بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَالَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَمَنْ يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَر۪يناً فَسَٓاءَ قَر۪يناً ٣٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | bunlar |
|
| 2 | يُنْفِقُونَ | verirler |
|
| 3 | أَمْوَالَهُمْ | mallarını |
|
| 4 | رِئَاءَ | gösteriş için |
|
| 5 | النَّاسِ | insanlara |
|
| 6 | وَلَا |
|
|
| 7 | يُؤْمِنُونَ | inanmazlar |
|
| 8 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 9 | وَلَا |
|
|
| 10 | بِالْيَوْمِ | ve gününe |
|
| 11 | الْاخِرِ | ahiret |
|
| 12 | وَمَنْ | kimin |
|
| 13 | يَكُنِ | ise |
|
| 14 | الشَّيْطَانُ | şeytan |
|
| 15 | لَهُ | o(nun) |
|
| 16 | قَرِينًا | arkadaşı |
|
| 17 | فَسَاءَ | ne kötü |
|
| 18 | قَرِينًا | bir arkadaş(ı var)dır |
|
36-39 ayetler arası Diyanet tefsiri:
https://Kur’ân.diyanet.gov.tr/tefsir/Nisâ-suresi/529/36-39-ayet-tefsiri
Riyazus Salihin, 1621 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken dinledim dedi:
“Kıyamet günü hesabı ilk görülecek kişi, şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allah Teâlâ ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder. Cenâb-ı Hak:
- Peki, bunlara karşılık ne yaptın? buyurur.
- Şehit düşünceye kadar senin uğrunda cihad ettim, diye cevap verir.
- Yalan söylüyorsun. Sen, "babayiğit adam" desinler diye savaştın, o da denildi, buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır. Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur’ân okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. Ona da:
- Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın? diye sorar.
- İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızân için Kur’ân okudum, cevabını verir.
- Yalan söylüyorsun. Sen "âlim" desinler diye ilim öğrendin, "ne güzel okuyor" desinler diye Kur’ân okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi, buyurur. Sonra emrolunur o da yüzüstü cehenneme atılır.
(Daha sonra) Allah'ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder.
- Peki ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın? buyurur.
- Verilmesini sevdiğin, razı olduğun hiç bir yerden esirgemedim, sadece senin rızânı kazanmak için verdim, harcadım, der.
- Yalan söylüyorsun. Halbuki sen, bütün yaptıklarını "ne cömert adam" desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi, buyurur. Emrolunur bu da yüzüstü cehenneme atılır.”
Müslim, İmâre 152
وَالَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ atıf harfi وَ ile önceki ayetteki اَلَّذ۪ينَ ‘ye matuftur. İsm-i mevsûlun sılası يُنْفِقُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يُنْفِقُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَمْوَالَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رِئَٓاءَ hal yerinde masdardır. Yani, مرائين demektir. Aynı zamanda muzâftır النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. بِالْيَوْمِ car mecruru atıf harfi وَ ile بِاللّٰهِ ‘ye matuftur. الْاٰخِرِ kelimesi اَلْيَوْمِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْفِقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’dır.
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَنْ يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَر۪يناً فَسَٓاءَ قَر۪يناً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. يَكُنِ ‘ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُنِ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. الشَّيْطَانُ kelimesi يَكُنِ ’un ismi olup damme ile merfûdur. لَهُ car mecruru قَر۪ينًا ‘nin mahzuf haline mütealliktir. قَر۪ينًا kelimesi يَكُنِ ’un haberi olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
سَٓاءَ zem anlamı taşıyan camid mazi fildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. قَر۪ينًا temyizi olup fetha ile mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması. 3. سَاءَ Fiilinin مَا Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
İsm-i mevsûl وَ ‘la önceki ayette atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mübteda konumundaki has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ ’nin يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَٓاءَ النَّاسِ şeklindeki sıla cümlesi, müsbet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onları tahkir ifade eder.
Sılaya tezayüf nedeniyle atfedilen لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid etmiştir.
الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Allah’a imandan sonra ahirete imanın zikri umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
رِئَٓاءَ النَّاسِ [İnsanlara gösteriş olsun diye] yani Allah rızası için değil de birbirine karşı övünmek için haklarında ‘Ne fedakârlar, ne cömertler!’ denilsin diye. Ayetin Peygamber (sav)’e düşmanlık uğrunda mallarını harcayan Mekke müşrikleri hakkında indiği söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَنْ يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَر۪يناً فَسَٓاءَ قَر۪يناً
وَ istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen cümlede, iki fiili cezm eden مَنْ şart ismi, mübtedadır. Şart cümlesi olan يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَر۪يناً , meczum nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Âşûr’a göre bu cümle itiraziyyedir.
Bu cümlenin önceki cümledeki mübtedanın haberi olması da caizdir. (https://tafsir.app/aljadwal/4/38)
لَهُ car mecruru قَر۪ينًا ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَسَٓاءَ قَر۪يناً , gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem fiili سَٓاءَ ’nin الشَّيْطَانُ ‘a ait olan mahsusu هو olup mahzuftur.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Bu terkip aynı zamanda مَنْ ’in haberidir.
Riya; görsünler diye bir şey yapmaktır. Kökü: görmek, bakmak manasındaki رأي fiilidir. Ayetten anlaşıldığına göre iman zayıflığından kaynaklanır.
كانِ ‘nin haberi isminin bir cüzü haline gelmiştir, ismin mahiyetinden bir cüz olmuştur. كانِ ’nin asıl kullanım amacı budur. Burada şeytanın onun her zaman yakın arkadaşı olduğunu, hiç ondan ayrılmadığını ifade eder. Bu cümlede tehekkümî istiare de vardır. Şeytan aslında onun düşmanıdır.
Delaleti tazammuniyesi ile cimriliğin ve riyanın şeytanın vesvesesiyle olduğunu bildirir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Bu ifade onlara, şeytanın cehennem ateşinde kendilerine arkadaş kılınacağına yönelik bir tehdit de olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cenab-ı Allah müslümanlara, muhtaçlara ihsanda bulunmayı emredince, bunu yapmayanların iki kısma ayrıldığını beyan etmiştir:
Birinci kısım, mal infak etmeye hiç yönelmeyen cimrilerdir. Bunlar, [Onlar, hem cimrilik yapan, hem de insanlara cimriliği emredenlerdir] ayetinde kınanan kimselerdir.
İkinci kısım ise mallarını ibadet maksadıyla değil de riya ve gösteriş olsun diye infak edenlerdir. İşte bunlar da kınanmıştır.
Bu iki kısmın yaptığı iş batıl olunca, geriye sadece birinci kısım kalır ki o da, malı iyilik (ihsan) niyetiyle infak etmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayet, makabline atıf değil de ibtidaî de olabilir. Bu takdirde cümlenin haber kısmı mahzuftur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Demek ki şeytan, bu fiilleri yapan kişilerin arkadaşıdır. Bu, Cenab-ı Hakk’ın [Kim, o Rahman’ı hatırlamaktan yüz çevirirse, biz ona şeytanı musallat ederiz. O zaman o, onun bir arkadaşı olur] (Zuhruf, 36) ayeti gibidir. Ayrıca Allah Teâlâ, onun çok kötü bir arkadaş olduğunu beyan etmiştir. Çünkü şeytan onu naîm, (cennet) evinden saptırmakta, cehennemin çılgın ateşine sürüklemektedir. Bu, Cenab-ı Hakk’ın “İnsanlardan kimi Allah hakkında bir bilgisi olmaksızın münakaşa eder durur ve her azgın şeytanın ardına düşer. (Öyle şeytan ki) aleyhinde şu hüküm yazılmıştır: [Kim bunu dost edinirse şüphesiz bu, onu saptırır ve onu alevli ateşin azabına götürür] (Hacc, 3-4) ayetinde beyan buyurduğu gibidir. Sonra Hak Teâlâ, onları kınamış ve imanı terk etme hususundaki kötü seçimlerini açıklamak üzere şöyle buyurmuştur: وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّٰهُ وَكَانَ اللّٰهُ بِهِمْ عَلٖيمًا (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
‘Cimrilik ve gereksiz yere harcama’ demek olan israf, ifrat ve tefrit olmaları hasebiyle çirkinlikte ve kınama ile zemmi mûcib olmada denk sayılırlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّٰهُۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِهِمْ عَل۪يماً ٣٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَاذَا | ne olurdu |
|
| 2 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 3 | لَوْ | sanki |
|
| 4 | امَنُوا | inansalardı |
|
| 5 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 6 | وَالْيَوْمِ | ve gününe |
|
| 7 | الْاخِرِ | ahiret |
|
| 8 | وَأَنْفَقُوا | ve harcasalardı |
|
| 9 | مِمَّا | -tan |
|
| 10 | رَزَقَهُمُ | kendilerine verdiği rızık- |
|
| 11 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 12 | وَكَانَ | ve idi |
|
| 13 | اللَّهُ | Allah |
|
| 14 | بِهِمْ | onları |
|
| 15 | عَلِيمًا | biliyor |
|
36-39 ayetler arası Diyanet tefsiri:
https://Kur’ân.diyanet.gov.tr/tefsir/Nisâ-suresi/529/36-39-ayet-tefsiri
وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّٰهُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا istifham ismi mübteda olarak mahallen merfûdur. ذَا ism-i mevsûl, haber olarak mahallen merfûdur. Ya da her ikisi birlikte istifham ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur.
عَلَيْهِمْ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Veya mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اٰمَنُوا fiiline mütealliktir.
الْيَوْمِ atıf harfi وَ ile lafza-i celâle matuftur. الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; لو آمنوا لم يضرهم (İman etmiş olsalardı onlara zarar vermezdi) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. اَنْفَقُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle اَنْفَقُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası رَزَقَهُمُ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
رَزَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. اَنْفَقُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَكَانَ اللّٰهُ بِهِمْ عَل۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. بِهِمْ car mecruru عَل۪يمًا ’e mütealliktir. عَل۪يمًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يمًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَاذَا عَلَيْهِمْ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
مَاذَا istifham ismidir. İstifham üslubunda talebi inşaî isnad olan cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلَيْهِمْ , mübteda olan مَاذَا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle tevbih ve taaccüb kastı taşıdığından terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
وَمَاذَا عَلَيْهِمْ yani iman etme ve Allah yolunda harcama hususunda ne gibi bir sorumluluk ve vebal yüklenirlerdi ki!.. Burada maksat kötüleme ve kınamadır, yoksa her türlü fayda ve her türlü başarı ve kurtuluş bundadır. Burada bir kötüleme, kınama ve kişiyi çıkarının nerede olduğunu bilmemekle suçlama söz konusudur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لَوْ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّٰهُۜ
Fasılla gelen cümle şart üslubunda haberî isnaddır. لَوۡ gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasındaki اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ cümlesi şarttır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.
الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Şartın, takdiri لو آمنوا لم يضرهم (İman etmiş olsalardı onlara zarar vermezdi) olan cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Kur'an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
اَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّٰهُ cümlesi atıf harfi وَ ‘ la şart cümlesi olan اٰمَنُوا بِاللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَنْفَقُوا fiiline müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَّا ‘nın sılası olan رَزَقَهُمُ اللّٰهُ cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Allah’a imandan sonra ahirete imanın zikri umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
Maldan infak değil, Allah’ın bizi rızıklandırdığı şeyden infak emredilmiş ki kolayca biz o infakı gerçekleştirelim. Şu şekilde düşünmeliyiz: Bunu bize veren Allah’tır, biz sahibi değiliz, bir kısmını O’nun yolunda sarfetmeliyiz.
[Allah’ın rızık olarak verdiği şey] sözü kinayedir. Hakiki isimle gelmemiş, sıfatıyla ifade edilmiştir. Mal kelimesi yerine onu açıklayan bir cümle gelmiştir.
Hak Teâlâ'nın, "Onlara ne zararı olacaktı ki?" buyruğu inkâr manasında istifham ifadesidir, مَاذَا sözünün tek bir isim olması da caizdir. Buna göre mana "Onların aleyhlerine hangi şey var?" şeklinde olur. Yine ذَا 'nın.. "ki o.." anlamında; اَلَّذِى 'nin de tek başına isim olması da caizdir. Buna göre de mana [Şayet iman etselerdi, aleyhlerine terettüp eden şey neydi ki?] şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Önce Allah'a ve ahiret gününe imanın zikredilmesi, bunun ehemmiyetinden ve harcamanın iman olmadığı takdirde bir değer taşımadığındandır. Onların Allah'a ve ahiret gününe iman etmemeleri, mallarını insanlara gösteriş için harcamalarından daha çirkin olduğu halde, önce bunun [gösteriş için mallarını harcamaları] zikredilmesi, onların bu durumları ile daha önce zikredilen cimrilikleri ve insanlara cimriliği emretmeleri arasında bir münasebet bulunduğundandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَكَانَ اللّٰهُ بِهِمْ عَل۪يماً
وَ istînâfiyyedir.
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
Âşûr’a göre itiraziyyedir. Onları cezalandırmak manasında bir tehdittir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِهِمْ , amili olan كَانَ ’nin haberi عَل۪يماً ’e takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün, umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.
عَل۪يماً mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde عَل۪يماً ve حَك۪يماًۙ olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Kelamın sonundaki وَكَانَ اللّٰهُ بِهِمْ عَل۪يماً cümlesi itirâziyyedir. Onların kötü amelleri dolayısıyla bir tehdit ve cezaya tariz olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr ve Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetin fasılasını ''Allah onları her zaman iyi bilir'' şeklinde tercüme etmek daha doğrudur. ‘Biliyordu’ şeklinde geçmiş zamanı ifade edecek şekilde tercüme edilemez. Geçmiş zaman değil, geniş zaman ile ifade edilmelidir.
Burada Allah isminin zikri kalplere korku salmak içindir. Lâzım söylenmiş, melzûm olan ‘cezasını verir’ manası kastedilmiştir. Dolayısıyla tehdittir.
Sarahaten (Allah’ın rızası için) denmemesi, daha önce geçen tafsilat buna delalet ettiği içindir. Bir de Allah'a ve ahiret gününe iman zikri ile iktifa edildiği içindir. Çünkü Allah'a ve ahiret gününe iman, yapılan harcamanın Allah rızası ve O'nun mükâfatını talep içindir.
Bu ifade, onların menfaatlerini bilmediklerinden ve gerçeğe iman etmediklerinden dolayı onlar için bir kınama olduğu gibi bu sualin cevabını bulmaları için de tefekküre teşviktir. Umulur ki bu tefekkür neticesinde gerçek kazancın nerede olduğunu kavrarlar.
Allah Teâlâ, onların o çirkin hallerini gayet iyi bilir. Bu da, onlar için ceza vaididir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımamaktadır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Onun soru sorup cevap beklemesi muhaldir. Tevbih ve taaccüb kastı taşıyan bu soru cümlesi, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
وَمَاذَا عَلَيْهِمْ yani iman etme ve Allah yolunda harcama hususunda ne gibi bir sorumluluk ve vebal yüklenirlerdi ki!.. Burada maksat kötüleme ve kınamadır, yoksa her türlü fayda ve her türlü başarı ve kurtuluş bundadır. Burada bir kötüleme, kınama ve kişiyi çıkarının nerede olduğunu bilmemekle suçlama söz konusudur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍۚ وَاِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ اَجْراً عَظ۪يماً ٤٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | اللَّهَ | Allah |
|
| 3 | لَا |
|
|
| 4 | يَظْلِمُ | haksızlık etmez |
|
| 5 | مِثْقَالَ | kadar |
|
| 6 | ذَرَّةٍ | zerre |
|
| 7 | وَإِنْ | eğer |
|
| 8 | تَكُ | olsa |
|
| 9 | حَسَنَةً | (zerre miktarı) bir iyilik |
|
| 10 | يُضَاعِفْهَا | onu kat kat yapar |
|
| 11 | وَيُؤْتِ | ve verir |
|
| 12 | مِنْ | -ndan |
|
| 13 | لَدُنْهُ | kendi katı- |
|
| 14 | أَجْرًا | bir mükafat |
|
| 15 | عَظِيمًا | büyük |
|
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يَظْلِمُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَظْلِمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Birinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri, أحدا şeklindedir. مِثْقَالَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ذَرَّةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَاِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ اَجْراً عَظ۪يماً
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur
تَكُ ’nun ismi, müstetir olup takdiri هى ’dir. حَسَنَةً kelimesi تَكُ ’nun haberi olup, fetha ile mansubdur.
تَكُ ‘nün aslı تَكُونُ ’dür. Şart edatı اِنْ ’den dolayı نَ ’un harekesi hazfedilmiş, sonra da iki sakin bir araya geldiği için و hazfedilmiştir. İllet harfi وَ ‘a benzediğinden tahfif için نْ 'da hazfedilmiştir. Böylece geriye تَكُ lafzı kalmıştır.
فَ karînesi olmadan gelen يُضَاعِفْهَا cümlesi şartın cevabıdır.
يُضَاعِفْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ cümlesi, atıf harfi وَ ’la şartın cevabına matuftur.
يُؤْتِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنْ لَدُنْهُ car mecruru يُؤْتِ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَجْرًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Birinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri, فاعلها (Ona gereken) şeklindedir. عَظ۪يمًا kelimesi اَجْرًا ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُضَاعِفْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ضعف ’dur.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْتِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
عَظ۪يمٌ۟ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve ibtidâ lamı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّ ’nin haberi olan لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍۚ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari sıygada fiil cümlesi formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ذَرَّةٍ ’deki tenvin ‘hiçbir şey’ anlamı vermiştir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.
İki mef’ûle müteaddi olan يَظْلِمُ fiilinin birinci mef’ûlü mahzuftur. Takdiri; لا يبخس أحدًا (Kimseyi ihmal etmez.) olabilir.
مِثْقَالَ - ذَرَّةٍۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Zerre, küçük karınca veya bir delikten kapalı bir mekâna giren havada görülen toz taneciği demektir. Mübalağa makamına en münasip olan, bu ikinci manadır. Çünkü zerrenin ağırlığı, küçük karıncadan da azdır.
Rivayete göre İbn Abbâs (ra) elini toprağa batırdıktan sonra çıkarıp ona üflemiş ve: ‘’İşte bunların her biri bir zerredir’’ demiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kelamda; ceza ile aynı türden olan ve ‘’onların hakkı adalettir’’ manasında mahzuf bir tehdide tariz vardır. Mukabili olan وإنْ تَكُ حَسَنَةٌ mukadder bir ibareye delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Zerre; karınca yumurtası ve üflenen havada uçuşan toz taneciği demektir. مِثْقالَ ذَرَّةٍ ibaresi; bundan da küçük demektir. Yokluktan kinaye olarak gelmiştir. Çünkü küçüklükten kinayedir. Yaptıklarından hiçbir şeyi eksiltmez; yapmadığı hiçbir şey için kınanmayacaktır, demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ اَجْراً عَظ۪يماً
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda haberî isnad olan cümle atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir.
وَاِنْ تَكُ حَسَنَةً şeklindeki şart cümlesi, كان ’nin dahil olduğu müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi يُضَاعِفْهُ لَكُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Aynı üslupta gelen وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ اَجْرًا عَظ۪يمًا cümlesi tezayüf nedeniyle cevap cümlesine atfedilmiştir.
لَدُنْهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan لَدُنْ şan ve şeref kazanmıştır.
مِنْ لَدُنْهُ ibaresindeki مِنْ ba’diyet ifade eder.
اَجْرًا ’deki tenvin tazim ve nev ifade eder.
عَظ۪يمًا kelimesi اَجْرًا için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
ضَعِفْ ; zıt anlamlı kelimelerdendir. Hem zayıf oldu, hem kat kat oldu demektir.
اَجْرًا - حَسَنَةً ve يُؤْتِ - يُضَاعِفْهَا arasında mürâât-ı nazîr vardır.
وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ اَجْراً عَظ۪يماً ifadesi ‘’o iyiliğin sahibine, üçüne beşine bakmadan kendi katından muazzam bir bağış verir’’ demektir. Bunu ecir [ücret] diye adlandırmıştır çünkü bağış ecre tabidir, mevcudiyeti onun varlığına bağlıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu mükâfatın ecir olarak ifade edilmesi, bunun da ecre bağlı ilave olarak verilmesinden dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَه۪يدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شَه۪يداًۜ ٤١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَكَيْفَ | (halleri) nice olur? |
|
| 2 | إِذَا | zaman |
|
| 3 | جِئْنَا | getirdiğimiz |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | كُلِّ | her |
|
| 6 | أُمَّةٍ | ümmetten |
|
| 7 | بِشَهِيدٍ | bir şahid |
|
| 8 | وَجِئْنَا | ve getirdiğimizde |
|
| 9 | بِكَ | seni de |
|
| 10 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 11 | هَٰؤُلَاءِ | bunlar |
|
| 12 | شَهِيدًا | şahid olarak |
|
Kendilerine hak din ve peygamber gönderilen her ümmetin şahidi peygamberi olacaktır. Kıyamette Allah Teâlâ ümmetleri toplayacak, hesaba çekecek, peygamberlerini de şahit tutacaktır. İyi ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş, bütün hak dinlerin değişmez esaslarını son olarak aydınlığa çıkarmış ve uygulamış, insanlığa kıyamete kadar sürecek bir din ve nizam getirmiş olan hâtemü’l-enbiyâ da bütün peygamberlerin şahidi olacaktır. Çünkü o, diğerlerinin getirip tebliğ ettiklerini ve daha fazlasını bilmektedir. Şehîd ve şahidin bir mânası da “temsil eden, şahsında gösteren”dir. Peygamberler Allah Teâlâ’nın irade ve rızâsını temsil eden, onun dilediği, beğendiği, hoşnut olduğu kulluğu şahıslarında gerçekleştiren kâmil insanlar, has kullar ve bu mânada canlı şahitlerdir. Hâtemü’l-enbiyâ olan Hz. Muhammed ise bütün peygamberlerin güzel sıfat ve özelliklerine vâris olmuş, yalnız kendisine ait bulunan kemâlât ile de onları aşmıştır. Onun bütün peygamberlere şahit olması, bu özelliğinin tabii bir sonucudur. İnsanlar dünyada yaşadıkları kulluk imtihanının âhirette sonucunu almak üzere toplandıklarında peygamberleri, bir “cevap anahtarı” gibi onlara takdim edilecek; doğru ve yanlışlarını onların şahıslarında, kendi gözleriyle görecek, vicdanlarıyla hissedeceklerdir.Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 68
فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَه۪يدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شَه۪يداًۜ
فَ istînâfiyyedir. İstifham ismi كَیۡفَ mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri أمر الكافرين (Kafirlerin durumu) şeklindedir.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kesin olan durumlar için gelir. جِئْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. جِئْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ كُلِّ car mecruru جِئْنَا fiiline mütealliktir. اُمَّةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِشَه۪يدٍ car mecruru جِئْنَا fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. جِئْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. بِكَ car mecruru جِئْنَا fiiline mütealliktir. عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ car mecruru شَه۪يدًا ’e mütealliktir. شَه۪يدًا kelimesi بِكَ ’deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَه۪يدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شَه۪يداًۜ
فَ istînâfiyyedir. Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. كَيْفَ , takdiri أمر الكافرين (Kafirlerin durumu) olan muahhar mübtedanın mukaddem haberidir.
İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Vaz edildiği anlamdan çıkarak tevbih ve taaccüp anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca bu soruda tecahül-i arif sanatı söz konusudur.
Zaman zarfı اِذَا , şart manasından mücerret olarak masdar veznindeki mukadder mübtedaya mütealliktir. جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَه۪يدٍ cümlesi اِذَا ‘ nın muzâfun ileyhidir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Bu harfin aşağıdaki ayetlerdeki tehdit, tevbih ve vaad manalarından kaynaklanan mukadder bir şartın başına gelen fasiha olması da caizdir. Takdir şöyledir:
إذا أيْقَنْتَ بِذَلِكَ فَكَيْفَ حالُ كُلِّ أُولَئِكَ إذا جاءَ الشُّهَداءُ وظَهَرَ مُوجَبُ (Bundan eminseniz, şehitler gelip olumlu birşey ortaya çıkarsa, tüm o insanların durumu ne olacak?) (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شَه۪يدًا cümlesi atıf harfi وَ ’la muzâfun ileyhe atfedilmiştir. Vasıl sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu ayette gaib zamirden azamet zamirine iltifat vardır.
شَه۪يدًا kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
بِشَه۪يدٍ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
بِشَه۪يدٍ - جِئْنَا kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَه۪يدٍ cümlesiyle وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شَه۪يدًاۜ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
‘Getireceğiz’ yerine ‘getirdik’ şeklinde mazi fiilin kullanımı kesinlik ifade etmek içindir.
Bir fiilin anlamı bir harf ile geldiğinde değişiyorsa ona tazmin denir. Mesela: جاء = geldi, جاء ب = getirdi, demektir.
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ işaret ismiyle bizden bahsediliyor ama günahlarımız sebebiyle ismimizin anılmasından kaçınılıyor ve bizden zamirle ‘bunlar’ şeklinde bahsediliyor. Bu ayet gelince Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in çok ağladığı rivayet edilir.
فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا [Getirdiğimizde halleri nice olur?] cümlesinde muhatabı kınamak için bilinen bir şey sorulmaktadır. Bununla muhatap azarlanmış ve kınanmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayetin manası: ‘’Seni de o şahitlerin doğruluğuna şehadet etmek üzere şahit olarak getirdiğimiz kıyamet gününde o Yahudilerin, Hristiyanların ve diğer kâfirlerin hali nice olacak, yahut o kâfirler ne yapacaklar?’’ şeklindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَعَصَوُا الرَّسُولَ لَوْ تُسَوّٰى بِهِمُ الْاَرْضُۜ وَلَا يَكْتُمُونَ اللّٰهَ حَد۪يثاً۟ ٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَوْمَئِذٍ | o gün |
|
| 2 | يَوَدُّ | isterler |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 4 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 5 | وَعَصَوُا | ve karşı gelenler |
|
| 6 | الرَّسُولَ | Elçi’ye |
|
| 7 | لَوْ | (mümkün olsa) |
|
| 8 | تُسَوَّىٰ | bir olmayı |
|
| 9 | بِهِمُ |
|
|
| 10 | الْأَرْضُ | yer ile |
|
| 11 | وَلَا |
|
|
| 12 | يَكْتُمُونَ | ve gizleyemezler |
|
| 13 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 14 | حَدِيثًا | (hiçbir) söz |
|
يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَعَصَوُا الرَّسُولَ لَوْ تُسَوّٰى بِهِمُ الْاَرْضُۜ
يَوْمَ zaman zarfı يَوَدُّ fiiline mütealliktir. يَوْمَ zaman zarfı, إذ ’e muzâftır. يَوْمَ ref mahallinde feth üzere mebnidir. إذ mukadder sükun ile mebni bir isimdir. Çünkü muzâfun ileyh olarak cer mahallindedir. Aldığı tenvin ise mahzuf bir cümleden avzdır.Takdiri; يوم إذ جئنا (Getirdiğimiz gün) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. يَوَدُّ damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَصَوُا الرَّسُولَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine matufdur.
عَصَوُا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الرَّسُولَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَوْ ve masdar-ı müevvel, يَوَدُّ fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur. لَوْ ‘in bir masdar harfi olabilmesi için daha çok وَدَّ ve أحَبَّ gibi temenni bildiren fiillerle birlikte kullanılması şarttır.
تُسَوّٰى elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. بِهِمُ car mecruru تُسَوّٰى fiiline mütealliktir. الْاَرْضُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَكْتُمُونَ اللّٰهَ حَد۪يثاً۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَكْتُمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. حَد۪يثًا۟ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَعَصَوُا الرَّسُولَ لَوْ تُسَوّٰى بِهِمُ الْاَرْضُۜ
Bu ayetin ilk cümlesi beyânî istînâftır. Çünkü فَكَيْفَ إذا جِئْنا مِن كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ sorusunu işiten muhatap bu müphem durumun açıklanmasını ister. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin muzari sıygada gelmesi istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَئِذٍ , ihtimam için amili olan يَوَدُّ fiiline takdim edilmiştir.
يَوْمَ kelimesi zaman zarfı إذ ’e muzâftır. يَوْمَئِذٍ ‘deki tenvin mahzuf bir cümleden ivazdır. Takdiri, يوم إذ جئنا (Hani getirdiğimiz gün) olan muzâfun ileyh cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
يَوْمَئِذٍ kıyamet gününden kinayedir.
Fail konumundaki ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
وَعَصَوُا الرَّسُولَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya tezayüf sebebiyle atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi لَوْ ve akabindeki تُسَوّٰى بِهِمُ الْاَرْضُ cümlesi, masdar teviliyle يَوَدُّ fiilinin mef’ûlü yerindedir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil, tecessüm özelliği sayesinde olayı göz önünde canlandırarak muhatabı etkiler.
Bu cümlenin başında bulunan لو harfi, masdariyye değil de, şart için olduğu takdirde şart cümlesinin cevabı mahzuf kabul edilir. Yani eğer o kâfirler, yerle bir olsalar buna sevinecekler; demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kâfirlerin çetin ve berbat hallerine bundan önce işaret edilmişti. Şimdi bu istînafî kelam ile onların halleri açıklanıyor. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada Peygamberimiz (sav) in Resûl unvanı ile zikredilmesi, kendisini teşrif ve onu tekzib edenlerin hallerini takbih içindir. Çünkü Resûlün hakkı, inkâr ve isyan edilmesi değil, aksine kendisine iman ve itaat edilmesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَا يَكْتُمُونَ اللّٰهَ حَد۪يثاً۟
يَوَدُّ fiiline matuf olan bu cümle menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette kalplerde korku uyandırmak için zikredilen lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâ’dır.
حَد۪يثًا۟ ‘deki tenvin kıllet ifade eder. ‘Hiçbir söz’ anlamındadır. Olumsuz siyakta nekre umum ifade eder.
''O gün küfreden ve Rasûl’e isyan eden kimseler isteyecekler ki keşke yerle bir olsalar'' cümlesinde Peygamber Efendimizden Rasûl şeklinde bahsedilmesi; teşrif ve onu yalanlayanları takbih içindir.
كَفَرُوا - عَصَوُا olanlar arasında mürâât-ı nazîr vardır.
Önceki ayetteki mütekellim zamirinden sonra Allah ismi gelerek iltifat olmuştur.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُباً اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يداً طَيِّباً فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ غَفُوراً ٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَقْرَبُوا | yaklaşmayın |
|
| 6 | الصَّلَاةَ | namaza |
|
| 7 | وَأَنْتُمْ | ve siz |
|
| 8 | سُكَارَىٰ | sarhoşken |
|
| 9 | حَتَّىٰ | ki |
|
| 10 | تَعْلَمُوا | bilesiniz |
|
| 11 | مَا |
|
|
| 12 | تَقُولُونَ | ne dediğinizi |
|
| 13 | وَلَا | ve (yaklaşmayın) |
|
| 14 | جُنُبًا | cünüp iken |
|
| 15 | إِلَّا | dışında |
|
| 16 | عَابِرِي | geçici olmanız |
|
| 17 | سَبِيلٍ | yoldan |
|
| 18 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 19 | تَغْتَسِلُوا | yıkanıncaya |
|
| 20 | وَإِنْ | eğer |
|
| 21 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 22 | مَرْضَىٰ | hasta |
|
| 23 | أَوْ | yahut |
|
| 24 | عَلَىٰ | üzerinde |
|
| 25 | سَفَرٍ | yolculuk |
|
| 26 | أَوْ | yahut |
|
| 27 | جَاءَ | gelmişse |
|
| 28 | أَحَدٌ | biriniz |
|
| 29 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 30 | مِنَ | -ten |
|
| 31 | الْغَائِطِ | tuvalet- |
|
| 32 | أَوْ | yahut |
|
| 33 | لَامَسْتُمُ | dokunmuşsanız |
|
| 34 | النِّسَاءَ | kadınlara |
|
| 35 | فَلَمْ |
|
|
| 36 | تَجِدُوا | bulamadığınız takdirde |
|
| 37 | مَاءً | su |
|
| 38 | فَتَيَمَّمُوا | teyemmüm edin |
|
| 39 | صَعِيدًا | toprağa |
|
| 40 | طَيِّبًا | temiz |
|
| 41 | فَامْسَحُوا | sürün |
|
| 42 | بِوُجُوهِكُمْ | yüzlerinize |
|
| 43 | وَأَيْدِيكُمْ | ve ellerinize |
|
| 44 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 45 | اللَّهَ | Allah |
|
| 46 | كَانَ |
|
|
| 47 | عَفُوًّا | çok affedendir |
|
| 48 | غَفُورًا | çok bağışlayandır |
|
Gâte-gâit: Kelimedeki asıl anlam, hareketsiz bir şekilde batmak ve dibe çökmektir. Bir şey içine çöktüğünde arz, yani yeryüzü hakkında, yine suya, ya da kuma battı şeklinde kullanılabilir. Büyük abdesti bozmaktan kinayedir. Gizli ve saklı bir mahalde olması gereken bu iş için seçilmiş bir kelimedir. Unutulmamalıdır ki; Kur’ân-ı Kerim'de gelmiş olduğu her yerde edeben kinai anlamda zikredilmiştir. (Tahkik) Kur’ân’ı Kerim’de 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli gaitadır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
لَمْسٌ kavramı dokunmak gibidir ve dış deri vasıtasıyla bir şeyi algılamak anlamına gelir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli iltimas (yardım istemek)dır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ ’dır.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْرَبُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. سُكَارٰى haber olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. تَعْلَمُوا muzari fiilini gizli اَنْ ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel تَقْرَبُوا fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur.
تَعْلَمُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَقُولُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَقُولُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
سُكَارٰى kelimesi فعلان vezninde sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا جُنُباً اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُواۜ
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. جُنُبًا hal olup, atıf harfi وَ ile اَنْتُمْ سُكَارٰى cümlesine matuftur.
اِلَّا istisna harfidir. عَابِر۪ي müstesna olup nasb alameti ي ’dir. İzafetten dolayı ن harfi hazfedilmiştir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar. سَب۪يلٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. تَغْتَسِلُوا muzari fiilini gizli اَنْ ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel تَقْرَبُوا fiiline müteallik olup mahallen mecrurdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَغْتَسِلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَغْتَسِلُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi غسل ’dır.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. مَرْضٰٓى kelimesi كُنْتُمْ ’un haberi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. عَلٰى سَفَرٍ car mecruru كُنْتُمْ ’ un haberine matuf olup, mahallen mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَحَدٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru اَحَدٌ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. مِنَ الْغَٓائِطِ car mecruru جَٓاءَ fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. لٰمَسْتُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. النِّسَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰمَسْتُمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi لمس ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْغَٓائِطِ ; sülâsi mücerredi غوط olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يداً طَيِّباً فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَجِدُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓاءً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
تَيَمَّمُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. صَع۪يدًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. طَيِّبًا kelimesi صَع۪يدًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. امْسَحُوا atıf harfi فَ ile تَيَمَّمُوا ‘ye matuftur.
امْسَحُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِوُجُوهِكُمْ car mecruru امْسَحُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَيْد۪يكُمْ atıf harfi وَ ’la بِوُجُوهِكُمْ matuf olup, ي üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ألأيدي kelimesi mankus isimlerdendir. Çoğuldur. Nekre geldiği zaman sonundaki ي harfi hazf edilir. Ref ve cer hallerinde sonunda damme ve kesra takdir edilir. Mansub olduğunda ي harfi hazf olmaz. Görünür ve sonuna tenvin elifi gelir. يد kelimesinin bir diğer çoğulu أياد şeklindedir. Aynı şekilde irab edilir. Ancak gayrı munsarıf olduğu için tenvin almaz.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَيَمَّمُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi يمم ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
طَيِّبًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ غَفُوراً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَفُوًّا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. غَفُورًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
عَفُوًّا ve غَفُورٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُباً اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُواۜ
Bu ayet namazla alakalı iki hükmü açıklamak için gelmiş beyânî istînâf cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Nidanın cevap cümlesi olan لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَاَنْتُمْ سُكَارٰى , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.
Gaye bildiren cer ve masdar harfi حَتّٰى ’nın gizli أنْ ‘le masdar yaptığı تَعْلَمُوا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde olup لَا تَقْرَبُوا fiiline mütealliktir.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘ nın sıla cümlesi olan تَقُولُونَ, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
وَلَا جُنُبًا ifadesi, hal olan وَاَنْتُمْ سُكَارٰى cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Nefy harfi لَا zaiddir. İstisna edatı olan اِلَّا ‘dan sonraki عَابِر۪ي سَب۪يلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُوا müstesna olup, bütün hallerden istisna edilendir.
اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يلٍ [Ancak yolcu iseniz…] ifadesi muhatapların genel durumundan istisnadır. Hal olarak mansubdur. Şayet “Peki, bu hal ile önceki hal nasıl birleştirilmiş?” dersen şöyle derim: Adeta şöyle denilmiştir: ‘’Başınıza mazur görüleceğiniz başka bir hal gelmesi dışında -ki bu hal de yolculuk halidir- cünüp iken namaza yaklaşmayın!’’. عُبُورُ السَّبِيلِ ifadesi yolculuktan ibarettir. Hal değil de جُنُبًا kelimesinin sıfatı olması da caizdir, yani ‘’yolcu olmanız dışında, cünüp iken namaza yaklaşmayın’’. Yani ikamet halinde mazur değilken, cünüp iken. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
Ayetteki الصَّلٰوةَ ‘nin namaz fiiline delalet etmesi mümkün olduğu gibi namaz kılınan yere delalet etmesi de mümkündür. Zira ayette ikisi için de karîne vardır. حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ [ne dediğinizi bilinceye kadar] kısmı, namaz fiilinin karînesi, اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يلٍ [ yolcu olanlar hariç] kısmı ise namaz kılınan yerin karînesidir. Bu üslup, iki anlamı olan bir kelimeyi söz içinde iki anlama da gelecek şekilde kullanmak sanatı olarak tarif edilen istihdam sanatıdır. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك (Emret Allah'ım, emrine amadeyim) der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu surede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا : Bu kalıp geçtiği zaman şunları düşüneceğiz: (sonu اٰمَنُوا yerine كَفَرُوا gibi değişik olabilir) يَٓا : uzaktakine hitap eden nida harfidir. Ama Allah bize çok yakındır. Yani bu mecazî bir kullanımdır. Amaç bizim dikkatimizi çekmektir. Çünkü biz uzaktaki bir kişiye dikkatini çekmek için nida ediyoruz. Dolayısıyla Allah bize yakın olmasına rağmen, bizim O’ndan uzak olmamız ve O’nu düşünmememiz nedeniyle böyle nida ediyor. Hem dikkatimizi çekiyor, hem de arkadan gelecek olan şeylerin Allah katında bir değeri olduğuna işaret ediyor.
Sonra اَيُّ geliyor. Bu da nida harfidir. Elif-lamlı kelime ile nida harfini birbirine bağlayan bir kelimedir. Bu müphem bir harftir, arkadan gelen kelime ile açıklanır. İbhamdan sonra beyan denir. Dikkat artıyor, arkadan emir mi gelecek, nehiy mi gelecek, onu dinlemeye hazırlanıyoruz. Sonra هَا geliyor. O da tenbih (uyarı) harfidir. Yani bu hitapta üç tane tenbih (dikkat çekme) harfi vardır.
Ayetin nida ile başlaması namaz ve teyemmüm hususlarının önemini gösterir.
لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ [Namaza yaklaşmayın] sözünde namazdan somut bir varlık gibi söz edilmiş. Maksat namaz yerine (Mevâdi’s salah) yaklaşmayın manasıdır. Mecaz-ı mürseldir. Ayrıca kılmayın yerine yaklaşmayın buyurulması yasağın şiddetini ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) Değil kılmak, ‘yaklaşmayın bile’ manası dile getirilmiştir.
حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ [Ne dediğinizi bilinceye kadar] buyurulması, namazı bilinçli olarak kılmanın gerektiğine işaret eder.
عَابِر۪ي ; İsm-i faildir. Kurallı müzekker çoğuldur. Muzâf olduğu için sonundaki ن harfi düşmüştür. عَبِر۪ fiilinin lügat anlamı ‘köprüyü geçmek’tir. Tabir kelimesi de bu fiilin türevidir.
اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يل ibaresi de وَلَا جُنُبًا ‘e matuftur. En geniş halden istisna edilmiştir, yani yolculuk hariç bütün hallerde cünüp iken namaza yaklaşmayın demektir. Bu da suyu bulmadığı vakittir. Buna da arkasından teyemmümden bahsedilmesi delildir.(Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَلَا جُنُبًا [cünüpken] ifadesi, وَاَنْتُمْ سُكَارٰى [sarhoşken] ifadesine matuftur, çünkü bu cümlenin -vav ile birlikte- mahalli, hal olmak üzere nasbdır. Adeta “Namaza ne sarhoşken ne de cünüpken yaklaşın” buyrulmaktadır. Cünüp kelimesinin tekil, çoğul, müzekker ve müennesi aynıdır. Çünkü masdar yerine, yani ‘cenâbet olmak’ anlamında kullanılan bir isimdir. عَابِر۪ي سَب۪يلٍ [Ancak yolcu iseniz…] ifadesi muhatapların genel durumundan istisnadır. Hal olarak mansubtur. Adeta şöyle denilmiştir: Başınıza mazur görüleceğiniz başka bir hal gelmesi dışında -ki bu hal de yolculuk halidir -cünüp iken namaza yaklaşmayın. عَابِر۪ي سَب۪يلٍ , yolculuktan ibarettir. Hal değil de جُنُبًا kelimesinin sıfatı olması da caizdir, yani yolcu olmanız dışında, cünüp iken namaza yaklaşmayın. Yani ikamet halinde mazur değilken, cünüp iken. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Sarhoşluğun cünüplük ile ve ondan sakınmanın da abdest ve gusül ile beraber söz konusu edilmesi ve bu durumda müminin namaza yaklaşmaktan men edilmesi, sarhoş edici maddelerin haram olduğunu ve pisliğini anlatmak için ne kadar beliğ ve edebi bir üslup kullanmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
جُنُبًا kelimesi, masdar gibi hem bir kişiye hem çoğula denilir. تَغْتَسِلُواۜ ; Gusletmek, yani tepeden tırnağa yıkanmaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
عَابِر۪ي سَب۪يلٍ ; yolculuk edenler, sefer halinde bulunanlar demektir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Cenab-ı Hak, [namaza yaklaşmayın] buyurmuştur. ‘Yaklaşmak’ ve ‘uzaklaşmak’ manaları, hakikat yoluyla, bizzat namaz hakkında doğru olmazlar. Bu manalar ancak mescid hakkında doğru olabilirler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Arapça'da سكر kelimesinin asıl manası ‘yolu tıkamak’tır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Daha önce insanlar, Allah'a ortak koşmaktan nehyedilmişti. Burada da farkında olmadan kendilerini şirke götürecek hareket ve davranışlardan nehyediliyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayet-i kerime işaret ediyor ki; namaz yerleri insanın dikkatini dağıtan, kalbini meşgul eden şeylerden ve maddi pisliklerden temizlenmeli ve temizlik noktasında daha iyisine imkân varken, asgari derecesiyle yetinilmemelidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يداً طَيِّباً فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْۜ
وَ istînâfiyyedir. Vuku bulma ihtimalinin şüpheli veya zayıf olduğu durumlarda kullanılan şart harfi اِنْ ve كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:
1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
اِنْ harfi burada, asla gerçekleşmeyecek bir fiilin başında gelmiştir. Halbuki bu harf aslında vuku bulma ihtimali şüpheli olan fiillerin başında gelir. Bu da şüphe ifade eden olayın ve onların doğru sözlü olma ihtimalinin olumsuzluğu konusunda kesinlik ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.77)
Ayette geçen كُنْتُمْ kelimesi, böyle durumlarda geldiği zaman doğruluğun onların şanı haline geldiğini ifade eder. Yani ‘siz bununla bilinir bir halde iseniz’demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.78)
Faide-i haber ibtidaî kelam olan mazi fiil sıygasındaki جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ cümlesi, اَوْ atıf harfiyle كان ’nin haberine atfedilmiştir. Aynı üsluptaki لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ cümlesi makabline matuftur.
اِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى cümlesine فَ ile atfedilen فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً cümlesi menfi muzari sıygada, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelmiş cevap cümlesi olan فَتَيَمَّمُوا صَع۪يداً طَيِّباً , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
طَيِّباً kelimesi صَع۪يداً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Aynı üslupta gelen فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْۜ cümlesi şartın cevabına matuftur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ ifadesi cinsel ilişkiden, جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ ifadesi ise tuvalete gitmekten kinayedir.
بِوُجُوهِكُمْ - اَيْد۪يكُمْۜ ile فَتَيَمَّمُوا - تَغْتَسِلُواۜ ve لٰمَسْتُمُ - امْسَحُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْغَٓائِطِ ; Engin, çukur yer demek olup helaya işarettir. Heladan gelmek de kinaye yoluyla hades ve abdest bozmak demektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayetin bu bölümünde, geçen istisnada mücmel kalan ve müstesna hükmünde bulunan özürler dile getiriliyor. Burada beyan edilen bütün haller yolculuk gibi ruhsat hükmündedir. Bundan önce yalnız yolculuğun istisnasıyla yetinilmesi ruhsat hükmüne sebep teşkil eden zaruretin genellikle sefer halinde tahakkuk ettiğini zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada hastalıktan maksat, mutlak olarak su kullanmaya engel olan haldır. Bu hal, ister suya ulaşamamak, ister suyu kullanamamak şeklinde olsun. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
إلّا عابِرِي سَبِيلٍ şeklindeki istisna, جُنُبًا şeklinde ifade edilen bütün hallerden istisnadır. Buna ‘’nekre hal’’ denir. Nefy siyakta olur. عابِرُ السَّبِيلِ ibaresi Arapçada, yolculukta olan kişiyi ifade eder. إلّا عابِرِي سَبِيلٍ ibaresinde müstesna حَتّى تَغْتَسِلُوا sözleriyle kısaca ifade edilmiş olan mana tamamlanmadan takdim edilmiştir. Bu az görülen bir kullanımdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ غَفُوراً
Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve tehdit içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsned olan كَانَ عَفُواًّ غَفُوراً cümlesi, nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, ayetteki lafza-i celâlde tecrîd sanatı, tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانَ ’nin haberi olan عَفُواًّ غَفُوراً kelimeleri mübalağa kalıbındadır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında وَ olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Ayetlerin sonunda gelen esma-i hüsna bazen harf-i tarifle bazen de tenvinle gelir.
Nekre gelişi tazime, elif-lam’lı gelişi de kemâlata delalet eder. Burada nekre gelmiştir. Onun affedici ve bağışlayıcı oluşunun bir şeref olduğunu ifade etmiştir.
Bu ayrımlar ayetin bağlamı ile alakalıdır. Yoksa elbette hepsinde kemâlat anlamı ve tazim vardır.
Ayetin sonunda عَفُوًّا غَفُورًا isimleri geçmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr vardır. Bu manada birbirine yakın üç kelime vardır: عَفُوّ ,صَفَحَ , غَفْر . Bu kelimelerin bir arada gelmesi; tedrîc (derecelendirme) sanatıdır. Tegâbün/14 de bu sırayla zikredilmiştir. Hepsi güzel olmakla ve affı ifade etmekle beraber ğafr en yüksek mertebesidir. Biz de bu isimle müsemma olmaya çalışalım ki Allah da bize öyle muamele etsin. Ğafr kelimesini Türkçede miğfer ve istiğfar şeklinde kullanıyoruz.
Bu cümle, ruhsat ve kolaylığın sebebini belirtir ve onları açıklar. Zira, adeti hata işleyenleri daima affetmek ve günahkârları her zaman bağışlamak olanın zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı olması gerekir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu cümle tezyîl olup Allah’ın müminleri, hasta olduğunda ve su bulamadığında abdest ve gusül ile yükümlü tutmadığını açıklar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ وَيُر۪يدُونَ اَنْ تَضِلُّوا السَّب۪يلَۜ ٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi? |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 5 | أُوتُوا | kendilerine verilen |
|
| 6 | نَصِيبًا | bir pay |
|
| 7 | مِنَ | -tan |
|
| 8 | الْكِتَابِ | Kitap- |
|
| 9 | يَشْتَرُونَ | satın alıyorlar |
|
| 10 | الضَّلَالَةَ | sapıklığı |
|
| 11 | وَيُرِيدُونَ | ve istiyorlar |
|
| 12 | أَنْ |
|
|
| 13 | تَضِلُّوا | sizin sapıtmanızı |
|
| 14 | السَّبِيلَ | yolu |
|
Sûrede bir yandan aile, miras hukuku, ibadet gibi alanlarda müslümanlara mahsus hükümler açıklanırken diğer yandan hak dine inanmayanların dünya hayatında diğer inanç sahiplerine karşı haksız, kaba, insafsız, zulme varan davranışları anlatılmakta; bunların âhirette görecekleri muamele ve ağır cezalar tasvir edilmektedir. Bu mukayeseli anlatım tarzı müminlerin içinde bulundukları durumu daha iyi kavramalarını, nimet ve iyilikleri Allah’tan bilip şımarmadan şükretmelerini, karşılaştıkları güçlük, külfet ve mahrumiyetleri ise fazla büyütmeden sabır ve tahammül göstererek ecre çevirmelerini sağlamaktadır. 44-57. âyetler yukarıda geçen 36-42. âyetlerin konu bütünlüğü bakımından devamı gibidir. Başta yahudiler olmak üzere bütün kâfirler ve inanmadıkları halde inanmış gözükerek müslümanları aldatan münafıklar bu âyetlerde müminlere tanıtılmakta, tuzak ve taktikleri açıklanmakta, müslümanlar uyarılmaktadır.
(Kur’ân Yolu Tefsiri)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ وَيُر۪يدُونَ اَنْ تَضِلُّوا السَّب۪يلَۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Fail müstetir olup takdiri أنت ‘dir. ٱلَّذِینَ cemi müzekker has ism-i mevsûl إِلَى harf-i ceriyle تَرَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا نَص۪يبًا ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. نَص۪يبًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْكِتَابِ car mecruru نَص۪يبًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. يَشْتَرُونَ cümlesi, naib-i failin hali olarak mahallen mansubdur.
يَشْتَرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الضَّلَالَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, يُر۪يدُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَضِلُّوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. السَّب۪يلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir. يُر۪يدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَشْتَرُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ وَيُر۪يدُونَ اَنْ تَضِلُّوا السَّب۪يلَۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Hemze takriri manada istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüb ve takrir kastı taşıdığından terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
اَلَمْ تَرَ ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)
اَلَمْ تَرَ [Görmedin mi?] ifadesinde akıl gözüyle görme kastedilmektedir. İntihâ anlamındaki اِلَى harf-i ceri ile müteaddi kılınmış olup اَلَمْ يَنْتَهِ عِلْمُكَ اِلَيْهِمْ (Bilgin bunlara kadar ulaşmadı mı?) anlamındadır. Yahut اَلَمْ تَنْظُرْ اِلَيْهِمْ (Onlara bakmadın mı?) anlamındadır.
Mecrur mahaldeki ألذ۪ينَ has ism-i mevsûlü, başındaki الي harf-i ceriyle birlikte تَرَ fiiline mütealliktir. Sılası olan اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
اُو۫تُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
نَص۪يبًا ‘ deki nekrelik tazim içindir.
اُو۫تُوا ‘deki naib-i failden hal olan يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
وَيُر۪يدُونَ اَنْ تَضِلُّوا السَّب۪يلَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَضِلُّوا السَّب۪يلَ cümlesi, masdar teviliyle يُر۪يدُونَ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ [Dalaleti satın alıyorlar] hidayeti dalaletle değiştiriyorlar. Bu dalalet, Hazreti Muhammed’in Allah Resûlü olduğuna, Tevrat ve İncil’de müjdelenen Arap Peygamber olduğuna ilişkin deliller açıkça ortaya çıktıktan sonra hâlâ Yahudi olarak kalmalarıdır. وَيُر۪يدُونَ اَنْ تَضِلُّوا [Sizin de sapmanızı istiyorlar] ey müminler! Kendileri hak yolu yitirdikleri gibi sizin de hak yoldan çıkıp onların topluluğuna katılmanızı istiyorlar. Kendi sapmaları onlara yetmiyor, bilakis kendileriyle birlikte başkalarının da sapmasını istiyorlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
الضَّلَالَةَ - تَضِلُّوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
‘’Görmedin mi?’’ sorusu taaccüb ifade eder. Yakîn, yani kesin bilgi görmeye benzetilmiştir. Bu açıdan istiare de düşünülebilir.
راي fiili اِلَى ile birlikte kullanılırsa, hakiki manada görmek anlamında kullanılmış olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Fiillerin harf-i cerle farklı anlam kazanmaları tazmin sanatıdır.
Dalaleti satın almak ibaresinde istiare vardır. Burada dalalet, satın alınacak birşeye benzetilmiştir. Dalalet satın alınmaz, tercih edilir.
اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ [Kitaptan nasibi olanlar] ibaresinde kinaye vardır. Ehli kitap, Hristiyanlar ve Yahudiler kastedilmiştir.
44-51-60. ayetlerinde bu kişilerin durumunun şaşılacak birşey olduğuna işaret eden takrîri istifhamla başlamıştır. Sanki, “Kitaptan bir nasip verilen bu kimselerin hali nedir, ne yapıyorlar?” demektedir. Birinci ayette dalaleti satın aldıkları, ikinci ayette putlara iman ettikleri zikredilmiş, üçüncü ayette ise sanki, “Bunlar ne yapıyorlar, hakikatte inanmadıkları halde niye iman ettiklerini iddia ediyorlar?” diye sorulmuş; buna mukabil de tâgût’u hakem edinmek istedikleri ifade edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tahrif şekli hakkında üç suret rivayet edilmiştir:
1- Bir kelimeyi diğer kelime ile değiştirirler. Mesela: Tevrat’ta, Hz. Peygamberin vasıfları ile ilgili olan “reb’a” kelimesini “uzun olmayan” terimine, aynı şekilde “recm” kelimesini “had(şer’i ceza)” deyimi ile değiştirmeleri gibi ki yazıdaki değiştirmedir.
2- Ortaya şüphe atma ve yanlış yorumlarla bir kelimeyi öteye beriye çekerek manasını haktan batıla çevirmektir ki bu da, tefsir ve açıklamada yapılan bir manevi tahrif (bozma)dir.
3- Yalnız kitap değil, bir söz söyledikleri zaman duydukları ve kalplerinde bildikleri gibi dosdoğru söylemeyip değiştirerek söylemeleridir. Çünkü Yahudiler Hz. Peygamberin huzuruna gelirler, bazı şeyler sorarlar, yanından çıktıkları zaman Peygamberin sözlerini değiştirerek yaymaya çalışırlardı. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bil ki Cenab-ı Hak, bu surenin başından buraya kadar pek çok çeşitli mükellefiyetler ve şer’î hükümlerden bahsedince, burada, bu hükümlerin izahını keserek, din düşmanlarının hallerini ve daha önceki ümmetlerin kıssalarını anlatmaya geçmiştir. Çünkü ilmin bir çeşidini sürdürmek, insanın ruhuna yorgunluk ve usanç veren, zihni bulandıran hususlardandır. Ama, ilmin bir dalından diğer bir dalına geçmek ise zihni gayrete getirir ve zekayı-düşünceyi güçlendirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenâb-ı Hak onlara, [kendilerine, kitabın ilmi verilenler…] dememiş; aksine, [kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlar] buyurmuştur. Zira onlar Tevrat’tan Hz. Musa’nın nübüvvetini öğrenmişler, ama Hz. Muhammed’in nübüvvetini bilip, tanıyıp kabul etmemişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hak o Yahudileri hem sapmak, hem de saptırmak ile vasfetmiştir. Bu iki şeyi beraberce yapan kimseden daha kötü ve âdi bir kimseyi de bulamazsın. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ilâhî kelam, müminlerin, o kâfirlerin kötü hallerini taaccüp ile karşılamalarını ve müminleri, o kâfirlerin yolunda gitmekten sakındırmayı amaçlar. Hitap, bunu ibret nazarıyla görebilen bütün müminler içindir. Bundan sonraki hitabın bunlarla beraber diğer müminlere de tevcih edilmiş olması, o kâfirlerin çirkin hallerinin son derece şöhret bulduğunu ve bütün görenleri hayrete düşürecek kadar zahir olduğunu bildirmek içindir.
Burada görmeden maksat gözle müşahede etmektir. Onlara bakmalı, hallerini müşahede etmelidir. Çünkü onların halleri görülmeye ve taaccüp etmeye değerdir.
Kendilerine Kitaptan nasip verilmiş olanlardan maksat, Yahudi alimleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
O bilgileri, gözetmek ve korumak hak ve görevinin "nasip" kelimesiyle ifade edilmesi, onların görüşlerinin son derece zayıf olduğunu bildirmek içindir. Nitekim onlar, Tevrat'tan edindikleri ilim nasibini tamamen kaybetmişlerdir. (Ebüssuûd)
Bu, bir istînâf cümlesi olup kelamın başından mücmel ve müphem olarak anlaşılan takbih ve tâcib konusunu açıklamakta ve akla gelen bir gizli suali cevaplamaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَيُر۪يدُونَ اَنْ تَضِلُّوا السَّب۪يلَ cümlesi يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ cümlesine atıftır ve Yahudilerin takbih ve taaccüp konusu olan hallerini beyan eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette ‘satın almak’ ile ‘istemek’ fiillerinin muzari kipi ile kullanılması, yenilenmeye ve sürekliliğe delalet eder. Zira o Yahudilerin, mezkûr satın almalarının hükmünün yenilenmesi ve gereğini yapmanın tekerrürü, bizzat onun yenilenmesi ve tekerrürü gibi sayılır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bir gece yarısı. Bir insan evladı. Sıcacık yatağından kalkmış. Sessizliğin içine çıkmış. Yüreğindeki korkularla, yollara düşmüş. Kim bilir, ne kadar yürümüş? Derin düşüncelere dalmış. Karşıdan geleni farkedememiş.
Çarpıştıktan sonra yaşlı adamdan özür dilemiş. Kalkmasına yardım edince, iyi olup olmadığını sormuş. Oturup bir süre sohbet etmişler. Sanki kalpleri, bedenlerinden önce tanışmış. Öyle çabuk kaynaşmışlar. Sanki aradığı huzur, bu muhabbette gizlenmiş.
Yaşlı adam, genç evladın derdini sormuş. Onu yatağından uzak tutan ve etrafına bakmasına engel olan düşüncesi ne imiş? Genç, gözlerinin derinliklerine bakarak ve aradığı cevabı bulmayı umarak söylemiş: ‘Riya korkusu sardı beni, bilmiyorum nasıl kaçacağımı? Sanki buzdan bir ateş. Serinim, korkma yaklaş diyor ama biliyorum yakacağını.’
‘Evladım! Nefsinin yenik düştüğü anlar gelecektir. Onun ilacı, uyanık olmak ve farkettiğin anda tövbe etmektir. Allah, en doğrusunu bilir. Ancak belki, şu söyleyeceklerim, kalbini biraz olsun rahatlatacaktır. Riya, yaptığın şeyi ve yaptığından dolayı gelen övgüleri sahiplenmekten çıkar. Halbuki, sen, verdiğin malın, yaptığın ibadetin, ettiğin yardımın, gerçekleştirdiğin iyiliklerin ve kaçındığın yasakların, asıl sahibinin Allah olduğu bilinciyle yaşarsan. Riya, Allah’ın izniyle, uzak durur kalbinden. Hiç sahip olmadığın ve olamayacağın bir şeyin övgüsü işler mi yüreğine? Her anında, övgülerin asıl sahibini hatırladığında, riya ne arasın gönlünde? Rabbinin övgüsüne susamış ruh, düşer mi ölümlülerin beğenisinin peşine?’
Allahım! Kalbimizi reziletlerden arındırmamızda, faziletlerle doldurmamızda. Nefsimizi, riyanın tatlı lezzetine karşı korumaya almamızda. Daima uyanık olmamızda ve her adımımızda bilinçli hareket etmemizde. Her şeyi, Senin rızan için yapmamızda, yardımcımız ol.
Allahım! Bizler Sana ve ahiret gününe iman edenlerdeniz. Her ümmetten bir şahit getirdiğin ve Hatemul Enbiya’yı onlara şahit tuttuğun zaman, yüzü aydınlananlardan ve kurtuluşa erenlerden olmamızı nasip et.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji