24 Haziran 2025
Mü'minûn Sûresi 90-104 (347. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Mü'minûn Sûresi 90. Ayet

بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ  ٩٠


Hayır, biz onlara gerçeği getirdik, fakat onlar kesinlikle yalancıdırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 بَلْ doğrusu
2 أَتَيْنَاهُمْ biz onlara getirdik ا ت ي
3 بِالْحَقِّ hakkı ح ق ق
4 وَإِنَّهُمْ onlarsa
5 لَكَاذِبُونَ yalancıdırlar ك ذ ب

بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

 

Fiil cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. اَتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالْحَقِّ  car mecruru  اَتَيْنَا ’daki failin mahzuf haline mütealliktir.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. كَاذِبُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )  

كَاذِبُونَ , sülâsi mücerredi  كذب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ , idrâb harfi intikal için gelmiştir. 

بَلْ  edatı kendisinden sonra bir cümle geldiğinde idrâb harfi olur. Bazen de bu ayette olduğu gibi bir manadan diğer bir manaya intikal için gelir. Kendisinden önceki cümle manasını korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 436)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

بِالْحَقِّ car-mecruru, اَتَيْنَاهُمْ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

اَتَيْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Önceki ayetteki hitap uslubundan gaib zamire geçişte geçişte iltifat sanatı vardır.

Önceki ayette geçen   فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ  cümlesinde uslüp, muhataba hitap ederken burada gaib sıygaya evrilerek iltifat yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ  cümlesi mef’ûlün halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Müsned olan  كَاذِبُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

حَقِّ  ile  كَاذِبُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.  

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve sureklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hak Teâlâ sonra “Doğrusu biz onlara hakkı getirdik.” ifadesi ile hem bu ayetler hem de diğer ayet ve delillerde, onlara bunca delil getirdiğini ama onların yine de yalanlamalarını ve yalanlarını sürdürdüklerini beyan buyurmuştur ki bu ifade, bir tehdit ve vaîd yerine geçer. Bu fiil ayrıca hem dammeli (أتيْتُهُمْ) yani (Ben onlara getirdim) hem de fethalı ( أتَيتَهُمْ ) yani (Ey Resulüm, Sen onlara getirdin) şekillerinde de (şaz olarak) okunmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mü'minûn Sûresi 91. Ayet

مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذاً لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ  ٩١


91-92. Ayetler Meal  :   
Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا
2 اتَّخَذَ edinmemiştir ا خ ذ
3 اللَّهُ Allah
4 مِنْ hiçbir
5 وَلَدٍ çocuk و ل د
6 وَمَا ve
7 كَانَ yoktur ك و ن
8 مَعَهُ O’nunla beraber
9 مِنْ hiçbir
10 إِلَٰهٍ ilah ا ل ه
11 إِذًا öyle olsaydı
12 لَذَهَبَ götürürdü ذ ه ب
13 كُلُّ her ك ل ل
14 إِلَٰهٍ ilah ا ل ه
15 بِمَا
16 خَلَقَ kendi yarattığını خ ل ق
17 وَلَعَلَا ve üstün gelmeğe çalışırdı ع ل و
18 بَعْضُهُمْ onlardan biri ب ع ض
19 عَلَىٰ üzerine
20 بَعْضٍ diğeri ب ع ض
21 سُبْحَانَ münezzehtir (uzaktır) س ب ح
22 اللَّهِ Allah
23 عَمَّا -ndan
24 يَصِفُونَ onların tanımlamaları- و ص ف

مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ 

 

Fiil cümlesidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اتَّخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  وَلَدٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا  nefy harfi, atıf harfi  وَ ’la önceki  مَا ’ya matuftur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

مَعَهُ  mekân zarfı,  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ  harf-i ceri  zaiddir.  اِلٰهٍ  lafzen mecrur, كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )

اتَّخَذَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

 

  اِذاً لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ 

 

اِذاً  cevap harfidir. لَ  harfi mukadder لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, لو كان معه آلهة لذهب (O’nunla beraber başka bir ilah bulunsaydı muhakkak… giderirdi) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. ذَهَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. كُلُّ  fail olup damme ile merfûdur.  اِلٰهٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  ذَهَبَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَ ’dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.       


وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi mukadder لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır. 

Fiil cümlesidir. عَلَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. بَعْضُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلٰى بَعْضٍ car mecruru  عَلَا  fiiline mütealliktir. 


سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ

 

سُبْحَان  mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, نسبّح (tesbih ederiz)’dur.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  عَنْ  harf-i ceriyle  سُبْحَانَ ’ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَصِفُونَ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَصِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  مَا  nefy harfidir. Cümle menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اتَّخَذَ  fiilinin mef’ûlu olan  مِنْ وَلَدٍ  ibaresindeki harf-i cer zaiddir. Tekid ifade eder.  

وَلَدٍ ’deki nekrelik, cins ve kıllet ifade eder.  مِنْ  harfi kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır. Menfî siyakta nekre, umum ve şümule işarettir. 

Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bu cümlede icaz-ı hazif ve takdim vardır.  مَعَهُ  mekân zarfı,  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِلٰهٍ  nakıs fiil  كَانَ ’nin muahhar ismidir. 

مِنْ اِلٰهٍ ‘deki  مِنْ , olumsuzluğu tekid için gelmiş, zaid harftir.  اِلٰهٍ ’deki nekrelik, cins ve kıllet ifade eder. مِنْ  harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Menfî siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)

مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ [Allah hiçbir çocuk edinmedi] cümlesinde  مِنْ  harf-i cerinin fazladan getirilmesiyle söz pekiştirilmiştir. Takdiri,  مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدً  şeklindedir. Aynı şekilde  وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ  [Onunla beraber hiçbir ilâh yoktur.] cümlesi de böyledir. Her iki cümlede de  مِنْ  harf-i ceri, olumsuzluk manası­nı kuvvetlendirmek ve pekiştirmek için gelmiştir. (Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir)


اِذاً لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ

 

اِذاً , cevap harfidir. “Öyleyse, o zaman, o takdirde” manalarına gelir. 

Lam-ı rabıtanın dahil olduğu,  لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Takdiri  لو كان معه آلهة (O’nunla beraber başka bir ilâh bulunsaydı) olan mukadder şartın cevabıdır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mezkûr cevap ve mukadder şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

اِلٰهٍ ’deki nekrelik kesret ve cins ifade eder.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki harf-i cerle  لَذَهَبَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  خَلَقَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107)

Aynı üslupta gelerek şartın cevabına atfedilen  وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِلٰهٍ - بَعْضٍۜ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette, istenen bir konuda kelamcıların usulünce kesin, aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.

Mezhebu-l kelâmî delîl ve illet bildirmeye yöneliktir. Bu açıdan aslında hüsnü-t tâlîle benzer. Aralarındaki fark; mezhebu-l kelâmî üslûbunda hakîkî illete işâret edilirken hüsnü-t tâlîlde hayâlî bir sebebin zikredilmesidir. Muhâtabı iknâ konusunda etkili bir sanattır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî İlmi)

اِذاً  (O zaman) ifadesi aslında sadece ceza ve cevap cümlelerinin başına gelir, peki, burada  لَذَهَبَ  (götürürdü) ifadesi, başında herhangi bir şart ifadesi olmadığı ya da herhangi bir soru yer almadığı halde nasıl ceza ve cevap olarak kullanılmış? dersen, şöyle derim: Şart ifadesi hazf edilmiş olup takdiri, “Eğer onunla birlikte birtakım ilâhlar olsaydı.” şeklindedir. Bu ifadenin hazf edilmesinin sebebi, “O’nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur.” ifadesinin buna yeterince delalet ediyor olmasıdır. Bu ifade, kendileri ile tartışılan müşriklere cevap mahiyetindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ  ifadesindeki  الذِّهابُ; sevk ve idare hususundaki istiklali ve bu hususta başka birinin katılımının veya ortaklığının mümkün olmadığını gösteren müstear lafızdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَ اللّٰهِ  ifadesi, takdiri  نسبّح  (tesbih ederiz) olan fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَّا , harf-i cerle  سُبْحَانَ ’ye mütealliktir. Sılası olan  يَصِفُونَ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا ’nın masdariye olması da caizdir.

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَ  cümlesi, zalimlerin iddialarının batıl olduğunu açıklar.

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-ı celâllerde tecrîd sanatı vardır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, ism-i celâlin ikinci kez zikredilmesi verilen haberin kesinliğini ifade eder. Hükmü kesinleştirmek, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için yapılan bu tekrarda ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَمَّا يَصِفُونَ [Nitelediklerinden] yani ortak ve evlatlardan münezzehtir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ebüssuûd şöyle der: سُبْحَانَ  kelimesinin  سبح ’dan türemiş,  تفعيل  kalıbına nakledilmiş ve masdara dönüşmüş olmasında kimseye gizli kalmayan belli bir tenzih ifadesi vardır. Manası şöyle olur: “Allah'ı O’na yakışır bir şekilde tenzih ederim. (Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir)

Mü'minûn Sûresi 92. Ayet

عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟  ٩٢


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 عَالِمِ (O) bilir ع ل م
2 الْغَيْبِ görünmeyeni غ ي ب
3 وَالشَّهَادَةِ ve görüneni ش ه د
4 فَتَعَالَىٰ ve yücedir ع ل و
5 عَمَّا şeylerden
6 يُشْرِكُونَ onların ortak koştukları ش ر ك

عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟

 

عَالِمِ الْغَيْبِ  cümlesi,  سُبْحَانَ اللّٰهِ ’dan bedel olarak mahallen mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغَيْبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الشَّهَادَةِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

فَ  atıf harfidir. Mukadder istînâfa matuftur. Takdiri,  علم الغيب فتعالى (Gaybı bilendir, O yücedir) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. تَعَالٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  عَنْ  harf-i ceriyle  سُبْحَانَ ’ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يُشْرِكُونَ۟ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. Veya  مَا  masdariyyedir.

يُشْرِكُونَ۟  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُشْرِكُونَ۟  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  شرك ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Önceki ayetteki  سُبْحَانَ اللّٰهِ  lafzından bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Muzâfun ileyh olan  الْغَيْبِ  ve  الشَّهَادَةِ  kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

وَالشَّهَادَةِ, tezat nedeniyle  الْغَيْبِ ’ye atfedilmiştir.

عَالِمِ الْغَيْبِ [gaybın alimi] ifadesi, cer ile okunduğunda  اللّٰهُ  lafzının sıfatı, merfû okunduğunda ise hazf edilmiş bir mübtedanın haberidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

الشَّهَادَةِ - الْغَيْبِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.

Kendisinin hiçbir ortağı bulunmadığı ile ilgili delillendirmeden hemen sonra gelen  عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ  ifadesinden murad; lam-ı tarif kullanımının taşıdığı hakiki istiğrak manasıyla ihata edilen ilmin boyutu ve umumiliği ile birlikte en küçük bir cüziyyetin dahi o ilmin kuşatıcılığının dışında kalamayacağının ifadesidir. Yani o, “Görünen ve görünmeyen, zahirde ve batında olan her şeyi bilendir.” anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 فَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟

 

Ayetin  فَ  ile gelen son cümlesi, mukadder istînâfa matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Takdiri,  عالم الغيب (Gaybı bilendir) olan cümlenin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle  تَعَالٰى  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يُشْرِكُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَعَالٰى ‘da istiare vardır. Bu kelimenin aslı عَالٰى  yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın yüceliğinin görünür şekilde olduğu manasında ألعلْوٌ  istiare olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fî Sûreti Meryem, s. 212) 

Yüce Allah'ın ortağının bulunmadığına delalet eden bu gerçek, aynı şekilde O'nun evlat sahibi olmadığını da göstermektedir. Çünkü evlat mülk hakkında tıpkı ortağın çekiştiği gibi babası ile çekişir. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir yani O, evlat sahibi ve ortağı bulunmasından tenzih edilmelidir, bundan münezzehtir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Mü'minûn Sûresi 93. Ayet

قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنّ۪ي مَا يُوعَدُونَۙ  ٩٣


93-94. Ayetler Meal  :   
De ki: “Ey Rabbim! Onlara yöneltilen tehditleri bana mutlaka göstereceksen, beni o zalim milletin içinde bulundurma.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 رَبِّ Rabbim ر ب ب
3 إِمَّا eğer
4 تُرِيَنِّي mutlaka bana göstereceksen ر ا ي
5 مَا şeyi
6 يُوعَدُونَ onların tehdidedildikleri و ع د
Allah’ın inkârcıları tehdit ettiği hal, onların varlıklarına son verecek olan belâ ve felâkettir (Şevkânî, III, 559). Kuşkusuz Resûl-i Ekrem, böyle bir felâket sırasında Allah’ın bir peygamberi felâketi hak etmiş olanlar arasında bulundurmayacağını biliyordu. Şu halde buradaki dileği bu hususta bir kuşkusu olduğu anlamına gelmeyip bu bilgisine rağmen Allah’ın dilediğini yapmaya muktedir olduğunu ikrar etme ve O’na kulluğunu arzetme amacı taşımaktadır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 42

قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنّ۪ي مَا يُوعَدُونَۙ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli  اِمَّا تُرِيَنّ۪ي ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

رَبِّ  itiraziyye cümlesidir. Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.  مَا  harfi zaiddir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُرِيَنّ۪ي  şart fiili olup, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Nûn-u vikaye mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra ondan ivazdır. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  ikinci mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُوعَدُونَۙ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

يُوعَدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُرِيَنّ۪ي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رأي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنّ۪ي مَا يُوعَدُونَۙ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

İtiraziyye olan dua manasındaki …رَبِّ  cümlesi nida üslubunda talebi inşai isnaddır. 

Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Münada konumundaki  رَبِّ  izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfın işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu izafet muzâfun ileyhe şan ve şeref kazandırmasının yanında, mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.

İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır. 

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv” ın Kullanımı)

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِمَّا تُرِيَنّ۪ي مَا يُوعَدُونَ  cümlesi, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

تُرِيَنّ۪ي  fiilinde istiare sanatı vardır. Zikredilen görmek, fakat kastedilen, anlamak, hissetmektir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Cümleye dahil olan  اِمَّا , şart harfi  اِنْ  ve zaid harf  مَا ’dan müteşekkildir.  اِنْ  harfinin نَۙ u, مَا  harfine idgam yapılmıştır. 

Şart cümlesi olan  تُرِيَنّ۪ي مَا يُوعَدُونَ  müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Nûn-u sakile ve zaid  مَا  harfi olmak üzere iki unsurla tekid edilmiştir. 

Şartın cevabı sonraki ayette zikredilmiştir. Faidei haber inkari kelamdır.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا nın sıla cümlesi olan  يُوعَدُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يُوعَدُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

De ki: Rabbim, eğer vadolunanı bana gösterirsen,  إنْ كَانَ ﻻبُدٌَ مِنْ أنْ تُرِينِّي  demektir. Çünkü  مَا  ile  اِنْ  tekid içindir. Vadolunanı yani, dünya ve ahiretteki azabı demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1) Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2) Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat) 

Bu azaptan murad, dünyevî azaptır; zira uhrevî azap, bu makama münasip değildir. Onlara vadedilen azap, çok feci bir azaptır; öyle ki o azaba uğramayacak kimselerin bile ondan Allah'a sığınması lazımdır. Yine bu kelam, onların bu azabı inkâr etmelerinin ve istihza yoluyla onu acil olarak istemelerinin reddidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mü'minûn Sûresi 94. Ayet

رَبِّ فَلَا تَجْعَلْن۪ي فِي الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ  ٩٤


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 رَبِّ Rabbim ر ب ب
2 فَلَا
3 تَجْعَلْنِي beni bırakma ج ع ل
4 فِي içinde
5 الْقَوْمِ kavmin ق و م
6 الظَّالِمِينَ zalim ظ ل م
Peygamber Efendimiz şöyle dua etmiştir :” Allah’ım! Bir kavmi fitneye düşürmek istediğinde , bu belâya uğramadan benim canımı al!”
(Tirmizi, Tefsir 38/4; Ahmed b. Hanbel, Müsned,IV,66,378; Elbâni, Silsiletü’l-ehadisi’s-sahiha, VII/1,501-506,nr. 3169)

رَبِّ فَلَا تَجْعَلْن۪ي فِي الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. İkinci nida, bir önceki duayı tekid eder. Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَجْعَلْن۪ي  sükun ile meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

فِي الْقَوْمِ  car mecruru amili  تَجْعَلْن۪ي  fiilinin ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir. Takdiri, كائنا فيهم أو منهم (Onların içinde veya onlardan.) şeklindedir. الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمِ ’nin sıfatı olup cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil, muttasıl mütekellim zamiri olan  ي  ile birleştiğinde araya bir  ن harfi getirilir. تَجْعَلْن۪ي  fiilinde olduğu gibi üstünle biten fiilin sonunu esreden korumuştur. Buna nûn-u vikaye denilir. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الظَّالِم۪ينَ ; sülasi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَبِّ فَلَا تَجْعَلْن۪ي فِي الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

 

Fasılla gelen ayette  رَبِّ ,  önceki duayı tekid için gelmiş itiraziyyedir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Nidâ üslubunda talebi inşai isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Münada konumundaki  رَبِّ  izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfın işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu izafet muzâfun ileyhe şan ve şeref kazandırmasının yanında, mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.

رَبِّ  lafzının cümlede tekrarı, münadinin, münadaya yakarışındaki içtenliğini ve duasının kabulünü ne kadar çok istediğini göstermesinin yanında, Rabb’e tazim ve sena ifade eder. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Rabıta harfi  فَ ‘nin dahil olduğu  فَلَا تَجْعَلْن۪ي فِي الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ  cümlesi, önceki ayetteki şart cümlesinin cevabıdır. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Önceki ayetteki şart cümlesiyle birlikte terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Şart üslubunda gelmiş olmasına rağmen, dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

فِي الْقَوْمِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kavim içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü insan topluluğu, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. O toplumla alakanın olmamasını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

“Ya Rabbi!” ifadesinin şart ve cevap ifadelerinin öncesinde iki kez tekrarlanmış olması, kulun Allah karşısında alçak gönüllülük ve boyun eğmişlik hali içerisinde olmasına yönelik bir teşviktir. Müşrikler azap tehdidini inkâr ediyor ve onunla alay ediyorlardı, azabın ale’l-acele gelmesini istiyor görünmeleri de bu yüzdendi. Bu sebeple onlara, “Allah, vadettiği şeyi yerine getirmeye kādirdir, düşünürseniz siz de bunu anlarsınız, o halde bu şekilde inkâr etmenizin sebebi, manası nedir?!” denilmiş olmaktadır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ebu Hayyân şöyle der: Şu bir gerçektir ki Resulullah (s.a.v) kendisinin zalimler topluluğundan kılınmasına sebep olacak şeylerden korunmuştur. Fakat kulluğunu açığa çıkarmak ve Allah'a karşı tevazu göstermesi için bu şekilde dua etmesi emrolunmuştur. (Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir)

Yüce Allah bu buyruklarıyla ona yapacağı duayı öğretmektedir. Yani “Ey Rabbim, de” demektir. Eğer bana tehdit olundukları azabı gösterecek olursan o halde beni o zalimler topluluğu arasında kılma! Yani beni üzerlerine azabın indiği kimseler arasında bulundurma, beni onlar arasından çıkar! (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Mü'minûn Sûresi 95. Ayet

وَاِنَّا عَلٰٓى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ  ٩٥


Bizim onlara yönelttiğimiz tehditleri sana göstermeye elbette gücümüz yeter.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنَّا şüphesiz biz
2 عَلَىٰ
3 أَنْ
4 نُرِيَكَ sana göstermeğe ر ا ي
5 مَا şeyi
6 نَعِدُهُمْ onları tehdidettiğimiz و ع د
7 لَقَادِرُونَ elbette kadiriz ق د ر

وَاِنَّا عَلٰٓى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel عَلٰٓى  harf-i ceriyle  قَادِرُونَ ’a mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

نُرِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl amili  نُرِيَ  ‘nin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  نَعِدُهُمْ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

نَعِدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. قَادِرُونَ  kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

نُرِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أري ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

قَادِرُونَ , sülâsi mücerredi قدر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاِنَّا عَلٰٓى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ

 

وَ  istînâfiyyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  عَلٰٓى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  لَقَادِرُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ  cümlesi masdar tevilinde  عَلٰٓى  ile birlikte  لَقَادِرُونَ ’ye mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نُرِيَكَ  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  نَعِدُهُمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نُرِيَكَ  fiilinde istiare sanatı vardır. Vaîd, görülebilen şeyler değildir. Zikredilen görmek, fakat kastedilen, anlamak, hissetmektir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

نُرِيَكَ  ve  نَعِدُهُمْ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Müsned olan  قَادِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve sureklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

وَاِنَّا عَلٰٓى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ  [Onlara yaptığımız tehdidi sana göstermeye elbette ki kadiriz.] cümlesinde, muhataplar bunu inkâr ettikleri için  اِنَّ  ve  لَ  edatları ile mana pekiştirilmiştir.(Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir) 

Mü'minûn Sûresi 96. Ayet

اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ السَّيِّئَةَۜ نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ  ٩٦


Kötülüğü, en güzel olan şeyle uzaklaştır. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri daha iyi biliriz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ادْفَعْ savuştur د ف ع
2 بِالَّتِي şeyle
3 هِيَ o
4 أَحْسَنُ en güzel ح س ن
5 السَّيِّئَةَ kötülüğü س و ا
6 نَحْنُ biz
7 أَعْلَمُ biliyoruz ع ل م
8 بِمَا
9 يَصِفُونَ (seni) nasıl vasıflandıracaklarını و ص ف
Bu âyet insanların günlük hayattaki ilişkileri ile ilgili genel bir düzenlemeye gitmekte, kalıcı ve sürekli bir ahlâk kuralı koymakta; kötülüğün bir başka kötülükle değil, kötülüğün iyilikle savılmasını öğütlemektedir. Ancak bu bir zorunluluk değil tavsiyedir, zorunlu olan hakkını alırken haksızlığa sapmamak, kötülüğe karşılık verirken adalet sınırını aşmamaktır (bilgi için bk. en-Nahl 16/125-128).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 42

اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ السَّيِّئَةَۜ نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ

 

Fiil cümlesidir.  اِدْفَعْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. الَّت۪ي  müfred müennes has ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اِدْفَعْ  fiiline mütealliktir. 

Müfred müennes has ism-i mevsûl, mahzuf mevsûfun sıfatı olarak mahallen mecrurdur. Takdiri, الخصلة التي (haslet ki) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  هِيَ اَحْسَنُ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هِيَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَحْسَنُ  haber olup damme ile merfûdur.  السَّيِّئَةَ , amili  اِدْفَعْ  fiilinin mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur.

Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَعْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur. مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  اَعْلَمُ ’ya mütealliktir. 

يَصِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَحْسَنُ  -  اَعْلَمُ ; ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ السَّيِّئَةَۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mecrur mahaldeki müfred has ism-i mevsûl  الَّت۪ي , başındaki  بِ  harf-i ceriyle  اِدْفَعْ  fiiline mütealliktir. Takdiri  الخصلة  (Haslet, özellik) olan mahzuf bir kelimeye sıfat konumundadır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Sılası olan  هِيَ اَحْسَنُ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber olan  اَحْسَنُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

اَحْسَنُ ‘nun ism-i mevsûlle ifade edilmesi, tazim ve sonraki habere dikkat çekmek içindir.

Haber olan  اَحْسَنُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

السَّيِّئَةَۜ  , حسنة ‘in zıddı değildir,  قَبيح  kelimesinin zıddıdır. Zıddıyla alakalı bir kelime zikredildiği için aralarında tıbâk-ı manevi ya da diğer adıyla manevi tıbâk sanatı vardır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَحْسَنُ السَّيِّئَةَ [Sen kötülüğü en güzel bir şekilde def et.] cümlesinde tıbâk-ı manevi vardır. Çünkü mana, “kötülüğü iyilikle def et” demektir. Bu ise mana ile tıbâktır, lafızla değildir. (Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir) 

En güzel olan tutum, bağışlamak ve kötülüğe iyilikle karşılık vermektir. Ancak bu tutum, dinde zafiyete sebep olmamalıdır. Diğer bir görüşe göre ise en güzel olan, tevhid kelimesidir; kötülük de ortak koşmaktır. Bir diğer görüşe göre ise en güzel olan mârufu (meşrûu) emretmektir; kötülük de dinen yasak olandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlenin müsnedi olan  اَعْلَمُ, ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

اَعْلَمُ ’ya müteallik olan mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  يَصِفُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مَا ’nın masdariye olduğu da söylenmiştir.

نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ  şeklindeki haber cümlesi; Allah’ın Resulü’nü incitenlere hak ettikleri cezayı vereceğinden kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Yani cümlede idmac sanatı vardır.  

Bu kelam, onlar için bir ceza ve azap tehdididir; Resulullah (s.a.v) için ise bir tesellidir ve işini Allah'a havale etmesi için yol göstermektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mü'minûn Sûresi 97. Ayet

وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِۙ  ٩٧


De ki: “Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقُلْ ve de ki ق و ل
2 رَبِّ Rabbim ر ب ب
3 أَعُوذُ sığınırım ع و ذ
4 بِكَ sana
5 مِنْ -ndan
6 هَمَزَاتِ kışkırtmaları- ه م ز
7 الشَّيَاطِينِ şeytanların ش ط ن
Bazı müfessirler  “şeytanların kışkırtmaları” ifadesini, özellikle insanın kontrolünü kaybetmesine sebep olan “öfke krizi” olarak açıklamışlarsa da (Kurtubî, XII, 155); bu ifade öfke, gayri meşrû cinsel istek, yeme içme vb. ihtiyaçları haram yollardan karşılama gibi her türlü günah işleme eğilimlerini içermektedir. Hz. Peygamber’in bu tür eğilimlere kapılması düşünülemez. Bu sebeple söz konusu buyruk, onun şahsında bütün ümmetine yöneltilmiş bir emirdir; ayrıca Hz. Peygamber’in de bu tür sözlerle dua etmesi onun hem kulluk, hem de ümmetine örneklik görevidir.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 42

 Hemeze همز :  هَمْز sözcüğü العَصْر (sıkmak) kelimesi gibidir. الهَمْزفي الحرف  bir kelimeyi hemzeli okumaktır. هَمز الإنسان Bir kimseyi arkadan çekiştirmek, dedikodusunu yapmaktır.

  Hemz (örtülü ayıplama) ile Lemz (itham ederek ayıplama) arasındaki farka gelince Müberred şunları söylemektedir: Hemz, işitemeyeceği bir ses ve iğrenç bir ifade ile kişinin ayıplanması veya birinin iğrenç bir iş yapması için yüreklendirilmesi ve bu konuda aklının çelinmesidir. Lemz ise hemz’e göre daha açıktır. Kuran’da وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِۙ 23/97 ifadesi kullanılmıştır. Şeytanın tuzakları gizli olduğu için lumezat kelimesi kullanılmamıştır.

   هَمْز kelimesindeki asıl anlam zayıf bir kusur ve ayıplamadır. Bu da kuvvetli, şiddetli ve kat be kat çoğaltılarak ayıplama demek olan اللمَز in aksinedir. Zira bu mana الهاء  harfinin fısıltı, gevşeklik, sessizlik ve gizlilik harflerinden biri olmasından çıkarılır. Bu da اللمَزdeki şiddet ve yumuşaklık arasındaki değişip dönüşen harflerden olan  اللام  harfinin aksinedir. Dedikodu ve gıybet yapmak suretiyle ayıplama kullanım yerlerindendir. Ayrıca sesi kısmak anlamı da vardır.

 وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِۙ 23/97 ayetinde şeytanın الهَمْز e muzaaf olması, sözcüğün vesvese manasında olmadığını gösterir. Zira şeytanlar Resulullah’ın kalbine vesvese sokmaya güç yetiremezler. 

  Kuran’ı Kerim’de üç farklı isim formunda 3 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hemze ve mahmuzdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, اَعُوذُ بِكَ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

رَبِّ  itiraziyye cümlesidir. Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. 

اَعُوذُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir.  بِكَ  car mecruru  اَعُوذُ  fiiline mütealliktir. مِنْ هَمَزَاتِ  car mecruru  اَعُوذُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الشَّيَاط۪ينِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِۙ

 

Ayet, hükümde ortaklık sebebiyle atıf harfi  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Allah Teâlâ Hz. peygambere etmesi gereken duayı öğretiyor.

Duayı tekid hükmünde itiraziyye olan  رَبِّ , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır. 

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv” ın Kullanımı)

Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Münada konumundaki  رَبِّ  izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu izafet muzâfun ileyhe şan ve şeref kazandırmasının yanında, mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümle haber üslubunda geldiği halde dua manası taşıdığı için muktezayı zahirin hilafına olarak mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

الهمز  dürtmek demektir.  الهمزات  bu ifadenin cem-i merresi yani sayısal olarak çokluk bildiren formudur.  مهْماَزُُ الرعيد (süvarinin mahmuzu) ifadesi de buradan gelir. İfade tıpkı süvarinin hayvanı yürümeye zorlamak için mahmuzlaması gibi şeytanlar da insanı günaha teşvik eder, kışkırtırlar anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

Peygambere (s.a.v) bunların kışkırtmaları karşısında Allah’a sığınması, Rabbine yalvaran kimsenin ifadelerini kullanması, “Ya Rabbi! Ya Rabbi!” diye tekrarlaması, onların kendisine daha baştan yaklaşamamaları ve etrafını saramamaları için Allah’a sığınması emredilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

الهمزات ’ın çoğul olması; tekrarlanmasından ya da ona nispet edilen şeyin (şeytanların) çok olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Burada Yüce Allah, şeytanların insanları kötülüklere teşvik etmesini, hızlı gitmeleri veya sıçramaları için eğiticinin hayvanları dürtüklemesine benzetmiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân

Mü'minûn Sûresi 98. Ayet

وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ  ٩٨


“Ey Rabbim! Onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَعُوذُ ve sığınırım ع و ذ
2 بِكَ sana
3 رَبِّ Rabbim ر ب ب
4 أَنْ
5 يَحْضُرُونِ yanıma uğramalarından ح ض ر
Resûl-i Ekrem Efendimiz bazı kötülüklerden Allah’a sığınır ve:” Ölüm ânında şeytanın iğvasıyla beni aldatmasından ve tövbe etmeme engel olmasından Sana sığınırım, ey Rabbim!” derdi. 
Ebû Davûd, Vitir 32 ; Nesâi, İstiâze

وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَعُوذُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. بِكَ  car mecruru  اَعُوذُ  fiiline mütealliktir.  

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  مِنْ  harf-i ceriyle ikinci  اَعُوذُ  fiiline mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَحْضُرُونِ  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

 

Önceki ayete matuf olan bu ayet, duanın devamıdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümle haber üslubunda geldiği halde dua manası taşıdığı için muktezayı zahirin hilafına olarak mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

رَبِّ ; önceki duayı tekid hükmünde itiraziyyedir. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Münada konumundaki  رَبِّ  izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfın işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu izafet muzâfun ileyhe şan ve şeref kazandırmasının yanında, mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَحْضُرُونِ  cümlesi, mukadder  مِنْ  harf-i ceri ile  اَعُوذُ  fiiline mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bu iki ayeti ezberleyip sık sık okuyabiliriz. 

İbni Abbas'tan (r.a) rivayet olunduğu üzere bu sığınmanın, namaz ve Kur’an okumak haline tahsis edilmesi ve İkrime'den (r.a) rivayet olunduğu üzere ölüm haline tahsis edilmesi, sığınmaya daha çok ihtiyaç olduğu haller olmasından dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mü'minûn Sûresi 99. Ayet

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِۙ  ٩٩


99-100. Ayetler Meal  :   
Nihayet onlardan birine ölüm gelince, “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım” der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 حَتَّىٰ nihayet
2 إِذَا zaman
3 جَاءَ geldiği ج ي ا
4 أَحَدَهُمُ onlardan birine ا ح د
5 الْمَوْتُ ölüm م و ت
6 قَالَ der ki ق و ل
7 رَبِّ Rabbim ر ب ب
8 ارْجِعُونِ beni geri döndür ر ج ع
“Onlar”dan maksat, özellikle öldükten sonra tekrar dirilmenin imkânsız olduğunu savunan inkârcılardır. Âyette, hayatları son bulup dünya ile ilgili bütün bağları kopan, arzu ve tutkuları tükenen ve ancak bu noktada akılları başlarına gelen inkârcıların ümitsizlikleri, tükenmişlikleri ve pişmanlıkları dile getirilmektedir. Fahreddin er-Râzî’ye göre böyleleri, ölümleri esnasında (veya zayıf bir görüşe göre âhirette cehennemdeki yerlerini görünce), aslında geri dönüşün imkânsız olduğunu bilseler de, sırf inkârcı olarak bu dünyadan göçmelerine üzülüp pişman oldukları için bu duygularını ve ümitsizliklerini ifade etmek üzere bu şekilde yakarırlar (XXIII, 119-120).
 
 Bu iki âyet, temeli eski Hint dinlerine ve Eflâtun felsefesine kadar uzanan, zaman zaman günümüzde bile bazı kişiler ve sözde ilim adamları tarafından savunulan reenkarnasyon (tenâsüh) inancını açıkça reddetmektedir. Bu inanca göre kötü ve günahkâr insanlar ölünce bunların ruhları, dünyada günahlarından kurtulup arınıncaya kadar bedenden bedene dolaşacak, ancak günahlarından temizlendikten sonra Tanrı’nın huzuruna dönebileceklerdir. Eğer günahkârların ruhlarının başka bedenlere geçmesi mümkün olsaydı, âyette belirtildiği şekilde pişmanlık duygularını dile getirerek yanlışlarını düzeltmek maksadıyla yeniden dünyaya gönderilmeleri için yakaran kullarının dileğini Allah reddetmezdi. Oysa burada böyle bir dönüşe asla izin verilmeyeceği belirtilmektedir. 
 
 Sözlükte “engel, ayırıcı, aralık” anlamına gelen berzah kelimesinin buradaki anlamı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Râzî’nin tercih ettiği yoruma göre buradaki berzah, İslâmî gelenekteki yaygın anlamıyla insanın dünya hayatına geri dönüşünü engelleyen ölüm olayı ve sonrasıdır. Kabir hayatı da denen bu dönem ölümle başlayıp yeniden dirilme vaktine kadar sürecektir. Berzah kelimesi, –biri dünya hayatının son bulduğuna, diğeri âhiret hayatı için yeniden dirilmenin gerçekleştiğine işaret olmak üzere– iki defa üflenecek olan iki sûr arasında geçecek süre olarak da açıklanmıştır (Taberî, XVIII, 53; Şevkânî, III, 562). Âhirette akrabalık bağlarının işe yaramaması, oradaki adaletin mutlaklığını ve kusursuzluğunu, insanların birbirlerine soru soramaması da âhirette verilecek hesabın dehşetini göstermektedir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 45
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Yedi (engelleyici) şey(gelme)den önce iyi işler yapmakta acele ediniz. Yoksa gerçekten siz, unutturan fakirlik, azdıran zenginlik, (her şeyi) bozup perişan eden hastalık, saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık, ansızın geliveren ölüm, gelmesi beklenen şeylerin en şerlisi Deccâl, belâsı en müthiş ve en acı olan kıyametten başka bir şey mi beklediğinizi sanıyorsunuz?” 
(Tirmizî, Zühd 3)

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِۙ


حَتّٰى  harfi ibtidaiyyedir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اَحَدَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  الْمَوْتُ  fail olup damme ile merfûdur. 

قَالَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, رَبِّ ارْجِعُونِۙ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. 

ارْجِعُونِ  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir. 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette başlangıç edatı şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


جَٓاءَ 
جَٓاءَ 
جَٓاءَ 

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِۙ

 

حَتّٰٓى  ibtida harfi olarak cümleye dahil olmuştur. Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  جَٓاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ , müstakbel şart manalı zaman zarfı  إِذَا ’nın muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  اَحَدَكُمُ  önemine binaen faile takdim edilmiştir.

اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ  [Sizden birine ölüm geldiği zaman] ifadesinde istiare sanatı vardır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ölüme nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.  

İtiraziyye olan  رَبِّ  önceki duayı tekid hükmündedir. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Münada konumundaki  رَبِّ  izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfın işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu izafet mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.

İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır. 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  ارْجِعُونِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

ارْجِعُونِ  kelimesinin sonundaki esre mütekellim zamirlerinden ivazdır. Zamirin fasılaya riayet kastıyla yapılan hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

جَٓاءَ - ارْجِعُونِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv” ın Kullanımı)

حَتّٰٓى  ifadesi (96. ayetteki) nitelendirmekte olduklarını ifadesi ile ilişkilidir yani “Onlar iş bu zamana kadar senin hakkında kötü konuşmaya devam edecekler!” anlamındadır. Bu iki ayet arasındaki ifadeler ara cümle olup onları görmezden gelme emrinin tekidi mahiyetindedir. Yani şeytanın onu olgunca davranmaktan uzaklaştırma çabalarına ve düşmanlarından intikam almaya sevk etmeye çalışmasına karşılık Allah’tan yardım istemesi ve onları görmezden gelmesi emredilmektedir. Ya da  حَتّٰٓى  ifadesi [Asıl onlar yalan söylemekte! (Müminun Suresi, 90)] ifadesi ile ilişkilidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah’a çoğul sıygası ile döndürün diye hitap edilmiş olması tazim içindir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

رَبِّ ارْجِعُونِ  [Ey Rabbim! Beni geri çevirin] ayetinde hürmet için ke­lime çoğul gelmiştir. Allah'a karşı bir saygı ifadesi olarak,  ارْجِعُونِۙ [Beni geri çevir] dememiştir. (Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir)

Mü'minûn Sûresi 100. Ayet

لَعَلّ۪ٓي اَعْمَلُ صَالِحاً ف۪يمَا تَرَكْتُ كَلَّاۜ اِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَٓائِلُهَاۜ وَمِنْ وَرَٓائِهِمْ بَرْزَخٌ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ  ١٠٠


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَعَلِّي böylelikle
2 أَعْمَلُ yapayım ع م ل
3 صَالِحًا yararlı bir iş ص ل ح
4 فِيمَا yerde (dünyada)
5 تَرَكْتُ terk ettiğim ت ر ك
6 كَلَّا hayır
7 إِنَّهَا şüphesiz bu
8 كَلِمَةٌ bir sözdür ك ل م
9 هُوَ o
10 قَائِلُهَا onun söylediği ق و ل
11 وَمِنْ ve
12 وَرَائِهِمْ önlerinde vardır و ر ي
13 بَرْزَخٌ bir berzah برزخ
14 إِلَىٰ kadar
15 يَوْمِ güne ي و م
16 يُبْعَثُونَ diriltilecekleri ب ع ث

Berzeha برزخ :  بَرْزَخٌ kavramı iki şey arasındaki engel ve sınırdır. Kıyametteki berzah ise insanla onun ahirette ulaşacağı yüksek mertebeler arasındaki engel/perdedir. Berzahın ölümle kıyamet arasındaki zaman dilimi olduğu da söylenmiştir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de isim olarak 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli berzahtır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

لَعَلّ۪ٓي اَعْمَلُ صَالِحاً ف۪يمَا تَرَكْتُ كَلَّاۜ 

 

İsim cümlesidir. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.

ي  mütekellim zamiri  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَعْمَلُ صَالِحاً  cümlesi,  لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. اَعْمَلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. صَالِحاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Veya mef’ûlu mutlaktan naibdir. Takdiri, عمل عملًا صالحًا (salih işler yaparlar) şeklindedir.

مَا  müşterek ism-i mevsûl ف۪ي  harf-i ceriyle  صَالِحاً ’nın mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  تَرَكْتُ ’dür. Îrabdan mahalli yoktur. 

تَرَكْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. 

كَلَّا  red ve caydırma harfidir.

كَلَّا ; Cevabın olumsuzluğunu bildiren bir harf olup kendinden sonrakinin îrabı tesir etmez. Men etmeyi, nehyetmeyi açma, başlangıç yapma ve gerçeklik ifade eder. Sîbeveyhi ve Halil b. Ahmed ve bir çok nahivciler  ile Basra Dil mektebinin çoğunluğu bu edatın  ك  ile olumsuzluk  لَا ’sının birleşmesiyle meydana geldiğini ve şeddenin nefy manasını kuvvetlendirmek için kullanıldığını söylerler. Birçok nahivci ise edatın birleşmeden tek bir kelime olduğunu kabul ederler. (Halil İbrahim Tanç, Kur’an’da كَلَّا  Edatı ) 

صَالِحاً , sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَٓائِلُهَاۜ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هَا  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  كَلِمَةٌ  kelimesi,  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. هُوَ قَٓائِلُهَا cümlesi,  كَلِمَةٌ ’nün sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  قَٓائِلُهَاۜ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَاۜ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  قَٓائِلُ  ; sülâsî mücerredi قول  olan fiilin ism-i failidir.

 وَمِنْ وَرَٓائِهِمْ بَرْزَخٌ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir.  مِنْ وَرَٓائِهِمْ  car mecruru munfasıl zamir  هُوَ ’nin hali olarak mahallen mansubdur.

مِنْ وَرَٓائِهِمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَرْزَخٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  

اِلٰى يَوْمِ  car mecruru  بَرْزَخٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. يُبْعَثُونَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُبْعَثُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَعَلّ۪ٓي اَعْمَلُ صَالِحاً ف۪يمَا تَرَكْتُ كَلَّاۜ

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen ayet önceki ayette ölen kişinin duasının devamıdır. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.  لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. Yani husûlü arzu edilen şeyin imkân dahilinde olduğu hallerde kullanılan bir harftir. Ancak bazı belâgî amaçlarla mümkün olmayan bir şeyi mümkünmüş gibi göstermek amacıyla temenni için kullanılabilir. Burada da öldükten sonra iyi ameller yapmak kastıyla dünyaya dönmek imkânsız olduğu halde temenni yerine terecci harfi kullanılmıştır. Bu nedenle cümle mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

Burada asıl temenni harfi yerine terecci harfinin gelmesi bu isteğin ne kadar şiddetli olduğuna delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَعَلَّ ’nin haberi olan  اَعْمَلُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlü,  ف۪ي  harfi-ceriyle birlikte  صَالِحاً ’ın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıla cümlesi olan  تَرَكْتُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

ف۪يمَا تَرَكْتُ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla terkedilen dünya hayatı, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dünya hayatı, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mütekellim temennisini tekid etmek üzere bu harfi kullanmıştır. Câmi’;  ف۪ي ’deki ve dünya hayatındaki mutlak irtibattır.

كَلَّا , red ve kınama ifade eden harftir.

كَلَّا, istediklerini vermeme hususunda, adeta onlara bir ret cevabı gibidir. Bu tıpkı, olması uzak bir şey isteyenlere, “Heyhat, nerede!” denilmesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَعَلَّ  (olur ki belki) edatı ile şek manası kastedilmemiştir. Çünkü o kimse, bu esnada Allah'ın ona istediğini vermesi halinde taata azmini göstermede alabildiğine gayret sarfetmektedir. Bu kelimeyle şek değil aksine kendi kusurunu bilip onun kötü neticesini anlayan için bir darb-ı mesel ifade etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbni Hişam gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)

لعل  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)


 اِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَٓائِلُهَاۜ وَمِنْ وَرَٓائِهِمْ بَرْزَخٌ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

 

كَلَّا  için ta’lil hükmündeki cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlesi formunda gelen  هُوَ قَٓائِلُهَا  cümlesi,   كَلِمَةٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsned olan  قَٓائِلُهَاۜ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَٓائِلُهَاۜ - كَلِمَةٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu ayetteki  كَلِمَةٌ  ifadesi, mecaz-ı mürseldir. Cüz ifade edilip küll kastedilmiştir. Zira ayetteki  كَلِمَةٌ  lafzıyla cümle kastedilmiştir. (Vehbe Zuhayli)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Munfasıl zamir  هُوَ ’nin hali olan  وَمِنْ وَرَٓائِهِمْ بَرْزَخٌ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır.

مِنْ وَرَٓائِهِمْ, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  Muahhar mübteda olan  بَرْزَخٌ  kelimesindeki nekrelik, tahayyül edemeyeceğimiz bir cins olduğuna ve tazime işaret eder. 

اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ  car-mecruru, بَرْزَخٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Zaman zarfı  اِلٰى يَوْمِ  için muzâfun ileyh olan  يُبْعَثُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يُبْعَثُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

“Ötelerinde ise tekrar diriltilecekleri güne kadar devam edecek bir berzah vardır.” ifadesindeki zamir topluluğa işaret eder yani “Önlerinde kendileri ile geriye dönüş arasında kıyamete kadar baki bir engel vardır.” anlamındadır. Ancak bu, diriliş günü dönecekleri anlamına gelmez. Aksine, diriliş günü sadece ahirete dönüleceği malum olduğu için tamamen ümit kesici bir ifadedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

بَرْزَخٌ ; engel-mani demektir. Bu tıpkı, [O (iki deniz) arasında bir berzah var. Rahman Suresi, 20)] ayetindeki gibidir. Yani “Onlar, yapamadıkları ibadetleri telafi etmelerine mani olan, bir araya gelmelerini engelleyen öyle bir duruma düşmüşlerdir. Bu, onların ölümleridir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mü'minûn Sûresi 101. Ayet

فَاِذَا نُفِـخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ  ١٠١


Sûr’a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy-sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِذَا zaman
2 نُفِخَ üflendiği ن ف خ
3 فِي
4 الصُّورِ Sur’a ص و ر
5 فَلَا artık yoktur
6 أَنْسَابَ soylar ن س ب
7 بَيْنَهُمْ aralarında ب ي ن
8 يَوْمَئِذٍ o gün
9 وَلَا ve
10 يَتَسَاءَلُونَ sormazlar س ا ل

Nesebe نسب :  نَسَبٌ  ve نِسْبَةٌ kavramları anne veya babanın bir olduğunu gösteren soy ortaklığıdır. Bu da iki çeşittir: Birincisi uzunluğuna olan hısımlık. Örneğin babalarla çocuklar arasındaki ortaklık gibi... İkincisi ise genişlemesine olan hısımlık. Misal olarak kardeşlerin çocukları ve amcaların çocukları arasındaki hısımlık gibi... نِسْبَةٌ kavramı, her biri diğeriyle özellik kazanan bir ölçüye kadar aynı olan iki oran arasında kullanılır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de bir isim formunda 3 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri neseb, nisbet, mensub, münâsip, münasebet, intisab, müntesib, tenasüb, mütenasib ve Nesibe'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

فَاِذَا نُفِـخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ

 

فَ  istînâfiyyedir.  اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. نُفِـخَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

نُفِـخَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. فِي الصُّورِ  car mecruru naibi fail olarak mahallen merfûdur.  

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَٓا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder.

اَنْسَابَ  kelimesi لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. بَيْنَهُمْ  mekân zarfı  لَٓا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَوْمَئِذٍ  zaman zarfı,  إذ  için muzâf olup  نُفِـخَ  fiiline mütealliktir. إذ  mahzuf cümleye muzâftır. Kelimenin sonundaki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri, يوم إذ نفخ في الصور  şeklindedir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَسَٓاءَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَسَٓاءَلُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفاعَلَ  babındadır. Sülâsîsi  سأل ’dir.

Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاِذَا نُفِـخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ

 

فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubundaki terkipte  اِذَا , şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı şartın cevap cümlesidir.  اِذَٓا ’nın muzâfun ileyhi olan şart cümlesi  نُفِـخَ فِي الصُّورِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

نُفِـخَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ , cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَنْسَابَ  kelimesi  لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. Cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın haberi mahzuftur. Mekân zarfı  بَيْنَهُمْ , bu mahzuf habere mütealliktir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.)

Mahzuf habere müteallik olan  يَوْمَ  zaman zarfı  إذ ’e muzâftır.  يَوْمَئِذٍ ‘deki tenvin mahzuf bir cümleden ivazdır. Takdiri,  يوم إذ نفخ في الصور  (Sur’a üfürüldüğü zamanki gün) olan muzâfun ileyh cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Sura üfleme, kendisiyle öldükten sonra dirilmenin ve haşrın kastedildiği, mecazî bir ifadedir. Birinci görüş, habere, (hadise) daha uygundur. Bir de Hakk Teâlâ'nın, “Sonra ona tekrar üflenir.” (Zümer Suresi, 68) ayetinde, sur ile ruhların bedenlere (suretlere) üflenip, diriltilmesi manasının kastedilmediğine bir delil vardır. Çünkü ruhun üflenişi, bir kere olur, tekrar etmez. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetin son cümlesi olan  وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ , atıf harfi  وَ ‘la cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Meselâ, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir (Rıfat Resul Sevinç, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, s. 190-191)

Mü'minûn Sûresi 102. Ayet

فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  ١٠٢


Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَنْ kimlerin
2 ثَقُلَتْ ağır gelirse ث ق ل
3 مَوَازِينُهُ tartıları و ز ن
4 فَأُولَٰئِكَ işte
5 هُمُ onlar
6 الْمُفْلِحُونَ kurtuluşa erenlerdir ف ل ح
Bu durumda herkesin kurtuluşu, dünyada iken kendi iman ve iyi işleri sayesinde kazanmış olduğu sevapların miktarına bağlı olacak; o yüce hâkimin huzurunda, O’nun yanılmaz adalet terazisinde tartıları yani sevapları ağır basanlar kurtuluşa erecek, tartıları hafif kalanlar da derin bir hüsrana uğrayacak, ebedî ve dehşetli bir azap sürecini yaşamak üzere cehenneme atılacaklardır.
 
 İnsanların ölüm sonrasındaki durumları deneysel ve aklî bilgi imkânlarının tamamen dışında olduğu için kabir hayatı, berzah, sûrun üflenmesi, yeniden dirilme, amel terazisi gibi konu ve kavramların mahiyetinin kavranması, bunların hakikat anlamında mı, mecazi ve sembolik anlamda mı kullanıldığının bilinmesi mümkün değildir. Mümine düşen, bunlara şeksiz şüphesiz inanıp gerektiği şekilde âhiret hazırlığı yapmaktır.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 46

فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. ثَقُلَتْ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. تْ  te’nis alametidir. مَوَاز۪ينُهُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ  fasıl zamiridir.  الْمُفْلِحُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْمُفْلِحُونَ  haber olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

هُمُ الْمُفْلِحُونَ  cümlesi  اُو۬لٰٓئِكَ  işaret isminin haberi olarak mahallen merfûdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُفْلِحُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 

Ayet önceki ayetteki şart cümlesine  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ  cümlesi, şarttır. مَنْ  şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki  ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ  cümlesi mübtedanın haberidir. 

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Tartının ağır gelmesi ibaresinde istiare vardır. Bu ifadede  مَوَاز۪ينُهُ , ameller için müstear olmuştur. Güzel ve hayırlı işler kıymetçe ağırlığı olan metaya benzetilmiştir. 

Çünkü tartma işlemi, ağırlığı olan şeyler için söz konusudur. Kastedilen iyi amellerin fazlalığıdır. Kimin inanç ve amellerinin tartıları ağır gelirse yani kimin sağlam itikat ve iyi amelleri olursa onun Allah katında ağırlığı ve itibarı olur demektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

ثَقُلَتْ - مَوَاز۪ينُهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.  

فَ  karinesiyle gelen cevap cümles olan  فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cevap, isim cümlesi olarak geldiği için başına rabıta  فَ ’si gelmiştir. Cümle fasıl zamiriyle tekid edilmiştir. Fasıl zamiri ve müsneddeki  الْ  takısı kasr ifade eder.

Müsnedün ileyh işaret ismiyle gelmiştir. İşaret ismi, işaret edileni kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tazim ifade eder. Müsnedün ileyhin, zikredilecek habere layık olduğuna tenbih vardır.

Haberin  الْ  takısıyla marife olması bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. 

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. Fasıl zamiri kasrı tekit etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır.   اُو۬لٰٓئِكَ  maksûr/mevsûf, الْمُفْلِحُونَ  maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Onların kurtuluşa erenler olduğu, kesin bir dille bildirilmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

هم  zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan  هم  ile  tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâğati'l Kur'ani'l Kerim, Soru: 352)

ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ  [kimin terazisi ağır gelirse] olarak zikredilen bu ayeti kerimede, müminleri yüceltme ve müşrikleri tehdit manası mündemiçtir. Çünkü müşrikler, terazilerinde o gün ameli salih namına hiçbir şey bulamayacaklardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  İdmâc sanatı vardır.

İbni Abbas’tan “مَوَاز۪ينُ  kelimesi  مَوْز ’nun çoğuludur, bu da tartılan ameller yani Allah katında değeri olan salih amellerdir.” görüşü nakledilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t -Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْمُفْلِحُونَ ’deki tarif cins veya ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mü'minûn Sûresi 103. Ayet

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ  ١٠٣


Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ ve kimlerin
2 خَفَّتْ hafif gelirse خ ف ف
3 مَوَازِينُهُ tartıları و ز ن
4 فَأُولَٰئِكَ işte onlar
5 الَّذِينَ kimselerdir
6 خَسِرُوا ziyana sokan(lar) خ س ر
7 أَنْفُسَهُمْ kendilerini ن ف س
8 فِي
9 جَهَنَّمَ cehennemde
10 خَالِدُونَ sürekli kalanlardır خ ل د

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur.

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. خَفَّتْ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur.  تْ  te’nis alametidir.  مَوَاز۪ينُهُ  fail olup damme ilemerfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  işaret isminin haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَسِرُٓوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

خَسِرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  اَنْفُسَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ف۪ي جَهَنَّمَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere müteallilk olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. خَالِدُونَ  muahhar mübteda olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَالِدُونَ ; sülâsi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ

 

Ayet, atıf harfi  وَ  ile önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Şart üslubunda gelen terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  مَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ , şarttır. مَنْ  şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki   خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ  cümlesi, mübtedanın haberidir. 

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ  ibaresinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede  مَوَاز۪ينُهُ , ameller için müstear olmuştur. Ameller tartılabilir bir maddeye benzetilmiştir. Çünkü tartma işlemi, ağırlığı olan şeyler için söz konusudur. Kastedilen iyi amellerin azlığıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

خَفَّتْ - مَوَاز۪ينُهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.,  

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan   فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  ile marife olması, işaret edilen kafirleri tahkir, müsnedin ism-i mevsûlle marife olması bilinen kişileri tahkir ve sonraki haberin önemine dikkat çekme kastına matuftur.

Haber konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اَنْفُسَهُمْ  terkibinde tecrîd sanatı vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. ف۪ي جَهَنَّمَ  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  خَالِدُونَ ’ye takdim edilmiştir.

İkinci haber  خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

İsm-i fail, mef’ûl ve masdar zamandan bağımsızdır. خَالِدُونَ  aslında uzun bir zaman dilimi demektir ama daha çok, çokluktan kinaye olarak “kalıcı” anlamında kullanılır. Bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet ve önceki ayet arasında altılı mukabele sanatı vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

ثَقُلَتْ - خَفَّتْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  مُفْلِحُونَ - خَسِرُٓوا  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafîy vardır.

Ayette bahsedilen kişiler kâfirlerdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

İsm-i işaret  اُو۬لٰٓئِكَ ; iki fırkayı sıfatlarıyla birbirinden ziyadesiyle ayırmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ  cümlesinin manası tüccarın sermayesini zayi etmesi gibi kendilerini zayi etmeleridir. Hüsran; fayda sağlaması gereken şeyi kaybetmek manasında müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

İbni Abbas’a göre  مَوَاز۪ينُ  kelimesi  موزون ’un çoğuludur, bu da tartılan ameller yani Allah katında değeri olan salih amellerdir. Nitekim Allah Teâlâ [Kıyamet günü onlara değer vermeyeceğiz. (Kehf Suresi, 105)] buyurmuştur. Cehennemde temelli kalarak ifadesi kendilerini hüsrana uğratacaklar ifadesinden bedeldir ve bu iki ifadenin de îrabda mahalli yoktur, çünkü sıla cümlesinin îrabda mahalli olmaz. Ya da bu ifade  اُو۬لٰٓئِكَ [işte bunlar] ifadesinin haberinin ardından gelen ikinci bir haber veya hazf edilmiş bir mübtedanın haberidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

ثِقَل المِزان  ve  خِفَّت أِلمزان  ibarelerinin iki tevilden birine göre istiare olduğunu söylemiştir. Şöyle ki buradaki tartılar (مَوَاز۪ينُ), sevapların günahlardan veya günahların sevaplardan fazla olduğunun ortaya çıkarılabilmesi için ameller arasında gerçek bir ölçüm yapılmasıdır. Nitekim kütlesi yoğun olan şeyin ağırlığı ve gevşek olan nesnenin hafifliği de tartılarla ortaya çıkar. 

Diğer bir tevile göre bu söz istiâre sınırının dışına çıkar. O da buradaki tartıların gerçek manaya yorulmasıdır. Ancak ameller kendi başlarına varlığı olmayan arazlar olduğundan tartılmaları mümkün değildir. Onun için Kadı Abdulcebbar’ın söylediğine burada  مَوَاز۪ينُ ’den maksat, sevabın ve itaatin ağır geldiğinin işareti olarak terazinin kefelerinden birine ışığının konulması, ceza ve isyanın ağır bastığının emaresi olarak da diğer kefeye karanlığının konulmasıdır. Artık kefelerden birinin ağır bastığı ortaya çıkınca, sahibinin cennet veya cehennem ehlinden ya da mükâfat veya cezayı hak etmiş kimselerden olduğuna hükmedilir. Bunun (amellerinin tartılmasının) bir yararı da cennet ehlinin, mükâfatlandırılacaklarını gösteren bu durumu görmeleriyle sevinçlerinin artması, cehennem ehlinin de cezalandırılacaklarına işaret eden bu hali görmeleriyle keder ve üzüntülerinin büyümesidir. Ayrıca bu faydanın yanında burada (amellerin tartılmasında) cennet ehlinin yüceltilmesi, cehennem ehlinin aşağılanması da söz konusudur. Yine şu yükümlülükler dünyasında bu durumu bilmemizin bir yararı da (ahiretteki) o çetin duruma düşmekten korkup günah ve masiyetten kaçınmamızı sağlaması, keza ondaki yüce makama erme arzusuyla ibadet ve itaat işlemeye teşvik etmesidir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

خَسِرانَ ;  örfen satılık eşyanın fiyatındaki düşüklüktür. İnsana değil mala özgüdür. Tartılardan ve tartıların ağır ve hafif oluşu zikredildikten sonra buna uyumlu olsun diye arkadan da hüsran kelimesi zikredilmiştir. Allah Teâlâ bu kişilerin nefislerini sahip oldukları eşyalar konumuna koymuştur. Çünkü onlar mallarına malik olmakla nitelendikleri gibi nefislerine malik olmakla da nitelenirler. Burada nefislerine zarar verdikleri ifade edilmiştir. Cehennem azabıyla cezalandırılmaları zorunlu olmuş, böylece bizzat kendileri telef olmuş eşya hükmünde olmuştur. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

Mü'minûn Sûresi 104. Ayet

تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ ف۪يهَا كَالِحُونَ  ١٠٤


Ateş yüzlerini yalar ve onlar orada sırıtır kalırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تَلْفَحُ yalar ل ف ح
2 وُجُوهَهُمُ yüzlerini و ج ه
3 النَّارُ ateş ن و ر
4 وَهُمْ ve onların
5 فِيهَا (ateşin) içinde
6 كَالِحُونَ dişleri açıkta kalır ك ل ح
Peygamber aleyhisselam MÜ’MİNÛN süresinin (23) 104. âyetini okuduktan sonra şöyle buyurmuştur:

“ Kavrulan üst dudağı büzülüp yüzünün ortasına çıkar; alt dudağı da göbeğine kadar düşer. “
( Tirmizi, Cehennem 5; Tefsir 23/5; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III,88)

تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ ف۪يهَا كَالِحُونَ

 

Cümle  خَالِدُونَ ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir.  تَلْفَحُ  damme ile merfû muzari fiildir.  وُجُوهَهُمُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّارُ  fail olup damme ile merfûdur. وَهُمْ ف۪يهَا كَالِحُونَ  cümlesi,  النَّارُ ’ın hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru  كَالِحُونَ ’na mütealliktir. كَالِحُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَالِحُونَ ; sülâsi mücerredi  كلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ ف۪يهَا كَالِحُونَ

 

Cümle  خَالِدُونَ ’deki zamirden hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. وَ ’la gelmeyen bu hal cümlesi hal sahibinin durumunu tekid ifade ettiği için fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tekid edici halin başına  وَ  gelmez. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  وُجُوهَهُمُ, siyaktaki önemine binaen ve korkuyu artırmak için faile takdim edilmiştir.

 وُجُوهَهُمُ  kelimesinde cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Burada özellikle yüzlerin zikre tahsis edilmesi, bütün azaların en şereflisi olmasından dolayıdır. Bu itibarla onun halini beyan etmek, cehenneme sebep olan günahlardan caydırmak için daha etkilidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَهُمْ ف۪يهَا كَالِحُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede, takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  ف۪يهَا , önemine binaen amili olan  كَالِحُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

Müsned olan  كَالِحُونَ, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayetteki  الَّذ۪ينَ ’de cem edilen inkârcıların ahiretteki durumları, cehennemde kalıcı olmaları, ateşin yüzlerini yalaması, dudaklarının çekilip, dişlerinin açıkta kalması özellikleri sayılmıştır. Bu, cem' ma’at-taksim sanatı üslubudur.  

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كلوح ; iki dudağın büzülüp çekilmesi ve dişlerden uzaklaşması demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
96. Ayetteki "kötülüğü en güzel tarzda sav" emri, bir Müslüman'ın şahsına yapılan kötülükler karşısında nasıl bir tavır takınması gerektiğine ışık tuttuğu gibi, İslâm'a tebliğ ederken karşılaşacağı düşmanlıklara da nasıl mukabele etmesi gerektiği konusunda tercih etmesi gereken yolu göstermektedir. Müslüman, Allah'ın dinini tebliğ ederken intikam duygularıyla hareket edemez; onun yapması gereken her şey İslâm'ın hayrına olmalı, o, kendisini buna göre kurmalıdır.
Sayfadan Gönüle Düşenler
İnsan, çoğu zaman, ya anlık yaşamak ister, ya da andan çok uzaklarda yani gelecek veya geçmişte yaşar. 

Verilen anlık tepkiler, çoğunlukla nefsini besler. Belki onlar şöyle bir şeye benzemektedir: İnsan bir ipin ucuna sıkıca tutunmuştur. Uçurumdan sallanmaktadır. Nefsani şarkılar, aşağıdan onu çağırmaktadır. Öyle anlar gelir ki; nefsi, şarkılardan birine tutulur ve insana der ki: “Bırak ipi, ne olacaksa olsun.” Bırakırsa, eyvah belki bundan geri dönüşü yoktur. Bırakmazsa, duası, Allah kolaylaştırsın ve ecrimi versin idir. 

Bu anlık tepkiler ya da dünyalık kışkırtmalar; öfke ve insanı günah işlemeye çağıran her türlü hallerdir. Helal ve haram sınırlarını şaşırtandır. Kalbini diri tutmayan ve ibadetlerle süslenmeyenleri, kandırması kolaydır. Bu yüzden; müslümanın gözü bunlara karşı hep açık olmalıdır. Açık olması için de onları tanıması gerekir. Tanıması için de uçurumdan düşmemek için Allah’a sığınarak tutunduğu ipi yani Allah’ın yolunu bilmelidir. 

Ey görünmezi ve görüneni bilen Allahım! Bize, kelamında öğrettiğin dualar için hamd olsun. Onları kalpten edenlerden ve hayırla duaları kabul olunanlardan eyle.

“Rabbim! Şeytanların kışkırtmasından Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmasından da Sana sığınırım Rabbim!”

Ey hakkı bildiren Allahım! Bizi; ölüm anı geldiğinde, geri dönmek isteyenlerin sahip olduğu korkuyu hissetmekten muhafaza buyur. Bizi; iman nuru ile şeytanların kışkırtmalarını bertaraf edenlerden, tartısının ağır gelmesi için salih ameller işleyenlerden ve kurtuluşa erenlerden eyle.

Amin.
 

***

İnsanın, yapamadıklarına ve yaptıklarına üzüldüğü anları vardır. Dünyevi veya uhrevi meselelerde, kendisini bir şekilde avutur. Kimisi affedilme ve daha iyi biri olma umuduyla, kimisi ise hayatına devam etme ve bir an önce unutma hevesiyle yoluna bakar. Avutamadığı zaman ise genellikle olduğu yerde kalır ve benliğine ya da bir başkasına beslediği hayal kırıklığının rehaveti üzerine çöker. 

Hangisini seçerse seçsin, hayatın bir şekilde devam ettiği ve zamanın akıp gittiği bir alemdedir. Bu yüzden de kimsenin hayatı, sadece kötü anlardan, keşkelerden ya da tek bir duygu yoğunluğundan ibaret değildir. Bu gerçek bile tek başına bir umut sebebidir. Yani Allah’a kul olmak için yaşadığı bu alemde, kalan zamanını daha iyi değerlendirme ve sadece Allah rızası için yaşama yollarını aramalıdır.

Ne yazık ki insan, en çok dünyalık keşkelere takılır ve kayıplara üzülür. Bacaklarını kaybettikten sonra iyi bir kul olmak için dönüş yapan biri şu manaya gelen sözler demiştir: Şimdi, insanlar kaybettiğim bacaklarıma daha çok üzülüyor. Fakat ben önceden hiç namazlarını kılmayan biriydim. O halime kimse üzülmüyordu. Halbuki asıl korkunç olan ve üzülünmesi gereken hal, namazsız halimdir.

Demek ki, kul olarak duyguların harcandığı sebepler konusunda da seçici davranmak gerekir. Zira dünyaya yani somut kayıplara üzülmek ve uhrevi gerçekleri de görmezden gelmek, nefis için çok kolaydır. Bu tehlikeli uyuşukluktan geç olmadan kurtulmalıdır çünkü hesaplar görüldükten sonra Allah’ın cezasına çarptırılan biri için hayat tam anlamıyla durur. ‘Rabbim beni geri gönder.’ ifadesinin cevapsız kalmasıyla umudun son ışığı da söner gider.

Ey Allahım! Bizi, annemizi ve babamızı, evlatlarımızı, büyüklerimizi, küçüklerimizi, ailelerimizi, arkadaşlarımızı, sevdiklerimizi ve bütün müslümanları affeyle. Dünyevi ve özellikle de uhrevi keşkelerden muhafaza buyur. Bizi, Senin rızan için daima Senin yolunda en doğru şekilde ilerlemeye çalışanlardan; ömrünün ve zamanının kıymetini bilerek rızana uygun şekilde değerlendirenlerden eyle. Bize bunu kolaylaştır ve bizden kabul buyur. Canımızı razı olduğun bir müslüman olarak al. Her türlü hüzünden arınmış bir halde Sana ve cennet dostlarına kavuşan salih kullarından eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji