16 Mayıs 2025
Tâ-Hâ Sûresi 126-135 (320. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Tâ-Hâ Sûresi 126. Ayet

قَالَ كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَـنَس۪يتَهَاۚ وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى  ١٢٦


Allah, “Evet, öyle. Âyetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsun” der.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ (Allah) buyurur ki ق و ل
2 كَذَٰلِكَ nasıl ki
3 أَتَتْكَ sana geldiğinde ا ت ي
4 ايَاتُنَا ayetlerimiz ا ي ي
5 فَنَسِيتَهَا sen onları unuttuysan ن س ي
6 وَكَذَٰلِكَ öylece
7 الْيَوْمَ bugün ي و م
8 تُنْسَىٰ sen unutulursun ن س ي
“Kur'an-ı Kerim'i okuyup da (ezberleyip) sonra unutan kimse, kıyamet gününde Allah (c.c.) ile ancak eli kesilmiş olarak karşılaşır.” 
(Ebu Davud, Vitr 21).

قَالَ كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَـنَس۪يتَهَاۚ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli mukadder  حشرناك حشرا ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

كَ  harf-i cerdir. مثل  manasındadır. Bu ibare, mukadder fiilin mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. Takdiri;  حشرناك حشرا (Seni bir haşrla haşrettik) şeklindedir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

اَتَتْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اٰيَاتُنَا  muahhar fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَس۪يتَهَا  fiili  ي  üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.


 وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَ  harf-i cerdir. مثل  manasındadır. Bu ibare, amili  تُنْسٰى  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri;  تنسى اليوم نسيانا كذلك النسيان لآياتنا (Bizim ayetlerimizi unutuşun gibi sen de bugün unutuldun.) şeklindedir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. الْيَوْمَ  zaman zarfı,  تُنْسٰى  fiiline mütealliktir. 

تُنْسٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ كَذٰلِكَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap mücrim kuldur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)  

قَالَ  fiilinin mekulül kavli olan  كَذٰلِكَ , takdiri  حشرناك (Seni haşrettik.) olan mukadder fiilin mahzuf mef’ûlü mutlakına mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  كَذٰلِكَ ’nin müteallakının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

كَ  teşbih harfidir.  ذٰلِكِۚ , müşebbehün bihdir. Müşebbeh zikredilmemiştir. Müşebbehin konumu öyle yüce bir yerdedir ki ona benzeyecek bir şey yoktur manasındadır. Bu ifadede mübalağa sanatı vardır.

ذٰلِك, işaret edileni tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun mertebesinin yüksekliğini belirtir. 

İşaret isminde istiare vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Ayetin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101) 

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile  ك ‘ ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki isti’mali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَـنَس۪يتَهَاۚ 

 

Fasılla gelen, ta’lil hükmündeki  اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا  cümlesinin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَاتُنَا  izafetinde azamet zamirine muzaf olan ayetler, şan ve şeref kazanmıştır.

قَالَ  fiilinden sonra  اٰيَاتُنَا ‘daki azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا  cümlesinde istiare sanatı vardır. Ayetler, أتي  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Ayetlerin bir şahıs gibi gelecek olması onun şanını, önemini artırmaktadır. Ayrıca Allah’a isnad edilmesi yüceliğini tekit etmektedir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Aynı üslupta gelerek  اَتَتْكَ  fiiline atfedilen  فَـنَس۪يتَهَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فَـنَس۪يتَهَا  cümlesinde de istiare sanatı vardır. Unutmak fiili, gereken önemi vermemek, emir ve yasaklara uymamak anlamında müstear olmuştur. Ayetler unutularak bir kenara atılan emanete benzetilmiştir. 


 وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  فَـنَس۪يتَهَا  cümlesine atfedilmiştir. 

كَذٰلِكَ , amili  تُنْسٰى  olan, mahzuf mef’ûlu mutlakın sıfatına mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  الْيَوْمَ  zaman zarfı ve  كَذٰلِكَ ‘nin müteallakı olan mef’ûlü mutlak, siyaktaki önemine binaen amil olan  تُنْسٰى  fiiline takdim edilmiştir.

Muzari fiil hudûs, tecessüm, istimrar ve teceddüt ifade eder.Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُنْسٰى  fiili, Allah’ın nimetlerinden mahrum kalmak anlamında müstear olmuştur. 

Ayette geçen unutmak anlamındaki  فَـنَس۪يتَهَا  ve  تُنْسٰى  fiilleri arasında müşakele sanatı vardır.

تُنْسٰى  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

فَـنَس۪يتَهَا - تُنْسٰى  kelimeleri arasında iştikak cinası,  كَذٰلِكَ ‘nin tekrarında cinas, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

النِّسْيانُ  kelimesi iki yerde de merhamet payından mahrum bırakılmak için istiare veya kinaye olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Tâ-Hâ Sûresi 127. Ayet

وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى  ١٢٧


Haddi aşan ve Rabbi’nin âyetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Şüphesiz ahiret azabı daha şiddetli ve daha kalıcıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَذَٰلِكَ işte böyle
2 نَجْزِي cezalandırırız ج ز ي
3 مَنْ kimseleri
4 أَسْرَفَ israf eden س ر ف
5 وَلَمْ ve
6 يُؤْمِنْ inanmayanları ا م ن
7 بِايَاتِ ayetlerine ا ي ي
8 رَبِّهِ Rabbinin ر ب ب
9 وَلَعَذَابُ ve elbette azabı ع ذ ب
10 الْاخِرَةِ ahiretin ا خ ر
11 أَشَدُّ daha çetindir ش د د
12 وَأَبْقَىٰ ve daha süreklidir ب ق ي

وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَ  harf-i cerdir,  مثل (gibi) demektir. Bu ibare, amili  نَجْزِي  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri;  جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir. ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

نَجْزِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَسْرَفَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اَسْرَفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَمْ يُؤْمِنْ  fiili atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يُؤْمِنْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِاٰيَاتِ  car mecruru  يُؤْمِنْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  رَبِّه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.    

اَسْرَفَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi سرف ’dir. 

يُؤْمِنْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

  وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى

 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لَ  ibtidâiyyedir. Tekid ifade ifade eder.  عَذَابُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْاٰخِرَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَشَدُّ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. اَبْقٰى  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

اَشَدُّ -  اَبْقٰى ;  ism-i tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ۜ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كَذٰلِكَ , amili  نَجْزِي  olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri, … جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir.

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

كَ  teşbih harfidir.  ذٰلِكِۚ , müşebbehün bihdir. Müşebbeh zikredilmemiştir. Müşebbehin konumu öyle yüce bir yerdedir ki ona benzeyecek bir şey yoktur manasındadır. Bu ifadede mübalağa sanatı vardır. 

Car mecrur  كَذٰلِكَ ’nin müteallakının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimal, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

نَجْزِي  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

نَجْز۪ي  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi olan  اَسْرَفَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)  

وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya, mazi sıygadan muzari sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِ رَبِّه۪  izafetinde ayetler Rab ismine izafe edilerek tazim edilmiştir.

Rab isminin, iman etmeyen kişiye ait olan  ه۪  zamirine izafesi, Rabbinin onun üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak kastına matuftur. 

Bu inkârın ne kadar kötü olduğunu açıklamak için ayetler Rab ismine muzâf olmuştur. Kendisine bunca nimeti veren Rabbine nasıl olur da yüz çevirir manasına gelir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede azamet zamirinden sonra Allah’ın rububiyet vasfını öne çıkaran Rab ismine geçişte iltifat sanatı vardır.

Cümlede cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Haddi aşan ve Rabbin ayetlerini inkâr edenler cezalandırılmakta cem’ edilmiştir.

Muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَجْز۪ي - رَبِّه۪  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.(Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)


 وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى

 

وَ , istînâfiyedir. 

İbtida lamı ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedün ileyhin, izafet formunda gelmesi az sözle çok anlam ifade kastına matuftur.

اَبْقٰى , haber olan  اَشَدُّ ’ye tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir.  

اَبْقٰى  ve  اَشَدُّ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

لَعَذَابُ - نَجْز۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara) 

Cümlenin kıssa için tezyîl olması da caizdir. Allah’ın bu hitabı, kıyamet günü âmâ olarak haşrettiği kişinin dilinden hikâye değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tâ-Hâ Sûresi 128. Ayet

اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟  ١٢٨


Yurtlarında dolaşıp durdukları, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَلَمْ
2 يَهْدِ yola getirmedi mi? ه د ي
3 لَهُمْ onları
4 كَمْ nicelerini
5 أَهْلَكْنَا yok edişimiz ه ل ك
6 قَبْلَهُمْ kendilerinden önce ق ب ل
7 مِنَ -den
8 الْقُرُونِ nesiller- ق ر ن
9 يَمْشُونَ dolaştıkları م ش ي
10 فِي
11 مَسَاكِنِهِمْ meskenlerinde س ك ن
12 إِنَّ elbette
13 فِي
14 ذَٰلِكَ bunda vardır
15 لَايَاتٍ ibretler ا ي ي
16 لِأُولِي sahipleri için ا و ل
17 النُّهَىٰ akıl ن ه ي

اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir.  فَ  istînâfiyyedir. Veya atıf harfi  فَ  ile mukadder bir istînâf cümlesine matuftur. Takdiri,  أغفلوا (Gaflet ettiler) şeklindedir.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَهْدِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهُمْ  car mecruru  يَهْدِ  fiiline mütealliktir.  

كَمْ  istifham harfi veya haberiyye olup  اَهْلَكْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. قَبْلَهُمْ zaman zarfı  اَهْلَكْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنَ الْقُرُونِ  car mecruru  كَمْ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Veya  كَمْ ’in temyizi dir. Takdiri, كم قرنا. şeklindedir. يَمْشُونَ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. 

يَمْشُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

ف۪ي مَسَاكِنِهِمْ  car mecruru  يَمْشُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.    

Soru edatı olarak kullanılan  كَمْ ’dir. “Kaç, ne kadar, kaç aded” gibi anlamlara gelir.  كَمْ ’i istifhamiyye ile temyizinin arasına kelime girebilir.  كَمْ ’i istifhamiyye cümlede mübteda, haber, mef’ulü mutlak, mef’ulün bih, mef’ulün fih, muzafun ileyh, harfi cerle mecrur olarak gelebilir. İrabı cümledeki konumuna göre mahallen olur.  كَمْ ’i istifhamiyyenin temyizi 2 şekilde gelebilir: 

1. Umumiyetle müfred, mansub, nekre olarak gelir. 2. مِنْ  harfi ceri ile gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.Ayette melhuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَهْلَكْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  هلك ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni, mahallen mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)  

اٰيَاتٍ  kelimesi  اِنَّ ’nin muahhar ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar. لِاُو۬لِي  car mecruru  اٰيَةً ’in mahzuf sıfatına müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğundan cer alameti  ي ‘ dir.  النُّهٰى  muzâfun ileyh olup, mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.  

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ 

 

Fasılla gelen ayette  فَ , istînâfiyyedir. Takdiri,  أغفلوا (Gaflet ettiler) olan cümleye matuf olduğu da söylenmiştir.

Hemze inkâri istifham harfidir. Menfi muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle ikrar ve ikaz manası taşımaktadır. İstifham anlamından çıktığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَفَلَمْ يَهْدِ  fiiline müteallik  لَهُمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

اَفَلَمْ يَهْدِ  fiilinin mef’ûlü konumundaki  كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasındaki cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nice manasındaki soru harfi  كَمْ , tehdit ve uyarı için gelmiş, haberiyyedir.  اَهْلَكْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlü olarak mahallen mansubdur ve çokluktan kinayedir. Istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyle amili olan  اَهْلَكْنَا  fiiline takdim edilmiştir. 

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

مِنَ الْقُرُونِ  car mecruru,  كَمْ ‘in temyizidir veya  كَمْ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ  [Kaç kurunu helak ettik] ifadesinde mecazî isnad vardır. Aslında helak edilen  الْقُرُونِ  değil, o devirde yaşayan halktır. İnsanların yaşadığı asra, yani zamana isnadla mecâz-ı mürsel sanatı vardır. 

يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْ  cümlesi,  لَهُمْ ’daki zamirin halidir. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cenab-ı Allah,  يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ  [Halbuki kendileri de onların yollarında yürüyüp duruyorlar.] ifadesi ile şunu murad etmiştir: Kureyş, geçmiş ümmetlerin sahip oldukları nimetlere ve başlarına gelen çeşitli helaklara delalet eden o büyük ayetleri müşahede ediyorlar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

الهِدايَةُ  kelimesi, akli olanı hissi olanın yerine koyarak akli durumlara irşad için müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden bu cümle faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır.

Ayetin başında söylenen hususları net bir şekilde göstererek dikkati çekmek, muhatabın zihnine iyice yerleştirmek ve onları yüceltmek kastıyla gelen işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır. اِنَّ ’nin haberi olarak takdimi de önemine işaret etmektedir.

Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın hükmüne işaret edilmiş, durum elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Ayrıca işaret ismine dahil olan ف۪ٓي harfinde de istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Hüküm, burada zarfa benzetilir. Hükümle kişi arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Müsnedün ileyh olan  لَاٰيَاتٍ ’in nekre gelmesinde, tazim ifadesinin yanında teksir ve özel bir nev olduğu anlamı da vardır.

لِاُو۬لِي النُّهٰى۟  car mecruru  لَاٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İnsanın dünya ve ahiret saadetine kavuşması; kötü amel ve ahlaktan uzak durması ve mahlûkata bakarak ibret almasıyla gerçekleşir. İnsanın bunları yapabilmesi için ise selim bir akla sahip olması gerekir. Bunlar  لِاُو۬لِي النُّهٰى۟  tabiriyle veciz bir şekilde ifade edilmiştir. Bu üslup, edebi sanatlardan îcâz-ı kısardır.

Ayrıca bu ifadede sebep müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. 

Bu ve benzeri cümleler  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

اِنَّ  ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü  اِنَّ, cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen,  اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade, cümlenin taşıdığı hükümdür. (Suyûtî, İtkan, c. 2 s.176) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ذٰلِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

Tekid harfi haberin ihtimamı içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bunları görüp müşahede edenin, herkesten fazla ibret alması gerekir. Cenab-ı Hak, o ayetlerde, salim akıl sahipleri için birer ibret olduğunu beyan buyurmuştur.  لِاُو۬لِي النُّهٰى۟ , akıl sahipleri demektir. Daha doğrusu nehiy, aklın meziyetine delalet eder. Çünkü nehiy (bir şeyden geri durma ve geri durdurma) sayesinde kötülükten vazgeçen akıllı kimseler için söz konusudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Tâ-Hâ Sûresi 129. Ayet

وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَكَانَ لِزَاماً وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ  ١٢٩


Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir hüküm ve belirlenmiş bir süre olmasaydı, onlar da hemen cezalandırılırlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْلَا eğer olmasaydı
2 كَلِمَةٌ söylenmiş bir söz ك ل م
3 سَبَقَتْ daha önce س ب ق
4 مِنْ tarafından
5 رَبِّكَ Rabbin ر ب ب
6 لَكَانَ şüphesiz olurdu ك و ن
7 لِزَامًا (azap) gerekli ل ز م
8 وَأَجَلٌ ve bir süre ا ج ل
9 مُسَمًّى belirtilmiş س م و
Hz. Peygamber’in ve ona inananların büyük sıkıntılar çektiği bir dönemde inmiş olan bu sûre, –ilk âyetlerinde olduğu gibi– Resûlullah’ın ve müminlerin moral gücünü artıran açıklamalarla sona ermektedir. Birçok âyette inkârcı kavimlerin başlarına gelen felâketlerden söz edilip bunlardan ibret alınması istenirken, Kur’an’ın ilk muhatapları arasında da artık bir ilâhî ceza gelmesi konusunun zihinleri kurcalaması tabii idi. Zira o sıralarda müşrikler müminlere karşı baskı ve işkencelerini gitgide arttırıyor ve gerçek peygamber olmadığına insanları inandırmak üzere Resûlullah hakkında küstahça nitelemelerde bulunuyorlardı. Bu durum inkârcı kesim açısından bir meydan okuma anlamı taşıdığı gibi, inançlı kesimde de Allah katından onlara ağır bir şamar inmesi beklentisini doğuruyordu. Bu âyetlerde yine ilâhî irade ile belirlenmiş vade dolmadıkça bu inkârcıların kökünü kazıyan bir ceza gelmeyeceği bildirilmekte; müminlerin İslâm mesajının hedefine ulaşması için bu tür beklentilere bel bağlamak yerine karşılaştıkları zorluklara katlanmaları, sürekli bir ibadet bilinci ve disiplini içinde mücadeleye devam etmeleri istenmekte; Allah yolunda eziyete katlanmalarına ve çalışıp çabalamalarına Allah’ın ihtiyacı olmayıp bunu asıl kendi iyilikleri için yapmış olacaklarına dikkat çekilmektedir. Mutlu geleceğe ancak Allah’a saygı şuuru içinde yaşayanların erişebileceği hatırlatılmaktadır.
 
 129. âyette sözü edilen vade ve zamanı geldiğinde verilecek ceza hakkında şöyle yorumlar yapılmıştır: Vade kıyamet günü, ceza cehennem azabıdır; vade her bir inkârcının ölüm vakti, ceza kabir azabıdır; vade Bedir Savaşı, ceza o gün azılı birçok inkârcının öldürülmesidir (İbn Atıyye, IV, 69).
 
 Tefsirlerde 130. âyette beş vakit namazın kastedildiğini ispatlamaya çalışan yorumlar yer almakla beraber, –bu sûrenin indiği dönemde henüz beş vakit namaz farz kılınmadığına göre– burada asıl amacın müminleri Allah’ı tesbih etmeye yani O’nun yüceler yücesi olduğunu ve her türlü eksiklikten uzak bulunduğunu daima hatırlarında tutup her fırsatta söz ve eylemleriyle bu inancı ortaya koymaya teşvik etmek olduğu, bunun da bireyi mânevî doyuma ve iç huzura kavuşturmayı hedeflediği anlaşılmaktadır.
 
 131. âyette Resûlullah’ın şahsında müminlere yapılan uyarı, 129. Âyette işaret edilen beklentinin bir başka türünü, yani bazı müminlerin Allah’ın birliğini inkâr edenlerin ferah fahur yaşantısına özenmiş olabilecekleri hatıra getirmektedir. Bu ve benzeri birçok âyette belirtildiği üzere, dünya hayatındaki refah düzeyi ebedî mutluluğun ve hele Allah’ın hoşnutluğunun göstergesi değildir; bu hayat bir sınavdan ibarettir. Fakat yaklaşım, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmanın dünya hayatını fakru zaruret içinde geçirmeye bağlı olduğu gibi ters bir mantık işletilmesinede izin vermez; aksine âyette sadece, Allah’a ve O’nun dinine sırt çevirip kendilerini geçici dünya nimetlerinin debdebesine kaptırmış olanların bu haline aldanılmaması ve onlara özenilmemesi istenmiş, Allah’ın hoşnutluğuna uygun olarak elde edilen maddî ve mânevî imkânların ise en iyi ve sonuçları itibariyle en kalıcı olduğu belirtilmiştir. Mümin helâlinden elde ettiği dünya nimetlerinden yararlanır, başkalarına da yardım eder; yokluk ve yoksulluk halinde çökmez, ayakta kalmasını, rabbine güvenmesini ve O’nun rızâsını elde etme bilinci içinde mutlu olmasını bilir. 
 
 130 ve 131. âyetlerin içeriği ve sûrenin anlam örgüsüne sıkı biçimde bağlı olduğu dikkate alındığında bunların Medine’de indiğine dair rivayeti tereddütle karşılamak gerekir; özellikle üslûp açısından bunların Mekkî âyet özelliği taşıdığı görülmektedir (Derveze, III, 95). 
 
 133. âyette “Peki önceki sahifelerde bulunan açık kanıt onlara gelmiş değil mi?” buyurularak, Kur’an’ın önceki peygamberlere indirilenlerle aynı temel gerçekleri dile getirdiği hatırlatılmakta, aynı zamanda önceki kitaplarda Muhammed aleyhisselâmın geleceğini haber veren işaretlere ilişkin bir imada bulunulmaktadır. Eski kutsal kitaplarda Hz. Muhammed’in peygamberliğini müjdeleyen bu bilgiler İslâm kaynaklarında “beşâirü’n-nübüvve” veya kısaca “beşâir” diye anılır (bilgi ve örnek için bk. A‘râf 7/157; Esed, II, 644).
 
 134. âyette, ilâhî çağrıya uymamakta direndikleri ayan beyan görülen ve Allah’ın ezelî ilminde öyle davranacakları belli olan bir topluluktan söz edilirken dahi, “Eğer gerekli tebligat yapılmadan cezaya çarptırılmış olsalardı haklı konuma gelebilirlerdi” biçiminde bir anlatıma yer verilerek, Kur’an’da değişik şekillerde ifade edilen “bildirimde bulunmadan sorumlu tutmama” ilkesine vurgu yapılmaktadır.  
 
135. âyette sûrenin başındaki hitabın amacıyla bağlantılı olarak Resûlullah’a ve ona gönülden bağlananlara şöyle bir mesaj verildiği anlaşılmaktadır: Müminlerin âhirette bütün hakikatlerin ortaya çıkacağına inanarak beklemelerine mukabil, kendini kişisel arzularının veya çevresel etkilerin anaforuna bırakmış insanlar da onların iddialarının boşa çıkacağı gibi bir beklenti içindedirler; tebliğ görevi hakkıyla yerine getirildikten sonra onlar bu tavırlarında ısrar ediyorlarsa, dünya hayatında insana verilen seçim özgürlüğünün bir sonucu olarak bu kuruntularıyla baş başa bırakılmalıdırlar, ama bir gün gerçekleri bütün çıplaklığıyla görüp anlayacaklardır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 660-662

وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَكَانَ لِزَاماً وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَوْلَا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “değil mi?” manasındadır. 

İsim cümlesidir. كَلِمَةٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri,  موجودة  (mevcuttur) şeklindedir. سَبَقَتْ  cümlesi,  كَلِمَةٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. سَبَقَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. مِنْ رَبِّكَ  car mecruru  كَلِمَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  لَوْلَا ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هو ’dir.  لِزَاماً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. اَجَلٌ  atıf harfi  وَ ’la  كَلِمَةٌ ’e matuftur.  مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٌ ’in sıfatı olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. 

لَوْلاَ  ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)  

لو ـ لولا ـ لوما ـ كلما ـ لما  şart kelimeleri ile kurulan cümleler geçmiş zaman anlamı ifade eden cümleleridir. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, (Arapça Şart Cümlelerinde Zaman) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette ilki şibh cümle, ikincisi müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُسَمًّى  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.

وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَكَانَ لِزَاماً وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Şart üslubunda gelen ayette şart cümlesi olan  وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ  sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  كَلِمَةٌ ’un haberi mahzuftur.

Müspet mazi fiil sıygasındaki  سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ  cümlesi,  كَلِمَةٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimi olarak ıtnâb sanatıdır.

كَلِمَةٌ ‘deki nekrelik tazim ifade eder.

مِنْ رَبِّكَ  car-mecruru, كَلِمَةٌ ‘ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

Önceki azamet zamirden bu ayette Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rab ismine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Lam-ı rabıtanın dahil olduğu  لَكَانَ لِزَاماً وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ  cümlesi, لَوْ ’in cevabıdır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber iinkârî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  لِزَاماً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

كَانَ ’nin ismine matuf olan   وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ  ’deki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder.

مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Masdarlar bütün cinslere, çoğullar fertlerin toplamına delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 1, s. 231)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Geçmiş kavimlerden ibret, tehdit ve uyarılar dikkate alınarak  وَلَوْلَا كَلِمَةٌ  cümlesi, 128. ayetteki  اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ  cümlesine atfedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bu ayette bir takdim-tehir vardır. Eğer Rabbinden bir söz verilmemiş ve belli bir vade olmasaydı (bunlara da azap) lazım olurdu, demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Türkçe cümle kuruluşu dolayısıyla meal de bu şekilde yapılmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Ayette, Peygamberimize hitaben  مِنْ رَبِّكَ [Rabbinden] denilmesi, işaret ediyor ki o asırdaki müşriklerin cezalarının tehir edilmesi, Peygamberimizin (s.a.v) şerefi hürmetinedir. Nitekim diğer bir ayette de şöyle denilmektedir:  وما كان اللّه ليعذبهم وأنت فيهم [Ey Resulüm! Sen onların arasında iken Rabbin onlara azap gönderecek değildir. (Enfal Suresi, 33)] (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu, “Eğer ahirette o azap için belirlenmiş bir zaman olmasaydı.” demektir. Buna göre ayetin manası, “Eğer bu azabın ahirete bırakılması şeklinde önceden verilmiş bir hüküm bulunmasaydı.” şeklindedir. Bu tıpkı [Ama asıl vadeleri kıyamet günüdür ve kıyamet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır.] (Kamer Suresi, 46)] ayetinde ifade edildiği gibidir. İşte geçmişte verilmiş böyle ilâhi bir hüküm olmasaydı, o zaman onların Hz. Peygamberi yalanlayıp eziyet etmelerine karşılık, onlar için ilâhi ceza hemen verilirdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayet-i kerimede geçen  كَلِمَةٌ سَبَقَتْ  [geçmişteki söz]  ve  وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ  [tayin edilmiş vade] ifadelerinden neyin kastedildiği açıkça zikredilmemiştir. Bu bakımdan müfessirler bu ifadeleri çeşitli şekillerde izah etmeye çalışmışlardır.

Taberi'ye göre  كَلِمَةٌ سَبَقَتْ  [geçmişteki söz] den maksat, hiç kimsenin, kendisi için takdir edilmiş eceli değiştiremeyeceğidir.  وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ [Tayin edilmiş bir süre]’den maksat ise levh-i mahfuzda herkes için takdir edilen vadedir.

Mücahid'e göre  وَاَجَلٌ مُسَمًّى  [tayin edilen süre] den maksat, dünyanın var olacağı süredir. Katade'ye göre ise bu süreden maksat, kıyamettir.

İbni Kesir’e göre ise “geçmişteki söz”den maksat, Allah Teâlâ'nın hiç kimseye, uyarıcı göndermeden azap etmemesidir. “Tayin edilen süre”den maksat ise Allah Teâlâ’nın, kâfirlere azap etme zamanına kadar tayin ettiği süredir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

Tâ-Hâ Sûresi 130. Ayet

فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ فَسَبِّـحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضٰى  ١٣٠


O hâlde, onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tespih et. Gece vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da tespih et ki hoşnut olasın.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَاصْبِرْ o halde sabret ص ب ر
2 عَلَىٰ
3 مَا şeylere
4 يَقُولُونَ onların dedikleri ق و ل
5 وَسَبِّحْ ve tesbih et س ب ح
6 بِحَمْدِ överek ح م د
7 رَبِّكَ Rabbini ر ب ب
8 قَبْلَ önce ق ب ل
9 طُلُوعِ doğmasından ط ل ع
10 الشَّمْسِ güneşin ش م س
11 وَقَبْلَ ve önce ق ب ل
12 غُرُوبِهَا batmasından غ ر ب
13 وَمِنْ bir kısmında
14 انَاءِ sa’atlerinden ا ن ي
15 اللَّيْلِ gece ل ي ل
16 فَسَبِّحْ tesbih et س ب ح
17 وَأَطْرَافَ ve taraflarında ط ر ف
18 النَّهَارِ gündüzün ن ه ر
19 لَعَلَّكَ umulur ki
20 تَرْضَىٰ hoşnut olursun ر ض و
Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde namaz için şöyle buyurur;
 " Güneş doğmadan ve güneş batmadan önce namaz kılan bir kişiye cehennem ateşi uzak olacaktır. "
( Müslim, Mesâcid 212,213; Ebu Dâvud , Salat 9; Ahmed b. Hanbel , Müsned, IV, 136,261)

Riyazus Salihin, 1898 Nolu Hadis
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
 “Allah Teâlâ cennetliklere:
- Ey cennet sâkinleri! diye seslenir. Onlar da:
- Buyur Rabbimiz! Emret! Bütün hayır ve iyilikler senin elindedir, derler. Allah Teâlâ: 
- Halinizden memnun musunuz? diye sorar. Onlar:
- Nasıl razı olmayalım, Rabbimiz. Sen bize, hiç kimseye vermediğin bunca nimetler ihsan ettin, derler. Allah Teâlâ:
- Size bunlardan daha değerlisini vereyim mi? buyurur. Cennetlikler:
- Bunlardan daha değerlisi  ne olabilir, Rabbimiz! derler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:
- Üzerinize rızâmı indiriyorum; bundan sonra size hiç gazap etmeyeceğim, buyurur.”
(Buhârî, Rikak 51, Tevhîd 38; Müslim, Cennet 9. Ayrıca bk. Tirmizî, Cennet 18)

فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن سمعت ما يؤذيك (Sana eziyet veren şeyi işitirsen) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. اصْبِرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. مَا  masdariyyedir.  مَا  ve masdar-ı müevvel  عَلٰى  harf-i ceriyle اصْبِرْ  fiiline mütealliktir. 

يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَبِّحْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. بِحَمْدِ  car mecruru  سَبِّـحْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. بِ  harf-i ceri mülabese içindir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّكَ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

قَبْلَ  zaman zarfı  سَبِّحْ  fiiline mütealliktir. طُلُوعِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır.  الشَّمْسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَبْلَ  atıf harfi وَ ’la evvelki  قَبْلَ ‘ye matuf olup,  سَبِّحْ  fiiline mütealliktir. غُرُوبِهَاۚ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَاۚ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

سَبِّحْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سبح ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ فَسَبِّـحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضٰى

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مِنْ اٰنَٓائِ  car mecruru  سَبِّـحْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الَّيْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

فَ  zaid harf, tezyin içindir. Atıf olması da caizdir.  سَبِّـحْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. اَطْرَافَ  atıf harfi  وَ ’la  قَبْلَ ‘ye matuf olup, fetha ile mansubdur. النَّهَارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كَ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَرْضٰى  cümlesi,  لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَرْضٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ 

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

فَ , takdiri  إن سمعت ما يؤذيك (Sana eziyet veren şeyi işitirsen) olan mahzuf şartın cevabının başına gelmiş rabıta harfidir. 

Şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cevap cümlesi olan  فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

مَا  müşterek ism-i mevsûlü,  عَلٰى  harfiyle birlikte  اصْبِرْ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يَقُولُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üsluptaki  وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle şartın cevabına atfedilmiştir. İki cümle arasında lafzen ve manen ittifak vardır. 

بِحَمْدِ رَبِّكَ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması,  كَ  zamirinin ait olduğu  Hz. Peygambere, yine Rab ismine muzâf olması  حَمْدِ ’ye tazim kazandırmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır. 

بِحَمْدِ - سَبِّحْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

طُلُوعِ  - غُرُوبِ  kelimeler arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır. 

بِحَمْدِ رَبِّكَ  sözündeki  بِ  harf-i ceri fail ile fiili arasındaki mülâbese içindir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Cenab-ı Hak, sabrın hemen peşi sıra tesbihi emretmiştir. Çünkü Allah'ı zikretmek teselli ve rahatlık sağlar. Zira müminin Allah'a kavuşmaktan başka rahatı yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ فَسَبِّـحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ

 

 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la  فَاصْبِرْ عَلٰى  cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ  car mecruru, ihtimam için amili olan  فَسَبِّـحْ  fiiline takdim edilmiştir. Fiiile dahil olan  فَ , tekid ifade eden zaid hartir.

Zaman zarfı  اَطْرَافَ النَّهَارِ , tezâyüf nedeniyle  مِنْ اٰنَٓائِ ’nin mahalline matuftur.

الَّيْلِ - النَّهَارِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

قَبْلَ  ve  سَبِّـحْ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

الشَّمْسِ - الَّيْلِ kelimeleri arasında îhâm-ı tıbâk sanatı vardır.

Arapça söz dizimine göre cümlede önce amil sonra mamul yer alır. Ancak bu ayette mamul olan  وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ [gecenin bir kısım saatlerinde] ifadesi, amili olan  فَسَبِّـحْ [tesbih et] fiilinden önce zikredilmiştir. Burada mamulün amiline takdîm edilmesinin hikmetini Beyzâvî şöyle açıklar: “Gece vaktinin ‘’Tesbih et!’’ emrinden önce zikredilmesi, faziletinin çokluğuna işaret etmektedir. Çünkü kalp o vakitte daha toplu, nefis de rahata daha meyillidir. O nedenle geceleyin yapılan ibadet daha meşakkatlidir. Allah Teâlâ’nın [“Şüphesiz gece ibadetinin etkisi daha fazla, (bu ibadetteki) sözler (Kur’an ve dua okuyuşlar) ise daha düzgün ve açıktır.”] (Müzzemmil Suresi, 6) sözü de buna delildir.  (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Buradaki النَّهَارِ [gündüz] cins için kullanılmıştır. Her bir günün bir tarafı vardır. Burada çoğul getiriliş sebebi, bu tarafın her bir günde tekrar edilmesinden ötürüdür. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân) 


لَعَلَّكَ تَرْضٰى

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. لَعَلَّ ’nin dahil olduğu ayet, gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılan  اِنّ۪ٓ ’nin kardeşlerinden  لَعَلَّ ’nin haberi olan  تَرْضٰى , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde  لَعَلَّ , ‘için’ manasına geldiğinden; cümle, vaz edildiği anlamın dışında mana kazanması dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

رَبِّهَا  ile  اللّٰهُ  kelimeleri arasında yan anlam bakımından güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger)/Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı) 

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine olan bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub ise  لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır der. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbni Hişam gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)

Burada asıl temenni harfi yerine terecci harfinin gelmesi bu isteğin ne kadar şiddetli olduğuna delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لعل  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)

Recâ manasının oluşması için bu harf telaffuz edilmiştir.  لَعَلَّ ; tebeî istiare olup meknî temsîlî istiareye işaret eder. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Taha 113) 

Hak Teâlâ’nın, [Ta ki rızayı ilâhiye eresin] ifadesi tıpkı büyük bir padişahın, “Ey falanca, hizmetimle meşgul ol. Belki bundan, istifade edersin.” demesi gibidir. Hak Teâlâ’nın bu ifadesi, [Rabbin sana (bol bol) verecek ve böylece sen hoşnut olacaksın. (Duha Suresi, 5)] ayetiyle [Ümit edebilirsin, Rabbin seni bir makam-ı mahmûda gönderecektir.] (İsra Suresi, 79) ayetlerine bir işaret olmuş olur. Böylece sen, elde ettiğin sevaba razı olur, hoşnut olursun… ifadesini Kisaî ve Asım,  تَ 'nin dammesiyle  تُرْضٰى  şeklinde okumuşlardır ki mana değişmez. Çünkü Allah Teâlâ onu memnun etti mi Peygamber O'ndan razı olmuş; O razı olunca da Allah'ı hoşnut etmiş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

117. ayet  تَشْقٰى  ve 118. ayetteki  تَعْرٰىۙ  ve 130. ayetin  تَرْضٰى  şeklindeki son kelimelerinde akıcı, güzel bir seci vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

Tâ-Hâ Sûresi 131. Ayet

وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۜ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَاَبْقٰى  ١٣١


Onlardan bazı kesimlere, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözünü dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا ve asla
2 تَمُدَّنَّ dikme م د د
3 عَيْنَيْكَ gözlerini ع ي ن
4 إِلَىٰ doğru
5 مَا şeylere
6 مَتَّعْنَا faydalandırdığımız م ت ع
7 بِهِ onunla
8 أَزْوَاجًا bazı zümreleri ز و ج
9 مِنْهُمْ onlardan
10 زَهْرَةَ süsüne ز ه ر
11 الْحَيَاةِ hayatının ح ي ي
12 الدُّنْيَا dünya د ن و
13 لِنَفْتِنَهُمْ kendilerini denemek için ف ت ن
14 فِيهِ o konuda
15 وَرِزْقُ ve rızkı ر ز ق
16 رَبِّكَ Rabbinin ر ب ب
17 خَيْرٌ daha hayırlıdır خ ي ر
18 وَأَبْقَىٰ ve daha süreklidir ب ق ي

Zehera زهر : Bu kelimedeki asıl mana bir şeyde bulunan parlaklıktaki tekemmüldür. O şey maddi ya da manevi olabilir. Bu onun cinsinin gerektirdiği şekilde güzellik, duruluk, ziya, nur, renk, süs, tazelik ve yumuşaklık şeklinde tezahür edebilir. (Tahqiq)

Kuran’ı Kerim’de isim olarak sadece bu ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Zehra, Zühre Yıldızı ve zührevi (hastalıklar)dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۜ 

 

Fiil cümlesidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَمُدَّنّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. 

عَيْنَيْكَ  mef’ûlun bih olup müsenna olduğu için nasb alameti ى ‘dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  اِلٰى  harf-i ceriyle  تَمُدَّنَّ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  مَتَّعْنَا بِه۪ٓ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

مَتَّعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بِ sebebiyyedir. بِه۪ٓ  car mecruru  مَتَّعْنَا  fiiline mütealliktir. اَزْوَاجاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  اَزْوَاجاً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

زَهْرَةَ  kelimesi   بِه۪ٓ ’deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْحَيٰوةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

لِ  harfi,  نَفْتِنَهُمْ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  مَتَّعْنَا  fiiline mütealliktir.

نَفْتِنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  ف۪يهِ  car mecruru  نَفْتِنَهُمْ  fiiline mütealliktir.   

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَتَّعْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  متع ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَاَبْقٰى

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  رِزْقُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  رَبِّكَ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur.  اَبْقٰى  atıf harfi  وَ ’la makabline matuf olup, mukadder damme ile merfûdur. 

خَيْرٌ  -  اَبْقٰى  ; ism-i tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayete atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. Cümle, nun-i sakile ile tekid edilmiştir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harfi-cerle birlikte  تَمُدَّنَّ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)

مَتَّعْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مَتَّعْنَا  fiiline müteallik  بِه۪ٓ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.  بِه۪ٓ  car mecrurundaki  بِ , sebebiyet içindir.

Mef’ûl olan  اَزْوَاجاً ’deki nekrelik, kesret, tazim ve nev ifade eder.

مِنْهُمْ  car mecruru, اَزْوَاجاً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

زَهْرَةَ  kelimesi   بِه۪ٓ ’deki zamirin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

الدُّنْيَا , muzâfun ileyh konumundaki  الْحَيٰوةِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sebep bildiren  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde olup  لِ  harfiyle  مَتَّعْنَا  fiiline mütealliktir.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede dünya hayatı allanıp pullanarak hoş gösterilen, bir mala benzetilmiştir. Çünkü süsleme gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, dünyadaki hoşa giden şeylerin sonunda yok olacağını bildirmektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ  [Göz uzatmak, gözünü dikmek] ibaresinde istiare vardır. Dünya nimetlerine rağbet etmek anlamındadır. Câmi’, her ikisindeki nefis memnuniyetidir. 

Müsteâr ‘‘gözü dikmek”tir, hissîdir. Müstearun leh “dünyayla meşgûl olmak ve rağbet etmek”tir, aklîdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Car mecrur  ف۪يهِۜ ’deki  هِۜ  zamiri, ism-i mevsûlle ifade edilen Allah’ın verdiği dünya nimetlerine aittir. Bu ibaredeki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. ف۪ٓي  hakiki manasında kullanılmamıştır. Bilindiği gibi bu harfte zarfiyet manası vardır. Fakat zarfa benzetilmiş olan dünya nimetlerinin, zarfiyet özelliği yoktur. Dünya nimetleriyle, bunlardan faydalanan insanın ilişkisi, zarfla mazruf arasındaki mutlak irtibata benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinin tahakkukudur.

Harflerde istiare kurulurken harfe değil, müteallakına itibar edilir. Müteallak müştak olduğu için de istiare; tebeiyye olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  [Dünya hayatının süsü] terkibinde teşbîh-i temsîlî vardır. Yüce Allah çiçeği dünya nimetlerine misal verdi. Çünkü çiçeğin görünüşü güzeldir fakat bir müddet sonra kurur ve dağılır gider. Dünya ni­meti de böyledir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


 وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَاَبْقٰى

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyh olan  رِزْقُ رَبِّكَ , veciz ifade yollarından olan izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

رِزْقُ رَبِّكَ  izafetinde, Rab ismine muzâfun ileyh olması sebebiyle  كَ  zamirinin ait olduğu  Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. Yine Rab ismine muzâf olması  رِزْقُ  için tazim ifade etmiştir.  

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اَبْقٰى , tezâyüf nedeniyle haber olan  خَيْرٌ ’e atfedilmiştir. Müsned konumundaki bu kelimeler, ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Ayrıca aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مَتَّعْنَا - رَبِّكَ  kelimeleri arasında mütekelimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

رِزْقُ - مَتَّعْنَا  kelimeleri arasında mürâât-ı sanatı vardır.

Tâ-Hâ Sûresi 132. Ayet

وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقاًۜ نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى  ١٣٢


Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınmanındır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأْمُرْ ve emret ا م ر
2 أَهْلَكَ ailene ا ه ل
3 بِالصَّلَاةِ namazı ص ل و
4 وَاصْطَبِرْ ve dayan ص ب ر
5 عَلَيْهَا ona (namaz kılmaya)
6 لَا
7 نَسْأَلُكَ biz senden istemiyoruz س ا ل
8 رِزْقًا rızık ر ز ق
9 نَحْنُ biz
10 نَرْزُقُكَ seni besliyoruz ر ز ق
11 وَالْعَاقِبَةُ ve akıbet ع ق ب
12 لِلتَّقْوَىٰ takva(sahipleri)nindir و ق ي

Riyazus Salihin, 303 Nolu Hadis
Amr İbni Şuayb babası Şuayb’dan, o da dedesi Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anh’den Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etti:
“Çocuklarınıza yedi yaşındayken namaz kılmalarını söyleyiniz. On yaşına bastıkları hâlde kılmazlarsa kendilerini cezalandırınız yataklarını da ayırınız.” 
 (Ebû Dâvûd, Salât 26)

Riyazus Salihin, 285 Nolu Hadis
İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:
“Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Âmir memurlarının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idâre ettiklerinizden sorumlusunuz.”  
(Buhârî, Cum`a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâre 1, 13; Tirmizî, Cihâd 27)

Resulullah (sav) bir Kutsi hadisinde, Yüce Allah’ın, “ Ey Âdemoğlu! Her durumda kendini bana ibadete ver ki, gönlünü zenginlikle doldurup ihtiyaçlarını da gidereyim. Böyle yapmazsan kurtarmaz.  ellerini meşguliyetle doldururum, ihtiyaçlarını da gidermem.”     
(Tirmizi, Sıfatu’l-kiyame, 30.)

وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أْمُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. اَهْلَكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  بِالصَّلٰوةِ  car mecruru  أْمُرْ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  اصْطَبِرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. عَلَيْهَا  car mecruru  اصْطَبِرْ  fiiline mütealliktir.

اصْطَبِرْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صبر ’dir. İftial babının fael fiili  ص ض ط ظ  olursa iftial babının  ت  si  ط  harfine çevrilir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 


 لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  نَسْـَٔلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رِزْقاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 


نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  نَرْزُقُكَ  cümlesi,  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. نَرْزُقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir.  الْعَاقِبَةُ  mübteda olup damme ile merfûdur. لِلتَّقْوٰى  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri;  لذوي التقوى (takva sahipleri için) şeklindedir.

وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki …وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Aynı üsluptaki  وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. İki cümle arasında lafzen ve manen ittifak vardır.

اصْطَبِرْ  fiili, اِفْتِعال  babındadır. اِفْتِعال  babı, fiile mutavaat, ittihaz, müşareket, izhar, ihtiyar, talep ve çaba göstermek manaları katar.


 لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقاًۜ 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İki mef’ûle müteaddi olan  نَسْـَٔلُكَ  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  رِزْقاً ’daki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Nefy siyakında nekre, selbin umum ve sumûlüne işarettir.

Ayetteki, senden rızık istemiyoruz ifadesi, “Senden ne kendin, ne de ailen için rızık istiyoruz. Aksine seni de ehlini de biz rızıklandırıyoruz. Binaenaleyh gönlünü ahiret işlerine ver.” demektir. İnsanların, “Allah'ın işinde olanların Allah da işinde olur.” şeklindeki sözleri de bu manadadır. Bu: “Biz sana namazı emredince bu emir, biz senin namazından istifade edelim diye değildir.” demektir. Abdullah b.Selâm (r.a) şöyle der: “Hz. Peygamber (s.a.v) ailesinin başına bir darlık ve sıkıntı geldiğinde, onlara namaz kılmalarını emreder ve bu ayeti okurdu.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Haber olan  نَرْزُقُكَۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânîİlmi)

نَرْزُقُكَۜ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

رِزْقاًۜ - نَرْزُقُكَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


  وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  لِلتَّقْوٰى , mahzuf habere mütealliktir. Bu kelimenin takdiri  لذوي (sahibi) olan muzafı mahzuftur. Muzafın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

الْعَاقِبَةُ ’nun, takva sahibine isnad edilmesi gerekirken  لِلتَّقْوٰى ’ya isnad edilmesi, mecazî isnaddır.

Bu kelam, her şeyin temelinin takva olduğuna dikkat çekmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

الْعَاقِبَةُ  kavramının gerçek anlamı şudur: ister iyi ister kötü olsun bir olayın ardından gelen ve olayın sonunda ortaya çıkan her şey. Ancak daha çok hayır işlerinde kullanılır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Tâ-Hâ Sûresi 133. Ayet

وَقَالُوا لَوْلَا يَأْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ اَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى  ١٣٣


İnanmayanlar, “Doğru söylediğine dair bize Rabbinden açık bir delil (bir mucize) getirse ya!” dediler. Önceki kitaplarda olanların apaçık delili (olan Kur’an) onlara gelmedi mi?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالُوا ve dediler ki ق و ل
2 لَوْلَا değil mi?
3 يَأْتِينَا bize getirmeli ا ت ي
4 بِايَةٍ bir ayet (mu’cize) ا ي ي
5 مِنْ -den
6 رَبِّهِ Rabbin- ر ب ب
7 أَوَلَمْ
8 تَأْتِهِمْ onlara gelmedi mi? ا ت ي
9 بَيِّنَةُ kanıt ب ي ن
10 مَا
11 فِي bulunan
12 الصُّحُفِ Kitap’larda ص ح ف
13 الْأُولَىٰ önceki ا و ل

Sahafe صحف :  صَحِيفَة yayılıp uzatılmış şeydir. Üzerine yazı yazılan şeye de صَحِيفَة denir. Çoğulu صَحائِف ve صُحُف şekillerinde gelir. مُصْحَف yazılı sayfaları içine alarak toplayan kitaptır.(Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de iki isim formunda 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sayfa, sahaf ve mushaftır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَقَالُوا لَوْلَا يَأْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, لَوْلَٓا يَأْت۪ينَا ’dır. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا yani “Değil mi?” manasındadır.

يَأْت۪ينَا  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

بِاٰيَةٍ  car mecruru  يَأْت۪ينَا  fiiline mütealliktir. مِنْ رَبِّه۪  car mecruru  بِاٰيَةٍ  ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir   ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.     

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْلاَ  ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)  

لو ـ لولا ـ لوما ـ كلما ـ لما  şart kelimeleri ile kurulan cümleler geçmiş zaman anlamı ifade eden cümleleridir. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, (Arapça Şart Cümlelerinde Zaman) 


  اَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi وَ  ile mukadder istînâf cümlesine matuftur. Takdiri, ألم تأتهم سائر الآيات (Diğer ayetler onlara apaçık birer delil olarak gelmedi mi? şeklindedir. 

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

تَأْتِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بَيِّنَةُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فِي الصُّحُفِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.  الْاُو۫لٰى  kelimesi  الصُّحُفِ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالُوا لَوْلَا يَأْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Allah Teâlâ inkârcıların söylediklerini bildirmektedir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)  

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْلَا يَأْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlenin başındaki  لَوْلَٓا  tahdid (teşvik) harfidir. Tevbih manasına gelmiştir. Burada ( تحضيض ) tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.

بِاٰيَةٍ ’daki nekrelik kesret ve nev ifade eder.

أْت۪ي  fiili ‘geldi’ anlamındadır.  بِ  harf-i ceriyle kullanıldığında ‘getirdi’ manasına gelir. Bu  tazmin sanatıdır.

İnkârcıların Peygambere (s.a.v) ait zamiri Rab lafzına izafe etmeleri, Peygamberimizi tahkir ve taciz amaçlıdır.

لَوْلَا ..meli/malı, değil mi manasında tahdîd ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve tendim (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdîd kelime olarak “teşvik” anlamına gelse de terim olarak “Bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.” Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)


 اَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى

 

Hemze inkarî istifham, وَ  atıf harfidir. Cümle takdiri  ألم تأتهم سائر الآيات  (Diğer ayetler onlara apaçık birer delil olarak gelmedi mi?) olan mukadder istînâfa matuftur.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

لَمْ  muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar. 

Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz ve azarlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Kur'an-ı Kerim’de istifham edatlarının asli manalarını terk edip mecazi anlam kazandıkları sıklıkla görülür. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

بَيِّنَةُ ’nun muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur.  فِي الصُّحُفِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

الْاُو۫لٰى  kelimesi  الصُّحُفِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla sahifeler, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الصُّحُفِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Sahifelerdekilerle irtibatın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

يَأْت۪ينَا - تَأْتِهِمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Allah Teâlâ bu kelamıyla onların o çirkin sözlerini red ve tekzip etmektedir. Onlar, o sözlerinin altında Kur’an-ı Kerim’in gelmesiyle, mucizenin geldiğini inkâr etmek niyetini taşıyorlardı. Halbuki Kur’an bütün mucizelerin anası, başı, en büyüğü ve en sürekli olanıdır. Zira mucizenin hakikati, peygamberliği iddia eden zatın hangi hususlarda olursa olsun, bazı harikulade özelliklerinin bulunmasıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tâ-Hâ Sûresi 134. Ayet

وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى  ١٣٤


Eğer biz onları o Kur’an’dan önce bir azap ile helâk etseydik mutlaka, “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber gönderseydin de alçalıp rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık” derlerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ şayet
2 أَنَّا şüphesiz biz
3 أَهْلَكْنَاهُمْ onları helak etseydik ه ل ك
4 بِعَذَابٍ bir azab ile ع ذ ب
5 مِنْ
6 قَبْلِهِ ondan önce ق ب ل
7 لَقَالُوا elbette derlerdi ق و ل
8 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
9 لَوْلَا keşke
10 أَرْسَلْتَ gönderseydin ر س ل
11 إِلَيْنَا bize
12 رَسُولًا bir elçi ر س ل
13 فَنَتَّبِعَ uysaydık ت ب ع
14 ايَاتِكَ senin ayetlerine ا ي ي
15 مِنْ
16 قَبْلِ önce ق ب ل
17 أَنْ
18 نَذِلَّ rezil olmadan ذ ل ل
19 وَنَخْزَىٰ ve alçak (olmadan) خ ز ي

وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri, ثبت إهلاكنا لهم. şeklindedir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

نَا  mütekellim zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَهْلَكْنَاهُمْ  cümlesi, أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِعَذَابٍ  car mecruru  اَهْلَكْنَاهُمْ  fiiline mütealliktir. مِنْ قَبْلِه۪  car mecruru  اَهْلَكْنَاهُمْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavl nida ve cevabıdır. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ ’dir.  

لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “Değil mi?” manasındadır.

اَرْسَلْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْنَا  car mecruru  اَرْسَلْتَ  fiiline mütealliktir.  رَسُولاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.    

فَ  harfi sebebiyyedir. Muzari fiili gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren harftir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefiy, talep bulunması gerekir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, makablindeki tahdidden anlaşılan masdar manasına matuf olup mahallen merfûdur. Takdiri, ليكن إرسال منك فاتّباع لآياتك منّا (Senden gönderilsin, bizden ayetlerine uy) şeklindedir.  

نَتَّبِعَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. اٰيَاتِكَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. مِنْ قَبْلِ  car mecruru  نَتَّبِعَ  fiiline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  قَبْلِ ’nin muzâfun ileyhi olarak mahallaen mecrurdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

نَذِلَّ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. نَخْزٰى  fiili, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.  

نَخْزٰى  elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوْلاَ  ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)  

لو ـ لولا ـ لوما ـ كلما ـ لما  şart kelimeleri ile kurulan cümleler geçmiş zaman anlamı ifade eden cümleleridir. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, (Arapça Şart Cümlelerinde Zaman) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَهْلَكْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  هلك ’dir. 

اَرْسَلْتَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  رسل ‘dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

نَتَّبِعَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْ , şart edatıdır. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. 

Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi  اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ , tekid ve masdar harfi  اَنَّ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel takdiri  ثبت  (Sabit oldu) olan mahzuf fiilin faili konumundadır. Fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar-ı müevvel olan isim cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

اَنَّ ’nin haberi olan  اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)

اَهْلَكْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

بِعَذَابٍ ’deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder. Azabın, tahayyül edilemeyecek evsafta olduğuna işaret eder.

مِنْ قَبْلِه۪  car-mecruru, اَهْلَكْنَاهُمْ  fiiline müteallik car-mecrur  بِعَذَابٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ [Eğer gerçekten biz onları bundan önce bir azapla helak etseydik.]  Hz. Muhammed'den (s.a.v) önce, yahut beyyineden (mucizeden) önce demektir. O zaman zamirin müzekker olması burhan manasına olduğu içindir ya da ondan Kur'an murad edildiği içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Şartın cevabı,  لَ  karinesiyle gelen   لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى  cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبَّنَا  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

رَبَّنَٓا  izafeti, mütekellimin Allah’ın Rububiyet sıfatına sığınma isteğine ve onun rahmetine duyduğu ihtiyacın derecesine, nida harfinin hazfi mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Nidanın cevabı olan  لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى  cümlesi, tahdid harfi  لَوْلَٓا ’nın dahil olduğu, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Cümleye dahil olan şart harfi  لَوْلَٓا , bu cümlede tahdid (تحضيض ) ifade eder. هلا  manasındadır.  ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ anlamına gelir. Bu tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 5/63)

لَوْلاَ  ‘meli/malı, değil mi, ...olsaydı ya’  manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak ‘teşvik’ anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.’ Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَرْسَلْتَ  fiiline müteallik  اِلَيْنَا  car mecruru, durumun kendileriyle ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  رَسُولاً ‘deki nekrelik tazim ifade eder.

Fâ-i sebebiyyenin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar teviliyle, makablindeki tahdidden anlaşılan masdar manasına matuftur. Takdiri; ليكن إرسال منك (bizden gönderilen) şeklindedir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  نَذِلَّ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel,  فَنَتَّبِعَ  fiiline müteallık olan zaman zarfı  قَبْلِ ’nin muzâfun ileyhidir.

Aynı üslupta gelen  نَخْزٰى  cümlesi, نَذِلَّ  cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَرْسَلْتَ - رَسُولاً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları  vardır.

بِعَذَابٍ - نَذِلَّ - نَخْزٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, لَوْ  ve  مِنْ قَبْلِ  kelimelerinin tekrarında ise reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ  ibaresinde istiare sanatı vardır. اتَّبَعْتَ  fiili ayetlere nisbet edilerek kişileştirilmiş, ayetler, arkasından gidilen, takip edilen bir lidere benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Muzari sıygada gelen fiiller hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.)

Tâ-Hâ Sûresi 135. Ayet

قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى  ١٣٥


Ey Muhammed, de ki: “Herkes beklemektedir, siz de bekleyin. Yakında kimin düz yolun sahipleri olduğunu, kimin doğru yolu bulduğunu bileceksiniz!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 كُلٌّ herkes ك ل ل
3 مُتَرَبِّصٌ gözetlemektedir ر ب ص
4 فَتَرَبَّصُوا gözetleyin ر ب ص
5 فَسَتَعْلَمُونَ bileceksiniz ع ل م
6 مَنْ kimdir
7 أَصْحَابُ sahipleri ص ح ب
8 الصِّرَاطِ yolun ص ر ط
9 السَّوِيِّ düzgün س و ي
10 وَمَنِ ve kimdir
11 اهْتَدَىٰ doğru yolda olan ه د ي

قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. Mekulü’l-kavl  كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. مُتَرَبِّصٌ  haber olup damme ile merfûdur.

فَ  sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir.

تَرَبَّصُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

تَرَبَّصُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ربص ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

مُتَرَبِّصٌ  ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan  تَفَعَّلَ  babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى

 

Fiil cümlesidir. فَ  ta’liliyyedir. Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

İsim cümlesidir. اَصْحَابُ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هم (onlar) şeklindedir. الصِّرَاطِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  السَّوِيِّ  kelimesi  الصِّرَاطِ  ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

مَن  müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi  وَ ’la birinci ism-i mevsûle matuf olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اهْتَدٰى ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.

اهْتَدٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اهْتَدٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  هدى ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mübteda olan  كُلٌّ , umuma delalet etmek üzere nekre gelmiştir. Kelimedeki nekrelik takdiri  كلّ واحد (Her biri) olan muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müsned olan  مُتَرَبِّصٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

فَتَرَبَّصُوا  cümlesine dahil olan  ف , sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle öncesindeki mukadder istînâfa matuftur.

Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen, vaz edildiği emir anlamından çıkarak tehdit manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

مُتَرَبِّصٌ - فَتَرَبَّصُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

فَتَرَبَّصُوا  [Bekleyin] emri tehdit ve korkutma ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى

 

فَ , ta’liliyedir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Fiildeki istikbal harfi  سَ , tekid ifade eder.

فَسَتَعْلَمُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi olan  اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هم  olan müsnedün ileyh, mahzuftur. Az sözle çok anlam ifade eden izafet formunda gelen  اَصْحَابُ الصِّرَاطِ , müsneddir.

السَّوِيِّ , muzâfun ileyh olan  الصِّرَاطِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

İkinci ism-i mevsûl, tezâyüf nedeniyle önceki mevsûle atfedilmiştir. Sılası olan  اهْتَدٰى  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki  مَنْ ’lerin istifham ismi olarak mübteda olduğu da söylenmiştir. 

اَصْحَابُ الصِّرَاطِ  ibaresindeki  اَصْحَابُ  kelimesinin kökü  صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. 

الصِّرَاطِ de istiare vardır. Müsteâr  صِرَاطٍ  kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir.  صِرَاطٍ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

اَصْحَابُ الصِّرَاطِ  ibaresinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede din, arkadaşa benzetilmiştir. Sıratı müstakim üzere yaşamak, sanki din ile arkadaş olmaktır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Surenin bu son ayeti hüsnü'l-inteha sanatının güzel bir örneğidir.

Ayrıca surenin genelinde olduğu gibi son sayfadaki ayetlerin fasılaları da dikkate şayandır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, uzun seci sanatının en güzel örneklerindendir.

Bir çok surede olduğu gibi bu surenin de ayet sonlarındaki fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Bu özellik Kur’an’ı dinleyen kişide derin bir tesir bırakır. Ayet sonlarındaki fasılaların yanı sıra Kur'an'ın genelindeki bedî’ sanatların bir çoğunun özelliklerini Tâ-Hâ sûresi, bünyesinde barındırmaktadır.

Günün Mesajı
Dünya âhiret için bir tarladır. Bu sebeple dünyadaki araçları yüce Allah'ın rızasını elde etmek, ahirette cennete kavuşmak için kullanmalıyız.
Kâfirler dünyada şaşkınlık, huzursuzluk, sıkıntı, darlık ve korku ve endişe içinde yaşarlar, arzu ve tamahlarının arkasından koşup dururlar. Müminler ise huzur, hoşnutluk, emniyet, güven ve Allah ile aziz olarak yaşarlar.
Beş vakit namazı kılmaya, onları vakitlerinde eda etmeye oldukça gayret göstermek önemlidir, sabah namazının da ehemmiyeti büyüktür. Gece namazı ile çokça tesbih getirmek yüce Allah'ı her zaman çokça zikretmek de önemlidir.
Allah'ın verdiği kısmete razı olmalı, başkalarının elinde bulunan dünya metaına ve ziynetine göz dikmemelidir.
Sayfadan Gönüle Düşenler
İnsan, küçük yaşlardan itibaren dünya üzerindeki geleceğine hazırlanır. Daha iyi bir okul ya da iş için çalışır. Evleneceği zaman, şatafatlı bir düğünün hayalini kurar. Şu an yaşadığı hayatın, bir üst kademesine çıkmayı hedeflemektedir. Helalince istesin ve çabalasın. Rızkı veren Allah! Kul, sözel ve fiziksel olarak dualarına devam etsin. Yeter ki, asıl neyin önemli olduğunun bilincinde olsun.

Zira, insanın geleceğe yönelik hazırlıkları, çoğu zaman, işin sadece maddi yönünü kapsamaktadır. Okul bir gün biter, anlar ki, kendi kendini geliştirmek zorundadır. İstediği işe de girmiştir fakat zamanla işteki mutsuzluğu artar. Belki de, yaptığı işin topluma faydasından ya da neyi neden yaptığından habersizdir. Evlenir lakin evliliğin nişan, kına ve düğün günlerinden ibaret olmadığını ve eşiyle olan iletişimine katkı sağlamadığını idrak eder. Dünyadaki gelecek algısı, o kadar para odaklıdır ki; yaşanan bir çok şeyin içindeki mutluluğa çok uzun süre tutunamaz. Parasını harcadığı dünyalıkların, ellerinden ve anılarından çekip gittiğine şahit olur. 

Bunların üstüne, bazen dünya hazırlığına fazlasıyla dalan insan, asıl hazırlanması gereken yer için yeterince ya da hiç hazırlanmaz. Ömrünün aşağı yukarı ne kadar olabileceğini tahmin eden insan, sanki sonsuza kadar kalacakmış ya da keyfini sürecekmiş gibi dünyaya harcadığı enerjiyi, ahireti için harcamaya üşenir. Halbuki, insanın ellerinden uçup gitmeyecek olan; ebedi hayatını inşa etmek umuduyla Allah rızası için dünyada yaptığı her şeydir.

Ey Allahım! Dirildiğim gün, halimin unutulanların hallerine benzemesinden koru. Beni; Seni övgüyle tesbih edenlerden; namazını aksatmadan kılanlardan; ailesine namazı hatırlatanlardan; bana hatırlatıldığında ise nefsiyle (öfke vb. ile) değil de, kalbiyle (şükür vb. ile) tepki verenlerden; ebedi hayatına hazırlananlardan ve günahlardan sakınanlardan olduğu için mutlu geleceğine kavuşanlardan eyle.

Dosdoğru yolda yürüyenlerin ve hidayete erenlerin kimler olduğunun anlaşılacağı gün; dosdoğru yolda yürümüşler ve hidayete ermişlerle beraber olmak duasıyla.

Amin.
 

***

Acele et!’ diye bağıran bir parça vardır. Henüz gerçekleşmemiş, belki de hiç olmayacak veya daha tamamlanmamış dünyalık meseleler için önlemler almaya çalışır. Bunun gerekli olduğu zamanların dışında, genellikle nefsin huzursuzluğundan ortaya çıktığı için bu kontrolü sağlama duygusu anlamsızdır. Zira elle tutulur gerçeklerin yokluğundan dolayı insan, ne yapacağını bilememe haline bürünür. Bazen bunun sonucunda yanlış kararlar alır ve nefsinden doğan aceleyle hareket ettiği için ‘keşke pişmanlık’larıyla sarmalanır.

Basit bir benzetmeyle bir müslümanın hayatı biraz satranç oyununa benzer. Kurallarını öğrenir ve düşünmeye zaman ayırır. Yakın gelecek yani ileride yapılacak hamleler hesaplanır ama asıl önemli olan şu anda atılması gereken adımın doğru olmasıdır. Aceleyle veya dalgınlıkla yanlış hamle yapılırsa eğer, sonraki adımların doğruluk ihtimali de azalır ya da ortadan kalkar. Oyunun kişinin lehine sonuçlanması zorlaşır. Bu demektir ki bir müslüman sadece düşünen bir varlık değildir. Kararlarını düşünerek alan ve adımlarını da bilinçli atandır. Daha doğru bir ifadeyle; belli bir hedef doğrultusunda yani İslam bayrağının gölgesinde Allah rızası için düşünendir.

Acele ederek ya da bekleyerek kararlarını uygulamaya dökerken; amacı tek başına oyunu (dünyayı) kazanmak değildir. Tabi ki onu elde etmenin keyfi ve şükrü ayrıdır ama asıl amacı kalbinin arzuladığı rabbi olan Allah’a kavuşmaktır. O’nun emirlerinden uzaklaşarak ya da dini hayatından tavizler vererek; sonraki hamlelerinde elindeki taşları kaybetme (kalbindeki imanın zedelenme) riskinden Allah’a sığınır. Attığı adımların hiçbirinde yalnız olmadığını bilir ve bu yüzden her hamlesini Allah’ın rızasına uygun şekilde atmaya çalışır.

Ey Allahım! Bizi nefsimizden veya kalbimizden doğan isteklerin kaynağını ayırt edenlerden; ayırt ettikten sonra da doğru karara varanlardan eyle. Acele etmemiz veya beklememiz gereken anları doğru değerlendirmemiz ve doğru şekilde hareket etmemiz için yardımcımız ve yol göstericimiz ol. Gecikmenin, ıskalamanın ve vaktinden önce davranmanın sonucunda kaybetmenin eleminden muhafaza buyur. Kullarını dünya ve ahiret nimetleriyle sevindirensin. Bizi iki cihanda da nice hayırlarla afiyet ile sevindirdiğin ve iyilik verdiğin salih kullarından eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji