; tekiddir. Çünkü iki tesvif harfi de - قَدْ  harfinin mazi fiili tekidi gibi - müstakbel manayı tekid eder. Gelecekte muhakkak bileceklerini ifade eder. Şu an için bilene gelince bunun gerçek olduğuna güveninden kinayedir. Onlar batıldadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Araf/123)

سَوْفَ , ahirette bileceklerine işarettir. İlimden maksat ise başlarına gelecek azabı tadacakları gerçeğidir.

س  harfi ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف  harfi ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)

Bu ayet, hüccetle ilzamdır ve ziyadesiyle uyarıdır. Zira vazgeçme emri, ancak uyarının tekerrüründen ve inatla inkârın gerçekleşmesinden sonra tahakkuk etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 
Hicr Sûresi 4. Ayet

وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ  ٤


Helâk ettiğimiz her memleketin mutlaka bilinen bir yazısı (belli vakti) vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا
2 أَهْلَكْنَا biz yok etmedik ه ل ك
3 مِنْ hiçbir
4 قَرْيَةٍ kenti ق ر ي
5 إِلَّا dışında
6 وَلَهَا olanların
7 كِتَابٌ bir yazısı ك ت ب
8 مَعْلُومٌ bilinen ع ل م
Özel olarak Hz. Peygamber dönemindeki Mekke müşrikleri, genel olarak benzer inançlar benimseyen, benzer tutum ve davranışlar sergileyen topluluklar için yeni bir uyarı anlamı taşıyan bu âyetlerde bireyler gibi bütün uygarlıkların, dinî, etnik vb. toplulukların da sonlu olduğu, her bir uygarlık ve topluluğun, Allah tarafından bilinen belirli bir ömrünün, bir sonunun bulunduğu, bunun ilâhî bir yasa olduğu hatırlatılarak toplumsal hayatı, bu gerçek ışığında tam bir dikkat ve sorumluluk bilinciyle düzenlemek ve sürdürmek gerektiği ima edilmektedir (bu konuda bilgi için bk. En‘âm 6/2).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 332-333

وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  قَرْيَةٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اِلَّا  hasr edatıdır. وَ  haliyyedir.  لَهَا  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. كِتَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  مَعْلُومٌ  kelimesi  كِتَابٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesidir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَهْلَكْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  هلك ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

مَعْلُومٌ ; sülâsî mücerredi  علم  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle, mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Kasr üslubuyla tekid edilmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107)

Mef’ûl olan  مِنْ قَرْيَةٍ ’deki  مِنْ , tekid ifade eden zaid harftir.

اَهْلَكْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

قَرْيَةٍ  ’deki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder. Zaid harf  مِنْ  kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Olumsuz siyakta nekre umum ve şümule işarettir.

وَ ‘la gelen  وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ  cümlesi,  قَرْيَةٍ ’den haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hal cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مَعْلُومٌ , muahhar müsnedün ileyh olan  كِتَابٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için gelen ıtnâb sanatıdır.

Nefiy harfi  مَٓا  ve istisna harfi  اِلَّٓا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr, fiille hal arasındadır.  اَهْلَكْنَا  maksûr/sıfat, hal, maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması da caizdir. O takdirde fâil, o hal  üzere gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. 

Ayette ”Levh-i Mahfuz’da kendileri için yazılmış belli bir vadeleri olmaksızın hiçbir ahaliyi helak etmedik” anlamı,  مَٓا  ve  اِلَّا  ile oluşmuş kasr üslubuyla kesin bir şekilde ifade edilmiştir. 

وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ  [Biz hangi şehri helak ettiysek…] ayetinde mecaz-ı mürsel vardır. Şehirden maksat, oranın halkıdır. Bu mecaz, mahallin söylenmesi ve fakat o mahalde oturanın kastedilmesi kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Hicr Suresi’nde zikredilen  كِتَابٌ , ecel manasındadır ve herkesin malumudur ki ecel inkâr edilemez bir gerçektir. Ayette mevsufu olan cümleye adeta yapışık olan ikinci cümle, tekid için atıf harfiyle gelmiştir. Böylece ecelin inkâr edilme ihtimalini yok etmiştir. Ayrıca daha önce zikredildiği gibi; bu atıf harfi farklılığı da ifade etmiştir. Sanki önce bir kavim zikredilmiş, sonra bu sıfatla mevsuf başka bir kavim zikredilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Levh-i Mahfuz’da yazılmış belli bir eceli vardır.  وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ  istisna cümlesi,  قَرْيَةٍ ‘ye sıfat olarak gelmiştir, aslı ona  وَ ’ın dahil olmamasıdır.  اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ  (Şuarâ’/ 208) ayetinde olduğu gibi. Ancak şeklen hal’e benzediği için mevsufla ilişkisini belirtmek maksadıyla başına  وَ  getirilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Hicr Sûresi 5. Ayet

مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ  ٥


Hiçbir toplum ecelini geçemez ve ondan geri de kalamaz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا ne
2 تَسْبِقُ geçebilir س ب ق
3 مِنْ hiçbir
4 أُمَّةٍ millet ا م م
5 أَجَلَهَا süresini ا ج ل
6 وَمَا ne de
7 يَسْتَأْخِرُونَ geri kalır ا خ ر

مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ

 

Fiil cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَسْبِقُ  damme ile merfû muzari fiildir.  مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  اُمَّةٍ  lafzen mecrur,  تَسْبِقُ  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. اَجَلَهَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَأْخِرُونَ  fiili  نَ ‘nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

يَسْتَأْخِرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  أخر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Fail olan  مِنْ اُمَّةٍ ‘deki  مِنْ  tekid ifade eden zaid harftir. Kelimedeki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder. Zaid harf  مِنْ  kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umuma işarettir.

Aynı üslupta gelen  وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur.

Cümleler arasında ihtibak sanatı vardır. Birinci cümledeki  مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا  ibaresi ikinci cümleden düşürülmüş, sadece  مَا يَسْتَأْخِرُونَ  sözüyle yetinilmiştir.

İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831) 

مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا  cümlesiyle  وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

تَسْبِقُ - يَسْتَأْخِرُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اُمَّةٍ  kelimesine raci zamirin müzekker olması mana itibariyledir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Hiç bir ümmet kendi ecelini aşarak ona bir şey ekleyemez ve ondan önce de vadesi dolmuş gibi yok olmaz. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu ayetleridir: “O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler.” (A’râf, 7/34) (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bundan önce helak edilen eski ümmetlerden her birinin helaki için belli bir vakit olduğu ve onların helakinin Levh-i Mahfuz'da yazıldığı gibi gerçekleştiği beyan edildikten sonra burada da, o ümmetlerden ve diğerlerinden her birinin bir yazgısı olduğu ve o yazgının öne alınmasının ya da geriye bırakılmasının mümkün olmadığı beyan edilmektedir.

Bu makam, onların azabının mutlaka gerçekleşeceğini kuvvetle beyan etmek makamı olduğu halde, ecellerin öne alınmayacağının önce zikredilmesi, tahakkukta bunun önce olması itibariyledir, yahut burada kastedilen, onlar azaba müstahak oldukları halde azaplarının tehir edilmesinin sırrını beyan etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Vahidî şöyle demektedir: “Ayetteki ümmet kelimesinin başında bulunan  مِنْ  tekid için getirilmiş, min-i zaide’dir. Bu senin tıpkı, “Bana, hiç kimse gelmedi” demen gibidir.” Başkaları ise, “Hayır, bu zaid değildir. Zira bu, ba’ziyyet ifade eder. Yani “bir hükmün, bir hakikatin kısımlarından bazısında tahakkuk etmesini ifade eder” demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hicr Sûresi 6. Ayet

وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ  ٦


Dediler ki: “Ey kendisine Zikir (Kur’an) indirilen kimse! Sen mutlaka delisin!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالُوا dediler ki ق و ل
2 يَا أَيُّهَا ey
3 الَّذِي kimse
4 نُزِّلَ indirilmiş olan ن ز ل
5 عَلَيْهِ kendisine
6 الذِّكْرُ Zikir (Kitap) ذ ك ر
7 إِنَّكَ sen mutlaka
8 لَمَجْنُونٌ delisin ج ن ن
“Vahiy”diye çevirdiğimiz zikir kelimesi sözlükte “ezberleme, hatırlama, anma, övme”gibi anlamlara gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de ise –bu sözlük anlamları yanında– özellikle “Allah’ın kullarına gönderdiği uyarı, öğüt, vahiy” vb. mânalarda geçtiği gibi daha önceki bazı kutsal kitaplar (Nahil 16/43; Enbiyâ 21/7, 105) ve –buradaki 6 ve 9. âyetlerde olduğu gibi– özellikle Kur’an için de kullanılmıştır. Nitekim hadislerde Kur’an’ın bir isminin de “zikir” olduğu bildirilir (meselâ bk. Tirmizî, “Sevâbü’l-Kur’ân”, 14). 
 Müşrikler Hz. Peygamber’e, “Ey kendisine vahiy gelen adam!” diye hitap ederken ona vahiy geldiğine inandıkları için böyle konuşmuyor, aksine onunla alay ediyorlardı.
 Müfessirlerin görüşüne göre müşrikler Hz. Peygamber’i mecnun diye itham ederken bunu ya alay maksadıyla mecaz anlamında veya hakikat anlamında söylüyorlardı. Râzî’ye göre (XIX, 158) bu suçlamanın iki sebebi olabilir: a) Vahyin gelişi sırasında Hz. Peygamber’de genellikle kendinden geçmişçesine olağan üstü bir hal görülürdü. Müşriklerin bu hali bir cin çarpması alâmeti saydıkları ve bu yüzden onu delilikle suçladıkları düşünülebilir. b) Peygamber efendimizin Allah tarafından görevlendirilmiş gerçek bir elçi olmasını aklî yönden imkânsız buldukları için peygamberlik iddiasını deli saçması gibi görmüş ve bu yüzden onu delilikle suçlamış olabilirler. 
 Eskiden Arap putperestleri şairlerin cinlerle ilişkisi bulunduğuna, şiirin de böyle bir bağlantının sonucu olarak şairlerin cinlerden aldıkları ilhamın ürünü olduğuna inanırlardı. Bu yüzden, Hz. Muhammed’in çağdaşı olan müşrikler de bir tür şiir kabul ettikleri Kur’an’ı Allah’tan değil, cinlerden aldığını düşünüyorlardı (bk. Enbiyâ 21/5; Sâffât 37/36). Buna göre âyette müşrikler, Hz. Peygamber’i kastederek telaffuz ettikleri “mecnun” kelimesini sözlük anlamında değil, onun cinlerle ilişkisinin bulunduğu anlamında kullanmış olabilirler (Ateş, V, 54).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 333-334

وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul وَ ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, nida ve cevabıdır. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup, damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir. الَّذ۪ي  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

نُزِّلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  عَلَيْهِ  car mecruru  نُزِّلَ  fiiline mütealliktir. الذِّكْرُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı  اِنَّكَ لَمَجْنُونٌ ‘dir. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كَ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مَجْنُونٌ  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُزِّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

مَجْنُونٌ ; sülâsî mücerredi  جنن  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Mütekellimin münadayı ism-i mevsûlle ifade etmesi, muhatabının dikkatini çekme isteğine ve ona tahkir kastına işaret eder. 

Müfred has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sılası olan  نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نُزِّلَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  نُزِّلَ  fiiline müteallik  عَلَيْهِ  car mecruru, sözün onunla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Nidanın cevabı olan  اِنَّكَ لَمَجْنُونٌ  cümlesi, اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

İnkarcılar Hz. Peygamberi mecnun olmakla itham ederken sözlerini isim cümlesi, اِنَّ  ve  لَ  olmak üzere üç tekidle kuvvetlendirmişlerdir.

Kâfirlerin, Hz. Peygamberin kendisine zikir indirilen kişi oluşu ile kendilerince mecnun oluşu özelliklerini söylemeleri taksim sanatıdır.

Onların Resulullah'a (s.a.v) bu şekilde hitap etmeleri, (ey kendisine Kur’an indirilen demeleri); bunu teslim edip inandıkları için değil, fakat Peygamberimizle (s.a.v) alay etmek ve "hiç şüphesiz sen mecnunsun" şeklindeki batıl hükümlerinin gerekçesini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

Bu ayette de kâfirlerin Hz. Muhammed’i (s.a.v) alaya aldıklarını zannederek Kur’an ile ilgili kullandıkları  الذِّكْرُ  kelimesi adeta onların içini boşaltarak kullandıkları kelime olmaktan çıkmış 9. ayetteki  اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Cevabın gecikmesinin sebebi ise araya onların istekleriyle alakalı iki cümlenin girmesidir.

Bu ayette kâfirlerin Muhammed’i (s.a.v) biri Kur’an, biri de meleklerle ilgili iki inkârı dile getirilmiş, Allah (c.c) da onların önce meleklerle sonra da Kur’an ile ilgili düşüncelerine yanıt vermiştir. (İbn ‘Âşûr, VI, s. 20)

Hicr Sûresi 7. Ayet

لَوْ مَا تَأْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ  ٧


“Eğer doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirsene!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَوْ neden
2 مَا
3 تَأْتِينَا bize getirmiyorsun ا ت ي
4 بِالْمَلَائِكَةِ melekleri م ل ك
5 إِنْ eğer
6 كُنْتَ isen ك و ن
7 مِنَ -den
8 الصَّادِقِينَ salihler- ص د ق
Müşrikler güya vahyin geliş şeklini inandırıcı bulmadıkları için Peygamber’den zaman zaman olağan üstülükler göstermesini isterlerdi. Burada da onun peygamberlik davasında doğru olduğunu kanıtlamak için kendilerine melekleri getirmesi gerektiğini, peygamberliğinin doğru olup olmadığını bu meleklerden öğrenmek istediklerini söyleyerek benzer bir istekte bulundukları görülmektedir. Ancak onların asıl maksatları iman edebilmeleri için ikna edici deliller görmek değil, Peygamber’i zor durumda bırakmaktı. Nitekim bir önceki âyette belirtildiği üzere, Peygamber’i mecnun diye itham etmekle bu kötü niyetlerini ortaya koymuşlardı.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 334

لَوْ مَا تَأْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. لَوْ مَا  tahdid harfidir.  تَأْت۪ينَا  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِالْمَلٰٓئِكَةِ  car mecruru  تَأْت۪ينَا  fiiline mütealliktir.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتَ ile başlayan isim cümlesi şart cümlesidir.

كُنْتَ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ  muttasıl zamiri  كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. مِنَ الصَّادِق۪ينَ  car mecruru  كُنْتَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri;  إن كنت من الصادقين في ما تدّعيه فأتنا بالملائكة  (Eğer iddianda sadıksan Bize melekleri getir.) şeklindedir.

لَوْ مَا  ; Tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ifade eder. Mâlekî, Rasfu’l-Mebânî adlı eserinde  لَوْ مَا ’dan bahsederken onun,  لولا  gibi tevbih ve tendîm ifade edemeyeceğini, Arapların bu edatı yalnız tahdid (teşvik) için kullandıklarını söylemiştir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الصَّادِق۪ينَ  ; sülâsî mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ مَا تَأْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

لَوْ مَا  ; Tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ifade eder. Mâlekî, Rasfu’l-Mebânî adlı eserinde  لَوْ مَا ’dan bahsederken onun,  لولا  gibi tevbih ve tendîm ifade edemeyeceğini, Arapların bu edatı yalnız tahdid (teşvik) için kullandıklarını söylemiştir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

أْت۪ي  [geldi] fiili  بِ  harf-i ceriyle kullanıldığında “getirdi” anlamına gelir. Buna tazmin sanatı denir.


اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkip, şart üslubundadır. Vuku bulma ihtimalinin şüpheli veya zayıf olduğu durumlarda kullanılan şart harfi  اِنْ  ve  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, şarttır. 

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın, takdiri  فأتنا بالملائكة   (...bize melekleri getir.) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

كاِن ’nin haberinin hazfi, îcaz-ı hazif sanatıdır. مِنَ الصَّادِق۪ينَ , bu mahzuf habere mütealliktir. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Eğer sen nübüvvet iddianda doğru isen, Allah'ın hikmetine göre senin doğruluğunu ve sıdkını açıkça söyleyen melekler indirilmesi gerekir. Sen bunu yapmadığına göre, sende peygamberlikten hiçbir şey olmadığını anlıyoruz." İşte, bu şüphenin izahı budur. Bunun bir benzeri de, En'âm Suresi’ndeki, "Ona, bir melek gönderilmeli değil miydi? dediler. Eğer biz bir melek gönderseydik, elbette iş bitirilmiş olurdu" (En'âm, 8) ifadesidir. Burada, başka bir ihtimal daha var: Hz Peygamber (s.a.v), eğer buna inanmazlarsa, onları, başlarına azabın gelmesiyle korkutuyordu. Onlar da, azabın inmesini istiyor ve ona, "Senin ve bizim başımıza vadolunan o azabı indirecek olan melekler getirsen ya bize!" diyorlardı. İşte Cenab-ı Hakk'ın, "Senden azabı çarçabuk (getirmeni) isterler. Eğer tayin edilmiş bir vakit olmasaydı o, elbette onlara gelip çatmıştı" (Ankebût, 53) buyurmakla kastetmiş olduğu mana budur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)

Hicr Sûresi 8. Ayet

مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُٓوا اِذاً مُنْظَر۪ينَ  ٨


Biz, melekleri ancak hak ve hikmete uygun olarak indiririz. O zaman da onlara mühlet verilmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا
2 نُنَزِّلُ biz indirmeyiz ن ز ل
3 الْمَلَائِكَةَ melekleri م ل ك
4 إِلَّا olmaksızın
5 بِالْحَقِّ hak ile ح ق ق
6 وَمَا ve olmaz
7 كَانُوا onların ك و ن
8 إِذًا o zaman da
9 مُنْظَرِينَ mühletleri ن ظ ر
“Ceza hükmü” diye çevirdiğimiz âyetteki hak kelimesi İbn Âşûr’a göre burada tam olarak “kesinleşmiş mahkûmiyet, ceza, azap” anlamına gelmektedir (XIV, 19). Nitekim, âyetin “O zaman da onlara artık süre tanınmaz” anlamındaki son bölümü de bunu göstermektedir. Çünkü hayat insanların hak ve hidayeti bulmaları için tanınmış bir mühlet, bir fırsattır. Âyetten anlaşıldığına göre meleklerin gelişiyle azap hükmü de gelmiş olacağından bu mühlet ortadan kalkmış, iptal edilmiş olacaktır. Oysa yüce Allah merhametinin gereği olarak kullarına, ön yargılı ve tepkisel davranışlardan sıyrılarak mâkul düşünüp karar vermelerini mümkün kılan bir ortama kavuşmalarını sağlayacak ölçüde mühlet ve fırsat tanımayı irade buyurmuştur. İşte bunun için de müşriklerin –burada görüldüğü gibi– zaman zaman kendilerini azaba uğratacak talepleri olmuşsa da bu talepler kabul edilmemiştir (bu hususta daha fazla bilgi ve farklı açıklamalar için bk. En‘âm 6/8; Ankebût 29/53-54). 
 İkinci bir yoruma göre âyetteki hak kelimesi Allah’ın melekler gönderme yönündeki hükmünü, kararını, iradesini ifade eder. Buna göre Allah, putperestlerin olur olmaz isteklerine göre melek göndermez; ancak kendi iradesi, hikmeti ve kararı uyarınca gönderir (Şevkânî, III, 139).
 Diğer bir yoruma göre ise buradaki hak kelimesinden maksat, “hikmet ve maslahat”tır. Buna göre âyette, “Biz melekleri ancak hikmet ve iyilik için indiririz; bu sayede melekler size Peygamber’in doğruluğunu kanıtlayan açık seçik kanıtlar gösterip sizi inanmaya mecbur bırakırlar; fakat böyle bir mecburiyet sonucu iman etmenizin bir anlamı kalmaz ve artık bir imtihandan ibaret olan hayatta kalmanız da gereksiz hale gelir. Onun için istediğiniz kabul edilmeyecek, size melekler gelmeyecek” buyurulmaktadır (Zemahşerî, II, 310).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 335

مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ

 

Fiil cümlesidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  نُنَزِّلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. الْمَلٰٓئِكَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  بِالْحَقِّ  car mecruru  الْمَلٰٓئِكَةَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir.

نُنَزِّلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


  وَمَا كَانُٓوا اِذاً مُنْظَر۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اِذاً  cevap harfidir.  مُنْظَر۪ينَ  kelimesi  كَانُٓوا ‘nun haberi olup, nasb alameti  ي  ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

مُنْظَر۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.

مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا  ve  اِلَّٓا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır.  نُنَزِّلُ  maksur/sıfat, بِالْحَقِّ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. 

Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf; sıfat denilen vasfın, mevsuftan başkasında bulunmamasıdır. Yani, onların ertelenmesi sadece o gün içindir. Başka hiçbir şey için değildir.

Fiilin cemi mütekkellim zamirine isnadı meleklere tazim ifade eder.

نُنَزِّلُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

اِلَّا بِالْحَقِّ  [Ancak hak ile] sözü; ancak Kur’an ile anlamındadır, Mücahid’in, risalet ile diye de açıkladığı rivayet edilmiştir. Hasen de; iman etmeyecek olurlarsa, ancak azap ile indiririz, diye açıklamıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


 وَمَا كَانُٓوا اِذاً مُنْظَر۪ينَ

 

Ayet, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)

Cevap harfi  اِذاً, burada amel etmemiştir. 

كَانُ ’nin haberi olan  مُنْظَر۪ينَ, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

الْحَقِّ ‘nın vahiy yahut azap olduğu da söylenmiştir.  اِذاً  onlara cevaptır ve mukadder şartın cezasıdır yani ‘’Melekler indirseydik onlara süre tanınmazdı’’ demektir. (Beyzâvî)

مُنْظَر۪ينَ  (kendilerine mühlet verilenler) ile 10. ayetin sonundaki  الْاَوَّل۪ينَ  (Evvelkiler) ile 12. ayetin sonundaki الْمُجْرِم۪ينَ  (Suçlular) gibi kelimelerde, kulağı etkileyen seci vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Cenab-ı Hakk’ın, [kendilerine mühlet verilmez] ifadesinin manası, “Eğer melekler indirilirse, onlara zaman yani mühlet tanınmaz. Çünkü, meleklerin inmesi ile, mükellefiyet sona erer”. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hicr Sûresi 9. Ayet

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ  ٩


Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّا şüphesiz
2 نَحْنُ biz
3 نَزَّلْنَا indirdik ن ز ل
4 الذِّكْرَ O Zikri (Kitap)ı ذ ك ر
5 وَإِنَّا ve elbette biziz
6 لَهُ O’nun
7 لَحَافِظُونَ koruyucuları ح ف ظ
Zikir kelimesi, sûrenin ilk âyetinde geçen ve ikisi de özellikle Hz. Peygamber’in muhatap olduğu ilâhî vahiy için kullanılan Kur’an ve kitabı ifade etmektedir. Bu sebeple burada zikir kelimesini vahiy diye çevirmeyi uygun bulduk.
 Yukarıda 6. âyette müşrikler alaylı bir ifadeyle, Hz. Muhammed’e vahiy diye bir şey gelmediğini ima etmişler ve onun bir mecnun olduğunu, dolayısıyla vahiy dediği sözlerin Allah’tan değil cinlerden geldiğini veya söylediklerinin hakikatle ilgisi bulunmayan deli saçması olduğunu ileri sürmüşlerdi. İşte burada “Kesin olarak bilesiniz ki bu vahyi kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz” buyurularak onların bu iddiası açıkça reddedilmektedir. Şu halde burada “zikir”den maksat vahiy, korumadan maksat da vahiy sürecinde âyetlerin ilâhî olma özelliğini bozacak şekildeki herhangi bir dış etkiden vahyin korunmasıdır. Böylece –bağlamı da dikkate alındığında– âyette esas itibariyle müşriklerin vahye yönelik itirazları reddedilmekte, vahyin Allah’tan geldiği ve ona asla herhangi bir ilâvenin söz konusu olmadığı ve olamayacağı bildirilmektedir.
 Bununla birlikte Taberî, âyeti “Biz muhakkak ki Kur’an’ı koruyup içine onun aslında bulunmayan bir ifadenin, bir yanlışın karışmasını veya hükümlerinde, hadlerinde, farzlarında bir eksiklik meydana getirilmesini engelleyeceğiz” şeklinde açıklamış (XIV, 7); âyetteki korumayı münhasıran gelecekte vuku bulması muhtemel bir müdahaleye karşı koruma şeklinde anlayan bu yorum, müfessirlerin ve diğer âlimlerin büyük çoğunluğunca da benimsenmiştir. Buna göre daha önceki kutsal kitapların mâruz kaldığı ve genellikle tahrif terimiyle ifade edilen eksilme, değişme, bozulma, kaybolma gibi haller Kur’an’ın başına gelmeyecek; Kur’an, Peygamber’e geldiği şekliyle kıyamete kadar varlığını ve orijinalitesini koruyacaktır. Çünkü Kur’an’ı resulüne indiren Allah, onu koruyacağını da vaad etmiştir ve O’nun vaadi haktır, kesindir. Nitekim, yazılı kültürün yaygın bulunmadığı bir ortamda gelmiş olmasına rağmen, Allah’tan geldiği ve yazıya geçirildiği şekliyle korunabilmiş tek kutsal metin Kur’an’dır. Peygamber’in ağzından söz olarak dışa yansıdığı günden bugüne kadar bütün müslümanlar Kur’an’ı korumayı en kutsal görev bilmişler; başlangıçta daha çok ezberleyerek, sonraları da hem ezberleyip hem de yazıya geçirerek aslî şekliyle bugüne aktarılmasını sağlamışlardır. Her türlü yazım imkânlarının geliştiği, özellikle bilgisayar ortamının doğduğu günümüzde ve bundan sonraki dönemlerde ise kuşkusuz Kur’an metninin korunması daha kolay olacaktır.
 Bu âyetin, sûrelerin başındaki “besmele”lerin ilgili sûrenin bir parçası ve dolayısıyla ilk âyeti olduğuna güçlü bir delil teşkil ettiğini düşünenler olmuştur. Aksi halde bunların o sûrelerin başına sonradan eklendiğini kabul etmek gerekir ki böyle bir ekleme de konumuz olan âyetin hükmüne aykırıdır (Râzî, XIX, 166). Ancak bunun Kur’an’ın korunmuşluğu üzerine aşırı hassasiyetten kaynaklanan isabetsiz bir yorum olduğu kanaatindeyiz.
 Âyetin “…ve onu mutlaka koruyacak olan da yine biziz” kısmında, korunacağı bildirilenin Hz. Peygamber olduğuna dair görüşler de vardır. Nitekim yüce Allah, son derece elverişsiz şartlar içinde ortaya çıkıp İslâm’ı yaymaya çalışan resulünü pek çok zorluğa, amansız düşmanların baskı ve zulümlerine karşı korumuş ve sonuçta hiçbir peygamberin ulaşamadığı genişlikte başarılar gerçekleştirmesini sağlamıştır. Kuşkusuz Peygamber’in korunması, dolaylı olarak vahyin de korunması anlamını içerdiğinden her iki yorumu birleştirmek mümkündür.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 335-337

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Munfasıl zamiri  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِنَّ ’nin Ismini tekid eder. نَزَّلْنَا  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

نَزَّلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا   fail olarak mahallen merfûdur. الذِّكْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.  

Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar. Ayet lafzi tekid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَزَّلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 


 وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

ناَ  mütekelim zamiri,  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَهُ  car mecruru  حَافِظُونَ ‘ye mütealliktir.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. حَافِظُونَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

حَافِظُونَ  ; sülâsî mücerredi  حفظ  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ve fasıl zamiri ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haberin اِنَّ  ile tekidi, habere ihtimam içindir. Fasıl zamiri  نَحْنُ , lafzî tekid olarak haberdeki ihtimamı artırmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, İnsan/23) 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  نَزَّلْنَا الذِّكْرَ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. Müsnedin, mazi fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder.

Mef’ûl olan  الذِّكْرَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ , fasıl zamiri, ve isnadın tekrarı olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

نَزَّلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Bu ayet-i kerimenin öncesinde yer alan  وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّ كْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ [Dediler ki: ‘Ey kendisine Zikir (Kur’an) indirilen kimse! Sen mutlaka delisin!’] (Hicr 15/6) ayetinden anlaşıldığına göre bazı kâfirler Hz.Muhammed’e Zikrin (Kur’an’ın) Allah’tan indiğini inkâr ettiler ve onunla alay ettiler. Onun peygamber olmadığını iddia ederek sanki şöyle dediler. Ey müfteri! Allah sana Zikri indirmedi. Senin Allah’tan olduğunu iddia ettiğin Kur’an ondan değil bilakis cinlerin sana telkinidir. Sen mecnunsun. 

“İşte  اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ  ayeti, onların inkâr ve alaylarına karşılık bir cevaptır. Bunun içindir ki birçok yönden tekid edilmiştir.” Şöyle ki, ibare devamlılık (istimrar) ifade eden isim cümlesi şeklinde gelmiş, tahkik anlamı içeren  اِنَّ  edatı ile başlamış,  اِنَّ ‘nin ismi ile haberi arasına fasl zamiri  نَحْنُ  girmiş, tazim için müfred yerine cemi zamirleri getirilmiştir.

Allah Teâlâ bu ayet-i kerimeyle Kur’anı bizzat kendisinin indirdiğini ve onu himayesine aldığını ifade ederek ona dil uzatılmasının yolunu kapatmış, onu insan sözüne benzemeyen mucizevi bir kelam olarak indirmekle her türlü tahrif, ziyade ve noksanlıktan koruduğunu ve koruyacağını çeşitli tekid vasıtaları kullanarak beyan buyurmuştur. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Cenab-ı Hakk’ın “Kur’an’ı biz indirdik, biz” ifadesine gelince, bunun sıygası her ne kadar cemi ise de, bu tazim ve ululuğu izhar etme esnasında, hükümdarların söylemiş olduğu söz kabilindendir. Çünkü, onlardan birisi bir iş yapsa veya bir söz söylese, “Biz şöyle yaptık; biz şöyle söyledik” derler. Burada da böyledir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînafa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  لَهُ  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak ve ihtimam için, amili olan  لَحَافِظُونَ ‘ye takdim edilmiştir. 

Müsned olan  حَافِظُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

وَ , itiraziyyedir.  لَهُ ’ deki zamir  الذِّكْرَ ‘ye racidir. Müteallakı olan  لَحَافِظُونَ ’deki  لَ , zayıf olan amilin amelini takviye içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَهُ  car mecrurundaki zamir, yukarıda geçen “zikr”e veya Hz. Muhammed’e râcidir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hicr Sûresi 10. Ayet

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ  ١٠


Ey Muhammed! Andolsun, senden önceki topluluklara da peygamber gönderdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 أَرْسَلْنَا elçiler gönderdik ر س ل
3 مِنْ
4 قَبْلِكَ senden önceki ق ب ل
5 فِي içine
6 شِيَعِ milletlerin ش ي ع
7 الْأَوَّلِينَ geçmiş ا و ل
“Topluluklar” diye çevirdiğimiz şiya‘ kelimesi, kök anlamı “çoğalma, güçlenme, yayılma” şeklinde olan şîanın çoğuludur. Şîa terim olarak, “üyelerinin birbirlerinden güç ve moral aldıkları, belirli bir birlik ve bütünlük oluşturan topluluk, ümmet” veya “bir görüş ve anlayış üzerinde birleşenlerin oluşturduğu grup, fırka” anlamına gelir (Râgıb el-İsfahânîel-Müfredât, “şya” md.; Zemahşerî, II, 311).
 Âyette, putperestlerin inat ve inkârları yanında, onların “Ey kendisine vahiy gelen adam! Sen kesinlikle bir mecnunsun!” gibi küstahça söz ve davranışlarına muhatap olan ve bundan dolayı üzülen Hz. Peygamber’i teselli etmek üzere, bu tür davranışların yeni bir şey olmadığı, eski peygamberlerin de böyle davranışlarla karşılaştıkları, alay ve hakarete mâruz kaldıkları bildirilmektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 338

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  mukadder kasemin cevabına gelen muvattie harfidir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِكَ  car mecruru  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ف۪ي شِيَعِ  car mecruru mukadder mef’ûlun mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri;  أرسلنا رسلا في شيع (Topluluklar arasında resullerimizi gönderdik.) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. الْاَوَّل۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.    

اَرْسَلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Kasem üslubundaki terkipte لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi  اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اَرْسَلْنَا  fiillinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

ف۪ي شِيَعِ  car mecruru,  اَرْسَلْنَا  fiilinin, takdiri  رسلا  olan mukadder mef’ûlünün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayette hazif vardır, takdiri şöyledir: “Biz senden önce nice peygamberler gönderdik.” ارْسَال  fiili “Peygamberler” tabirine delalet ettiği için, hazf edilmiştir. 

قَبْلِكَ - الْاَوَّل۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ferrâ şöyle der:  شِيَعِ  kelimesi, taraftarlar demek olup, müfredi, شيعة  lafzıdır.  شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ  tabiri, tıpkı حق اليقين  ve  جانب القريب  ve  دين القيّم  ifadelerinde olduğu gibi, sıfatın mevsûfuna izafeti kabilindendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hicr Sûresi 11. Ayet

وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  ١١


Onlar kendilerine gelen her peygamberle alay ediyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا
2 يَأْتِيهِمْ onlara gelmezdi ا ت ي
3 مِنْ hiçbir
4 رَسُولٍ elçi ر س ل
5 إِلَّا
6 كَانُوا olmadıkları ك و ن
7 بِهِ onunla
8 يَسْتَهْزِئُونَ alay ediyor ه ز ا

وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَأْت۪يهِمْ  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

مِنْ  harf-i ceri zaiddir. رَسُولٍ  lafzen mecrur,  يَأْت۪يهِمْ  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  cümlesi,  يَأْت۪يهِمْ ‘deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا  ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiiline mütealliktir. يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.

يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek südâsi mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsî fiili  هزأ ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  اَرْسَلْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi sıygadan muzari sıygaya iltifat sanatı vardır.

Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Fail konumundaki  رَسُولٍ  ‘e dahil olan  مِنْ , tekit ifade eden zaid harftir.

مَٓا  nefy harfi ve  اِلَّا  istisna harfiyle oluşmuş kasr, hal sahibi ile hali arasındadır.  يَأْت۪يهِمْ  fiilinin mef’ûlü olan  هِمْ  mevsuf/maksûr, hal cümlesi olan  كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  sıfat/maksûrun aleyh, olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır.

Peygamberimize, kendisinden önceki peygamberlerin de benzer şeyleri yaşadıkları, tereddüte yer bırakmayacak şekilde bildirilmiştir.

Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

كَان ’nin haberi olan  يَسْتَهْزِؤُ۫نَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. 

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِه۪  car-mecruru kasır ifadesi için amiline takdim edilmiştir.

İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. بِه۪  mevsûf/maksûrun aleyh, يَسْتَهْزِؤُ۫نَ  sıfat/ maksûr olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

Mecrurun,  يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ’ye takdimi mübalağa için kasr ifade eder. Alay etmekten başka hiçbir işleri yokmuş gibi, resulleriyle alay ediyorlardı. Öyleki bu durum onların huyu haline gelmişti. Onların alaylarındaki mübalağayı ifade etmek için cümle takdim kasrıyla tekid edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet, Peygamberimize bir tesellidir. Yani, ‘’Bu müşriklerin sana yaptıklarının bir benzeri, senden önce gelen peygamberlere de yapılmıştır’’ demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Hicr Sûresi 12. Ayet

كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۙ  ١٢


Aynı şekilde (onların tutumlarına uygun olarak) biz onu suçluların kalbine sokarız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَذَٰلِكَ işte böyle
2 نَسْلُكُهُ onu sokarız س ل ك
3 فِي içine
4 قُلُوبِ kalbleri ق ل ب
5 الْمُجْرِمِينَ suçluların ج ر م
Suçluların yani inkârcıların kalplerine yerleştirilen şeyin ne olduğu sorusuna bağlı olarak 12. âyete tefsirlerde iki değişik mâna verilmiştir: a) “İşte o ‘zikr’i yani ilâhî mesajı, Kur’an’ı suçluların kalplerine böyle yerleştiririz.” b) “İşte inkârcılık, putperestlik ve peygamberlerle alay etme sapkınlığını suçluların kalplerine böyle yerleştiririz.”
Ancak sûrenin ilk âyetlerinin asıl konusu Kur’an olduğundan bu âyetlerdeki zamirlerden de Kur’an’ın anlaşılması daha isabetlidir. Nitekim müfessirler 13. âyete “…hâlâ Kur’an’a inanmamaktadırlar” şeklinde anlam vermişlerdir. Şu halde ilk şıktaki yorum daha isabetlidir. Bu yüzden biz de meâlinde bu görüşü tercih ettik.
 Sonuç olarak yukarıdaki tercihlere göre bu iki âyette Allah Teâlâ şöyle buyurmuş olmaktadır: “Peygamber ve ilâhî mesaj karşısındaki inkârcı ve alaycı tavırlarıyla kendilerini suçlu duruma düşüren Arap müşriklerinin kalplerine Kur’an’ı işte böyle yerleştiririz; yani onu işitmelerini, bildikleri dilden konuştuğu için onu anlamalarını, özelliklerini kavramalarını sağlarız; ama yine de tasdike yanaşmazlar, iman etmezler. Halbuki öncekilerin sünneti yani eski kavimleri cezalandıran ilâhî yasa da uygulanmıştır; onlar, eski milletlerin inkârcılıkları, peygamberleriyle alay etmeleri yüzünden başlarına neler geldiğini de bilmektedirler. Ama bundan ibret ve ders almaları gerekirken yine de inkârlarında ısrar ederler.” Allah’ın, Kur’an’ı onu dinleyen putperestlerin kalplerine yerleştirmesi yani onu işitip bilgilenmelerini sağlaması, âhirette artık onların, “Biz Kur’an’ı duymadık, bilgi sahibi olmadık” gibi bir mazeret ileri sürmelerini de imkânsız hale getirmiştir (İbn Âşûr, XIV, 24-25).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 338-339
سلك Seleke : سُلُوكٌ yola koyulup yolda gitmektir. Bu köke ait fiil (سَلَكَ) İki manada kullanılır: Birincisi yol tutmak; ikincisi ise yola sokmaktır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri meslek, sülûk, sâlik ve silktir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. كَ  harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili  نَسْلُكُهُ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

نَسْلُكُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي قُلُوبِ  car mecruru  نَسْلُكُهُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْمُجْرِم۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُجْرِم۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

كَذٰلِكَ , amili  نَسْلُكُهُ  olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir. 

Teşbih harfinin dahil olduğu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın hükümlerine işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  ف۪ي قُلُوبِ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûl olan  الْمُجْرِم۪ينَۙ ’ye takdim edilmiştir.

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen işaret ismi ile  ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhân/54, c. 5, s. 177, 205)

ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mücrimlerin duygularına nüfuz etmekteki derecenin ifadesi için bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

نَسْلُكُهُ ف۪ي قُلُوبِ  ifadesi istiaredir. Çünkü  سلك ‘in asıl anlamı, ‘’bir şeyi, diğer bir şeyin içine zorla sokmak’’ veya ‘’iki şeyden birini dar olan diğerine sokmak’’tır. Allah Teala’nın  مَا سَلَـكَكُمْ ف۪ي سَقَرَ   [Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?] Müddesir  42. ayet birinci manaya göredir ki, ‘’Oraya girmeyi hoş görmemenize rağmen sizi oraya zorla sokan nedir?‘’ demektir.

Yine bu manadan olarak inci dizilen ipe de  سلك  adı verilmiştir. Çünkü çoğunlukla incilerin delikleri ona dar gelip sıkışırlar. Bu durum sabit olduğuna göre, (söz konusu) ayetle kastedilen mana şöyle oluyor: ‘’Mücrimlerin kalpleri istemese de, göğüsleri ondan dolayı daralsa da, sözü onlara duyurmak, onları buna yönlendirmek suretiyle kalplerine ulaştırırız.’’ Burada gerçekten bir şeyin diğer bir şeyin içine girmesi diye bir durum söz konusu değildir. Sadece bununla kastedilen, kendilerinin istememesine rağmen kulaklarının o sözü duyup kalplerine ulaştırması, sokmasıdır. Bu durumda sanki bu söz, istekleri ve seçimleri olmaksızın kalplerine zorla sokulmuş bir şey gibi olmuştur. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

En doğru tevil  نَسْلُكُهُ  ifadesindeki  ه۪  zamirinin, “Kur’an” manasında olan “zikr”e raci olmasıdır. Çünkü, Allah Teâlâ, bu ayetten önce, “Kur’an’ı biz indirdik, biz” (Hicr. 9); bundan sonra da, “Biz böylece onu… sokarız” buyurmuştur. Yani, “işte böylece biz, o Kur’an’ı mücrimlerin kalbine sokarız” demektir ki, bu da, “Allah Teâlâ’nın bu Kur’an’ı onlara duyurması, onların kalplerinde Kur’an’ın ezberlenmesi ve manalarını bilip anlamayı yaratması” anlamındadır. Cenab-ı Hak bu hallere rağmen, onların cahil olmaları ve ısrarları sebebiyle, o Kur’an’a, o zikre inatları ve cehaletleri yüzünden inanmadıklarını beyan buyurmuştur ki, işte onların alabildiğince zemmedilmelerini gerektiren bu olmuştur.

Ayetteki  كَذٰلِكَ  tabirinin manası, “Biz şunu şunu yaptığımız gibi, bu sokma işini de yapıyoruz” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hicr Sûresi 13. Ayet

لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ  ١٣


Önceki milletlerin (helâkine dair Allah’ın) kanunu geçmiş iken onlar buna (Kur’an’a) inanmazlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 يُؤْمِنُونَ inanmazlar ا م ن
3 بِهِ ona
4 وَقَدْ elbette
5 خَلَتْ geçtiği halde خ ل و
6 سُنَّةُ sünneti س ن ن
7 الْأَوَّلِينَ öncekilerin ا و ل

لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ‘nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir.

وَ  istînâfiyyedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  خَلَتْ  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تۡ  te’nis alametidir. سُنَّةُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır.  الْاَوَّل۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.

Veya cümle, …نَسْلُكُهُ  cümlesi için tefsiriyyedir. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 

وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ  cümlesi, tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mazi fiile dahil olan  قَدْ , olayın vukuunun kesinliğine delalet eder.

Müsnedün ileyhin izafetle marife olması veciz ifade kastına matuftur.

سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ  ifadesinde, sıfatın mevsufuna izafeti söz konusudur.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ  [öncekilere uygulanan ilâhi kanun], yani onlar Allah’ın peygamberlerini ve kendilerine inzal edilen zikri yalanladıkları vakit Allah’ın onları helak etme konusunda izlediği yol. Bu ifade Mekke halkına, yalanlamalarına karşılık bir tehdittir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t -Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Cenab-ı Hakk’ın ”Nitekim bu ilâhi kanun daha önceki inkârcılar hakkında da böyle câri olmuştur” ifadesine gelince, bu hususta iki görüş bulunmaktadır:

a) Bu, Mekke kâfirleri için bir tehdittir. Buna göre “Allah’ın sünneti ve yasası, geçmiş ümmetler içinde peygamberleri yalanlayanları helak etmesi suretinde tecelli etmiştir” denilmek istenmiştir.

b) Bu Zeccâc’ın görüşü olup, buna göre ayetin manası, “Allah’ın öncekiler hakkındaki kanun ve muamelesi o mücrimlerin kalplerine küfür ve dalaleti sokmak biçiminde tezahür etmiştir” şeklindedir. Bu, lafzın zahirine daha uygundur. (Fahreddin er-Râzî)

Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu halde, onlar buna yine de inanmazlar.

“Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu halde” yani, kâfirlerin helak edilmesi şeklindeki ilahi sünnet geçtiğine göre, bunların da helak oluşları ne kadar yakındır.

“Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu halde” ayetinin bunların yalanlamaları, küfür ve inkâr etmeleri gibi, öncekiler de küfür ve inkâra saptıklarından dolayı, bunlar da işte öncekilere uymaktadırlar, diye de açıklanmıştır. ((Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Hicr Sûresi 14. Ayet

وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ فَظَلُّوا ف۪يهِ يَعْرُجُونَۙ  ١٤


14-15. Ayetler Meal  :   
Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıkmaya koyulsalar, yine “Gözlerimiz döndürüldü, biz herhâlde büyülenmiş bir toplumuz” derlerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ şayet
2 فَتَحْنَا açsak da ف ت ح
3 عَلَيْهِمْ onlara
4 بَابًا bir kapı ب و ب
5 مِنَ -ten
6 السَّمَاءِ gök- س م و
7 فَظَلُّوا olsalardı ظ ل ل
8 فِيهِ oraya
9 يَعْرُجُونَ çıkacak ع ر ج
Başka bazı âyetlerde ifade buyurulduğu gibi müşrikler, güya Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik etmek için onun ilâhî kelâmı kendilerine okuyup duyurmasını yeterli bulmamışlar, ayrıca gökten kendilerine okuyacakları bir kitap (İsrâ 17/93) veya “açılmış sayfalar” (Müddessir 74/52) indirilmesi gibi isteklerde bulunmuşlardır. İşte burada “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar yine de ‘Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmıştır’ derler” buyurularak müşriklerin asıl amaçlarının gerçeği öğrenip ona inanmak olmadığına, aksine onların, bu istekleriyle güya Hz. Peygamber’i zor durumda bırakmayı amaçladıklarına işaret edilmektedir. Kezâ, En‘âm sûresinde (6/7-8), “Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik de onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de o inkârcılar, ‘Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değil’ derlerdi. ‘Ona bir melek indirilseydi ya!’ dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi” buyurularak aynı hakikate dikkat çekilmektedir. Nitekim Hz. Âişe, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve diğer samimi insanlar Resûlullah’ın dürüstlüğünü, Kur’an âyetlerinin ihtiva ettiği açık seçik gerçekleri dikkate alarak iman ederken; nefislerinin gururuna kapılan, Kur’an’ın getirdiği yüce ilkelerin, kendilerinin veya kabilelerinin çıkarlarını zedeleyeceğini düşünen ve Câhiliye taassubunda direnen inatçı kimseler çeşitli bahaneler ileri sürerek, sonunda hiçbir mantıkî gerekçe bulamadıkları için Kur’an’ın “büyü” (En‘âm 6/7), Hz. Peygamber’in de “kâhin veya mecnun” (Tûr 52/29) olduğu yönünde tutarsız, keyfî ve hakikatten uzak ithamlarda bulunmuşlardır.
 Müşriklerin vahiy karşısındaki ön yargılı tutumlarının tanıtıldığı âyetler, inkâr psikolojisinin bir özelliğini ortaya koyması bakımından ilgi çekicidir. Normal ve ön yargısız bir insan genellikle karşılaştığı yeni bir görüş, inanç veya iddiayı ölçüp tartar; üzerinde düşünüp taşınır; söz konusu iddiayı mahiyetine göre akıl ve iz‘an ölçülerine vurarak sonunda kabul veya reddeder; ya da kesin bir sonuca varamamışsa ihtimal noktasında bırakır. Halbuki, ilâhî mesaj karşısında zihinleri peşin hükümlere kilitlenip kalmış olanlar, bu suretle bağımsız ve tarafsız düşünme imkânından da kendilerini mahrum bırakmış oldukları için, aklî ve mantıkî deliller şöyle dursun, mûcizevî delillerle karşılaşacak olsalar, meselâ âyette buyurulduğu gibi gökten (yani metafizik âlemden) bir kapı açılıp oraya yükseltilseler de vahyin bildirdiklerini yahut vahyi getiren meleği açık seçik gözleriyle görseler, bunu bile hemen göz boyama, büyü gibi temelsiz iddialarla reddederler. Gerçekte ise asıl Arap müşriklerinin kendileri –başta putperestlikleri olmak üzere– yığınla hurafelere inandıkları halde İslâmiyet’in ortaya koyduğu ve insan oğlunun akıl, mantık ve tecrübeleriyle, kalp ve vicdanının talepleriyle uyuşan, kısaca insanın aslî fıtrat ve tabiatına tam bir uygunluk teşkil eden hükümlerini bir çırpıda inkâr etmeleri, hemen her devirde görülebilen bir zihin, muhâkeme ve hatta ahlâk bozukluğudur. Çünkü haklı gerekçelere dayanmayan red ve inkâr tavrı zihnî bir kusur olmanın yanında bir erdemsizliktir. Erdemli insan, peşin hükümlerle karar vermekten, duygusal ve tepkisel davranmaktan kurtulabilmiş, daima adaleti ve gerçekliği ilke edinebilmiş olan kimsedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 339-340
عرج Arace : عُرُوجٌ yukarıya doğru yükselmektir. Mi’rac gecesine bu ismin verilmesi, (مِعْراجٌ) o gecede duaların yukarı doğru yükselmesinden dolayıdır. Kuran-ı Kerim’de geçen ve aynı zamanda bir sure ismi de olan مَعارِجٌ dereceler/merdivenler manasındadır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Mirac’dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ فَظَلُّوا ف۪يهِ يَعْرُجُونَۙ

 

وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. فَتَحْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  فَتَحْنَا  fiiline mütealliktir.  بَاباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru   بَاباً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ظَلُّوا  istimrar (devamlılık) fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder.

ظَلُّوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. ظَلُّوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. ف۪يهِ  car mecruru  يَعْرُجُونَ  fiiline mütealliktir. يَعْرُجُونَ  cümlesi, ظَلُّوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.  

يَعْرُجُونَ  fiili  نَ ‘nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ فَظَلُّوا ف۪يهِ يَعْرُجُونَۙ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Şart üslubundaki terkipte müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden  لَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ  cümlesi, şarttır. Şartın cevabı sonraki ayettir.

فَتَحْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فَتَحْنَا  fiiline müteallik  عَلَيْهِمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

بَاباً  ’deki nekrelik, nev ve tazim ifadesi içindir.

فَظَلُّوا ف۪يهِ يَعْرُجُونَ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

İstimrar ifade eden nakıs fiil  ظَلَّ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

ظَلُّ ’nin haberi olan  ف۪يهِ يَعْرُجُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi ve hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. ف۪يهِ   car mecruru kasr ifadesi için (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) amili olan  يَعْرُجُونَ ’ye takdim edilmiştir.

Cümledeki iki tekit hükmündeki kasr car-mecrur ve amili arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. ف۪يهِ , mevsûf/maksûrun aleyh, يَعْرُجُونَ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

يَعْرُجُونَ  ve  السَّمَٓاءِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Arapça’da  عروجُ , yükselmek demektir. Kişinin üzerine basarak yukarıya çıkmış olduğu merdivene  مَٓعْرج  denilmesi bundandır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
Hicr Sûresi 15. Ayet

لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟  ١٥


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَقَالُوا derlerdi ق و ل
2 إِنَّمَا herhalde
3 سُكِّرَتْ döndürüldü س ك ر
4 أَبْصَارُنَا gözlerimiz ب ص ر
5 بَلْ doğrusu
6 نَحْنُ biz
7 قَوْمٌ bir topluluğuz ق و م
8 مَسْحُورُونَ büyülenmiş س ح ر

لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟

 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır. 

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli  اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا  ’dur.  قَالُٓوا  fiilinin mef‘ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اِنَّمَا , kaffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.

سُكِّرَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. اَبْصَارُنَا  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim  zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  قَوْمٌ  haber olup damme ile merfûdur. مَسْحُورُونَ۟  kelimesi  قَوْمٌ  sıfatı olup, ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

بَلْ , idrâb ve atıf harfidir. Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb/  اِضْرَابْ  denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada, yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سُكِّرَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سكر ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

مَسْحُورُونَ  ; sülâsî mücerredi  سحر  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا 

Önceki ayetteki şartın  لَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا  cümlesi, اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّمَا  ile kasır üslubu, kâfirlerin sözlerinde çok kararlı olduklarına işaret eder.  سُكِّرَتْ  sıfat/maksûr, اَبْصَارُنَا  mevsuf/maksûrun aleyh olarak, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

اِنَّمَا  edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap  konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

سُكِّرَتْ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا  ifadesinde  سكر ’in aslı, Arapların  سَكَرَتْ اَلشَّيئُ  sözlerinden alınmıştır ki, ‘’Onun süregelen akış yolunu kestim’’ demektir. Onların  سَكَرَتْ اَلْمَاءُ  sözleri de bu anlamla ilgilidir; ‘’Suyun akış yolunu çevirdim’’ demektir. Yine rüzgârın esmesi kesilip dindiğinde de  سَكَرَتْ اَلرِّيحُ  derler. Şu halde buradaki şeddeli şeddesiz olarak  سَكَرَتْ اَبْصَارُنَا  ifadesinin anlamı şöyle oluyor: ‘’Görüş alanımızda bir engel ortaya çıktı ve bu engel, gözlerimizin eşyayı gerçek varlığıyla algılamasına, onların asli şekil ve görüntüleriyle görmesine mani oldu.’’ Onlar bu sözleriyle suların akış ve gidiş yollarına set çekilip akışlarının kesilip engellendiği gibi gözlerinin de bağlanıp, eşyayı hakikati üzere görmesinin engellendiğine işaret ediyorlar. Ebu Ubeyde  سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا  ifadesinin anlamının ‘’gözlerimiz perdelendi’’ demek olduğunu söylemiştir ki mana aynıdır. Çünkü perdeler gözlerinin eşyaya nüfuz etmesine, bakışlarının serbestçe hedefe yönelmesine engel teşkil eder. (Şerîf er- Radî, Kur’an Mecazları)

İbn Kesir, şeddesiz olarak,  سُكِرَتْ  şeklinde okurken, diğer kıraat imamları, كِّ ‘nin şeddesiyle  سُكِّرَتْ  şeklinde okumuşlardır. Vahidî şöyle der:  سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا  cümlesinin anlamı, ”Büyü ile gözlerimiz perdelendi ve engellendi, kapandı” şeklindedir. Bu, dilcilerin görüşüdür. Onlar şöyle demişlerdir: Bunun aslı, su fışkırmasın diye yarığı ve çatlağı tıkamak manasına gelen  الْسُكِّرَ  kelimesinden gelmektedir. Böylece sanki o gözler, tıpkı seddin suyun akışına mani olması gibi bakıştan men edilmiş olurlar. Bu fiili şeddeli okumak ise aynı mananın daha fazlasını iktizâ etmektedir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟

 

Cümle mekulü’l-kavle dahildir.  

بَلْ  idrâb harfi, intikal içindir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. نَحْنُ  mübteda, قَوْمٌ  haberdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَسْحُورُونَ  kelimesi  قَوْمٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır

سُكِّرَتْ  ve  مَسْحُورُونَ  kelimeleri arasında cinas ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

بَلْ  atıf edatlarından bir tanesidir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Hasr ( اِنَّمَا ) ve idrâb (بَلْ ) kelimelerinin birleşmesi şunu kesin olarak göstermektedir ki, gördükleri şey gerçek dışıdır, hatta batıldır, bir çeşit sihir ile hayal görmüşlerdir.(Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

 
Günün Mesajı
Kur'ân metni, bizzat Hz. Peygamber aleyhissalâtü vesselâm zamanında dört farklı yolla korunuyordu: -Hz. Peygamber, inen her bir âyeti vahiy kâtiplerine yazdırıyor ve Kur'ân'ın neresine konacaksa, oraya koyduruyordu. -Sahabe içinde pek çokları Kur'ân'ı ezberliyordu. -Kur'ân'dan okumak namazda farz olduğu için, bütün Sahabiler Kur'in'dan mutlaka bazı yerleri ezberliyorlardı. Özellikle Peygamber Efendimiz ve Sahabe-i kiram sünnet ve nafile namazlarda kıraati uzun tutmaya dikkat ederlerdi. -Okuma-yazma bilen pek çok Sahabe, meselâ Hz. Ali, İbn Mesud, Ubeyy ibn Kab, İbn Abbas, Ebü Musa el-Eş'ari, Enes ibn Mâlik, Hz. Ayşe, Ümm-ü Seleme, Zeyd ibn Sabit, Abdullah ibn Zübeyr, Salim ve Abdullah ibn Amr, kendilerine Kurân nüshaları yazmış veya yazdırmışlardı.
Sayfadan Gönüle Düşenler

[[Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kur’an Yolu Meal ve Tefsir’inden alıntı: Hicr Suresi 2. ayeti (Zaman olacak, inkar edenler, “Keşke müslüman olsaydık!” diye hayıflanacaklar.) için şöyle bir bölüm geçmektedir:

“Râzî’nin Zeccâc’a isnat ettiği ve benimsediği “İnkârcı kişi, bir azap manzarasıyla karşılaştığında, müslümanın güzel bir durumunu gördüğünde hep kendisinin de müslüman olmadığına hayıflanacaktır.” şeklindeki yorum en isabetli olanıdır. Aslında, âyetin ilk muhatapları Hz. Peygamber’e karşı ilk direnişte bulunup inkâra sapan Mekke müşrikleri olduğuna göre onlar bu pişmanlık halini ilk defa daha Peygamber efendimiz Mekke’yi fethettiği, dolayısıyla müşriklerin müslümanlar karşısında bir daha ayağa kalkamayacak şekilde yıkılıp gittiklerini gördükleri zaman yaşamışlardır; kuşkusuz âhirette müslümanların nâil olacağı nimetleri gördüklerinde onlara daha çok yerinecekler, ettiklerine daha çok pişman olacaklardır.”]]

Allah’a teslim oldum diyerek Allah için yaşamaya çalışmak: dünyadan ahirete bir çok meseleyi insan için kolaylaştırmaktadır. Yükünü hafifletmekte, kalbini sakinleştirmekte ve zihnini berraklaştırmaktadır. Çünkü Allah’ın kulu olduğunu tasdik eden için boşa giden/boşa yaşanan hiçbir şey yoktur. Elinden geleni yapar ve gerisini her halinden haberdar olan Allah’a bırakır. Dünyada ya da ahirette ya da her ikisinde de kazanacağını bilerek bekler: Allah’a dayanarak ve O’ndan isteyerek.

Ey Rabbim! Beni; Sana hakiki ve samimi manada teslim olan ve teslimiyeti kabul olunan kullarından eyle. Beni boş pişmanlıklardan, boş sözlerden ve boş işlerden koru. Dünyalık meseleler karşısında heyecanlanan nefsimi dizginlememde, iki cihanımı da kazanmak umuduyla çabalamamda, karşılaştığım her zorlukta ve kolaylıkta hemen Sana teslim olmamda, dünya ve ahiret işlerinde elimden gelenin en iyisini yapmamda: merhametinle yardım et ve bana yol göster. Benliğimi; Sana teslim olmakta gizlenmiş nice hayırlarla süsle ve güzelleştir.

Rabbim! Elhamdulillah: bana müslümanım demeyi nasip ettiğin için. Beni müslüman olarak yaşat ve canımı müslüman olarak al.

Amin.

***

İnsan özgür bir varlıktır. Kendisine İslam ile beraber özgürlüğünü ne şekilde kullanması gerektiği öğretilmiştir. İnanan kişi, inkarcıların özgürlük anlayışına ve sahip oldukları nimetlere yanlış değer biçip imrenmemesi için uyarılmıştır.

Kalbini doğru kaynaklarla beslememenin üstüne dünya sevgisini taşımaya çalışanın nefsi de semirmiş güçlenmiştir. Elinde olmayan dünyalıklara karşı bir çeşit heves geliştirmiştir. Buna inkarcıların özgürlük anlayışları da dahildir.

Kendi özgürlüğünü keşfetmeyi denemeden reklamı yapılanın peşinden gitmiştir. ‘Müslümanım ama..’ ile başlayan cümleleri kurmayı maharet sanmıştır. ‘Ben de her istediğimi yaparım’ ifadesine kapılıp her yerde boy göstermeye çalışmıştır.

Boş ya da faydasız olduğu bildirilen eğlencelerin içine atılmış ve uyarılara karşı kulaklarını tıkamıştır. Batı dünyasının bakış açısını üstün ve doğru kabul ettiği için bildiği kelimeleri de onların hayatlarından örnekle anlamlandırmıştır. 

Halbuki dünyaya, eğlenceye ve bilime İslam’ın penceresinden bakarak anlamlandırabileceğini sanki kimse ona söylememiştir. İslam’ın gölgesinde, dünya zincirlerinden kurtulanın özgürlüğünün sınırsız oluşunu gözden kaçırmıştır.

Allahım! Bizim özgürlük anlayışımızı Senin rızana uygun hale getir. Her şeyde olması gerektiği gibi özgürlüğünü de doğru yönde değerlendirenlerden eyle. Dünyalık heveslere kapılarak yanlış işlerle meşgul olmaktan muhafaza buyur. Kendimizi yaratılmışlara kabul ettirme çabasına girmekten Sana sığınır ve yalnız Senin için yaşayanlardan olmak için yardımını isteriz. Bize, bizi Sana yaklaştıracak ve bizi iyi müslümanlardan kılacak amelleri sevdir; Senin yolundan saptıracak her türlü amelden ise uzaklaştır. 

Allah’ın emirlerinin üstünlüğüne iman edenlerden, her şeye İslam’ın penceresinden bakanlardan ve doğru yaşayıp doğru ölüp doğru dirilenlerden olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji